Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Tekinsiz Ada
Tekinsiz Ada

Tekinsiz Ada

Kemalettin Tuğcu

Ege kıyısındaki Karaca Çiftliği’nin sahibi Hızır Bey, eşi Yaşar Hanım ve oğlu Murat’a bir miktar para ve sahip olduğu adayı miras bırakmıştır. Adadan gelen,…

Ege kıyısındaki Karaca Çiftliği’nin sahibi Hızır Bey, eşi Yaşar Hanım ve oğlu Murat’a bir miktar para ve sahip olduğu adayı miras bırakmıştır. Adadan gelen, ne olduğu belirsiz, ağlamaya benzer ses yüzünden oraya ‘Tekinsiz Ada’ denmiştir. Balıkçıkların bile uğramadığı bu adada, anne oğul sıfırdan bir hayat kuracaklardır. Kısa süre sonra, aralarına yetim Naile de katılır. Zaman içinde, Tekinsiz Ada onlara iki büyük sürpriz sunar. Biri doğasından gelen bir mucizedir, diğeri de Lidyalılar’a uzanan tarihinden gelen bir hediye…

1940’lardan bu yana sayısız çocuğun okuma alışkanlığı edinmesinde önemli rol oynayan Kemalettin Tuğcu, zorlukların ve acımasızlığın karşısında dirençle, umutla, sabırla duran insanları, en çok da çocukları anlatmıştır. Merhameti hiçbir zaman kaleminden eksik etmeyen Kemalettin Tuğcu’nun yeğeni, yazar Nemika Tuğcu’nun titiz danışmanlığıyla yayına hazırlanan bu seçkiyi, çocuk edebiyatının usta illüstratörlerinden Mustafa Delioğlu resimledi.

Değerli şair arkadaşım Ülkü Tamer’in Tuğcu için önemli, güzel bir açıklaması olmuştu. “Tuğcu çok değerlidir. Çocuklara merhameti öğretmişti.” Nasıl da sevinmiştim bu saptamasına Ülkü’nün.

1

Karaca Çiftliği’nin geniş toprakları Adalar Denizi’nin1 kıyısına kadar iniyor, bu kıyının karşısında küçük de bir ada bulunuyordu. Kıyıdan ancak üç yüz metre kadar uzakta bulunan bu toprak parçasının üstünde seyrek ağaçlar, bir tepenin yanında da yüksekçe bir kayalık vardı. Bazı havalarda poyraz bu adanın kayalık kıyısını iri dalgalarla döver, rüzgâr karaya doğru estiği sırada da ağlamaya benzer bir ses duyulurdu.

Derler ki, çiftliğin ilk sahibi bu adada koyun beslemiş. Adanın havası sert geldiği için de bu işten vazgeçmiş. Bütün hayvanları bir sala yükleyip karaya taşırlarken bir kuzu kaçmış. Aramış, bulamamışlar. İşte şimdi, bazı havalarda rüzgârla gelen ağlama sesi bu kuzunun sesidir. Bir sesin geldiği ve duyulduğu belli. Rüzgâr bu sesi getiriyor; yoldan geçenler, kıyıya yakın olanlar da duyuyor. Ama aradan bunca yıl geçmiş.

O kaybolan, bulunmayan kuzunun soyu sopu çoktan kaybolmuş. İyi ama rüzgârın uğultuları arasında duyulan bu meee sesi nereden geliyor? Karaca Çiftliği’nin şimdiki sahibi Hızır Bey ileri yaşlarındayken öleceğini anlamış ve sonradan anlaşmazlık çıkmasın diye mallarını sağlığında dağıtmıştı. İki oğlu vardı. Son eşinden de Murat adında bir oğlu vardı ki ancak ilkokula gidiyordu ve yaşı on bire varmıştı. Beşinci sınıfta olan erkek çocuk bendim. Hızır Bey annemle, henüz sağ olan iki eşinin ardından evlenmişti. Fakir bir rençberin kızı olan annem, babası ölünce çiftlikte çalışmaya başlamıştı. Yaşar’dı adı. Annem tam on iki yıl Hızır Bey’in ilk iki eşinin1 eziyetlerine dayanmış, bağrına kara taşlar basarak sabretmişti. Üvey kardeşlerim vardı. Bunlar askerlik yapmış, yaşı ilerlemiş adamlardı.

Çiftlikte çalışırlardı. Hızır Bey mallarını pay ederken büyük oğullarının ve ilk eşlerinin anneme rahat vermeyeceklerini düşünmüştü. Babam ona gizlice yüz sarı altınla adayı vermişti. Bu küçük ada hiçbir işe yaramazdı. Ne ekilir ne hayvan beslenir ne de üstünde barınılırdı. Zaten o adaya ‘tekinsiz’ derlerdi. Tekinsiz Ada’yı kimse istemedi ve onun anneme verilmesine sevindiler. Babam Hızır Bey bu paylaşımı tapuda da sağlama bağlamış ve aradan birkaç gün geçtiğinde de ölüp gitmişti. Babam ölür ölmez rençber kızı olan annemi çiftlikte barındırmadılar. En yakındaki köylerden birine gittik. Ben orada yaz aylarına kadar kaldım. İlkokulu bitirdim. Annem o zaman beni aldı, deniz kıyısına indik. Oralarda balıkçılar dolaşır, balık avlar, sonra da onları büyükşehirlere götürüp satarlardı. Annem balıkçılardan büyükçe bir kayık satın aldı. Bu kayık eskiydi. Kürekleri aşınmıştı ama artık balıkçıların işine yaramadığı için annem onu çok ucuza aldı. İşte biz bu kayıkla Tekinsiz Ada’ya geldik. Benim kulağım anlatılanlarla dolu olduğu için adadan korkardım. Ama annem, “Böyle lakırdıların aslı yoktur,” derdi. “Ama o kuzu geceleri bağırırmış.”

“O ses rüzgârın kayalarda çıkardığı sestir. Baban bana bunu anlatmıştı. O da merak etmiş, bir gece adada kalmış, kayalardan böyle ses geldiğini işitmiş. Sinirleri zayıf insanlar buna inanırlar.” Kayığı kumsala çekerek adanın içlerine doğru git­tik. Annem, “Hiç korkma,” dedi. “Rahmetli baban üvey annelerinin bana rahat vermeyeceğini bildiği için, açık denize bakan mağaraya bir iki koyunla bir koç bırakmış. Bana, ‘Yaşar,’ dedi, ‘ben ölür ölmez sen oğlanı al, adaya git. Orada hayvanlar, tavuklar var. Bazı çiftlik araçlarıyla avadanlıklar bıraktım. Senin elinden iş gelir.’ Ada bir aileyi ekinle besleyecek kadar büyükmüş. Adayı gezerken kayaların içinde su da bulmuş.

Mağaradan çıkıp denize kadar uzanıyormuş. Bu ada çiftlik karasının bir parçası. Zamanla dalgalar aradaki toprağı yalayıp silmiş, ada yalnız kalmış. Orasını işe yarar bir hale getirmek için çalışmışlar. Orada üzüm kütükleri, erik ve dut ağaçları da varmış. Bunlara bakarsak çok yararlı olur.” Annem gençti, gücü kuvveti yerindeydi. Bir amcası varmış. Küçüklüğünde çiftlik kıyılarına yakın olan balıkçı köyündeki amcasına gider, orada birkaç hafta kalırmış. Biz kayığı bu balıkçı amcanın köyüne çekmiş, oradan çok gerekli olan şeyleri alıp bir saat kadar deniz yolculuğu yaparak adaya varmıştık. Annem çok şaşırmıştı. Bana, “Baban beni severdi,” diyordu. “Bu adayı bana vermesinin nedeni var. Bu adada kimseye el açmadan yaşayabiliriz. Sen de bana yardımcı olursun.” Adanın tepesinin yanındaki kayalıkta bulunan mağarada bir yığın yumurta bulduk. Sağda solda yirmiye yakın tavuk ve piliç dolaşıyordu. İri bir koç bize saldırdı ama annem onu boynuzlarından yakaladı. Kayıktan aldığımız iple hayvanı bir otlağa bağladık. Koç tepindi, bağırdı, zıpladı.

Sonra kurtulamayacağını anladı. Ko­yunlar ve birkaç kuzu onun yanından pek uzaklaşmıyorlardı. Balıkçı köyünden aldığımız hasırı mağaraya, uygun bir köşeye yaydık. Annem iki taşı yan yana koyup arasında kuru dallardan bir ateş yaktı. Güzel bir çorba pişirdi. Ekmeği doğradık karnımızı doyurduk. Adada konuşacak başka kimse olmadığı için annem durmadan benimle konuşuyor, neler yapmamız gerektiğini anlatıyordu. “Bu mağarada barınamayız Murat. Hem çok büyük hem hayvanlar var. Yandaki küçük mağaranın altını kazıyıp düzeltiriz.

Bir kapı, bir pencere uydururuz, içeriye raflar yaparız. Kaya çok kalın, sıcak işlemez, yazın serin olur, kışın da kolay ısınır.” Babamın büyük mağaraya bıraktığı kazma ve kürekle işe başladık. Önce küçük mağaranın altını düzledik. Bu iş geceye kadar sürdü. Sonra lambayı yakıp bir kaya çıkıntısına koyduk. Ana oğul yattık. Gece, denizden doğru esen rüzgârın uğultusu arasında meee diyen kuzunun sesini duydum. Annemi dürtüşledim. “Ne var?” dedi. “Neye uyumuyorsun?” “Bak,” dedim, “o ses duyuluyor.” “Rüzgâr kayalardan geçerken o sesi çıkarıyor,” dedi. Ben ancak sabaha karşı dalmışım. Daha ortalık ışırken, büyük mağaradaki horozlar ötmeye başladı. Anam uzanıp ışığı söndürdü. Biraz daha yattık. Sabah olunca kalktık, mağaranın içindeki suya varıp elimizi, yüzümüzü yıkadık.

Tavuklar bizden kaçışıyor, koyunlar garip garip bakıyorlardı. Bunların belki hiçbiri insan görmemişlerdi. Anneme bir kova getirdim. İçine su koyduk. Birikmiş yumurtaları birer birer bu suya bırakıyorduk. Eğer yumurta iyice suyun üstüne çıkıyorsa bayat olduğu anlaşılıyordu. Yumurtanın hafifçe sırtı suyun dışında kalıyorsa yumurtanın taze olduğunu anlıyorduk. Bayat yumurtaların hepsini attık, tazeleri ayırdık. Koyunların, tavukların daha rahat yaşamaları için yerlerini ayırıp tünekler, yemlikler yaptık. Adada ikinci gün karaya karşı olan sırtta ekine yarayacak toprakları seçtik. Bağda biraz üzüm vardı ama asmalar budanmadığı için hepsi cılız kalmıştı. Ağaçların üstü erik doluydu. Dut ağaçları da verimliydi. Mağaranın kapısıyla uğraşırken iyice olgun erikleri bıçakla yararak bir örtüye serdik, kurumaya bıraktık. Annem ayrıca erikleri ve dutları bir tencerede kaynattı, pestil yapmak için tepsilere serdi. Adayı dolaştıkça, ötede beride bırakılmış mutfak kapları, çiftlik araçları, baltalar, hatta çiviler, testereler buluyorduk. Annem, “Hızır Bey hepsini düşünmüş,” diyordu. Ben adaya bir iki gün içinde alıştım. İlkokulda okuduğum Robinson Crusoe hikâyesi, Güliver’in Gezileri hep aklıma geliyordu. Şimdi ben de öyle bir yaşantı içindeydim. Ana oğul bazı eksiklerimizi yazıyorduk.

Bize tuz,gazyağı, zeytinyağı, kibrit gibi şeyler lazımdı. Sonra tohumluk buğday, mısır ve fasulye almamız gerekiyordu. Senelerce birikmiş olan gübreyi taşıyıp ekeceğimiz yerlere yaydık. Bir yandan elimize geçtikçe odun topluyor, kök çıkartıyorduk. Altı koyundan her gün süt sağmaya başlamıştık. Bununla annem yoğurt yapıyor, biraz tereyağı çıkarıyordu. İki defa balıkçı köyüne giderek eksik olanları aldık. Bu arada annem yavrulamış olan bir köpeğin erkek ve dişi birer yavrusunu aldı. Bunları da adamıza getirdik. Annemle beraber adanın ortasındaki dağın tepesine kadar çıktık. Bu biraz yorucu oldu ama adanın her tarafını o tepeden görmek mümkündü.

Çiftliğin bulunduğu kıyı sislerin arasından görünüyordu. Ben adanın haritasını çizmeye heveslendim, annem, “Boşuna uğraşma,” dedi. “Tapuyla beraber adanın çapı da var.” Sonradan bu çapı ben daha büyüttürdüm. Adanın bazı yerlerine isimler verdim. Annem de bana burada yardım etti. Ses veren mağaranın adını Ağlar Kaya koyduk. Çünkü içinden su çıkıyor, denize kadar gidiyordu. Daha başka yerlere Tavuk Ormanı, Koç Burnu gibi isimler taktık. Annem, “Biraz sıkıntı çekmemiz gerekli,” dedi. “Elimizdeki para biterse çok darda kalırız. Onu şimdilik ekmeğe, hayvanların yemine harcamamız lazım. Allah’tan olacak ki, bu topraklarda kış olmuyor. Ada daima yeşil kalıyor. Bir gün merhum amcamla beraber balığa çıkmıştım. Buralara kadar gelmiştik. Onun yelkenli bir kayığı vardı. Bana kürek çekmesini de o öğretmişti. İşte o zaman bu adanın yakınlarına gelmiştik. Amcam bana, ‘Tekinsiz Ada derler buna,’ demişti.

‘Balıkçılar bile yaklaşmaz buraya.’ Ben ‘tekinsiz’in ne demek olduğunu sormuştum da amcam, ‘Uğursuz, perili demektir,’ demişti.” Geceleri, hatta bazen gündüz bile esintili havalarda kuzu sesini duyuyordum, ama ben de alışmıştım artık bu sese. Biz bu adada oturduğumuzu kimseye söylemiyorduk. Çiftlikten geldiğimizi sanıyorlardı. Balıkçı köyünde balık tuzlaması yapıyor, balık yağı çıkartıyorlardı. Epeyce büyük bir köydü ki çarşısında aradığımız birçok şeyi bulabiliyorduk. Fakat adadaki yalnızlık bizi gittikçe vahşi yapıyordu. Annem bir olta takımı almıştı. Küçükten öğrendiği için balık tutmasını biliyordu. Ara sıra yemeklerimize balık katıyor ve bu balıkları kaynatarak yağını almaya çalışıyorduk. Balık yağları kaynar suyun yüzüne çıkıyordu, oradan kaşık kaşık toplayıp bir kaba koyuyorduk.

Bunları yakmayı denedik. Yanıyordu ama çok ağır bir koku yayıyordu. Hayvanlar, hatta tavuklar bize çabuk alıştılar. Nereye gitsek ardımız sıra geliyorlardı. İki köpek yavrusu çabucak toparlandılar, çok uzaktan geçen balıkçı kayıklarına bile havlıyorlardı ki bu bizim çok hoşumuza gidiyordu. Adanın havası sıcaktı. Galiba, annemin dediği gibi, hiç soğuk olmuyor, yılda iki defa ürün alınabiliyordu. İşte bunu denemek için mısır, fasulye ve mercimek ektik. İki hafta içinde topraktan çıkan filizler çabucak bü­yümeye başladılar. Bunları heyecanla izliyorduk. Zaten çiftlikte bazı sebzeler kalkmadan yenileri dikilirdi. Annem asma kütüklerini yer yer budadı. Çiftçi kızı olduğu için babasına yardım ettiği sırada çok şey öğrenmişti. Ben bütün gün çalışıyordum. Sıcaklar basınca koyunları kırktık. Annem yüzlerini güzelce yıkadı, serip kuruttuktan sonra bir yün tarağı yaptı. Yorulup oturduğumuz zaman yünleri tarıyorduk.

Sonra annem bir iğ yaptı, yünleri bükmeye başladık. Balıkçı köyünden şiş ve tığ almıştık. Annem çok güzel çorap, kazak, etek örüyor, bana da pantolon dikiyordu. Köyün pazarı haftada bir kuruluyordu. Biz oraya bir iki defa kuzu, pestil, ceviz ve erik götürdük. Bunları çabucak satabiliyorduk. Annem balıkçı köyünde çocukluğundan tanıdığı bir kadına rastlamıştı. Amcasının evlatlık kızıymış. Köye indikçe ona bazı hediyeler götürüyorduk. Bir sepet yumurta kadını çok memnun ediyordu. Bu kadının bir kızı vardı. Altı yedi yaşlarındaydı. Köydeki okula gidiyordu. Kadının adı Safiye’ydi. Kızının adı da Naile. Naile babasız kalmıştı. Fakir olan anası onu büyütmeye çalışıyordu.

Bu kadıncağız da her şeyi denizden bekliyordu. Balık kayığını kiraya veriyor, evinin altındaki ardiyede balık tuzlamalarına izin veriyor, aldığı kirayla ve el emeğiyle geçiniyordu. Safiye teyze, Hızır Bey’in öldüğünü haber almıştı. Anneme olup bitenleri sormuş, annem de ona, “Sorma Safiye,” demişti, “o koca çiftlikten bana düşen yalnız şu Tekinsiz Ada oldu.”

Eklendi: Yayım tarihi
dcanetwork_AWR-Brand Awr_CPM_Affiliate_The Veil DCANetwork_Affinity_Multi_Banner_1x1_The Veil DCANetwork_OSD0003HKJ
dcanetwork_AWR-Brand Awr_CPM_Affiliate_The Veil DCANetwork_Affinity_Multi_Banner_1x1_The Veil DCANetwork_OSD0003HKJ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Roman (Yerli)
  • Kitap AdıDüşkün Çocuk
  • Sayfa Sayısı120
  • YazarKemalettin Tuğcu
  • ISBN9789750762918
  • Boyutlar, Kapak12,5x19,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviCan Çocuk / 2024
dcanetwork_AWR-Brand Awr_CPM_Affiliate_The Veil DCANetwork_Affinity_Multi_Banner_1x1_The Veil DCANetwork_OSD0003HKJ

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Yeraltında Bir Şehir ~ Kemalettin TuğcuYeraltında Bir Şehir

    Yeraltında Bir Şehir

    Kemalettin Tuğcu

    YER ALTINDA BİR ŞEHİR Üç kişiydiler. Bu üç kişinin beş çıplak ayağı, kayalara sürtüne sürtüne, çalılara basa basa kan içinde kalmıştı. Üç kişinin beş...

  2. Üvey Baba ~ Kemalettin TuğcuÜvey Baba

    Üvey Baba

    Kemalettin Tuğcu

    Bir akşam, işten eve döndüğüm zamandayım jandarma yüzbaşısı Rıza Bey’i sedirin üzerinde oturmuş, babamla konuşurken buldum. Yanında beş yaşlarında bir oğlan vardı. Dayımın elini...

  3. Garip ~ Kemalettin TuğcuGarip

    Garip

    Kemalettin Tuğcu

    Salonun kapı perdesi aralandı. İki buçuk, üç yaşında bir çocuk, dans edenlere baktı. Onu gören kibar misafirlerden birkaçı: Aa, diye şaşırdılar. Bu da ne?...

Men-e-men Birazoku

Aynı Kategoriden

  1. Ah Bu Sevda! – Türk Edebiyatında “Öteki” Cinsellik Öyküleri 1872-1928 ~ Serdar SoydanAh Bu Sevda! – Türk Edebiyatında “Öteki” Cinsellik Öyküleri 1872-1928

    Ah Bu Sevda! – Türk Edebiyatında “Öteki” Cinsellik Öyküleri 1872-1928

    Serdar Soydan

    Nabizade Nazım’dan Recaizade Mahmut Ekrem’e, Ahmet Rasim’den Hüseyin Rahmi Gürpınar ve Suat Derviş’e; Tanzimat’tan harf devrimine dek Türkçe edebiyatın zenginleşmesine katkı sunmuş isimlerin metinleri...

  2. Kemikler ~ Cem UğurKemikler

    Kemikler

    Cem Uğur

    Yıl 1993. Dersim’in bir köyünde, ülkenin boğucu atmosferinde akan hayat, topraktan çıkan sahipsiz kemiklerle ve artık radyo haberlerinden ibaret olmayan savaşın evlerin önüne kadar...

  3. Kürk Mantolu Madonna ~ Sabahattin Ali Kürk Mantolu Madonna

    Kürk Mantolu Madonna

    Sabahattin Ali

    “Her gün, daima öğleden sonra oraya gidiyor, koridorlardaki resimlere bakıyormuş gibi ağır ağır, fakat büyük bir sabırsızlıkla asıl hedefine varmak isteyen adımlarımı zorla zapt...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur