Dünyada Yeni Dönem

Ağustos 28, 2009 Aktüel Siyaset, EKİM YAYINLARI

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

2756-Dunyada-Yeni-Donem

Prof. Dr. Mahir KAYNAK, bu kitabındaki analizlerine Dünyada Yeni Dönemin başladığını vurgulayarak başlıyor. 2007 yılının dünyada yeni bir dönüm noktası olduğunu, küresel ölçekte dünya egemenliği için çarpışan güçlerden birisinin yakında savaşı kaybedeceği iddiasında bulunuyor. 1991 yılında yükselmeye başlayan parasal güçün, dünyada tüm dengeleri alt üst ettiğini, bu güce karşı yeni ittifaklar kurulduğunu açıklıyor.
Prof. Dr. Mahir KAYNAK, bu kitabında ilk defa, Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Avrupa Birliği, Rusya, Çin, Hindistan, Pakistan, Afganistan, İran, Irak, İsrail, Mısır, Sudan gibi ülkeleri tek tek mercek altına alıyor ve bu ülkelerin gelecekte nasıl bir rota izleyeceklerini gözler önüne seriyor.
Prof. Dr. Mahir KAYNAK, kitabın son bölümünde, yeni bir döneme giren dünyada, yanlış stratejiler uygulamazsa, Türkiye’nin de çok önemli bir yeri olacağını, nüfuz alanını alabildiğince genişleteceğini, bölgesel ve ekonomik yönden de güçlü bir ülke haline geleceğinin altını çiziyor.

İÇİNDEKİLER
Önsöz
Amerik Birleşik Devletleri
İngiltere
Rusya
Avrupa Birliği
Çin
Japonya
Hindistan
Pakistan
Afganistan
iran
Ermenistan
Gürcistan
Suudi Arabistan
Mısır
Sudan
Kuzey Afrika
Irak
İsrail
Filistin
Türkiye

ÖNSÖZ
Liberal görüş, hem siyasi hem de ekonomik alanda bireysel davranışların üst üste yığılmasıyla toplumsal olayların oluştuğunu ileri sürer. Eğer toplumda bireyleri sınırlayan etkenler ortadan kaldırılırsa herkes kendisi için en iyi olanı seçer ve bunların toplamından bireysel özgürlük ve refah ortaya çıkar. Soruna tam ters açıdan da bakılabilir ve bireysel davranıştan yönetenlerin belirlediği ve mücadelenin farklı güçleri temsil eden odaklar arasında olduğu söylenebilir.
İnsanlar eğer seçme özgürlüğüne sahip olsaydı bir toplumda yaşayan bireylerin aynı dine inanmaları, yönetenlerin politikalarına uyum sağlamaları mümkün olabilir miydi? Bu açıdan bakıldığında bireysel davranışların büyük ölçüde yönetenler tarafından belirlendiği, aykırılıkların ya toplumsal baskıyla ya da uygulanacak cezalarla bertaraf edileceği söylenebilir. Toplumun genelinden farklı bir inanışa sahip olmak dışlanmayla, yönetimin politikalarına ay kın davranmak ihanete kadar varan suçlamalarla karşılaşmak ya da cezalandırılmakla sonuçlanır.
Bu durumda yöneten gücü tanımlamak gerekir. Genel kanı, her devletin kendi sınırlan içinde egemen olduğu, diğer devletlerle ilişkilerini, şartlan da göz önünde tutarak, hür iradesiyle belirlediği biçimindedir Ancak dünyada çok sayıda karar veren odak bulunmamaktadır ve her ülkenin kararlarının sınırını gücü belirler.
Yazılarımda Örgütlü gücün ve bunun en yaygın biçimi olan devletin belirleyici olduğunu ama insanların doğal eğilimlerinin ve tarih içinde edindikleri davranış ve inançlarının onu sınırladığını kabul ediyorum. Yani devlet aktif halk pasif belirleyicidir.
Bir devletin etkinliğini gücünün belirlediğini söyledikten sonra bunun sınırsız ve sürekli olup olmadığı tartışılabilir. Hiçbir güç sınırsız değildir ve karşısındaki benzer yapıların davranışları, kararlan onun sınırlarını çizer. Her ülkenin gücü sahip olduğu imkanlar ve aldıkla n kararlatın isabetıyle ölçülür. Çok güçlü bir ülke yanlış kararlarla mücadelede yenik düşebilir ve daha az imkanlara sahip birisi avantaj elde edebilir.
Dünya Üzerinde rol oynamak isteyen ülkeler sadece kendi imkanlarını kullanmakla yetinmez karşısındakinin hatalı davranmasına yol açacak politikalar izler. Bu amaçla rakip ülke içinde örgütlenir ve bu ülkenin hem halkını hem de yöneticilerini etkiler. Mesela Osmanlının son dönemi İngiltere ve Almanya’nın ülkemizdeki yoğun Örgütlenme ve etkilemesinin tipik bir örneğidir. Bu durumda devlet karar veren konumundan çıkar ve eğer tek bir ülke burada örgütlenmişse onun uydusu haline dönüşür, birden fazla güç örgütlenmişse onların savaş alanı olur.
Bir ülkenin ya da siyaseti etkileyen bir örgütün amacını sadece kendi ifadesiyle sınırlı tutmak büyük yanlışlara neden olur. Bunların eylemlerinin genel politikalarıyla uyumlu olup olmadığının ve gerçekleşme imkanının bulunup bulunmadığı irdelenmelidir. Mesela ElKaidenin ABD’de gerçekleştirdiği eylem hangi sonucu doğurmuştur? ElKaidenin eylemleriyle ABD’nin yıkılacağı ya da dönüşeceği düşünülebilir mi?
Şu halde ileri sürülen her iddianın gerçekleşmesinin mümkün olup olmadığı da sorgulanmalıdır. Geçmişte Suriye ile Türkiye ilişkilerine göz atacak olursak mesela Suriye, Hatay üzerinde hak iddia ederek nasıl bir sonuç alabilirdi? Amacına güç kullanarak varması mümkün müydü? Türkiye’nin bu iddiayı ciddiye alması doğru muydu? Yoksa bu kamuoyunun dikkatini bu yöne çevirmek için yapılmış bir manevra mıydı?
Bu çerçeve içinde dünyadaki güç odaklarının muhtemel davranışlarını inceledik ve geleceğe ait tahminlerde bulunduk. Dünyadaki değişime bağlı olarak Türkiye’nin gelecekteki durumunu ortaya koymaya çalıştık. İddiamız sonuçlar üzerinde değil izlediğimiz metodun daha isabetli olacağı üzerinedir.

Kozyatağı, İstanbul, Ekim 2007

AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ
_Hocam, bu kitap röportajımızda sizin dünyaya bakışınızı öğrenmek istiyoruz. Siz, dünyaya farklı bakıyorsunuz. Bir model ötüştürüyorsunuz Dünyaya bakışınız derken, dünyadaki süper güçlere, bölgesel güçlere, gündemde olan olmayan veya olacak olan devletlere bakışınızı ve şu an yaşadığımız olaylara bakışınızı kastediyoruz. Bir dünya turu yapmak İstiyoruz.
Dilerseniz önce Amerika Birleşik Devletlerinden başlamak İstiyorum. Okuyucularımız neden önce Amerika Birleşik Devleri diye sorabilirler. Nedeni, şu anda dünyanın tek süper gücü olduğu için. Amerika’nın her hareketi dünyayı etkiliyor. Ekonomisindeki bir arlı eksi gelişme dünyada kaoslara neden oluyor. Amerika Birleşik Devletleri’ni yönetenlerin dış politika kararlan, diğer tüm dünya ülkelerinin kararlarını derinden etkiliyor, dış politikalarında değişiklik yapmalarına neden oluyor. Hatta ve hatta İstemedikleri halde bir savaşın içinde kendilerini bulabiliyorlar. Birinci Dünya Savaşı’na kadar bu gücü İngiltere temsil ediyordu. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bayrağı Amerika Birleşik Devletleri aldı. Şöyle bir soru İle başlamak İstiyorum, Birinci Dünya Savaşı’nda neden İngiltere gücünü kaybetti ve Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere’nin yerini nasıl doldurdu?
_Öncelikle bir ülkenin dünya gücü olması ve dünyada egemen olmasını sağlayan nedir sorusuna cevap aramamız lazım. Bazıları bugün Amerika Birleşik Devlet)eri’nin egemenliğini kapitalizme bağlıyorlar. Oysa kapitalizmin en güçlü olduğu ülke İngiltere’ydi ve bu kurallara riayet konusunda bir hataya da rastlamıyoruz. Eğer dünyaya egemen olmak doğal kaynaklar ve geniş bir coğrafyaya sahip olmak olarak söylerseniz o zaman Rusya neden dünyanın egemen gücü değil sorusu akla gelir, çünkü her türlü kaynaklara sahip ve bir kıta büyüklüğünde. Burada “Amerika Birleşik Devletleri neden süper güç oldu ve ingiltere neden kaybetti” sorusuna cevap aramamız lazım.
Benim görüşüm, o zaman dünyaya egemen olma konusunda bir felsefe değişikliği söz konusu oldu.
_Bunu biraz açar mısınız?
_Yani diyebiliriz ki eski egemen olma biçimleri artık geçerliliğini yitirdi ya da bir başkası, Amerika Birleşik Devletleri yeni bir metot ortaya koyarak eskisini geçersiz hale getirdi, ingiltere’nin metodunun esası şuydu: ingiltere yönetim merkezi ve İngiltere hükümeti de bunun merkezindeki güçtü. Metotlarını şöyle inceleyebiliriz. Egemen oldukları yerdeki yönetimleri kontrol ediyorlardı, ya da kontrol edebildikleri yönetimleri askeri güçleriyle oluşturuyorlardı ve ondan sonra da bu egemenliği sürdürüyorlardı. Hükmettikleri yerde hiç kimse kendilerinden değildi, yabancıydı ama bunları kontrol edebiliyorlardı.
_Bu egemenliği oluştururken nasıl bir yöntem izliyorlardı?
Bir ırkı mı, bir aileyi mi destekliyorlardı?
_Burada son derece pragmatik davranıyorlardı. Kendilerine esas olarak üstün kılmak istedikleri ne bir soy ne de bir din vardı ama egemen oldukları ülkelerde hangi kriteri hangi sosyolojik özelliği kullanacaklarına karar veriyorlar, istedikleri zaman dini, daha uygun buldukları zamanlarda da soyu kullanmak suretiyle orada bir yönetim oluşturuyorlar ve bu yönetimlerle de ülkeyi yönetiyorlardı.
Onların felsefesi şuydu: Halk kitleler esas itibariyle güçsüzdür. Bir yere, yönetimine ve organizasyonuna hakim olduğunuz zaman bu ülkeyi kolaylıkla yönetebilirsiniz. Halka da verilecek şey, kurdukları güç etrafına onları toplayabilecek bir ideal vermek olarak özetlenebilir.
_Bir kahraman çıkarmakla mı başlıyorlardı?
_Evet, bir dinin önderi haline getirmek, şeyhi, lideri haline getirmek gibi metotlar kullanıyorlardı. Halkı önemsemiyorlardı. Halkın yerine organizasyon]an ve örgütlenmeleri önemsiyorlar, onlar kanalıyla dünyayı yönetiyorlardı.
Amerika Birleşik Devleti eri’nin yaklaşımı İse farklıdır. Amerika Birleşik Devletleri bir din, bir soy bağnazlığı İçerisinde olmadı. Kendi kuruluşu da öyleydi. O esas itibariyle dünya ekonomisini kontrol etmeyi bir hedef olarak seçti. Evvela şunu söylememiz lazım: Birçok insan İngiltere ile, Amerika Birleşik Devletleri’ni dil, din veya kültür yakınlıkları nedeniyle birbirlerinin ortağı ve müttefiki gibi görmeye alışkındır. Dünyada egemenlik yansı yapan iki ülke neden birbiriyle dost olsun, neden çatışmasın? Bakarsanız da dünyadaki esas çatışmalarda kaybeden ingiltere’dir. Özellikle İkinci Dünya Sava fi’nd an sonra kazanan Amerika Birleşik Devletleri olmuştur. Bu durumda “Peki, bu kaybeden ve kazananlar birbirleriyle nasıl dost olurlar?” sorusu cevapsız kalır.
Amerika Birleşik Devletleri kuruluşundan beri farklı bir dünya görüşüyle hareket etti. O da şudur: Ben insanları kimliklerine göre değerlendirmem. Kim hangi işi yapabiliyorsa ve en iyi yapabiliyorsa onu istihdam ederim. Dikkat ederseniz Amerikan yönetiminde bir soy veya din egemenliği söz konusu değildir. Her dinden, her ırktan gelen insanlar, yan yana aynı gaye etrafında bütünleşirler.
Burada şu sorunun cevabını aramamız lazım: Bu dünyaya hükmeden insanlar kendi ülkeleri veya kendi çıkarları etrafında mı hareket ederler ve bunu sağlamaktan öte bir amaçlan yok mudur? Yoksa dünyayı yönetmek gibi bir sorumlulukları da var mıdır? Bunu hissederler mi?
Esas olarak dünyayı yönetenler sebebinin ne olduğunu bilmiyoruz, herkes kendine göre izah edebilir ya ilahi bir nedenle ya da çok özel ve farklı duygularıyla, dünyayı yönetirken, aynı zamanda bir sorumluluk duygusu içerisinde olurlar. Amerika Birleşik Devletleri’nde her etnik kökenden ve farklı dinden insan bir araya gelerek dünyaya egemen olmak için bir model üzerinde birleştiler. Bu bilinçli bir şeydir. Egemen olmak istedikleri için egemenler bugün. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra birçok ülkeyi bertaraf ettiler ama sonra bunların var olmaya devam edeceklerini bildikleri için onların nasıl bir düzen içerisinde tutunacaklarını hesapladılar önceden. Ekonomiyi bu konuda araç olarak kullandılar, ingilizlerden farklı olarak, bir kabile bir aşiret veya bir sosyal grubu ön plana çıkarıp onlar üzerinden egemenlik kurmak yerine ekonomik odaklar vasıtasıyla ülkeleri kontrol etmek istediler.
_Osmanlı modeline benziyor…
_Osmanlı modelinin hemen hemen aynısı… Osmanlı modeliyle zaten ingiliz modeli çatıştılar geçmişte. Osmanlı modeli yenildi. Yenilmesinin nedeni de ingilizlerin kullandığı metottan anlayamadılar ve bu metotlara karşı mücadele imkanını yaratamadılar, Osmanlı ırk üzerine veya din üzerine dayalı bir yönetim kurmuyordu. İngilizler bu imparatorluğu çökertmek için iki şey yaptılar; Bir, mevcut organizmalara sızmak ve onları kontrol alana almak; ikincisi, oradaki halkları bütünden ayırmak ve farklılaştırmak. Osmanlı buna karşı çare bulamadı.
_Amerika Birleşik Devletlerindeki yönelim modelini anlatırken liyakate göre, üstün yeteneklere göre yönetimde yükselmenin olduğunu söylediniz, aynı model Osmanlı’da da vardı mı diyorsunuz?
_Evet, birçok sadrazam ve vezir asi m da Türk asıllı değildiler. Türk olsun Sırp olmasın, Bulgar olsun gibi bir endişeleri de yoktu. Yönetim bütün dünyaya açıktı. Diyorlardı ki bu işleri kim iyi yapabilirse, kim olursa olsun yeter ki benim Osmanlı kimliğimi kabul etsin. Bu kimlik de zaten oradaki bütünlüğü ifade etmek için kullanılmış bir kimliktir. Yoksa eğer mümkün olsaydı, herkesi kendi haline bırakırlardı.
_Burada bir İddiayı size sormak İstiyoruz. Osmanlı Devleti ırk esasına dayalı bir yönetim şekli kurmadığı için, gücü azaldığı zaman, çok kısa sürede dağıldı derler. Bu ne kadar doğrudur, Osmanlı Devleti’nin 600 yıl yaşadığım düşünürsek?
_Bu doğru değildir. Ülkeler ırk temelinde örgütlendikleri zaman egemenliklerini sürdürebilir olsalardı “o zaman Çin veya Japonya neden batta.?” sorusuna cevap bulamazdık. Çin’de bir milyarı aşkın insan şu anda aynı soydan geliyor. Birbirlerinden çok fazla bir farktan yok ama dünyada ege……..

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club