Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Soluk Bir An
Soluk Bir An

Soluk Bir An

Behçet Çelik

Dikiz aynasından Esra’yı görebiliyordu gerçi. Gevşemiş, sessizleşmiş, yorgunluğun çöktüğü yüzüyle farklı bir güzellik kuşanmıştı (insanı yanına kıvrılmaya, sarılıp uyumaya çağıran bir güzellik); başını cama…

Dikiz aynasından Esra’yı görebiliyordu gerçi. Gevşemiş, sessizleşmiş, yorgunluğun çöktüğü yüzüyle farklı bir güzellik kuşanmıştı (insanı yanına kıvrılmaya, sarılıp uyumaya çağıran bir güzellik); başını cama dayayıp şehrin gece manzarasına bakarak kim bilir ne düşünüyor, kimi düşlüyordu. Olmayacak şeyler yapmaya hazır görünüyordu. Epeydir arayıp sormadığı birini arayabilir, ertesi gün pişman olacağını bildiği halde gidip onunla yatabilirdi mesela. Bunu görüyordu Esra’nın aynadaki yansısında.

Gençliğinde başka türlü olabileceğine inanmış olsa da, ilk zorlukta tökezleyip başkalarının adımlarıyla oluşmuş patikalardan yürümeyi seçen Taner, bir gece o âna dek eksikliğinin farkında bile olmadığı bir tutkuya kapılır. Zamanın durduğuna, korkunç ağırlığının hafiflediğine tanık olur. Fakat ne peşinden gidebileceği ne hissetmemeyi başarabileceği bir şeydir bu tutku onun için.

Soluk Bir An, duyguların dişleri kamaştıran, baş döndüren tekinsizliğiyle güvenli olduğu zannedilen patikalar arasındaki gelgitlerin romanı.

Behçet Çelik, incelikli ve duru anlatımıyla bir erkeğin iç dünyasına çekiyor bizi, oradaki karmaşayı, zaafları, hesapları, duyarlıkları gözlerimizin önüne seriyor. Bu, aynı zamanda aşkın bir solukta zamanı nasıl genleştirdiğinin de hikâyesi.

Hep sarhoş olmalı. Her şey bunda; tek sorun bu. Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken Zaman’ın korkunç ağırlığını duymamak için durmamacasına sarhoş olmalısınız. Ama neyle? … Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz. Ama sarhoş olun… Ve bazı bazı, bir sarayın basamakları, bir hendeğin yeşil otları üstünde, odanızın donuk yalnızlığı içinde, sarhoşluğunuz azalmış ya da büsbütün geçmiş bir durumda uyanırsanız, sorun; yele, dalgaya, yıldıza, kuşa, saate sorun; her kaçan şeye, inleyen, yuvarlanan, şakıyan, konuşan her şeye sorun; “Saat kaç?” deyin. Yel, dalga, yıldız, kuş, saat hemen verecektir yanıtı size: “Sarhoş olma saatidir!” Zamanın inim inim inletilen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına!.. Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz…

– BAUDELAIRE, Paris Sıkıntısı, çev. Tahsin Yücel

1

Esra’nın sol elindeki kâğıt mendille ön camdaki buğuyu silmek için uzandığını fark edince ayağını gazdan çekip hafifçe frene dokundu. Zamanı da durdurmak istedi sanki; aniden değil, usulca. Taner’in görüşünü kapatmamak için çene hizasından yukarı kaldırmadığı kolu, zarif parmakları, kalın kaşe kabanın altından hissedilen sıcaklığı (camdaki buğunun asıl nedeni bu olabilirdi), hızlı hareketlerle camı silerken salınan saçlarının yarattığı hafif rüzgâr…

Belki bunlar da yeterdi; ama önündeki tuvale geri çekilip bakan bir ressam gibi arkasına yaslanan Esra’nın, iki saniye sonra sol üst köşedeki inatçı buğuyu fark edip yeniden cama uzanırken saldığı ılık soluğun yanağına değmesiyle Taner’in kalbi bir kuş olup ağzında bir süre çırpındıktan sonra uçup gitti. Zaman da tam o anda durdu. Bir an. Uzadı sonra, uzadıkça uzadı, daha da uzadı. İkinci bir zaman oldu, akıp giden zamanın yanında  paralel bir zaman. Akmayan, o anda durmuş, orada kalmış ama her daim şimdiki zamana paralel. Yağmurun şiddeti arabayı hızlı sürmesine izin vermiyordu; sileceklerin çıkarttığı tekdüze ses eşliğinde boş caddelerden, hemen her kavşakta yanıp sönen sarı ışıklardan oluşmuş kutlama taklarının altından geçerek Esra’nın oturduğu apartmanın önüne kadar geldiler. Arabadan inerken, “Teşekkür ederim, zahmet oldu,” dedi Esra. Ne elini uzattı ne yanağını. Böyle bir âdetleri yok. Görüşürken, ayrılırken öpüşmezler; Yasemin’le Esra birbirlerine sarılırlar, Taner az öteden elini hafifçe kaldırır, Esra gülümser.

Bu kez Esra’nın soluğunun yaktığı yanağını eliyle hafifçe sıvazlayarak Taner gülümsedi. Daha tam çıkmamışken yeniden daldı ikinci zamana. Yaptığının önemli bir şey olmadığını söylemeye çalıştı gözlerini kısıp ağız kenarlarını büzerek. Konuşamayacağının farkındaydı. Dikkatli olsalardı, göğüs kafesinden yükselen ritmik sesin Esra’ya teşekkür ettiğini duyabilirlerdi. Ah yağmur! Aynı ritimle durmaksızın düşüyordu damlalar, bütün sesleri bastırarak. Esra hızla apartmanın girişindeki saçağa doğru koşturdu. Saçakta durup çantasından anahtarlığını çıkarttı. Arabanın yan camında süzülen irili ufaklı damlaların ardından Esra binadan içeri girene kadar baktı Taner.

Dış kapıyı sıkıca örterken başını çevirir, belki el sallar, diye bekledi; bakmadı. Taner’in bir şeyler beklediğinin, gözünü kırpmadan kendisine baktığının farkında bile değildi. Apartmanın girişindeki sensörlü lamba söndükten sonra da hemen çalıştırmadı arabayı, bekledi. Binadaki pencerelerin çoğunda ışık yoktu, Esra’nın komşuları çoktan yatmış, uyumuştu. Sabah erkenden yollara düşüp işe ya da okula gideceklerin yatma saati geçmişti. Sevişenler varsa, sevdiklerinin bedenini loş ışıkta görmeyi yeğlemiş; uykusu kaçtığı için yataklarında dönüp duranlar henüz umutlarını yitirmediklerinden, başuçlarındaki lambayı açmamış, ellerine kitap, bulmaca almadan yatak odalarına koydukları eski televizyonu yardıma çağırmakla yetinmişlerdi. Esra eve girmiş, girişteki lambanın düğmesine dokunmuş olmalı; bahçedeki yegâne çamın ıslak dallarına sarı bir ışık vurdu. Çamın iğnelerindeki su damlaları, yüzlerce minik ışık, Taner’i selamladı.

İşte o zaman çevirdi kontak anahtarını, el frenini çekip gaza dokundu. Yavaşça. Hemen dönmek istemedi, ama gecikirse Yasemin merak edebilirdi. Yağmur hızından bir şey kaybetmemiş, alçak semtlerde sele, duvarlarda neme, caddelerde kazalara neden oluyordu. Zamanın durduğunu ise ondan başka hisseden yoktu. Yasemin’e telefonda, “Yağmur çok güzel yağıyor, ben biraz hava alacağım, merak etme,” dedi. Esra’yı evine bıraktığını söylemeye gerek duymadı. Nasılsa ikisinden biri öbürünü birazdan arar, yarım saat konuşurlar. Konuşacak bunca şeyi nereden bulduklarını sormayı yıllar önce bıraktı. Birbirlerine anlatacakları bitmez. İki gün önce görüşmüşlermiş, bu akşam beş-altı saat kaynatmışlarmış, hiç fark etmez.

Nereye gideceğini bilmiyordu. Şehrin her köşesi yeniydi onun için. Yıllardır gecenin bu saatinde, böyle bir yağmurda bir yerlere gitmemişti. İskeleyi yukarıdan gören lokantaların yanındaki çay bahçesini düşünmüşken yolda fikrini değiştirdi. Zaman durmuşsa geriye de sarılabilirdi. Az ilerideki parkın alt tarafındaki balıkçı barınağı gelmişti aklına. Denize daha yakın olurdu hem. Bu saatte orada çay da bulabilirdi. Buna ilişkin hiçbir deneyimi yoktu. Ne de kulak dolgunluğu vardı. İçgüdüsel bir şeydi. Balıkçı barınağına gitmeyeli o kadar çok olmuş ki hesaplayamadı. Biraz da korktu bulacağı rakamdan. Duran zamanın içindeyken bile insan durmayan zamandan ürkebiliyor. Arabayı parkın girişine bırakıp barınağa doğru yürüdü. Islanmak hoşuna gitti, gecenin bu saatinde parkta olmak, denizde belli belirsiz ışıltılar, dalgaların sesi, önü sıra uzanan karanlık…

Esra’yı düşündü; ne yapıyordur şimdi? Telefonda Yasemin’le konuşuyor olabilir, belki de televizyonda seyredecek bir şeyler arıyordur. Yatmış da olabilir çoktan, uyumak üzeredir. Aklının ucundan Taner geçiyor, bu gece onu neden evine bıraktığını soruyor mudur? Ne kadar zorlasa da buna olumlu bir yanıt veremedi. Peki ya, zaman onun için de durmuş mudur camı silerken? “Ne oldu bana böyle?” diyor mudur o da? “Her şey camı silmek için uzanmasıyla, soluğunu yanağımda hissetmemle başladı.” Hikâyeyi böyle anlatabilir Taner. Böyle bir şeyin tamı tamına başlangıç ânını bildiğini söyleyecek olsa (kime?) inanan çıkar mı? Kendi doğduğu ânı hatırlamak kadar saçma gelecektir herkese. Oysa tam da böyle olmuş gibi hissediyor. Bir an için ona da imkânsız geliyor sabit bir başlangıç noktasından söz etmek.

Dönüp işaretler bakınıyor geçmişten. Aradığında bulmak o kadar kolay ki. Yeniden kurgulanmaya o kadar hazır ki hatıralar. Şimdi de balıkçı barınağında denize bakarken bir dolu şeyi tartıp duruyor. Sadece yağmurun şiddeti, durakta taksi olmaması mıydı Esra’yı evine bırakmak istemesinin nedeni? Hem öyle, hem değil; baktığı yere göre değişiyor. Gecenin birinde durakta taksi olmaması tuhaftı. O anda yoksa bile az sonra boş bir taksi gelebilirdi. Telefona bakan adam da böyle demişti. “‘Birazdan arabalardan biri gelir,’ diyorlar, ama boş ver, ben seni bırakayım,” dediğinde Esra’nın ikiletmeden kabul etmesi de tuhaftı. “Ne gerek var canım, az sonra yeniden ararız, olmadı yoldan geçen bir taksiye atlarım,” diyebilecekken, “Peki. Olur,” demiş, kibarlık edip, “Zahmet olmasın sana,” bile dememişti. Bunca zamandır bir kez bile onu evine bırakmayı önermeyen Taner’deki farklılığı sezmiş olabilir mi? Buna da olumlu yanıt veremiyor pek. Hikâye iki türlü de anlatılabilir, ikisinin arasında fark yok. Denizin karanlık kımıltısına bakarken mutlak bir başlangıç ânı olduğuna, Esra cama uzanmasa her şeyin eskisi gibi süreceğine kalıbını basacak gibi oluyor Taner; peşinden böyle bir olasılığın ancak uydurulabileceğinden hiç kuşkusu kalmıyor. Bu ikisi arasında gidip gelmekten yorulduğunda, ancak o zaman sezer gibi oluyor aralarında bir fark olmadığını. Hangisine inanırsa inansın, önemli olan bu değil… Her durumda Esra’yı düşünüp duruyor. O anda ya da daha önce. Birinci zamanda ya da ikincide. Her ikisi de hikâye, ikisi de gerçek. Hava açtı ertesi sabah.

Önceki gece gökyüzü su olup yere inmemiş gibi, belki tam da öyle olduğu için, ışıklar içinde uyandı şehir. Geceki yağmur yıkayıp yunmuştu her yanı, ışık bu yüzden daha parlak yansıyordu yollardan, binalardan, yüzleri asık bile olsa, insanlardan. Üç saat uyuyup uyumadığı halde Taner, hafta sonuymuş, sekiz-on saat uyumuş gibi dinç kalktı. Yalnızdı yatakta; Yasemin çoktan uyanmış, duşunu aldıktan sonra kahvaltı hazırlamaya girişmişti. Pencereden gördüğü göğün mavisine çarpıldı. Kalktı, alnını cama yaslayıp yandaki blokun bahçesindeki kauçuk ağacının koyu yeşil yapraklarına, blokların arasından süzülerek geçen, uyku mahmuru çocukların doluştuğu okul servislerine baktı.

Rüya mı görmüştü, dünya mı çok yumuşaktı, köşeleri kenarları oluşmamış mıydı daha, bulutsu bir kütle miydi henüz, karanlıkta ansızın parlayan bir ışık mıydı o mavilik yoksa? Bu maviliğin içine bu binaları kim ne zaman yapmıştı? Banyonun kapısında Cem’le karşılaştı. “Koca adam olmuşsun kerata,” dedi. Anlamaz gözlerle baktı oğlan. On altı senedir her gün görüyorsun beni, yeni mi fark ettin, dercesine. Sağ elini kaldırmadan bileğinden bükerek çok hafif salladı. Oğluna mı, kendine mi dedi, bilmiyordu o “Boş ver”i. Duşta aklı başına gelir gibi oldu. Ne kadar tipik, ne kadar sıradandı her şey. Allasa da, pullasa da milyonlarca benzerinden hiçbir farkı yoktu. Tam yaşıydı, geç bile kalmıştı; bir kadının ona unuttuğu, belki de hiç bilmediği bir şeyleri hatırlatması kaçınılmazdı. Yasemin dışında en sık gördüğü kadın Esra’ydı; o olmasaydı işyerindeki genç kadınlardan biri alacaktı aklını başından. Esra’yı yeğlemesinin nedeni de açık değil miydi? Tehlikesizdi. İstese de ileri gidemez, karısının en yakın arkadaşı; delirip bir şeyler ima etse, açılsa etse, Esra istemez.

İşyerindekilere kafayı takacak olsa, bir yolunu bulurdu elbette. Kurulanırken gözleri yaşardı. Önce içi acıdı, kendine acıdı, sonra acı, acıma azaldı, yerini geceki yağmura bıraktı. O an duşta düşündüklerinin hepsi laf salatası göründü gözüne, önceki gece zaman durmuştu, bunu yaşamıştı, o sebep bu sebep, varsın milyonlarca benzeri olsun, isterse olmasın, o an eşsizdi, o andan da, kendisinden de bir tane daha yoktu. Olmayacaktı. Bunları düşünüp duracağını, saatlerini, günlerini, haftalarını buna ayıracağını o an sezdi. İyi oldu; uzatmadı, “Neyse ne,” deyip beceriksizce göz kırptı buğu kaplı aynadaki bulanık suretine. Aynada çok afili göründü bu hareket gözüne.

Bir daha yaptı, bu kez olmadı, taklitti, sahteydi. Rulosundan kopardığı bir parça tuvalet kâğıdıyla aynadaki buğuyu silecekken vazgeçti. “Çok geç geldin,” dedi Yasemin. “Bilmem,” dedi, “Esra’yı bıraktıktan sonra biraz gezindim arabayla. Bir yerde açık bir çaycı gördüm. Saate bakmamışım.” Suçluluk duyması gerekiyorsa da duymuyordu. Onu suçlayan da yoktu ya; Yasemin öylesine, laf olsun, diye sormuştu. Soru kipinde bile sormamış, bir “mi” eklemeye gerek duymamıştı cümlesine. Yanıtını dinlememişti bile. Cem’in hem bir şeyler yemesini, hem de gecikmemesini istiyordu. “İkisini birden nasıl yapayım anne!” dedi Cem gülerek. Hiç karışmazdı böyle durumlarda ama bu kez tutamadı çenesini.

 

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarın Diğer Kitapları

  1. İki Deli Derviş – Yazyalnızı ~ Behçet Çelikİki Deli Derviş – Yazyalnızı

    İki Deli Derviş – Yazyalnızı

    Behçet Çelik

    “Bir ara kıyıya takıldı gözüm. Çırılçıplak bir çocuk vardı. Yan yan yürüyordu, yere bakarak. Bir yengeç olmalıydı yerde. Bakıp öykündüğü. Başımı çevirmiş iskambil oynamaya...

  2. Düğün Birahanesi ~ Behçet ÇelikDüğün Birahanesi

    Düğün Birahanesi

    Behçet Çelik

    Çorbacıdan çıktık. Geçtiğimiz her sokak tanıdıktı artık, insanlar akrabamızdı. Döngüyü tamamladık sanmıştım,oysa tahminimden de büyüktü döngü. İç içe geçmiş döngüler vardı içinde. Tamamladığımız bunlardan...

  3. Gün Ortasında Arzu ~ Behçet ÇelikGün Ortasında Arzu

    Gün Ortasında Arzu

    Behçet Çelik

    Kaldırımın altında cinayetlerden, katliamlardan, sahipsiz cesetlerden, tuzaklardan, havaya uçan, uçuran, uçurulan hayatlardan oluşmuş, katılaştıkça katılaşmış, yanık kokan bir alaşım akıyor. Dünya kanıyor, çürüyor kaldırımın...

Beriahome Harf Kupa

Aynı Kategoriden

  1. Lal ~ Ayşe KaraLal

    Lal

    Ayşe Kara

    Lâl Nergis’in Aşk Temelli Estetik İslam Algısı ve ikizinin Madde Nakli çabalarında temsil edilen Fatih Medeniyeti Kaybolan eşini, iki çocuğuyla senelerce bekleyen Nergis’in, Bosna...

  2. Kapiland’ın Külleri ~ Miyase SertbarutKapiland’ın Külleri

    Kapiland’ın Külleri

    Miyase Sertbarut

    Kapiland küllerinden doğuyor… Miyase Sertbarut’un yüzbinleri etkisi altına alan “Kapiland” serisinin dördüncü halkası Kapiland’ın Külleri, insan eliyle mahvedilen bir dünyada, küllerinden doğup filizlenmeye çalışan yeni bir...

  3. Rahmi Bey ~ Naşide GökbudakRahmi Bey

    Rahmi Bey

    Naşide Gökbudak

    …Tevhide pembe gelinliğinin içinde, başında altın liralarla gelin odasına girdi. Bir müddet çevresine bakındı. “Gerdek gecem böyle mi olmalıydı?” diyerek gelinliğini çıkartıp sedirin üstüne...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur