Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Yaralı Damat
Yaralı Damat

Yaralı Damat

Marion Woodman

Patriyarki kadın ve erkeği birbirinden nasıl uzaklaştırdı? Aradaki farkı kapatma çabalarımız neden başarısız oluyor? Bilinçdışı dinamikleri anlamak neden önemli? Rüyalarımız kendimizi, ilişkilerimizi, gezegenimizi iyileştirmede…

Patriyarki kadın ve erkeği birbirinden nasıl uzaklaştırdı? Aradaki farkı kapatma çabalarımız neden başarısız oluyor? Bilinçdışı dinamikleri anlamak neden önemli? Rüyalarımız kendimizi, ilişkilerimizi, gezegenimizi iyileştirmede bize nasıl yol gösterebilir? Bunlar bu kitapta ele alınan sorulardan birkaçı.
Jungiyen analist, mitopoetik yazar, şair ve aktivist Marion Woodman, bu kitapta her bireyde mevcut olan erillik ve dişilliği, içsel bir ahenge ulaşmaya çabalayan iki enerji olarak ele alıyor ve bunların gelişimine odaklanıyor. Bu enerjilerin başkalarına yansıtılması halinde sekteye uğrayan olgunlaşma sürecinden ve çalınan özgürlükten bahsediyor.

Yaralı Damat, kendi alanında bir çığır açarak patriyarkinin ruhsallığımız üzerindeki etkisini keşfe çıkıyor. İçsel dinamiklerle kurulan sakatlayıcı ilişkinin bir kadının (ve erkeğin de) kendine bakışını hangi yollardan baltaladığını; manevi hayatını nasıl yoksunlaştırdığını ve onu nasıl kendi gerçekliğini savunamaz hale getirdiğini inceliyor.

Bilinçdışının sağaltıcı dinamiklerini göstermek için şiir, mit, rüya analizi ve kişisel deneyimlerinden aldığı güçlü imgeleri kullanan Woodman, içimizdeki eril ve dişil parçaların entegrasyonuna duyduğumuz açlığı birden fazla düzeyde besleyen, zekâmıza olduğu kadar duygularımıza da hitap eden bir içerik sunuyor.

Ülkemizde Jungiyen psikoloji metinlerinin çoğalmasında azımsanmayacak bir katkısı olan Özgür Ertana’nın özenli çevirisi, notları ve önsözüyle…

Giriş

Cinsiyetler arasındaki savaş kızışıyor mu? Patriyarki kadın ve erkeği birbirinden nasıl uzaklaştırdı? Aradaki farkı kapatma çabalarımız neden başarısız oluyor? Bilinçdışı dinamikleri anlamak neden önemli? Rüyalarımız kendimizi, ilişkilerimizi, gezegenimizi iyileştirmede bize nasıl yol gösterebilir? Bunlar bu kitapta ele alınan sorulardan birkaçı. Bir analist olarak her hafta birçok rüyayla çalışıyorum. Analizanlarım onlara münferit görünen imgeleri anlamaya çalışırken ben, her analiz seansında ve ülkenin dört bir köşesindeki atölyelere katılanların rüyalarında, bu imgelerin aynılarına veya benzerlerine tanık oluyorum. Belirli bir temanın ortaya çıktığını gördüğüm zaman o konuyla ilgili yirmi-otuz rüyayı inceliyorum. Enerjinin nerede bloke olduğunu (ve dolayısıyla egonun kullanımı için müsait olmadığını), nasıl serbest bırakılabileceğini ve nereye gitmeye çalıştığını analiz etmeye çalışıyorum. Bir örüntü ortaya çıktığını fark edersem, yer değiştiren enerji hatlarını örnekleyen bir rüya seçerek ona odaklanıyor ve buradan çıkardığım sonuçları benzer rüyalarla karşılaştırıyorum. Her rüya, rüyayı görene özgüdür fakat kültürün kolektif bilinçdışında gelişen ve evrimleşen enerjiler vardır; bunları ifşa eden arketipsel örüntüler belirir ve bilincin eninde sonunda ulaşacağı istikamete işaret eder.

Bu kitaptaki rüya sahiplerinden biri hariç hepsi, en az beş yıl analiz alan ve beden çalışması yapan kişiler. Bir imgenin iyileştirici gücünü ve dış yaşamlarında rehberlik potansiyelini ortaya çıkarmak için o imge üzerinde meditasyon yapmanın önemini anlıyorlar. Rüyalarını yorumlamalarına yardımcı olacak becerileri geliştiriyorlar. Herkes gibi onlar da kimi zaman kendi gözlerindeki çöpü çıkarmak için başka birisinin yardımına ihtiyaç duyuyor fakat genellikle bir rüyanın ifşa edeceklerini hissedebiliyor, anlayabiliyor ve bunun mümkün olmadığı zamanlardaki gizemi onurlandırabiliyorlar. Pek çok rüya, özellikle de arketipsel derinliklerden gelen rüyalar, klasik dramalara benzer.

Gerçek sanat da bu derinliklerden gelir ve rüyaların yapısı, imgelemi ve diliyle belirli benzerlikler gösterir. Bu, bilinçli bir durumun bilinçdışının bakış açısından çekilen fotoğrafları gibidir. Elbette pek çok modern rüyanın, tıpkı modern sanat eserleri gibi, parçalı bir arketipsel alandan gelen “kırık dökük bir suretler yığını”1 olduğu ve örüntünün Çorak Ülke şiirindeki veya Ulysses romandakine benzer şekilde alt-algısal bir düzlemde etki gösterdiği iddia edilebilir. Eliot’un Çorak Ülke ile ilgili notlarının, aşırı bir dikkatle okunduğunda şiiri aydınlatmaktan ziyade anlaşılmasına mani olması gibi, rüyayı bilinçdışından bilince getirirken alt-algısal gücünün bir kısmını kaybetmesine neden olduğumuz iddia edilebilir. Rüyaları analiz etmenin, sınıfta bir Shakespeare sonesini didik didik etmeye benzediği de ileri sürülebilir. Halbuki ancak bir sonenin üzerinde, onun başlıca imgesinin nasıl etki gösterdiğini, “tatlı sessiz düşünce dönemleri” gibi bir ifadede aliterasyonların2 sesli harflerin müziğini nasıl taşıdığını, bu müziğin duygularımızı nasıl etkilediğini ve tüm bunlarla birlikte pek çok başka unsurun on dört dizeyi muhteşem bir bütünlük içinde nasıl bir araya getirdiğini anlamak için saatler harcayabildiğimiz zaman o şiiri yüksek sesle okuyabilir ve dehanın huzurunda sessizleşebiliriz. Aynı şey rüyalar için de geçerlidir.

Her gece birlikte yattığımız bu inanılmaz dâhi kimdir? En doğru bir şekilde seçilmiş imgelerin iç dünyamızı gözler önüne serdiği ve dış dünyayla ilişkilendirdiği bu diyar neresidir? Dehayı nasıl isimlendirirsek isimlendirelim, tek bir temel örüntü mevcuttur. Jung, bu örüntüyü (içimizdeki Tanrı imgesi ve kişiliğin düzenleyici merkezi olan) Benliğin rehberliğindeki doğal bütünlük eğilimi olarak tanımlamıştır. Hakiki anlamda yaşanan bir hayat bir dizi doğum kanalına benzer. Bir süre belirli bir şekilde yaşayıp gider, sonra aniden veya yavaş yavaş bir tatminsizlik hissetmeye başlarız. İşimiz artık ilham vermez, bizi yeterince zorlamaz, partnerimiz heyecan verici değildir; eski yol ve yöntemler yeterli gelmez.

Psişenin doğal ritimleriyle ilişki kurabilirsek kendimizi içedönük bir ruh halinde, kim olduğumuzdan ve nereye gittiğimizden artık emin olamadığımız bir rahmin içinde buluruz. Eskinin ölümünün acısıyla kalabilir ve geçiş döneminin çarmıhına katlanabilirsek sonunda yeniden doğarız. Bu yeni düzlemin keyfini birkaç yıl sürdükten sonra karşıtlıklar yeniden birbirlerinden uzaklaşmaya başlar ve bizleri yeni bilinç seviyelerine ulaşmaya zorlarlar. Bazen yukarı, bazen aşağı istikamette yol aldığımızı hissederiz fakat iki taraf da hem aşağı hem yukarıdır. Güneşe doğru açılan lotus çiçeğinin kökleri çamurun derinliklerine uzanır. Bu kitap, her bireyde mevcut olan erillik ve dişilliği, içsel bir ahenge ulaşmaya çabalayan iki enerji olarak ele alıyor ve bunların gelişimine odaklanıyor. Bu enerjileri başkalarına yansıtırsak kendi olgunluğumuzdan ve özgürlüğümüzden çalarız. Bu yansıtmaların sorumluluğunu alana kadar gerçek bir ilişki yaşamamız imkânsızdır çünkü sınırlarımızı genişleten yeni olasılıklarla ilgilenmek yerine kendi imgelerimizde takılıp kalırız. Hüsranla sonuçlanan ilişkiler, bireyleri, özgürleşen erillik ve özgürleşen dişilliğe dair bir kavrayışa ulaşmaya zorluyor. Onları içine gömüldükleri eskimiş mitolojilerden nasıl kurtarabiliriz?

Bu soru, televizyonu açıp Montreal Üniversitesi’nde yaşanan trajediyi öğrendiğim anda aciliyet kazandı. “Hepiniz feministsiniz!” diye bağıran silahlı bir adam bir sınıfa girip erkekleri kadınlardan ayırmış, on dört kız öğrenciyi öldürmüş, birisi erkek on üç öğrenciyi yaralamış, sonra da silahı kendisine çevirmişti. Milletimiz ölenler, onların aileleri ve bu kadar akıldışı bir şiddetin yaşanabildiği toplumumuz için yas tutuyor. Bu elbette ciddi anlamda hasta bir zihnin eylemiydi ancak böyle zihinler, bilinçli veya bilinçdışı bir şekilde, kolektifte olanları hisseder. Kadınlara karşı yarı otomatik bir silahtan ateşlenen derin nefret, hem erkeklerdeki hem de kadınlardaki diğer korku, acı ve öfke cephanelerini patlatır.

Paylaştığımız acı, bu kanlı eylemi anlamlı bir ‘feda edişe’3 , toplumumuzda köklü bir değişim yaratacak kadar derin bir ‘adamaya’ dönüştürecek bir bilincin başlangıcı olabilir. Pembe gözlüklerimiz pervasızca çıkarılıp atıldı. Düşündürücü sorular soruluyor: Bu trajedi toplumumuzda yaygın olan bir şeyi mi hayata geçirdi? Her iki cinste de var olan dişillik tehlikede mi? Ekrandaki görüntüler, pek çok erkek ve kadının da bilinçdışında olan benzer bir durumu açık bir şekilde gözler önüne seren rüya imgelerini hatırlatıyor. Bu trajedi; bu insanlık trajedisi, her birimizi kendi güç gölgemize bakmaya davet ediyor. Tüm dünyayı saran bir rüzgâr var. Eski rejime karşı koymaya çalışan yüzlerce Çinli öğrencinin ölümüyle sonuçlandı. Ölümleri boşuna değildi. Aynı rüzgar Çekoslovakya’da estiğinde de öğrencilerinin kendi polisleri tarafından darp edildiğini gören vatandaşlar ayağa kalkarak “Artık yeter” dediler.

Binlercesi Wenceslas Meydanı’nda, parıldayan gözler ve kararlı ifadelerle özgürlük talep etti. Polonya’da Lech Walesa, yakasına Siyah Madonna düğmesini takıp halkını düzenli bir isyana yönlendirdi. Tam da bu satırları yazdığım bugün, Romanya’da ordu, adil bir toplum için savaşan halka katıldı. Doğu Avrupa toplumunun tabanı baskıcı diktatörlüklere karşı ayaklandı. Hem çoğunlukta olmalarıyla hem de vizyonlarıyla eski düzeni yıkıyorlar. Aynı rüzgâr Güney Afrika’da, Orta Amerika’da ve gezegenin pek çok başka bölgesinde de esiyor. Küresel köy bir yeniden doğuş kaosunun içinde.

Bu rüzgâr Amerika’da da esiyor. Sıcacık yorganlarımıza sarınıp ‘eski dünyadakilerin’ de bizim çok önceden kavuştuğumuz özgürlüğü bulmalarına sevinmek gibi bir ukalalığa cesaret edemiyoruz, Ne için özgürlük? Bir toplama kampına tıkılma veya birsilah namlusundan kaçıp kurtulma hayali için mi? Dişilliğimizin çılgınlığını uyuşturma veya ruh çocuğumuzu bir çöp yığınına gömme özgürlüğü mü? Berlin Duvarı yıkıldı. Kadın ve erkeğin birbirini göremediği Aynalar Duvarıysa hâlâ ayakta. Sokaklarda, kurumlarımızda ve kişisel ilişkilerde görünmez bir şekilde öylece duruyor. Fakat durduğu en tehlikeli yer patriyarkinin oğul ve kızlarının bilinçdışı.

Orada zor algılanıyor. Yansıtmalar ve yanılsamalarla buğulanmış. İhanet ediyor. Onun aldatıcı derinliklerine inmeye çalışırken, hem erkekler hem kadınlar için miadı dolan ideallerin kurbanı, ıstırap içindeki dişiliğimiz ve onun perişan haldeki eril partneriyle yüzleşiyoruz. Ne dişil artık sessiz bir kurban olacak ne de eril sürgün edildiği yerde kalacak. Bu duvarı aşmak sabır ve büyük bir özveri gerektirecek. Dışarıdan yapılabilecek bir şey değil bu. Dişili patriyarkinin esiri haline getiren bilinçdışı dinamikler iliklerimize işlemiş. Ama yine de her birimiz kendi içimizdeki kurbanın ve zorbanın sorumluluğunu üstlenebilirsek, ebeveyn komplekslerini gerçek anlamda etkisiz hale getirmemiz mümkün olabilir. Onların gücünden kurtulduğumuzda sevebilmek için özgür kalırız. Özgürlük ne kuralsızlıktır ne de bencil egoizm.

Psikolojik anlamda özgür olmak, kendi iç dünyamıza güvenmek, kendi güçlü ve zayıf yönlerimizin sorumluluğunu almak, bilinçli olarak kendimizi sevmek ve dolayısıyla başkalarını sevebilmektir. Yol ne kadar eğri olursa olsun, rüyalar bizi bu istikamete yönlendirir. Bu kitapta sunulan içgörü ve rüyalar, benim ve analizanlarımın özgürlüğe giden yolun önündeki duvarı aşma çabasına katkılarımızdır.

Bize tüm sınırların eridiği,
tinin sonsuza dek ateşe eğildiği büyüyü demle!
Durağan ve sabit olanların etrafında da dönen
Kötülüğün uçsuz bucaksız sınırını kat önce.
Geçmiş bilgeliğimizi sahtekârlığa dönüştüren,
çağların sınırında kalan ne varsa,
birkaç damlayla erit;
Çünkü bak, Atina’daki güneş ışığını ve Mısır şahininin,
(veya tanrısının) gizemini nasıl da derinden özümsemişiz.
Cinsiyetleri anlamsız bir çatışmaya hapseden sınır
ortadan kalkana kadar dinlenme sakın.
Çocukluğu ve çok daha gerçek bir ümitle hamile kalan cömert
annelerin rahimlerini aç ki
Boş olan her şeyi utandırarak ve önlerine çıkan ormanda kafaları karışmadan4
denizleri çoğaltıp geleceğin nehirlerini doğurabilsinler.

—Rainer Maria Rilke, Orpheus’a Soneler’den 

Velhasıl burada üç katmanlı bir evrenimiz var: zihinle algılanabilen bir evren, duyusal bir evren ve ikisinin arasında onu anlatabilecek bir terimi dilimizde bulmakta zorlandığımız bir evren. Hayal edilebilir terimini kullanırsak ihtimal veya olasılık iddiası riskiyle karşı karşıya kalırız. Sözcüğe, duyusal olanın duyular veya anlaşılır olanın zekâ ile algılanabildiği gibi, imgesel algıya uygun nesneyi, hayal gücüyle algılanabilen her şeyi de aynı ölçüde bir gerçeklik ve doğrulukla belirten teknik bir terimin tüm gücü atfedilmelidir.

—Henry Corbin, Spiritual Body and Celestial Earth

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Psikoloji
  • Kitap AdıYaralı Damat
  • Sayfa Sayısı368
  • YazarMarion Woodman
  • ISBN9786050848694
  • Boyutlar, Kapak13,5x21, Karton Kapak
  • YayıneviTimaş / 2024

Yazarın Diğer Kitapları

Men-e-men Birazoku

Aynı Kategoriden

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur