Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Cehennemin Derinliklerine Sıradışı Bir Yolculuk“Ne demek istiyorsun?” Filip başını salladı.

“Burası da neresi?”

“Burası mı?” İblis kaşlarını kaldırdı. “Hâlâ çıkaramadın mı? Evet, tabii ya, kötülük ve aptallık sık sık el ele gider.” Yüzüne çarpık bir gülümseme yayıldı, sivri dişleri ortaya çıktı ve o paslı ses tıslamaya dönüştü. “Evlat, burası cehennemin girişi. Orası da,” kıvrık bir tırnak siyah kapıyı işaret etti, “cehennem.”

Filip kelimenin tam anlamıyla iyi bir çocuktur. Bu yüzden kendisini neden ansızın cehennemin ortasında bulduğunu ve Şeytan’a vâris gösterildiğini bir türlü kavrayamaz. Çok geçmeden Şeytan da ortada bir yanlışlık olduğunu anlar fakat Filip’i yetiştirmek ve onun karanlık yanlarını bulmak zorundadır. Bu tuhaf, karanlık ve kasvetli dünyada Filip pek çok düşman edinir ve en sonunda kendisini bir komplonun ortasında bulur…

***

ÇEVİRMENİN ÖNSÖZÜ

Çocukların yazılanı anlayıp anlayamayacakları konusunda kafa yormaya gerek yok sanırım. Onlar okuduklarım ge­nellikle anlayabiliyorlar. Benim de oldukça çocuksu bir düşünce dünyam var ve hikâyelerimi yazarken sinema tografîk düşünebiliyorum.

Elinizdeki kitap, Büyük Şeytan Savaşı adlı dört kitaplık serinin ilk cildidir. Toplam bin iki yüz sayfanın üzerindeki seride, on yaşla­rında, kendi halinde, uslu bir oğlan çocuğunun yanlışlık sonucu Şeytan’ın çıraklığını yapmak üzere cehenneme düşmesi ve orada başından geçenler hikâye ediliyor. Gülünç bölümlerle, eziyetli ve dehşet verici sınavlarla dolu bir cehennem tecrübesi…

Bazen görev aşkından, bazen sevdiği kıza duyduğu aşktan, bazen de öfke ve intikam aşkından kahramanın başına gelmedik kalmıyor. Yeni düşmanlar ve yeni dostlar kazanıyor, işin garibi bu dost­lar, onun önceden düşman bellediklerinin arasından da çıkıyor.

Yazarın, hızlı tempoda akıp giden olaylara paralel olarak, arka planda irdelediği ve kendine has, yer yer güldürücü, yer yer iç burkucu bir mizah gücüyle eleştirdiği mutlak ve normatif bilgilerin yanı sıra dünya görüşü, insan sevgisi, iyilik ve kötü­lük anlayışı, önyargı, tolerans ve dostluk kavramı eşliğinde ya­pılan bu yolculuk, sadece genç okuyuculara değil, yetişkinlere de düşünsel dünyanın kapılarını açıyor.

Büyük Şeytan Savaşı, okuyucunun yalnızca hayal gücünü de­ğil bilinçaltını da harekete geçiriyor. Bu, temanın, anlatımın ve dil kullanımının ortak bir başarısı.

Büyük Şeytan Savaşı’nda, ölüm ele almıyor ama yaşam ve insan irdeleniyor.

Yazar, serinin ilk kitabı Şeytan’ın Çırağı’nda ço­cukların ve çocukluğunda bizzat kendisinin kafasına takılan sorulan, fantastik bir anlatımla yanıtlamaya çalışıyor: Cennet ve cehennem var mı? ölümsüzlük iyi bir şey mi? İnsanlar ölüyorsa, dünya kötülüklerle doluysa.

Tanrı iyi olabilir mi? O her şeye ka­dirse, ölüm ve kötülüğü neden ortadan kaldırmıyor? Eserde olay­ların akışı içinde sık sık karşımıza çıkan bu soruların yanıtlarını yazar, hayatta hiçbir şeyin mutlak olmadığı, insanların hem iyi hem kötü yanlan olduğu ve ikisinin hep birlikte hayatın bir par­çası oldukları şeklindeki mesajlarla sunuyor.

Dine evet mi yoksa hayır mı sorusu Kenneth Bogh Andersen’ın kitaplarında önemli bir yer tutuyor. Bu özellik Büyük Şeytan Savaşı serisinde de ön plana çıkıyor. Bu açıdan İngiliz yazar Phi­lip Pullman’dan esintiler bulunduğu söylenebilir. Bogh Ander- sen da Pullman gibi Hristiyanlıgın ve diğer dinsel kavramların eleştirel bir tartışmacısı ve bunu, konuyu sıkıcı hale getirmeden yapmasını da biliyor.

“Büyük Şeytan Savaşı serisi çocuklar için bir İlahi Komedya. On­lara cehennemi anlattım, nasıl bir yer olduğunu göstermek iste­dim, kendi kanlı ve komik versiyonumla elbette,” diyor yazar.

Kenneth Bogh Andersen fantezi, korku, bilimkurgu veya mi­zah tarzında yazıyor. Bazen bunları aynı eserde bir arada kulla­nıyor. Örneğin, diğer bir çoksatan olan altı kitaplık Antboy (Karınca Çocuk) her şeyden önce bir korku romanı olsa da ağırlıklı olarak mizah ve fantezi unsurları içeriyor.

Fantezi tarzı yazara, hem yaşadığımız dünyanın kuralların­dan, kısıtlamalarından ve normlarından uzak ve özgür hem de gözünün ve yüreğinin alabildiğince kendisine ait olan hayal dün­yasına yelken açabilme olanağı tanıyor.

Yazarın burada en çok dikkat ettiği husus, anlatım tarzının ve temaların okuyucuya zoraki ve yapmacık gelmemesi. ”Mi­zah ve korku pekâlâ bir arada olabilir ancak bu, tekil konuların ve/veya olayların üstüne örtülen bir örtü gibi kullanılırsa, o za­man olmaz,” diyor yazar, “önemli olan, farklı tarzları bir arada ve birbirlerine karışmış bir şekilde sunabilmek. 

Yoksa bu, oku­yucuya üzeri şekerli ciğer ikram etmek gibi bir şey olurdu. Ay­rıca genç okuyucular çok duyarlılar, bu tür aksaklıkları hemen fark edebiliyorlar.”

Kitaplarındaki mizahi unsurların bolluğuna ve olayların bir fantezi kozmosunda geçmesine karşın, Kenneth Bogh Andersen’ın kahramanlan daha ziyade günlük hayatın gerçek sorunlarıyla sa­vaşıyorlar. Yani onlar sıradan kahramanlar.

Kenneth Bogh Andersen’ın eleştirmenlerden en fazla övgü aldığı hususlardan biri, eserlerindeki dilsel deneysellik. Alışıla­gelmişin dışındaki anlatım şekillerinin, sözcük bileşimlerinin ve gramatik kombinasyonların, kuramsallığı esnekleştirip hafifle­terek, anlatımda yarattığı canlılık ve orijinallik, genç okuyucu­nun dikkat ve konsantrasyonunu da canlı tutuyor. Bu noktada, gençlerin kalıplardan ziyade yeniliklere açık ve yatkın olduk­ları unutulmamalı.

Büyük Şeytan Savaşı’nın kahramanlarını kötüler oluşturuyor. Kö­tüleri, okuyucuda dehşet uyandırmadan, aksine onun sempati­sini kazanacak bir şekilde betimlemek hakkında yazarın görüş­leri ilginç.

Ona göre alışılagelmiş “Hollywood filmi” kalıplarına göre çizilen cehennem tablosu bir ateş, çığlık ve acı kaosu. Bun­lar onun romanlarında da mevcut fakat yazar mekân olarak bir taşra ortamı seçerek, köy toplumunun sosyal yapısını ve insan ilişkilerini de tabloya arka kapıdan sokuveriyor ve bu, temayı et­kiliyor.

Cehennem köyünde, şeytanlar ve canavarlar birbirlerine karşı aşın kötü davranamıyorlar. Aksi takdirde bu, köy top­lumunun işlerliğini kaybetmesi demek olur. Dolayısıyla cehen­nem köyünün şeytan ve canavarları bunu gerçekten hak eden­lere karşı kötü davranabiliyorlar.

Eserdeki bir başka ilginç unsur, Ludfer’ın sempatik tiplemesi. Bu, kötülüğün gerekli hatta iyi olduğu temasıyla el ele gidi­yor. Şeytan’ın eskiden Tanrı’nın koruyucu meleği olduğu düşü­nülürse, bir zamanlar onun da bu mutlak iyiliğin bir parçası ol­duğu hatırlatılıyor. İçinde o zamanlardan kalan ufacık bir me­lek kırıntısı olduğunu düşünmek mümkün.

Filip Engell’in maceralarının bir parçası olarak sıkça ele alı­nan ahlakı temalardan biri de bireyin kişisel seçim imkânları. Özgür iradeye inanıyor musunuz? Bu soru sık sık irdeleniyor.

Hatta bu tema, yazarın fantezi tarzındaki tüm eserlerinde ön planda ve Slaget i Caissa (Caissa Çatışması) üçlemesinde ve Himmelherren’ddi (Göklerin Efendisi) çok daha somut işleniyor. Özgür iradenin elimizden alındığını sandığımız durumlar ola­bilir. Fakat esasında daima bir seçim hakkımız vardır ve önemli olan da budun Özgür irade sorumluluk gerektirir, ikisi acı tatlı hep el ele gider.

Büyük Şeytan Savaşı bu düzeyde ve bağlamda değerlendirildi­ğinde, toplumcu gerçekçi romanın tipik izlerini de taşıyor. Fan­tastik kurgulama, daha ciddi ve derin konuları, daha somut ve doğrudan ele alabilme olanağı da doğuruyor.

Kader, özgür irade, neyin hakikat neyin hayal olduğu gibi hususlar sık sık fantastik ve mitolojik motiflerle bezenerek işle­nen tarihin de ilgi alanına girer ve bu yüzden tartışmaya açık ve hazır, ön plandadırlar. Üstelik başkahramanlar Tanrı’yla, ölümle ve Şeytan’la karşı karşıya gelme imkânına kavuşunca, böyle de­rin sorulara yanıt verme ve yeni sorular sorma olanağı da doğar.

Şeytan, doğal olarak kafalarımızda kötülüğün simgesi olma­sına karşın, Şeytan’ın Çırağı‘nda durumun böyle olmaması, oku­yucunun ve eleştirmenlerin yazara kötülüğün onun kafasında nasıl bir şey olduğu sorusunu yöneltmelerine neden olabiliyor. Yazar bunu şöyle yanıtlıyor:

“Bu kitapta, Lucifer’ın somut bir amacı var. Vazifesinin ge­rektirdiği bir amaç. Karanlık Prens görevini bıraktığı gün, görevi hemen devralacak birini bulup hazır bulundurmak. Ve bu gö­revi en iyi veya en kötü şekilde yerine getirmek için de canını dişine takıp çabalıyor. Kötülük birçok şey olabilir ve birçok şekilde ortaya çıkabilir. insan bu konuda yazmaya kalkışsa bir de­ğil, ciltler dolusu kitap yazılabilir. Ben mutlak kötülüğü, Filip’in baş düşmanı Aziel’in şahsında betimlemeye çalıştım.”

Slaget i Caissa adlı eserin en son satırında şöyle der yazar: “Tanrı ile Şeytan satranç oynarken, kuralları kim koyar?”Büyük Şeytan Savaşı‘ndaysa Tanrı ile Şeytan karşılıklı zar atı­yorlar.iyilikle kötülüğün savaşına, kötülüklerin dünyasındaki de­rin dostluklara ve baş döndürücü maceraların fantastik kozmo­suna hoş geldiniz.Zevkli okumalar.

BÖLÜM 1

                                Haftanın Mahkûmu

 

Filip onu duyabiliyordu. Çıt çıkmayan bodrumda kulağa bir fısıltı gibi gelen adımlarını. Beklenti içinde çıtırdayan parmak­larını. Evet, hatta dudaklarındaki gülümsemeyi bile işitebiliyor gibi geldi ona.

Filip, hademenin alet edevatını sakladığı büyük metal dolabın arkasına büzüldü ve dikkatlice ileri, köşeye doğru baktı. Duvarda aniden beliren gölgeyi görünce yüreği ağzına geldi. 

Olağanüstü büyüklükteydi. Tıpkı şeytan gibi. O garip ışık ona oyun oynamı­yorsa, gölgenin bir boynuzu varmış gibi görünmüyor muydu? “Neredesiiiin?” diye sordu gölge neşeyle. “Haydi, çık dışarı!” Filip olduğu yerde olabildiğince büzüldü. Sırtından aşağı ter­ler boşanıyordu. Fırındaymış gibi sıcak basmıştı.

Yoksa Soren’le birlikte okulun bisiklet mahzeninde hapis kaldığı için ona mı öyle geliyordu?

Ona Şeytan seren da diyorlardı. Karıştığı tüyler ürpertici şey­tanlıklar hakkında ciltler dolusu kitap yazılabilirdi. Eğer iblis bir oğlan olacak olsa bu, rahatlıkla Seren olurdu. Kurbanları, okul avlusunda rastgele yakaladığı veya ıssız koridorlarda rastladığı dersleri asan çocuklar değildi. Hayır, 8. sınıfa Filip’in iki sınıf üstü giden Şeytanseren buna tenezzül etmeyecek denli işinin ehliydi.

Her hafta başında kendine yeni bir kurban, yeni bir mahkûm seçer, cuma akşamı paydos zili çalana kadar da yakasını bırak­mazdı. İnsan bir kere Haftanın Mahkûmu olma şerefine erişti mi ortalıktan kaybolup o haftayı sağ salim atlatmayı ummaktan başka yapacağı bir şey yoktu. Ondan sonra Seren dikkatini bir başkasına çevirirdi ve insan ancak o zaman rahata kavuşurdu. Bir süre için.

Bu hafta Filip’i seçmişti. Şu ana kadar olabildiğince ucuz at­latmıştı. Seren ona bir avuç kum yedirmiş, kızların soyunma odasındaki duşlardan birine bağlamış ve Seren beslenme çan­tası ve meyve parasını çaldığı için bir gün sabahtan akşama ka­dar aç dolaşmıştı. Ah, evet, unutmadan, kalem kutusunun içine de işenmişti. İki kere.

Ama yine de tüm bunlar diğer çocukların Seren yüzünden maruz kaldıklarının yanında hiç kalırdı.

Fakat daha hafta sonu gelmemişti. Cuma günkü son dersti, Filip hâlâ Haftanın Mahkûmu’ydu ve şu an bisiklet mahzenin­deki dolabın arkasına büzülmüş, duvardaki o koca gölgeye ba­kıyordu. Sanki duvara boyanmış gibiydi ve avının peşindeki yır­tıcı bir hayvan gibi onun nasıl havayı koklayıp kulak kesilerek iz sürdüğünü hissedebiliyordu. Filip üzerindeki buz gibi terlerin kokusu onu ele vermese bile küt küt atam kalbinin vereceğini düşündü. Buharlı lokomotif gibi sesler çıkarıyordu.

Halbuki şimdi yukarıda, sınıfında, matematik dersinde olma­lıydı. Tam şu an, matematik öğretmenleri Jorgen’e, matematik so­rusunu çabuk bitirdim, herhalde bir sakıncası yoktur, demek için parmağım havaya kaldırmış sınıfında oturuyor olmamalı mıydı?

Yani nasıl olmuştu da birden burada bulmuştu kendisini? Hem de antik Colosseum’daki aslanları bile bir ıslıkla korkutup kaçırabilecek bir oğlanla birlikte…

Suç Mikkel’deydi.

Mikkel eşofmanını soyunma odasında unutmuştu ve Jorgen’e bir koşu oraya gidip elbiselerini alıp alamayacağını sormuştu. Filip de gelebilir miydi? En fazla bir dakika alırdı.

Sınıfta tam o sırada durum karmakarışıktı: Sınıftakilerden birkaçı teneffüste dövüşmüş, bir tanesi yaralanmıştı; dört ta­nesi o an ev ödevi yapmayı unuttuklarını haykırınca diğer bir­kaçı, “Ama biz yaptık,” diye feryat etmişti. 

Sinirli bir el hareketi Mikkel’le Filip’in gitmelerine izin verdi.

“Kahretsin!” diye bağırdı Mikkel, oğlanların soyunma oda­sına girdiklerinde.

Birisi jimnastik çantasını karıştırmıştı, içinde­kilerin her biri bir köşeye atılmıştı. “Acaba bazıları neden par­maklarını kendine saklayamaz ki?”

Ortalıktakileri birlikte topladılar ama Mikkel onları bir göz­den geçirince, havlusunun olmadığını fark etti.

“Gidip baksana, acaba salaklar merdivenden aşağı mı attı­lar?” diye sordu ve jimnastik salonunun girişinin yanındaki kapıyı işaret etti. Oradan bisiklet mahzenine iniliyordu ve kapı aralıktı.

Filip merdivenden aşağı daha on basamak ya inmiş ya inme­mişti ki kapı aniden güm diye arkasından çarpıp kapandı. Güm sesini, yuvasına yerleşen bir sürgünün tık sesi izledi.

“Mikkel?” Kapının kulpunu kavramıştı ama kapı bir milim bile oynamamıştı yerinden. “Mikkel hiç de komik değil!”

Mikkek’in, “Affedersin, Filip,” diyen sesi duyuldu. “Ama o böyle yapmamı söyledi. Yoksa gelecek hafta sıra bana gelirmiş.” Ve sonra uzaklaşıp kaybolan adım sesleri geldi.

“Mikkel! Mikkel, geri dön!”

Haykırışları bisiklet mahzenine inen merdivenden kıvrıla kıv­rıla ilerledi, ta aşağılarda bir başka dünyadan gelen ümitsiz yal­varışlar gibi duyuldu. Filip gri gölgelere doğru döndü.

Okulun avlusuna çıkan merdiven boşluğu bodrumun ta öbür uçundaydı ancak burada korkağın teki gibi duracağına kendine hâkim olursa herhalde Soren gelmeden oraya varabilirdi.

Işık hızıyla kendini uzun merdivenlerden aşağı fırlattı, bod­rumu baştan başa fırtına gibi geçti. Her an Soren’in, yüzünde şeytani bir sırıtışla gölgelerin arasından fırlamasını bekliyordu. Fakat hiçbir şey olmadı ve avlu çıkışı ileride belirdi. Başarmıştı!

Hemen hemen…

Fakat buradaki kapı da Filip açmak için var gücüyle asıldı­ğında bir milim bile oynamadı yerinden. Birisi arkasına dışarı­dan engel koymuştu. Bu demekti ki geriye sekizinci sınıfa çıkan geniş merdivenler kalmıştı ve…

Bir gıcırtı Filip’i düşüncelerinden ayırdı. Ve sonra adım ses­leri… Ardından da tanıdık bir sesin şakıması: “Neredesiiiiin? Or­taya çıkabiliiiiirsiiin!”

Artık burada hapisti. Köşeye kıstırılmıştı. İyi sonuçlanma­sını ummaktan başka yapabileceği bir şey yoktu ki bu bile işin içine 

Şeytan soren girdiği için yeterince kötüydü.

“Ne de sessizsin ama!” dedi Soren keyifle ve ardından ür­pertici bir homurtuyla ekledi: “Ben bunu hemen değiştirmesini bilirim.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıŞeytan'ın Çırağı
  • Sayfa Sayısı352
  • YazarKenneth Bogh Andersen
  • ÇevirmenNur Beier
  • ISBN9786055360641
  • Boyutlar, Kapak14x21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviPegasus Yayıncılık / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

Bere Kafalar'ın Macelarını Kaçırmayın!

Çocuklar için şiddet, argo, küfür ve zararlı içerik barındırmayan eğlenceli videolar yapmaya söz verdik.



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur