Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

1854 yılında Londra’da evliliğe kesinlikle karşı olan dört yakın arkadaş birer şilin ve bir şişe kaliteli konyağın ödül olarak belirlendiği bir bahse tutuşurlar. Aralarında bekâr kalan son erkek bahsin galibi olacaktır.

Ve kazanan Oliver Leighton’dır.

Sonuçtan hiç memnun olmasa da…

Güzel, dikbaşlı Leydi Kathleen MacDavid yüzlerce yıllık laneti bozmak adına görgü kurallarını göz ardı edip Norcroft Kontunu baştan çıkararak evliliğe ikna etmesi gerektiğini bilmektedir. Bu amaç uğruna cesaret göstererek Londra’ya gitmek üzere yola çıkar… Ve kafasına her şeyi unutmasına yol açan bir darbe alır.

Bahsi kazanmanın heyecanı kontun arkadaşlarını evlilik yüzünden kaybetmesinin acısını hafifletmemiştir. Aşkına ve arzusuna değen bir genç hanımla tanışabilirse evlilik kararı alabileceğine inanmaktadır. Fakat karşısına öyle bir kadın çıkar ki ne yapacağını şaşırır. Şüphe uyandıran davranışları yüzünden Kathleen’in baştan çıkarıcılığına karşı koymaya çalışır. Ancak bu en düzgün adamların bile imkânsız bulabileceği bir çabadır…

***

Önsöz

Ağustos 1854

Bir erkeğin tek arkadaşının bir şişe konyak olması çok talihsiz bir durumdu. Özellikle de şişe hiç açılmamışsa.

Norcroft Kontu Oliver Leighton en sevdiği kulüpte her zamanki masasına oturmuş boş gözlerle şişeye bakarken, dalgın bir biçimde elindeki dört bozuk parayı sallıyordu. Bunun olacağı kimin aklına gelirdi ki? Oliver’ın aklına gelmediği kesindi. Sona kalacağını hayal bile etmemişti. O ve yakın üç arkadaşı altı ay önce bir anlaşma yaptıklarında, Oliver kazanabileceğini bir kez olsun düşünmemişti. Doğrusu, kazanmayı istediği de pek söylenemezdi.

Bu anlaşma bir tür bahse dayalıydı. Ve ucunda her adamın ödeyeceği birer şilin ve şu an Oliver’ın karşısında onu sessizce kınarcasına duran kaliteli bir şişe konyak vardı. Aslında ortada kınanmasını gerektirecek bir durum yoktu. Hayır, Oliver hata yapmaksızın bu bahsin galibi olmuştu.

Bahis fikrini ilk ortaya atan Warton Vikontu Gideon Pearsall’dı. Kazanan, sona kalan tek bekâr olacaktı ve sembolik de olsa asıl ödülü özgürlüktü. O günlerde biri onlara altı ay içinde içlerinden biri hariç hepsinin evlenmiş olacağını söyleseydi, o kişiyi deli ilan edebilirlerdi. Şimdi ise böyle biri kâhin olarak görülebilirdi.

Bahis kulübün üyeleri ve tanıdıkları diğer beyefendiler arasında sır değildi. Şehirde özel olarak girilen bahislerde para Warton’ın üzerine koyulmuştu. İlk kaybedenin o olması ise gözlemcileri olduğu kadar Warton’ı da şaşırtmıştı. Ama kaybetmişti. Ve şu sıralar kendisini fena halde kaptırdığı sevimli Leydi Warton ile birlikte onun orkideleri araştırma isteğini yerine getirmek üzere Güney Afrika’ya bir gezi yapmayı planlıyordu. Vikont pek hevesli olmasa da bir kez olsun bu geziyi yapmamayı teklif etmemişti ki bu da hem eşine beslediği güçlü sevginin hem de Leydi Warton’ın çekiciliğinin bir kanıtıydı.

Warton, bahse girmeyi tercih edenlerin kazanmasına kesin gözüyle baktığı kişi olsa da Cavendish onun hemen ardından gelmişti. Vikont Cavendish, Nigel, yetişkin hayatının büyük bir bölümünü hiçbir sorumluluk üstlenmeden kadınların peşinde koşup eğlenerek geçirmişti. Günün birinde iyi bir aileden gelen genç bir bayanla kendisini bir tür uzlaşma içerisinde bulması kaçınılmazdı – Cavendish’in iyi ailelerden gelen bayanlardan genellikle uzak durmasının asıl sebebi de buydu. Fakat şartlar ne olursa olsun, Cavendish’in de kalbini kaptırmış olduğu açıktı. Ve karısının vikontun değişmesine neden olduğu da belliydi. Son birkaç ay içerisinde Cavendish olgunlaşmıştı ve Oliver’ın, arkadaşının başına kötü bir şeyler geleceğine dair tüm endişesi yok olmuştu. Cavendish değişmişti ve artık mutlu bir adamdı. O ve karısı şu sıralar seyahatteydiler ve Cavendish gülerek yıldızların en parlak olduğu yerlere gideceklerini söylemişti.

Aralarındaki tek Amerikalı, Daniel Sinclair bahsi kaybeden üçüncü kişi olmuştu. Babası onun kuzeniyle evlenmesini ayarlamaya kalktığında, Oliver onların arkadaş çevresine katılmıştı. Bu anlaşma başarısız olsa da ikinci bir çöpçatanlık girişimi, hiç kimsenin tahmin edemeyeceği şekilde gelişerek, başarıya ulaşmıştı. Sinclair ve gelini şu sıralar Amerika’daydılar ve Daniel orada bir demiryolu imparatorluğu kurmaya hazırlanıyordu.

Artık Oliver tek başınaydı. Kuşkusuz bu durum ilk bakışta biraz dramatik görünebilirdi. Elbette Oliver’ın başka arkadaşları da vardı. Helmsley Markisi Jonathon Effington bu kişilerden biriydi, gerçi o da artık evliydi. Aslına bakılırsa Helmsley bahse dahil olmasa da onun evliliği her şeyi başlatan şey olmuştu.

Bu saçmalıktı. Oliver masum konyağa kızgınlıkla baktı. Arkadaşları ölmemiş, sadece evlenmişlerdi. O terk edilmemişti, onlar sadece kendi hayatlarını yaşıyorlardı. Değişmemiş olması kendisinden başka kimsenin suçu değildi. Evlenebileceği birini bulmasının vakti çoktan gelmişti. Bu pek de zor olmamalıydı. Birçok insana göre o harika bir damat adayıydı. İyi bir aileden geliyordu, oldukça varlıklıydı ve ortalamanın üzerinde bir görünüme sahipti, yakışıklı, hatta gösterişli olduğu bile söylenebilirdi. Ayrıca kimse davranışlarından şikâyetçi olmamıştı. Hayır, kesinlikle yanlış bir yanı yoktu. Artık gerçekten ne istediğine karar vermiş olduğuna göre, doğru kadını bulma konusunda sıkıntı çekmemesi gerekirdi. Hem de hiç.

Fakat bu zamana dek karakterinin onu evlilikten uzak tutmuş olan can sıkıcı bir yanı vardı. On ikinci Norcroft Kontu uslanmaz bir romantikti. O sadece evlenmek değil, aşık olmak da istiyordu. Babası annesini sevmişti. Büyükbabası da büyükannesini. Mavi gözleri ve kahverengi saçları gibi aşk uğruna evlilik yapma isteği de kalıtımının bir parçasıydı. Ve biraz da mantıksız davranması.

Ne olursa olsun, olduğu kişiyi değiştiremezdi.

Garsona işaret etti ve konyağın daha sonraya saklanmasını isteyip ayağa kalktı. Salondan antreye doğru ilerledi, dalgın bir şekilde elindeki şilinleri sallarken tanıdığı kişilerin iyi niyetli tebriklerini kabul edip şanslı olması ve arkadaşları gibi evlilik tuzağına düşmemesi ile ilgili neşeli yorumları dinledi. Kapı görevlisini selamladıktan sonra alacakaranlığa adımını attı. Tuhaf, kulüpte planladığından daha uzun kalmıştı. Gerçi şu an başka planları yoktu.

At arabasına doğru ilerlemeye başladı ve sürücünün onu ne kadar zamandır beklemek zorunda kaldığını düşününce hissettiği suçluluk duygusunu umursamayıp üzerinde eski bir pelerin olan kadının yanından geçti. Bir dilenci olmalıydı. Oliver o anda birçok kişinin aksine sahip olduğu şeylerin öneminin farkına vardı. Kendisine acıması için hiçbir sebebi yoktu.

Arkasını döndü. “Özür dilerim, hanımefendi.”

Kadın tek kelime etmedi. Pelerini yüzünü gizliyordu ve görünümü, kararan havaya ve uzun saatler boyunca içilen kulübün en iyi viskisine bağlı olarak, tuhaf bir etki yaratıyordu. Sanki kadın gerçek değildi. Ya da kendisi.

“Küstahlığımı bağışlayın.” Başını eğip selam verdi ve elini kadına doğru uzattı. “Umarım bunlar size bana getirdiğinden daha fazla şans getirir.”

Kadın duraksadı, sonra eldivenli elini ona uzattı. Oliver şilinleri kadının avcuna bırakırken eldivenlerin oldukça kaliteli olduğunu fark etti. Kuşkusuz birinin kullanmayıp attığı eldivenlerdi.

“İyi günler.” Kafasını salladı, sonra arkasına dönüp at arabasına doğru ilerlemeye devam etti.

Sadece o ve Sinclair bahse bağlı olduğu sırada, Sinclair diğerlerinin evliliğe ne kadar çabuk yenik düştüğünü düşünerek ya onların ya şilinlerin ya da konyağın lanetli olduğunu ifade etmişti. Oliver bu sözleri o zamanlar saçma bulmuştu, ancak şimdi pek de öyle düşünmüyordu. Ne olursa olsun, şilinler faydalı bir amaç uğruna kullanılmıştı. Konyak ise doğru an gelene dek açılmayacaktı ve bunun iyi ya da kötü şans getirmesiyle hiçbir ilgisi yoktu. Belki de konyağı kendi düğününde açardı.

Hayır, Norcroft Kontu Oliver Leighton lanet, batıl inanç ya da sihir gibi aptalca şeylere inanmazdı.

Ne yazık ki aşka inanan Oliver buruk bir şekilde gülümsedi. Belki de aşkı bulmak sihri bulmak kadar zor olacaktı.

Birinci Bölüm

Bir dilenci olduğunu mu sanmıştı? Dumleavy Kontesi’nin büyük torunu Kathleen Mac David avcundaki bozuk paralara bakakaldı. İçini bir kızgınlık kapladı. Dilenci mi? Ne kadar da kaba bir adamdı. Hayır, aptaldı!

“Özür dile…” Kafasını kaldırıp bakınca kelimeler boğazına takıldı. Kont çoktan at arabasına biniyordu.

Aracın uzaklaşmasını seyrederken Kathleen’in kızgınlığı kayboldu. Doğrusunu söylemek gerekirse, yaklaşan gecenin yoğunlaşan gölgeleri arasında üzerinde büyükannesinin şans getirmesi için giymesinde ısrar ettiği başlıklı pelerin – nesiller boyunca büyükanneden toruna geçmişti ve bu yüzden özünde bir tür güç taşıyordu – varken, dikkatsiz birinin onu bir dilenciye benzetmesi gayet mümkündü. Oldukça büyük, rengi solmuş ve eski bir pelerin giyen bir kadının varlıklı olmadığı düşünülürse, o halde bu kadına çekilmez şaperon gibi birinin eşlik etmemesi bu yanlış anlaşılmayı güçlendirebilirdi. Pekâlâ. Kathleen, Norcroft Kontu’nun aracının bir dakika öncesine kadar durduğu yerden birkaç metre ötede bulunan kendi arabasına doğru ilerlemeye başladı. Belki de adam bir aptal değildi ki böylesi her şey düşünüldüğünde iyi bir şeydi.

Sürücüye otele geri döneceklerini söyledikten sonra arabaya binip teyzesi, aynı zamanda sözde şaperonu olan Leydi Hannah Fitzgivens’ın karşısındaki koltuğa oturdu. Açıkçası, kimin kime şaperonluk yaptığını söylemek oldukça güçtü. Dul bir kadın olarak şaperona ihtiyaç duyduğu elbette söylenemezdi. Gereklilik bir yana, Hannah Kathleen’e eşlik etme konusunda ısrar etmişti, çünkü İskoçya’dan ayrılmadan önce söylediği gibi bu ilginç bir macera olabilirdi.

“Eee?” Hannah tek kaşını kaldırdı. “Onu gördün mü?”

“Gördüm,” dedi Kathleen yavaşça.

“Ve?” Hannah’nın sesinde hevesli bir tını vardı.

“Tek kelime etmedim.”

“Ah.” Yüzünde hayal kınklığıyla dolu bir ifade beliren Hannah birden neşelendi. “O halde onu takip mi edeceğiz?”

“Hayır, elbette onu takip etmeyeceğiz. Otele geri dönüyoruz. Amacım ona asılmak değildi, biliyorsun.”

“Henüz değil, demek istedin sanırım.”

“Hiçbir zaman demek istemiştim. Tek istediğim ona yakından bakmaktı.” Kathleen sanki tüm niyeti buymuş gibi omuz silkti. Elbette ikisi de bunun doğru olmadığını biliyordu. Aslında, adam karşısında durduğunda, Kathleen tehlikeli bir şekilde ihtiyatı elden bırakıp kendini ona tanıtmak istemişti. O kısacık anda bile adamın kaçınılmaz bir yanı olduğu gözünden kaçmamıştı. Bu gerçekten tam bir saçmalıktı ve büyükannesinin bitmek tükenmek bilmeyen bildirileri ile kendisinin son zamanlarda edindiği kadere ve absürtlüğe olan inancından başka anlamlı bir açıklaması olamazdı. Ne olursa olsun, her ne kadar canı istediğinde görgü kurallarını önemsese de, bu tür bir ilk tanışma tuhaf ve son derece uygunsuz olurdu.

O, uzun ve ayırt edilir bir unvanı olan bir İngiliz lorduydu ve onunla kötü bir başlangıç yapmak hiç iyi olmazdı. Gerçi Kathleen aralarında doğru bir başlangıcın olabileceğinden şüpheliydi. İçini çekip arkasına yaslandı. Bu maceranın hiçbir yanı alışılmış olmayacaktı.

“Ama elinde bir fotoğraf olduğunu sanıyordum?”

“Fotoğraf makinesinin işini yapabilmesi için insanın dayanılmaz derecede uzun bir süre boyunca hareketsiz kaldığı o anda çekilen bir görüntü bana nedense hep cansız gelmiştir. Elbette görüntü aynı görüntü, ancak…” Kathleen bir süre düşündü. “Kişinin insanlığını yakalamayı beceremiyor. Sonuç olarak ortaya çıkan görüntüde vurgulanan hayat bir elmanın fotoğrafı da olabilir.” Kafasını salladı. “Bu canlı, nefes alan bir insan gibi bir etki yaratmıyor.”

“Ve sen o canlı, nefes alan kişiyi…” Hannah imalı bir şekilde duraksadı. “Uygun buluyorsun, öyle mi?”

“Evet, Hannah Teyze, uygun buluyorum.” Uygun bulmaktan fazlası vardı ama henüz bunu itiraf etmek istediğinden emin değildi. Bir kez olsun göz göze gelmemiş olsalar da kararan havaya rağmen adamın gözlerinin koyu mavi olduğunu görmüş ve o kısacık anda güldüğünde nasıl göründüğünü merak etmişti. Ya da sinirlendiğinde. Ya da tutkunun doruklarındayken ki şu an bunu düşünmesi veya teyzesiyle paylaşması pek de akıllıca olmayabilirdi. Fotoğraf, adamın yüz hatlarını nerede olursa olsun ummasına yardımcı olsa da poz verirken zorunlu olarak takındığı sert ifade Norcroft Kontu’nun hakkını vermiyordu.

Saçları fotoğraftaki kadar koyu değildi, siyahtan çok koyu kahverengiydi. Ayrıca sandığından daha uzun boyluydu, omuzları genişti ve kendinden emin bir şekilde yürüyordu. Ah evet, kesinlikle öyleydi.

“Bunu şimdi yapmaya isteksiz olduğuna göre, sanırım bir plan yapmadan Önce onu sadece görmek istedin. Senin bir plana ihtiyacın var, tatlım.”

“Evet, bunu daha önce de söylemiştin,” dedi Kathleen kısık bir sesle.

Hannah Teyze’si planlara çok önem verirdi. O dünyadaki kötülüklerin çoğunun yetersiz planlamadan kaynaklandığını söyler ve varlıklı bir İskoç lorduyla evlenmesinin iyi düşünülmüş bir planın sonucu olduğunu iddia ederdi. Kocasının trajik bir şekilde genç yaşta ölmesinin ardından bile onu büyük bir tutkuyla sevmesinin planının bir parçası olmadığını dile getirirdi. Ölümünden sonraki çeyrek asır boyunca birçok sevgilisi olmuştu ama hiçbirine âşık olmamıştı. Üzerine gidildiğinde, bu kısmın, özellikle tanrısal kademede, pek iyi planlanmamış daha büyük bir planın parçası olduğunu açıklardı.

“Bir şeyler düşüneceğim,” diye mırıldandı Kathleen.

“Bir iksir hazırlamaktan memnuniyet duyarım,” dedi Hannah gelişigüzel bir şekilde. “Çekicilik veren ya da o tür bir şey. Bu her şeyi kolaylaştırır.”

“Hayır,” dedi Kathleen keskin bir ses tonuyla.

Hannah omuz silkti. “Sadece bir fikirdi.”

“Bana kalırsa bu işi sıradan metotlara bırakmak en iyisi.”

“Nedenini anlayamıyorum.” Hannah oturduğu yerden doğruldu. “Bu durum hiç de sıradan değil.”

“Ne olursa olsun, bunu kendim halletmek istiyorum.”

“Hmmm…” Hannah anlaşılmaz bir şeyler mırıldanınca, Kathleen böylesinin daha iyi olduğunu düşündü. Teyzesi her zamanki gibi Kathleen’in uzun zaman önce ölen ebeveynlerinin mantıklı oluşları ve kızlarının onlara ne kadar çok benzediğiyle ilgili bir yorumda bulunuyor olmalıydı. Kathleen büyüyle ilgili yeni bir tartışmaya girmeye hiç hevesli değildi.

Büyükannesi ve teyzesi, Kathleen’in hatırladığı kadarıyla çok uzun bir zamandır hiçbir sonuç alamasalar da bü-

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıSonunda Ben de Sevdim
  • Sayfa Sayısı304
  • YazarVictoria Alexander
  • ÇevirmenKübra Tekneci
  • ISBN9944824781
  • Boyutlar, Kapak13,5x21, Karton Kapak
  • YayıneviEpsilon / 2011

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur