Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Ahmet Tezcan, Kâfirûn’dan sonra Sarı’da bu sefer 1970’lerin Türkiye’sini resmediyor. Yine Anadolu’nun sıradan insanları ve sıracalı şaplak, Sarı Mahmut eşliğinde.

Sarı Mahmut büyüdü, İmam Hatip talebesi oldu. Kırıkkale Kaymakamı, 1971 yılının 19 Mayıs töreni esnasında İmam Hatip Lisesi’nin bayramını kutlamayınca yok sayılmanın acısını derinden hisseden Sarı ve arkadaşları kaymakama bir ders vermek isterler. Ama bunun için önce biraz cesarete ihtiyaçları vardır…

Sarı’nın çerçeve hikâyesinde Muhtıra sonrasının siyasi ve sosyal dokusu var. Romanda, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamla yargılanması, Mahir Çayan’ın eylemleri, Ülkücü ve Nizamcı gençler, siyasi kamplaşmalarla ayrılan mahalleler ve bütün bunların Anadolu insanının gözündeki yansımaları çok başarılı bir anlatımla bir araya geliyor.

Daha iç çeperde hem Sarı ve yakın arkadaşı Bıldır Ekrem, Korkut Abi ve İmam Hatip’in solcu öğretmeni Kadir Hoca ile Anadolu’nun “kavruk” çocuklarının dertleri, hem de söndürülmeye çalışılsa da ateşinden hiçbir şey kaybetmeyen Anadolu tasavvufu samimi bir dille yansıtılıyor.

Çerkes Hikmet Usta ve Hikmet Kıvılcımlı ise bazen Risaleler bazen de Komünist Doktor’un yazdıklarıyla yaşananlara daha üst perdeden bakabilen bilgeliği aktarıyorlar.

Darağacı yine doymuyor ama Sarı bize “insanca” yaşamanın tadının başka hiçbir şeyde olmadığını hissettiriyor, bazen gözyaşı bazen de kahkahayla…

***

GAYMAHAM

Geceydi. Karanlıktı. Rüzgâr bile esmiyordu. Kımıltısızdı her şey. Sarı’nın sırtı yanıyordu, gözleri yanıyordu, boğazı yanıyordu. Sırtını gündüzün güneşi kavurmuştu, derisi kavlayacaktı belli. Gözlerinin yanışı yaşına direnişindendi. Boğazı ise teneke bardaktaki şaraptan yanıyordu. San, teneke bardağı, içini görmemek için gözlerini yumup dikti, o son yudumu bo­ğazından güç bela aşırırken gırtlağındaki yangını saç diplerine kadar hissetti. Bardağı Fırt Osman’a uzattı, sanki kırk yıllık şarapçıymış gibi damağını şaklatarak içindeki dalgalanmayı saklamaya çalıştı.

-Acıh daa goy la şuna, bi şey annamadım bundan!

Okulun yemekhanesinden aşırdan alüminyum su bar­dağıyla ılık şarap içmek berbat bir şeydi. Başka bardak fark eder miydi? Bilmiyordu San. İlk defa şarap içiyordu, boktan beterdi bu zıkkım. Ne üzümün tadı vardı bunda, ne şekerin. Kırşehir’deki bağda sırt üstü yatarak, taneleri güneşin ışığında saydamlaşmış küçük lambalara benzeyen salkımlardan yediği üzüm başka, şu teneke bardakta içtiği rengi sidikleyin şarap başkaydı. İkisinin birbiriyle hiç alakası yoktu.

Goduğumun gaymaham:! Bayramı da zehir itdi, şarabı da! Millet bu zıggımı bayıla bayıla içdiğine göre, adamın âzını lağma çiviren bu dat, şarabın gendinden dağel ellâm. Gündüzleyin okulların alayının bayramını gutlayıp da bizinkini atlayıp geçen güdük gaymahamın suratı da aha bunun gibi eşkiydi la!

Kulağmdaydı her şey. Uzattığı teneke bardağa Fırt Osman şarap koyarken gündüz olanlar hem gözünün önündeydi sıcak geceye inat, hem de kulağında çın çm ötüyordu.

-Kırıkkale Lisesi! Bayramınız kutlu olsun!
-Saağooooll!

Lisene çahıytm senin puşt!
Şişşt toparlanın la, geliyo…
Hizaya gel oğlum, hizaya gel… Konuşmayın!

Suyu bir dikişte içersin bardaktan, amma yiril yiril koku­sunu duya duya şarabı su gibi içmek hiç kolay değildi.

-Kırıkkale Sanat Okulu! Bayramınız kutlu olsun!
-Saağooooll!

Sanatına sohuyum dürzü!
Hazzzrol! Şişşt!

Gözünü kapatıp, şarabın kokusunu duymamak için, giderek zorlaşan yudumlarının boğazından yukarı yükselen gurklaşı- yışına kulak verdi Sarı.

N’oldu la?

Anam! Herif bizi atladı la!

Niriye gidiyo bu la?

Bizi gutlamıyo la!

Senin ben var ya… La senin babanı mı öldürdük biz gidinin evladı… Biz gâvur muyuk la?

Şişşş… Sus la!

Sen niye ağlıyon ölüm? Gutlamazsa gutlamasm, biz onun gutlamasmamı galdıydık?

Kırıkkale Ticaret Okulu! Bayramınız kutlu olsun!
Saağooooll!

Ticaretine atlayım yavşân evladı!

La herif bizi geçdi de Ticaret’i gutladı görüyon nu?… Vay anayın atayın… Nördük biz sana la… İmam Hatip senin…

Hepi topu iki üç yudum kalmıştı ama gitmiyordu işte. Mi­desi ağzındaydı. Son bir kez, alttan yekineni üstten ittirmeye yutkundu Sarı.

Ne olum, ne? Ne âlaması la, toz girdi Ölüm gözüme… Sen gendine bah… Sümüünü sil sümüünü!

Olmadı.

Yüreği bulandı, midesi dolandı, karnı büzüldü, gırtlağı yan­dı, başı döndü, öğürdü, Buz gibi ter boşandı sırtından, bedeni kasıldı, elindeki teneke bardak yamyassı oldu. Bardağı son gücüyle göğe fırlattı Sarı ve Kırıkkale’nin bi tecik parkındaki kırmızı güller, geceye kusmuk kokmaya başladı.

Sarı! N’oldu la?
Daha nolacaktı ki?

Zibidi kaymakam yapacağını yapmıştı işte!

Kırıkkale İmam Hatip Okulunun dört talebesi Sarı Mah­mut, Fırt Osman, Bıldır Ekrem ile halaoğlu Mumunlulu Selim, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı törenlerinde, okulların ala­yının bayramını kutlayıp da İmam Hatip Okulunu yok sayan Kaymakam’a sövüyor, hiçe sayılmanın yangınını, Hasandede şarabı ile söndürmeye çalışıyorlardı.

Kırıkkale çoktan uyumuştu.

Bu yangını gören olmadı. Zifiri karanlık gece, kımıltısız ağaçlar ve suratını kusmuğuna gömmüş höyküre höyküre ağlayan Sarının, göğe fırlattığı yassılmış teneke bardaktan ve elbet Allah’tan başka, bir tek şahidi yoktu.

BILDIR

Günün iyi geçmeyeceği, Sarının ranzadaki yatağa işeyip de uyanmasından belliydi. Sabah olmamıştı daha, karanlıktı. Horultu, hırıltı, osuruk, fosuruk uyuyordu yatakhane.

Mumunlu’nun Sema Plajı’ndaki Gtztlırmağa en uzak kim attıracak yarışmasını, okulun yatakhanesine işeyerek kaybet­mişti Sarı. Aslında en uzağa da o attırıyordu vallaha. Hem de havada sekiz çi2dire çizdire attırıyordu.

Uyanmasa kesin birinciydi!

Utanmasa gene birinciydi!

Gözlerini açtı, altındaki ılık sıcaklığı kıçını oynatarak yok­ladı. Battaniyeyi ucundan kaldırıp kokladı.

Anayın atayın… Yataa işemişim la!

Sema Plajı’nda olmadığı kesindi artık, ama evde de ol­madığını hatırladığı an, hop dedi zıpladı, yanlamasına eğilip ranzanın altına baktı. Eğer sidik yatağı geçtiyse, altta yatan Apo, şimdi ağzını havaya açıp rüyasında yağmur suyu içtiğini görüyor olmalıydı. Alacakaranlık renk vermiyordu. Apo da zaten sağına dönüp ranzanın bir ucuna gitmiş, kıyıdan aşağı düşecek gibi uyuyordu. Biraz daha sarktı, kendi yatağının altını eliyle yokladı Sarı. Allah’a şükürdü. Korktuğuna uğramamış­tı. Sağına soluna baktı, öteki ranzalarda rezilliğini gören de yoktu. Ona da şükürdü.

Sessizce indi ranzadan. Yatak başındaki demir çengele as­tığı ceketini, okul şapkasını aldı; giymedi ama. Apo’yu uyan­dırmadan, iki karış ağzının önünde eğilip yatağın altındaki ayakkabısını çekti, onu da giymedi, parmaklarının ucuna basa basa, her adımda çorabının ıslandığını hissederek yere ıslak bir çizgi çeke çeke çıktı.

Sokakta seğirten estirikli rüzgâr, ıslak pantolonu kıçına yapıştırıverdi. Evlerin ve dükkânların önündeki çöplerden ziftlenen köpekler bile kendisine dönüp gülecek sandı. Gülen olmadı. Evin bahçe kapısını açarken, yoldan geçen mahalle bekçisi “Zabân hayrossun yiğenim” deyip selam bile verdi. Sevindi Sarı. Bekçi ıslak ayıbını görmemişti, lakın arkasını döner dönmez düdük çalacağı hiç aklına gelmemişti. Korku­dan bahçe kapısını kapamayı unutup bekçi düdüğünü evin ziliyle bastırdı.

Namaza kalkan babası kapıyı açtığında, giymeyi unuttuğu ceket, şapka ve ayakkabı elinde, yalağa düşmüş enik it gibi titriyordu Sarı.

Babası ayıbını örtbas etti, anasına söylemedi, zaten evde işemediği için güneşe serilecek yatak yorgan da yoktu, öy­leyse mesele de yoktu. Yatakhanedeki bebeler uyanana kadar geride kalan da kurur, kimse farkına varmazdı. Madem öyle, hadi gidip su dökünsündü, küçük tüp balkondaydı, suyu ısı­tıp herkesi ayaklandırmak olmazdı, suyun soğukluğuna da katlanacaktı artık.

Helada, hamamda su dökünürken, babasının gizlice getir­diği donu, içliği, pijamayı giyerken, dişleri takır takır vurur­ken, uzun şiiredir işemediği halde niye bugün altını ıslatmış olabileceğini düşündü. Anasının tecrübeye dayalı tespitlerine göre, ayağını üşüttüğünde, beli açık kaldığında, en çok da üzül­düğünde yatağa işiyordu. Gündüz ikindiye kadar okulda ders vardı, sonra bahçede top oynamışlardı, Kayserili İsa “Gitme la, bi yatak boş, orda yat, etüdün ardından laklak edek” demiş, o da bir koşu eve haber verip kalmıştı.

Laklağın mevzusu derindi. Akşam etüdü de aynı mevzuyu konuşarak geçmişti. Kur’an derslerine giren nöbetçi hoca Hüseyinâ, ertesi gün bayram yerinde Kaymakam İmam Ha­tiplileri gene kutlamazsa, geçen seneki gibi şaşırıp salak salak sağol çekmemeleri üzerine nutuk atmıştı.

-Yuh çekelim mi hocam?
-Çek tabi, çek! Polis de seni karakola çeksin, falakaya yatırsın. Ondan sonra da bizi sürerler herhalde!

Hüseyinâ Çerkeş’ti. İsa da. O yüzden bu kadar rahat konu­şuyordu yanında. Başkası olsa çoktan kulağının biri üfelen- mişti. Lafa başkası karıştı:

-Bıldır gaymaham başgayıdı hocam, bu yini geldi, belkitleyim de bu gutlar bizi, ötâ gimin yapmaz!

Hüseyinâ, Mumunlulu Ekrem’e gülerek bakmış;

-Bıldırcın mısın sen, demişti. Hâlâ dilini düzeltemedin. Bıldır yok! Geçen sene diyeceksin! Kaymakamın kaf’ını, gayın yapmayacaksın! Belkitleyim de ne ya? Adam gibi belki desene şuna!

Hüseyinâ erinmemiş, tahtaya Ekrem’in cümlesinin düzel­tilmişini yazmıştı:

Geçen sene kaymakam başkası idi. Bu yeni geldi. Belki de bu kutlar bizi, öteki gibi yapmaz!

-Oku şimdi bunu!

-Giçen sene gay.. magam başkasıydı, bu yini geldi, bel…

-Kes kes! Sureleri böyle oku da göreyim ben seni!

Ekrem yutkunmuş, yerin dibine giren Sarı olmuştu.

Ekrem’in, kak kak gülen ötâ sıpaların alaycı bakışları arasın­da gözlerine yaş dolduğunu, nefesini tutup yutkunarak o yaşı nasıl durdurduğunu, arkadaşının göz ucundaki damlacık gibi yüreği titreyerek görmüştü Sarı.

Damlacık düşmedi Ekrem’in gözünden ama Hüseyinâ, Sarının gözünden düşmüştü.

Etüt bitip de “Herkes yatakhaneye!” komutu geldiğinde, helaya gidip Ekrem’in yerine ağlamıştı Sarı.

Şimdi babasının koynunda ağladığı gibi.

Sarı’nın arkadaşı için gözyaşı dökmesi, üzülüp ranza yata­ğına işemesi, babasının ona sarılıp “Tamam tamam, olur öyle şeyler” demesi, hiçbir şeyi düzeltmeye yetmeyecek, Ekrem’in adı okulda Bıldır Ekrem kalacak, yini gelen gaymaham da ötâ gimin yapacaktı.

GADİRÂ

Babası haklıydı Sarının, işediğini kimsecikler fark etme­mişti. Hava hayli sıcaktı. Ranzadaki yatak, kimse uyanmadan kurumuş olmalıydı. Evde de babası gerekli olanı yapmış, sidikli pantolonu suya bastırıp kirlilerin arasına koymuş, oğlunu ana dırıltısından, bacı kıkırtısından kurtarmıştı. Bacısı Saliha, kardeşinin altını ıslatmasını fırsat bilir, anasının hışmından korkup açıkça alay edemese de yüzünde sadece kızların be­cerebildiği o sırıtmayla gün boyu eğlenir dururdu. Ya bir de okulun yatakhanesinde işediğini öğrenseydi!

Saliha, bir yaş büyüktü Sandan. Sarı’dan daha sarıydı. Beline kadar uzanan saman saçları, yemyeşil çağla gözleriyle güzel bir genç kız olmaya başlamıştı ama çocukluktan kurtulmaya, kardeşiyle didişmeyi bırakmaya, sivri dilini yumuşatmaya hiç niyeti yoktu. Sonu, Sarı’nın öfkeden deliye dönüp dilini ısırarak karnına yumruk atmasıyla bitse de, kendini yere atıp iki büklüm anam anam diye kıvransa da, bu şaplak kulağı kudurtmanın zevki hepsine bedeldi.

İşte bu yüzden Sarı, Saliha’nın Şuna bak şuna bak / Sidikli şaplak tekerlemesine fırsat vermeyen babasına ne kadar min­ net duysa azdı. Sidikli denmesi hadi neyse de şaplak lafına ifrit oluyordu. Bu yüzden ilkokulda dayak bile yemişti Saliha okula başlarken, “Ben de gidecem bana ne” diye kendini yer­den yere atınca, onu ablasıyla aynı sınıfa yazdırmışlardı. Evde aynı yatakta yatıyor, okulda aynı sırada oturuyorlardı. Ünite dergileri de aynıydı. Bir gün ders çalışırken didişmişler, Saliha ona şaplak kulak demiş, bir de başparmağını kulak memesine götürüp sallamış, Sarıyı kudurtmuştu. Karnına attığı yumruk boşa gidince, bahçeye kaçan Saliha’ya öfkesini Ünite dergisini yırtarak çıkarmıştı Sarı. Ertesi gün Yahya öğretmen derste herkese Ünite dergisini açtırmış, Sarı korkudan sıranın altına girmeye çalışırken Saliha:

“Mâmut bizim dergimizi yırttı örtmenim” demişti.

Yahya Öğretmen, Sarı’yı sıranın altından alıp tahtaya çı­karmıştı:

“Anlat bakalım, niye yırttın dergiyi?”

Anlatmıştı Sarı:

“Örtmenim, evde ben yaramazlık yapınca gulağımı çekiyolla. Gulağımı çekince de gulağım uzuyo. Gulağım uzayınca da bana şaplak diyolla. Sâlâ da bana şaplak didi, ben de gizdim, dergiyi yırttım.”

Keşke anlatmasaymış. Anlattığına bütün sınıf güldü diye şaşırıp kendisi de gülerken, hem Yahya öğretmenin yarım metrelik cetveli aldığını görmüş, büyüyen çipil gözlerine yaş düşürmeden iki avcuna üçer cetvel yemiş hem de o günden sonra sınıfta adı Şaplak Mâmut kalmıştı. Allah’tan sidikli yanını Salihadan başka bilen yoktu sınıfta.

Kırıkkale İmam Hatip Okuluuuu! Hazzroll!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıSarı
  • Sayfa Sayısı336
  • YazarAhmet Tezcan
  • ISBN9786050812367
  • Boyutlar, Kapak14 x 21 cm , Karton Kapak
  • YayıneviTimaş Yayınları / 2013-10

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur