Derrida ve Tarihin Sonu

Ağustos 6, 2010 Everest Yayınları, Felsefi Metinler

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Milenyumdan psikanalize, kuantum  kuramından kaçıklık kuramına kadar bir dizi temayı işleyen Postmodern Hesaplaşmalar serisi, her biri çağdaş düşüncenin keskin ucunda duran anahtar bir fikri ele alan ve yirmi birinci yüzyıl düşüncesinin temellerini atmış paradigmatik düşünür ve beyinlerin yaklaşımlarını anlaşılır bir dille ortaya koyan kitaplardan oluşmaktadır.

“Marx’sız olmaz, Marz’sız bir gelecek olmaz, Marx’ın hatırası ve mirası olmadan hiç olmaz.”
Derrida

Tarihi Sorgulamak

“Tarihin sonuna geç kalınabilir mi? işte günümüze özgü bir soru.’” Jacques Derrida ününü büyük ölçüde felsefi ve kültürel sorunlara alışılmışın dışında, eksantrik yaklaşımlar getirme yeteneğine borçludur ve yukarıdaki soruyu sorarak kendini aştığı bile düşünülebilir. Ama iki koşulla: Birincisi, kavram olarak “tarihin soru”na herhangi bir anlam yüklememiz; ikincisi, bazı düşünürle rin de savunduğu, tarihin insanoğlunun belleğine eş olduğunu kabul etmemiz koşuluyla. Zaten tarihçi Arthur Marwick de buradan hareketle bizi bir düşünce deneyine davet etmektedir:

Bir toplumda hiç kimsenin tarih bilmediğini varsaysak gündelik hayat neye benzerdi? Böyle bir durumun hayali bile bizi korkutur, çünkü bir toplumun kendi hakkında bilgi sahibi olabilmesi için her şeyden önce kendi tarihini bilmesi gerekir. Nasıl ki belleksiz ve benliksiz bir insan başıboşluğa sürüklenirse, belleksiz (ya da, daha doğrusu, hatırasız) ve benliksiz bir toplum da başıboşluğa sürüklenecektir.

Bu bir soruysa neden bir soru? Önemli bir soru mu, yoksa Derrida’nın çoğu okuru şaşırtan o tipik sözcük oyunlarından birisi mi? Derrida’nın ünü arasında put kırıcı olmak da var (örneğin, akit selime ters bir iddiada bulunarak yazının konuşmadan önce geldiğini savunur). Dolayısıyla, yukarıdaki soruyu onun bilerek ortaya attığı kışkırtıcı entelektüel oyunlarının bir yenisi diye göz ardı etme eğiliminde olmamız pek muhtemeldir. Özellikle de. Kari Marx’ın düşünsel tarih içinde en fazla gözden düştüğü bir dönemde ona ününü tekrar kazandırmak istediği Specters of Marx (Marx Hayaletleri, 1993, Amerika çevirisi) isimli kitabında bu meseleye yer verdiği için. Derrida bu kitabı Berlin Duvarı’nın yıkılışının, yani Sovyet komünizminin ve uydu devletlerinin çöküşünün gözle görülür kanıtlarının ortaya çıktığı bir zamanda yazdı. Duvar’ın yıkılışı gelmiş geçmiş belki de en putkıncı zaman dilimi; özellikle kendilerini halen Marksist diye nitelendirenleri yabancılaştıracak bir Marx okuması gündeme getirildiğinde. Derrida’nın savunduğu Marx, kendi deyişiyle “çoğul” bir Marx: “Ondan birden fazla var, olmak da zorunda.’” Bunun anlamı, Marx’ın değişen kültürel koşullara göre yoruma ve revizyona açık olması, yazılarının evrensel Ölçekte uygulanabilen birtakım ilkeler doğrultusunda iktisadi ve siyasal hayatı yeniden düzenleyerek dünyayı daha iyi bir yer haline getirmeyi vaat eden bir kutsal hakikat olarak görülmemesi gerektiğidir.

Böyle bir Marx okumasını “klasik” Marksistlerin kabul etmesi mümkün değildir, hatta buna bir sapkınlık gözüyle bile bakabilirler. Onun gerçek inançlılarına göre, zaten “çoğul” bir Marx düşüncesi kendi içinde bir çelişki. Derrida’nın yapıtlarının bir yerinde belirttiği gibi, bu gerçek müminlerin “bir sağın Marksizmi vardır, bir de solun Marksizmi” görüşünü savunan birinden çok şey beklemeleri zaten imkânsız bir şey. Zira böyle bir düşünceyi ileri süren birinin amacının, doğal olarak geleneksel bilgelik çizgisine elinden geldiğince meydan okumak ve yerinden etmek olduğu düşünülecek olursa, “klasik” Marksistlerin buna kolaylıkla tehlikeli bir sapkınlık etiketini yapıştıracakları açıktır.

O halde bu soru da nereden çıktı? Burada Derrida, Özellikle Amerikalı siyaset kuramcılarından Francis Fukuyama’nın bir iddiasına yanıt veriyor. Tartışma yaratan The End of History and the Last Man (Tarihin Sonu ve Son İnsan) (1992) isimli kitabında Fukuyama, tarihin sona erdiğini, çünkü Batılı liberal demokrasinin komünizme ve dolayısıyla Marksizme galip geldiğini iddia etmektedir. Duyurulan bu “sevindirici haber,” ideolojik çatışmanın artık geçmişte kaldığı, “liberal demokrasi idealinden daha iyisinin bulunamayacağı”5 noktasına gelindiğidir. Ufukta yepyeni bir dünya düzeninin işaretleri görülmekte (“sevindirici haber” tabirinden anlaşılacağı üzere, The End of History’de esasen “evangelik” bir tını söz konusudur). 1980′ler Avrupasında komünizmin çöküşünün ardından Fukuyama’nın cesur çıkarımlarının sürüyle takipçisi olmakla birlikte, çok geçmeden durumun onun sandığı kadar basit olmadığını savunan ve sayıları giderek artan bir muhalefet oluşmaya başlamıştı. Bunlardan biri de Derrida’ydı. Derrida, en meydan okuyucu tavrını takınarak şöyle bir sorgulamada bulunuyordu:

Nasıl oluyor da böyle bir söylem, liberal kapitalizmin zaferini ve onun liberal demokrasiyle mukadder ittifakını kutlamak isteyenler tarafından, zaferin hiçbir zaman bu kadar kritik, kırılgan, tehdit altında ve hatta bazı açılardan felaket olmasını, yani her şeyden mahrum edilmiş olmasını, özellikle de kendilerinden saklamak için seçilebiliyor?

Evet, Avrupa’da komünizm çözüldü. Peki ama, bundan liberal demokrasinin ve dolayısıyla kapitalist iktisadi sistemin kaçınılmaz olarak galip çıktığı mı anlaşılır? Daha uygun bir dille ifade edecek olursak, herkesin liberal demokratik kapitalizmin galip gelmesini istediğini ya da zafere kavuşmasının arzu edilir bir durum olduğuna inandığını düşünebilir miyiz? Derrida’nın Specters’ine “editör’ün yazdığı girişte de belirtildiği üzere, “serbest piyasa iktisadının gözle görünür zaferinden sonra ortaya çıkması muhtemel değişimler karşısında, pek çoğumuz bunun hayırlı olduğu kadar kötü şeylerin de habercisi olacağına dair tuhaf bir önseziye sahibizdir.”7 Derrida’nın Specters’de (1993′te University of California’da düzenlenen Marksizmin geleceğiyle ilgili uluslararası bir kolokyumun” ürünüdür) kendine biçtiği görev, Fukuyama’nın iddialarının ideolojik bir güven oluşturma hilesinden ibaret olduğunu ispatlayabilmek için, yukarıda sözü edilen olumsuz Önsezinin ardında yatanlara biçim kazandırmaktı. Zira “tarihin sonu” ifadesini, fiilen müstakbel yeni güç odaklarının mevcut siyasal muhalefeti tahakküm altına almaları şeklinde okumak gerekirdi.

Yine de, tarihin sonunu ilan eden sadece Fukuyama değildir. Son yıllarda pek çok düşünür (örneğin, postmodernist Fransız kuramcılar Jean Baudrillard İle Jean François Lyotard) bu tartışmaya katkıda bulunmuşlardır. Aslına bakılırsa bu, “sonculuk” denilen çok daha geniş bir tartışmanın parçasıdır. İçinde bulunduğumuz kültürün eldeki bütün imkânlarla ve dur durak bilmeksizin postmodern olduğunun ilan edilişi çerçevesinde sonculuk, postmodernizmin ayırt edici niteliklerinden biri olarak sunuyor. Bu açıdan değerlendirildiğinde Derrida’nın sorusu, ilk başta sanılandan çok daha büyük bir öneme sahip ve onun bu soruya verdiği yanıtın özü, isminden büyük bir övgüyle söz ettirmeyi hak ettirecek nitelikte: “Tarihin sonunun belirli bir tarih kavramının sonundan başka bir şey olmadığını merak ettiren”" bir sorudur bu. Bu yaklaşım ilk bakışta makul…

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club