Gazap Üzümleri

Ağustos 9, 2011 Remzi Kitabevi, Roman (Yabancı)

John Steinbeck, Gazap Üzümleri’ni 1930′larda ABD’de yaşanan Büyük Göç’ün bir anlamda destanı olarak kaleme aldı. Genç yaşlı, kadın erkek, binlerce emekçinin verimli topraklara yolculuğunu ve bir ulusun yaşadığı dönüşümü işleyen bu roman, aynı zamanda iyi bir yaşam düşüyle Oklahoma’dan kalkıp Kaliforniya’ya doğru yola çıkan Joad ailesinin öyküsüdür.

Steinbeck’in Büyük Bunalım dönemi sırasında Amerika’da var olma savaşı veren insanların yaşamından yarattığı bu dram, toplumsal içeriği ve etik bakışıyla görkemli bir atmosfer yaratırken, getirdiği insani boyutları ve yalınlığıyla da içten bir yapıta dönüşüyor.

***

Son yağmurlar, Oklahoma’nın kırmızı ve gri topraklarının bir bölümüne sessiz sedasız, topraktaki yarıkları daha fazla derinleştirmeden geldi. Sabanlar dere yataklarında gidip geldiler. Son yağmurlar ekinleri çarçabuk dikleştirdi, otları ve çimenleri yol kıyılarına öyle bir yaydı ki, gri ve koyu kırmızı topraklar yeşil bir örtünün altında kaybolmaya başladı. Mayısın sanlarına doğru gökyüzü soluklaşti, ilkbahar boyunca hiç eksik olmayan bulutlar dağıldı. Sivri uçlu, uzun yapraklarının kenarları boyunca kahverengi bir çizgi belirene dek güneş, günlerce mısırların üstünü kavurdu. Bulutlar küme küme yığılıp seyreldiler, ama bir süre sonra bu uğraşlarından tümüyle vazgeçtiler. Otlar kendilerini korumak için koyu yeşil bir renge bürünüp yayılmayı bıraktı. Toprak ince, sert bir kabuk bağladı ve gökyüzüyle birlikte soldu, kırmızı bölgelerde pembemsi, gri bölgelerde beyaza yakın bir renge büründü.
Toprak, suların açtığı yarıklarda küçük, kuru akarsular halinde toz olup aktı. Tarla fareleriyle kırmızı karıncaların bu işe katkısı olmuyor değildi. Ve güneş her geçen gün sıcaklığım biraz artırdıkça körpe mısır yaprakları sertliklerini ve diriliklerini yitiriyordu; önce aşağıya doğru bir yay çizerek sarktılar, sonra güçlerini adamakıllı yitiren her yaprak birer birer boynunu büktü. Ardından haziran geldi, güneş daha kızgınlaştı. Mısır yapraklanndaki kahverengi çizgiler genişledi, damarlar boyunca yayıldı. Hava tazeliğini yitiriyor, gökle birlikte toprak da her gün biraz daha solgunlaşıyordu.
Arabaların gidip geldiği, tekerleklerin toprağı öğüttüğü, at nallarının dövdüğü yolların çamurdan kabukları çatlamış, ortalığı toz toprak sarmıştı. Kımıldayan her şey havaya toz kaldırıyordu; yürüyen bir adam ince bir tabakayı beline, atlı bir araba ise bahçe çitlerinin tepesine dek kaldırıyor, otomobiller arkalarından bir toz bulutu bırakıyorlardı; uzun bir süre tozdan göz gözü görmüyordu.
Haziranın ortalarından sonra kapkara yağmur bulutları Texas ile körfezin üstünden çekilip gitti. Tarlalardaki çiftçiler bulutlara bakıp çevreyi kokladtlar, parmaklarını ıslatıp rüzgâra tuttular. Tepeleri bulutlarla örtülüyken atlar da huylanıyordu. Yağmur tembelce çiseledikten sonra bulutlar hemen başka bir ülkeye doğru yollarına devam ettiler. Arkalarında gök yine soluk, güneş yine kızgındı. Toz kümelerinde yağmur damlaları küçük kraterler oluşturmuş, mısır yaprakları yer yer temizlenmişti, hepsi o.
Kuruyan mısırlara şöyle bir çarpıp geçen ılık bîr rüzgâr bulutları kovalıyor, onları kuzeye doğru sürüklüyordu. Aradan bir gün geçmeden rüzgâr şiddetlenmiş; toz, yollardan kalkıp tarlaların kıyısındaki otların ve az da olsa tarlaların üstüne yayılmıştı.
Rüzgar şiddeüendi, taşların altını süpürdü, otlan, kurumuş yapraklan, hatta çamur parçalannı bile sürükleyerek tarlalarda yolunu açarak ilerledi. Kararan havanın ve göğün ardında güneş kıpkırmızı parlıyordu. İnsanın içini yakan bir acılık vardı havada. Gece boyunca rüzgâr daha hızlandı, sinsice mısırların köklerini oydu; mısırlar zayıflamış yapraklanyla karşı koymaya çalıştılar ama sonunda kökleri meraklı rüzgara yenilince, boyun eğip, boylu boyunca toprağa uzandılar.
Şafak söktü ama gün doğmadı. Gri gökte kırmızı bir güneş, daha doğrusu ortalığı ancak aydınlatacak kadar bir ışık veren donuk kırmızı bir çember belirdi. Sanki gün batmış, alacakaranlık çökmüştü. Ve gün ilerledikçe bu loşluk yerini karanlığa bıraktı, rüzgâr yere yatmış mısırların üstünde ağlayıp inledi.
Erkekler ve kadınlar evlerinde birbirlerine sokularak oturuyor, sokağa çıkarken burunlanna mendillerini bağlıyor, gözlerini korumak için geniş kenarlı gözlükler takıyorlardı.
Geceleyin kopkoyu bir karanlık bastı ortalığı. Yıldızlar tozu delip yeryüzüne inemiyor, pencerelerden sızan ışık bahçelerin ötesine dek yayüamıyordu. Artık toz havaya eşit bir yoğunlukta karışmıştı. Evler sıkı sıkı kapatılmış olmasına, kapı ve pencere pervazlarına bez tıkıştırılmasına karşın, ince zerreler halinde içeri sızan toz havada görülmüyor ama sandalyelerin, masaların, tabakların üstüne çiçek tozu gibi yayılıyordu, insanlar omuzlarını fırçalıyorlar, küçük toz çizgileri kapı eşiklerini çevreliyordu.
Gece yarısına doğru rüzgâr geçti, ülkeyi sessizce terk edip gitti. Tozlu hava, sesleri, sisten çok daha fazla boğuyordu.
Yataklarında yatan insanlar rüzgârın dindiğini İşittiler. Rüzgarın uğultusunun yok olması uyandırmıştı onları. Sessizce yatıp sakinliği dinlediler. Sonra horozlar örtü, ama onların sesleri de boğulup gitti. İnsanlar yataklarında huzursuzca kımıldanıp sabahın gelmesini beklediler. Havadaki tozun dağılmasının uzun bir süre alacağını biliyorlardı. Sabah bölgeyi sis gibi kaplamıştı toz. Kan rengi güneş kıpkırmızı parıldıyordu. Bütün gün gökten yağmur gibi toz yağdı ve bu ertesi gün de sürdü. Dümdüz bir örtü kaplamıştı toprağın üstünü. Mısırların üstüne yayılmış, çitlerin, tellerin üstünde birikmişti.
Çatıları, çalıları ve ağaçları baştan aşağı örtmüştü.
İnsanlar evlerinden çıkınca, yakıcı, sıcak havayı koklayıp, hemen burunlarını tıkaddar. Çocuklar da kendilerini dışarı attılar, ama yağmurdan sonra yaptıkları gibi koşuşup bağrışmadılar. Erkekler çitlerin kıyısında durup, hızla ölen, toz bulutunun altında artık yeşilliklerini iyiden iyiye yitirmiş, mahvolmuş mısırlara baktılar. Erkekler sessiz ve hareketsizdi. Ve kadınlar da evlerden çıkıp gelip erkeklerinin yanında durdular: bu kez erkeklerin yıkılıp yıkılmayacaklarını anlamak istiyorlardı. Erkeklerin yüzlerini gizlice incelediler; mısırlar yok olup gidebilirdi, önemli olan geriye başka bir şeyin kalmasıydı. Çocuklar da onların yanında durup, çıplak ayak parmaklarıyla tozun üstünde şekiller çizerek, acaba bu kez büyükler yıkılacak mı diye düşündüler. Kadınlarla erkeklerin yüzlerine merakla baktılar, sonra ayak parmaklarıyla tozu eşelemeye devam ettiler. Atlar yalaklara yaklaştılar, burunlanyla suyun yüzeyini kaplayan toz tabakasını temizlemeye çalıştılar. Bir süre sonra mahvolan ekini seyreden erkeklerin yüzlerindeki şaşkınlık, yerini öfke ve inada bıraktı. Bunu gören kadınların İçi rahatladı, kocalarının yıkılmayacağını anladılar. Sonra sordular Ne yapacağız? Ve erkekler cevap verdi:
Bilmiyoruz. Ama önemli değildi. Kadınlar ve çocuklar her şeyin düzeleceğini biliyorlardı. Onlar, erkekler bir olduğu sürece hiçbir felâketin çok büyük olamayacağını derinden hissediyorlardı. Kadınlar İşlerini yapmak için evlerine döndüler, çocuklar da biraz çekingence bile olsa oynamaya başladüar. Gün ilerledikçe güneş kırmızılığını yitirdi. Tozla örtülü toprağı aydınlattı. Erkekler kapı önlerine oturdular, ellerinde sopalar ve küçük taşlar vardı. Oturdular, düşünüp taşındılar, hesap yaptılar.

Kocaman, kırmızı bir nakliye kamyonu, yol kıyısındaki küçük lokantanın önünde duruyordu. Dikey konumdaki egzoz borusu hafifçe homurdanıyor, iki ucundan neredeyse görülmeyecek kadar ince, çelik mavisi bir duman çıkıyordu. Gözalıcı kırmızılıkta, gıcır gıcır bir kamyondu. Yan tararında, boylan otuz santimetreyi bulan harflerle -OKLAHOMA KENTİ NAKLİYAT ŞİRKETİ- yazılıydı. Çift lastikleri yepyeniydi ve büyük arka kapılarının üstünde pirinçten asma bir kilit vardı. Yemek kokusunun doldurduğu lokantada hafif dans müziği çalan radyonun sesi, kimsenin dinlemediği zamanlarda yapıldığı gibi oldukça kısılmıştı. Kapının üstündeki yuvarlak delikte küçük bir havalandırma pervanesi sessizce dönüyor, sinekler heyecanla kapılarda ve pencerelerde vızıldayıp, perdeleri kirletiyorlardı, içerde bir adam, kamyonun şoförü, bir tabureye oturmuş, dirseğini tezgaha dayamış, kahvesinin üstünden sıska ve yalnız garson kıza bakıyordu. Onunla uzun yollarda çalışanların kaygısız, kaba diliyle konuşuyordur “Üç ay kadar önce gördüm onu. Ameliyat olmuştu. Bir şeyini kesip almışlar. Ne olduğunu unuttum.” “Ben göreli de bir haftadan fazla olmadı,” diye karşılık verdi kız. “o zaman iyi görünüyordu. İçmediği zaman hoş bir insan.” Zaman zaman kapıdaki perdede dolanan sineklerin vızıltısı İşitiliyordu. Kahve makinesinden buhar tütüyordu.

Garson kız arkasına hiç bakmadan uzanıp makineyi kapattı.
Dışarda, otoyolun kıyısında yürüyen bir adam karşıya geçip kamyona yaklaştı. Yavaş yavaş kamyonun önüne gitti, elini parlak çamurluğa koyup, ön cama yapıştırılmış Yoku Taşınmaz levhasına baktı. Bir an yoluna devam etmek üzereydi ki fikrini değiştirip kamyonun lokantadan görülmeyen tarafındaki basamağına oturdu. Otuzunu aşkın değildi. Gözleri öylesine koyu kahverengiydi ki, gözlerinin akında bile bir kahverengi hava vardı sanki. Elmacık kemikleri geniş ve çıkıktı. Yanaklarındaki derin çizgiler ağzının kenarında yuvarlaklaşıyordu. Ağzını hep kapalı tuttuğundan üst dudağı uzun dişlerinin üstünde geriliyordu. Elleri kaba, iri parmaklı, tırnakları ise küçük deniz kabukları gibi kalın, kenarları pürtük pürtüktü. Başparmağıyla işaret parmağı arasındaki boşlukla avuçiçleri nasırdan parlıyordu.
Adamın bütün giysileri yeni ve ucuzdu. Gri kasketi öylesine yeniydi ki siperliği hâlâ sert, düğmesi hala üstündeydi. Bir süre çanta, havlu, mendil gibi çeşitli şekillerde kullanılan bir kasket gibi biçimini yitirmemiş sağı solu çarpılmamıştı.

Ucuz, kaba gri bir kumaştan yapılmış elbisesi de öylesine yeniydi ki pantolonunun çizgileri bile duruyordu. Alacalı, mavi gömleği koladan kaskatıydı. Ceketi büyük, pantolonu ise uzun bacaklarına göre oldukça kısaydı. Ceketinin omuz dikişleri kollarının üstüne sarkmış, ama yine de kolları kısa kalmıştı. Göbeğinin üstüne ancak gelen ceketin önü açıktı. Ayağında “ordu kadar sağlam” diye bilinen türden, çabuk yıpranmaması için topuklarının kenarına at nalı gibi yarım ay biçiminde demir parçası çakılmış, iri çivili, yeni bir çift açık kahverengi ayakkabı vardı. Adam basamağa oturdu, kasketini çıkarıp onunla yüzünü sildi. Sonra kasketi yeniden başına geçirdi ve siperliğini çeke çeke yakın bir gelecekteki biçimsizliğini şimdiden hazırlamaya başladı. Ayakları dikkatini çekti. Eğilip bağlarını gevşetti ve uçlarını bir daha düğümlemcdi. Başının üstünde Diesel motorunun egzozu mavi dumanlar çıkartarak hırıldıyordu.
Lokantada müzik kesildi, hoparlörden bir erkek sesi konuşmaya başladı ama garson kız radyoyu kapatmadı, müziğin kesildiğinin farkında bile değildi. Meraklı parmakları kulağının arkasında bir beze keşfetmişti. Şimdi tezgâhın arkasındaki aynada bu bezeyi görmeye çalışıyor ama kamyon şoförüne çaktırmak istemediğinden saçlarını düzeltiyormuş gibi yapıyordu. “Shawnee’de büyük bir balo olmuş,” dedi şoför, “Birinin öldürüldüğünü duydum. Hiç kulağına çalındı mı?” “Hayır,” dedi garson kız kulağının arkasındaki bezeyi sevgiyle okşayarak.
Dışardaki adam ayağa kalktı, kamyonun burnunun üstünden bir an lokantaya baktı. Sonra yine basamağa oturdu, cebinden bir tütün kesesi ve bir deste kağıt çıkardı. Sigarasını acele etmeden, kusursuzca sardı, inceledi, düzeltti. Sonunda yaktı;

yanan kibriti ayağının altındaki tozlara gömdü, öğle yaklaşırken güneş de kamyonun gölgesini küçültüyordu.
Kamyon sürücüsü lokantada hesabı Ödedi, paranın Üstüne aldığı iki nikel bozukluğu oyun makinesine attı. Ama dönen silindirlerden ona hiçbir şey çıkmamıştı. “Dunları hiçbir şey kazanılmayacak biçimde ayarlıyorsunuz,” dedi garson kıza.
“Herifin biri daha iki saat Önce bütün parayı aldı. Tam üç seksen kazandı. Ne zaman döneceksin?”
Şoför kapıyı açarak durdu. “Bir hafta, on güne kadar,” dedi. “Tulsa’ya gitmem gerek. Hiçbir zaman da tahmin ettiğim tarihte dönemem ya.”
Kız çıkıştı: “Sinekleri içeri sokma. Ya içeri gir, ya dışarı çık,”
“Hoşça kal,” dedi adam ve dışarı çıktı. Kapı arkasından sertçe çarptı, Güneşin altında durup elindeki çikletin kâğıdını açtı. Geniş omuzlu, göbekli, iri yarı bir adamdı. Yüzü kırmızı, mavi gözleri sürekli olarak parlak ışığa bakmaktan uzun ve kısıktı. Asker pantolonu ve uzun çizmeler giyiyordu. Çikleti dişlerinin arasına yerleştirip kapıdan içeri bağırdı: “işitmemi istemediğin şeyler yapma ha!” Garson kız arka duvardaki aynaya dönmüştü. Bir homurtuyla karşılık verdi. Kamyon şoförü, çenesini ve dudaklarını iyice açarak çikleti çiğnemeye başladı. Ağzında evirip çevirdiği çikleti, koca, kırmızı kamyona doğru yürürken dilinin altına aldı.
Otostopçu, ayağa kalktı ve pencerenin ardından ona baktı.
“Beni de alır mısınız bayım?”
Şoför bir an için lokantaya göz attı.
“ön camdaki Yolcu Taşınmaz levhasını görmediniz mi?”
“Gördüm elbet. Ama bazen zengin bir domuzun bu tür levhalar astırttığı insanlar arasında bile iyiler çıkabilir.”
Ağır ağır kamyona binen şoför bu cevabı kafasında iyice ölçtü biçti. Şimdi adamı almasa, yalnızca iyi bir insan olmamakla kalmayacak, tabelaya uyup bir yol arkadaşından da yoksun kalacaktı. Otostopçuyu alırsa doğrudan iyi bir insan oluyor, zengin bir domuzun itip kaktığı biri olmaktan çıkıyordu, Tuzağa düştüğünü biliyor ama bir türlü çıkış yolu bulamıyordu. Üstelik iyi bir insan olmak da istemiyor değildi. Yeniden lokantaya baktı,
“Köşeyi dönene dek kapıya asıl,” dedi,
Otostopçu göze fazla görünmemeye çalışarak kapı koluna asıldı. Motor bir an gürledi, vitesler gıcırdadı ve kamyon harekete geçti;
birinci vites, ikinci vites, üçüncü vites, sonra patırtılı bir hızlanış ve dördüncü vites. Yol kapı koluna asılı adamın altında basdöndürücü bir biçimde bulanıklasıyordu. İlk dönemece bir kilometre kala kamyon yavaşladı. Otostopçu ayağa kalktı, kapıyı açıp koltuğun üstüne kayarak oturdu. Şoför gözlerini kısarak ona bir baktı ve sanki düşünceler ve izlenimler beynine doğru yola koyulmadan önce çenesinde birbirinden ayrılıp, düzenieniyormusçasına çikleti çiğnemeye devam etti. Gözleri yeni kasketten başladı, yeni giysilere ve yeni ayakkabılara doğru aşağıya indi. Otostopçu rahatça arkasına yaslandı, kasketini çıkartıp alnındaki ve cenesindeki teri sildi.
“Teşekkürler ahbap,” dedi. “Ayaklarım kopacaktı.”
“Yeni ayakkabılar,” dedi şoför. Sesinde de gözlerindeki gibi gizlilik ve iğneleyici bir hava vardı. “Yeni ayakkabılarla yolculuğa çıkmamalısın, hava çok sıcak.”
Otostopçu, toz içindeki sarı ayakkabılarına baktı. “Başka ayakkabım yok,” dedi. “Bunları giymek zorundayım.”
Şoför gözlerini kısıp dikkatle Önüne baktı ve kamyonun hızını biraz artırdı.
“Uzağa mı gidiyorsun?”
“Yok! Ayaklarım kopacak gibi olmasaydı yürürdüm.”
Şoförün sorusunda kurnazca bir araştırma isteği seziliyordu. Sanki sorularıyla tuzak kurmak için ağlarını yaymıştı.
“iş mi arıyorsun?” diye sordu.
“Hayır, bizim ihtiyarın yirmi dönümlük bir yeri var. Aslında kiracıdır ama çok uzun zamandan beri oradayız.”
Şoför, mısırların yerde yattığı, üstlerini toz tabakasının kapladığı yol kıyısındaki tarlalara daha bir önemseyerek baktı.

Tozlu toprakta yer yer küçük çakmaktaşları parıldıyordu. Kendi kendine konuşurcasına:
“Yirmi dönümlük kiracı,” dedi. “Peki tozun altında kalmadı, traktör de mi çiğnemedi?”
“Son zamanlarda haber almadım,” dedi otostopçu.
“Uzun bir zaman olmalı,” dedi şoför. İçeri giren bir arı ön camda vızıldıyordu. Şoför elini uzatıp arıyı dikkatle camın dışındaki hava akımına doğru kovdu. “Kiracılar gidiyorlar artık,” dedi. “Herifin biri geliyor ve on aileyi dışarı atıyor. Her yeri bu herifler sardı. Al toprağı, kov kiracıları. Senin ihtiyar nasıl dayanıyor?” DİIİ ve çenesi, epeydir unuttuğu çikleti yeniden hissedince; ağzında çevirip çiğnemeye başladı. Ağzını her açısında dilinin çikletin üstünde inip kalktığı görülebiliyordu.
“Dedim ya uzun zamandır haber almadım. Elim değip de bir türlü yazamadım. Bizim ihtiyar da yazmadı.” Sonra hemen ekledi:
“Ama istesek ikimiz de yazabiliriz.”
“Bir yerde mi çalışıyordun?” Sinsi araştırmacılığı başlamıştı yeniden. Tarlalara, titreşen havaya baktı, çikleti yanağına getirip, pencereden aşağı tükürdü.
“Elbette çalışıyordum,” dedi otostopçu.
“Ben de öyle düşünmüştüm. Ellerini gürdüm. Epeyce kazma, balta ya da çekiç sallamışsın ha! Ellerin nasır tutmuş. Ben bu tür şeylere hemen dikkat ederim. Bununla gurur duymalısın.”
Otostopçu ona dik dik baktı. Kamyonun lastikleri yolun üstünde uyumla kayıyordu, “öğrenmek istediğin başka bir şey var mı?
Ne istersen anlatayım. Tahmin etmene gerek yok.”
“Dur canım, alınma hemen. İşine burnumu sokmak istemiyorum.”
“Her şeyi anlatırım. Sakladığım bir şey yok.”
“Alınma dedim. Bazı şeylere dikkat etmek hoşuma gider. Vakit geçiyor işte.”
“Her şeyi anlatırım. Adım Joad, Tom Joad. İhtiyarın adı da Tom Joad.”
Tom, gözlerini dikmiş, şoföre bakıyordu.
“Alınma canım. Bir şey demek istemedim.”
“Ben de bir şey demek istemiyorum,” dedi Joad. “Yalnızca, kimseyi itip kakmadan geçinip gitmeye bakıyorum.” Sustu, çevredeki kuru tarlalara, uzakta, boğucu sıcakta, boyunları bükük, sıkıntılı ağaç kümelerine baktı. Yan cebinden tütünüyle kâğıtlarını çıkardı. Dizlerinin arasında rüzgâr almayan bir yer bulup sigarasını sardı.
Şoför, geviş getiren bir inek gibi uyumlu ve dalgın çikletini çiğniyordu. Az önceki sözlerin tüm etkisinin geçmesi ve unutulması için bir süre bekledi. Sonunda, hava yeniden yatışınca konuşmaya başladı:
“Kamyon sürücülüğü yapmamış bir insan bunun ne demek olduğunu bilemez. Kamyon sahipleri kimseyi almamızı istemiyor. Seni alırken benim yaptığım gibi işten atılma tehlikesini göze almak istemiyorsan tek başına sürüp gitmek zorundasın.”
“Sag ol,” dedi Joad.
“Kamyon sürerken delice İşler yapan adamlar tanıdım. Hele biri vardı, hiç unutmam, şiir yazardı. Oyalanmak için işte!”
ilgilenip ilgilenmediğini anlamak için göz ucuyla Joad’a baktı. Joad sesini çıkarmadan önüne, hafifçe dalgalanan bembeyaz yola bakıyordu. Şoför dayanamayıp devam etti: “O herifin yazdığı bir şiir hâlâ aklımdadır. Kafaları çekip akla gelmedik çılgınlıklar yaparak dünyayı dolaşan bir grup insan ile kendisi hakkında. Keşke sözleri tam olarak anımsayabilseydim.
öyleyse sözler vardı ki, İsa bile anlamlarını tam olarak bilemezdi. Bir kısmı şöyleydi: ‘Ve orada gözledik bir zenciyi, fil hortumundan daha iri, balina derisinden daha sertti tetiği.’ Şu hortum burun gibi birşey. Ama filin hortumu gövdesi demek oluyor. O herif bana bir sözlük göstermişti. Hangi cehenneme gitse yanında taşırdı. Çöreklerini yiyip kahvesini içerken hep ona bakardı.” Konuşmada gereğinden fazla yalnız kaldığını sezinleyerek sustu. Yan gözle yolcusuna baktı. Joad susuyordu. Şoför sinirlenerek onu da konuşmaya katmak istedi. “Hiç böyle büyük laflar eden birini tanıdın mı?”
“Bir papaz,” dedi Joad.
“Neyse, böylesine büyük laflar işitmek insanı çıldırtıyor. Ama bu laflan eden papaz olunca önemli değil, çünkü nasıl olsa kimse bir papazla dalga geçmez. Ama bu çok gülünç bir herifti. Büyük laflar ettiğinde kimse aldırmazdı. Laf olsun diye söylerdi bunları. Hava basıyordu işte.” Şoför bu kez emindi. Hiç olmazsa Joad’ın dinlediğini biliyordu. Dönemeçte koca kamyonu öylesine savurdu ki lastikler gıcırdadı. “Dediğim gibi,” diye konuşmasını sürdürdü, “araba sürücüleri çılgınca işler yaparlar. Yapmaları gerek. Yoksa burada oturup lastiklerin altında kayan yolun sesini dinleye dinleye çıldırırlar. Bir seferinde adamın biri kamyon sürücülerinin durmadan bir şeyler yediklerini söylemişti. Yolda hep hamburger büfelerinde dururlarımış.”
“Oralarda yaşadıkları kesin,” dedi Joad.
“Zaman zaman durdukları kuşkusuz doğru, ama yemek yemek için değil. Karınları acıkmaz bile. Hiç durmadan gitmekten bıkmışlardır… canları çıkmıştır. Büfeler durabileceğin tek yerlerdir; durdun mu da bir şeyler satın almalısın ki tezgâhın arkasındaki piliçle bir çift laf edebilesin. Onun için gidip bir kahve fincanla bir çörek satın alırsın. Adamı biraz olsun dinlendirir bu.” Çikletini ağır ağır çiğneyip ağzında çevirdi.
“Zor olmalı,” dedi Joad önemsemeden…

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Pomstore.net | Keşfet ve Satınal