www.ucuzkitapal.com | Binlerce kitap sadece 2 TL! - Kapıda Ödeme İmkanı

İçinde Aşk Var

Eylül 6, 2009 Nemesis Kitap, Roman (Yabancı)

Bu kitabı en uygun fiyata satın alın »

3531-Icinde-Ask-Var

“Bir daha aşık olmam deseniz de, AŞKA SÖZ GEÇMEZ.”
Çok başarılı bir aşk romanları yazarı olan, ancak kendi hayatında aşktan yana şansı gülmeyen Clare tam mutluluğu bulduğunu sanırken nişanlısını başka biriyle üstelik bir erkekle!- yakalar ve yıkılır. Annesinin tüm baskılarına karşın bir daha aşık olmamaya yemin eden genç kadın hayatının en kötü gecelerinden birinin sabahında kendini Sebastian’la aynı otel odasında bulur.Üstelik Sebastian hiç de yabancı olmadığı biridir. Clare, bahçıvanlarının oğlu olan Sebastian’la birlikte büyümüş, onun her türlü yaramazlığına katlanmıştır. Yıllardır görmediği adamı birdenbire karşısında bulan Clare kadar, Sebastian da şaşkındır. Çünkü karşısında örgülü saçlı, gözlüklü küçük kıza hiç benzemeyen biri vardır.
Tüm direnmelerine, engellere karşın kaderleri kaçınılmazdır: MASAL GİBİ BİR AŞK…

“Öyle başarılı ki…”
Detroit Pres

“Rachel Gibson günümüzün yükselen yıldızı”
Karen Roberts

“Rachel Gibson her fırsatta bizi şaşırtıyor ve eğlendiriyor”
Publishers Weekly

BİRİNCİ     BÖLÜM
Clarc Wingate kendini ilk kez yabancı bir yatukta bulduğunda yirmi bir yaşındaydı ve külü bir ayrılık sonucunda ardı ardına devirdiği içkilerin kurbanıydı. Hayatının aşkı onu şahane bir vücudu olan sarışın bir resim öğrencisi için terk etmişti. Hare de geceyi barda, yaralı kalbini tedavi etmeye çalışarak geçirmişti.
Ertesi sabah silhat esansı kokan bir yatakta, karşısında Bob Marley posteri ile uyanmıştı. Yanında vatan adamın horultusu başının daha da ağrımasına neden oluyordu. Nerede olduğunu ya da horlayan adamın adını bilmiyordu. Bunu soracak kadar da kalmayacaktı.
Giysilerini kapmış ve kendini dışarı atmıştı. Sabahın ilk ışıklarında arabayla evine doğru giderken, kendi kendine hayatta öylesine yaşanan cinsel ilişkilerden daha kötü şeyler olduğunu söylemişti. Okuldan atılmak ya da yanmakla olan bir binadan kaçamamak gibi. Evet, bunlar kötüydü gerçekten. Ama yine de tek gecelik bir ilişki ona göre değildi. Bu, kendini kötü hissetmesine ve rahatsızlık duymasına yol açıyordu. Fakat evine vardığında, yaşadıklarından ders çıkarmaya çalışmıştı. Birçok genç kadın yapıyordu bunu. İnsana bir şeyler öğreten, gelecek hakkında fikir veren bir deneyimdi bu. Bir daha asla tekrarlanmamasını istediği bir deneyim.
Clare, kendini iyi hissetmek için içki kadehlerine ve sıcak bir vücuda ihtiyaç duyacak şekilde yetiştirilmemişti. Ona dürtülerini kontrol etmesi ve duygularını sıcak gülümsemelerin, kibar sözlerin, edepli davranışların ardına gizlemesi öğretilmişti. Wingateter çok içmezler, yüksek sesle konuşmazlar, açık saçık giyinmezlerdi. Asla. Kalplerini kaşmir takımlarının altında gizli tutarlardı. Hele yabancılarla yatmaları mümkün değildi.
Clare baskı altında büyümüş olabilirdi ama doğuştan bir romantikti. Ruhunun derinliklerinde ilk görüşte aşka ve çekime inanıyordu. Kendini hiç düşünmeden ilişkilerin içine alıveriyordu. Ama sonunda hep kalp kırıklıkları ve acı veren ayrılıklar yaşıyordu.
Neyse ki yirmilerinin sonlarında, kendisine öğretilen sınırları devreye sokmayı öğrenmişti. Otuz bir yaşındayken, talih yüzüne gülmüştü ve Lonny ile tanışmıştı. Hayatının aşkı. Degas sergisinde karşılaştığı, ayaklarını yerden kesen adam. Lonny çok yakışıklıydı, romantikli ve daha önce kalbini kıran adamlara hiç benzemiyordu. Doğum günlerini ve özel günleri hatırlıyor, şahane çiçekler alıyordu. Clare’in annesi onu yemek masasındaki zarafeti yüzünden çok seviyordu. Clare de işine gösterdiği saygı ve yoğun zamanlarında onu yalnız bırakması yüzünden Lonny’ye bayılıyordu.
Bir yıl flört ettikten sonra, Lonny Clare’in evine taşınmıştı. Bir sonraki yılı büyük bir uyum içinde geçirmişlerdi. Lonny, Clare’in antika mobilyalarını çok seviyordu; ikisi de pastel renklerden ve desenlerden hoşlanıyorlardı. Hiç kavga çimiyorlardı, hatta tartışmıyorlardı bile. Duygusal hiçbir sorunları yoktu. Bu yüzden Clare, Lonny’nin evlenme teklifine evet cevabını vermişti
Lonny gerçekten kusursuz bir adamdı. Yani… cinsel dürtülerinin zayıflığı sayılmazsa. Bazen aylarca seks yapmak istemediği oluyordu. Clare de böyle zamanlarda kendi kendine bütün erkeklerin azgın olmadığını söylüyordu.
Ya da buna inanıyordu. Ta ki arkadaşı Lucy’nin düğününün olduğu gün aniden eve dönüp Lonny’yi Sears servis teknisyeniyim uygunsuz durumda yakalayana dek. Gördüklerini algılayabilmesi için birkaç dakika geçmesi gerekmişti. Elinde büyükbüyükannesinin incileriyle öylece dikilmiş, bir süre kımıldayamamıştı. Lonny başım kaldırıp baktığında, onun şaşkınlık dolu kahverengi gözlerini görene dek bunların gerçek olduğunu kabul edememişti.
“Senin hasta olduğunu sanıyordum,” demişti aptal aptal; sonra da başka hiçbir şey söylemeden nedime elbisesinin eteklerini toplayıp evden koşarak çıkmıştı. Kiliseye nasıl döndüğünü hatırlamıyordu. Günün geri kalanını pembe kabarık elbisesinin içinde, sanki dünya başına yıkılmamış gibi, etrafına gülücükler yağdırarak geçirmeye çalışmıştı.
Luey evlilik yeminini ederken, Clare kalbinin parça parça olduğunu hissetmişti. Kilisenin kapısında durmuş, içinde fırtınalar koparken ve bir el sanki boğazını sıkarken gülümsemeye devam etmişti. Kokteyl sırasında da kendini gülmeye zorlamış, arkadaşının mutluluğuna kadeh kaldırmıştı. Lucy’nin bu güzel gününü kendi sorunlarıyla berbat etmektense ölmeyi tercih ederdi. Sarhoş olmak da istemiyordu. Ama bir kadeh şampanyadan bir şey olmazdı nasıl olsa.
Keşke kendini dinlemeseydi.
Lucy’nin düğününden sonraki sabah gözlerini açmadan önce, zonklayan başıyla bir dejavu hissi yaşadı. Gözlerini güçlükle araladı ve üzerindeki sarılı kahverengili yorganın üzerine düşen sabah ışıklarını gördü. Birden panikle boğazı düğümlendi; nabzının kulaklarında attığını hissederek hemen doğrulup oturdu. Yorgan çıplak göğüslerinden kayıp kucağına düştü.
Odanın loş ışığında bakışları önce çift kişilik yatağa, sonra çalışma masasına ve duvardaki lambalara takıldı; tipik bir otel odasıydı burası. Karşısındaki dolabın üzerinde duran televizyonda Pazar sabahı haberleri vardı; sesi öyle kısıktı ki güçlükle duyabiliyordu. Yanındaki yastık boştu; ama yatağın başucundaki masanın üzerinde duran ağır gümüş rengi erkek saati ve banyonun kapalı kapısının ardından gelen su sesleri yalnız olmadığını gösteriyordu.
Yorganı üzerinden atıp yataktan fırladı. Üzerinde pembe tangasından başka bir şey olmadığını fark edince çok bozuldu. Ayaklarının dibindeki pembe büstiyeri aldı ve gözleri elbisesini aradı. Kanepenin üzerinde, rengi solmuş bir Levi’s kotun yanında duruyordu.
Demek yine aynı şey olmuştu. Yıllar önce olduğu gibi, yine geçirdiği gecenin ayrıntılarını bir noktadan sonra hatırlamıyordu.

Lucy’nin St. John’s Katedrali’nde kıyılan nikâhını ve sonra Double Tree Otel’de verilen kokteyli hatırladı. Kendini kaybedip şampanya kadehini tekrar tekrar doldurmuştu. Sonra da cin tonik içmeye başlamıştı.
Sonra da olan olmuştu zaten. Pistte çılgınlar gibi dans ettiğini ve saçma sapan şarkılar söylediğini anımsıyordu. Arkadaşları Maddie ve Adele ona yardımcı olmuşlar, eve gidip Lonny ile yüzleşmeden önce yatıp bir güzel uyuması için otelde bir oda tutmuşlardı. Otelin alt kattaki küçük barında mı oturmuştu? Olabilir… Sonra… Sonrası yoktu.
Clare aceleyle büstiyeri giyip kopçalarını ilikledi ve kanepeye koştu. Ayağı pembe saten pabucuna takıldı. Kafasında net olan tek görüntü Lonny ve tamirciydi.
Yüreğinin sızladığını hissetti ama durup üzüntüsünü ya da tanık olduğu sahnenin dehşetini yaşayacak vakti yoktu. Lonny’yle uğraşacaktı elbette, ama önce bu otelden çıkması gerekiyordu.
Pembe nedime elbisesi başından geçirdi ve güçlükle gövdesinden aşağı kaydırdı. Bir süre kıyafetle boğuştuktan sonra kollarını ince askılardan geçirdi ve arkasındaki fermuarı çekmeye çalıştı. Ama yapamadı.
suyun sesinin kesildiğini duyunca bakışlarını banyo kapısına çevirdi. Kanepenin üzerindeki el çantasını kapıp elbisenin tül ve satenlerinin hışırtısı arasında kapıya koştu. Bir eliyle elbisesini tutuyordu, diğer elinde pabuçları vardı. Yabancı bir otel odasında uyanmaktan daha kötü şeyler de varmış, diye düşündü kendi kendine. Hele eve gittiğinde yaşacaklarını hiç saymıyordu.
Birden arkasında, “Bu kadar erken mi gidiyorsun, Claresta?” diyen gür bir erkek sesi duydu.
Durdu. Annesinden başka kimse onu Claresta diye çağıramazdı. Başını çevirdi; çantasıyla pabucunun teki yere düştü. Elbisesinin eteğini tutmayı bıraktı. Güzleri karşısında duran adamın beline dolamış olduğu havluya takıldı. Adamın koyu sarı saçlarından süzülen damlalar güneş yanığı kamına doğru ilerledi Clare yutkundu. Bakışları, gür kirpiklerin gölgelediği yeşil gözlere takıldı. Bu gözleri tanıyordu.
Adam geniş omzuyla banyonun kapısına yaslandı ve ellerini güçlü göğsünde kavuşturdu. “Günaydın.
Sesi, Clare’in son duyduğundan daha farklıydı; yeniyetme bir oğlanın değil de bir adamın sesiydi bu. Clare, yirmi yıldan fazla süredir görmediği halde bu gülümsemeyi de tanımıştı. Çok eskiden birlikte oyun oynarlarken de bu gülümseme olurdu onun yüzünde. Her oyunun sonunda Clare bir şey kaybederdi. Parasını… Gururunu… Ya da giysilerini. Bazen üçünü birden.
Bu gülümseye ve gülümsemenin sahibine bayılırdı. Ama artık kalbi erkeklerin gülüşleriyle eriyen o
yalnız küçük kız değildi artık. “Sebastian Vaughan.”
Sebastian gözlerinin içiyle güldü. “Seni son kez çıplak gördüğümden beri ne kadar büyümüşsün.”
Clare elbisesinin önünü tutarak duvara yaslandı. Tahtanın serinliğini sırtında hissetti. Kahverengi saçlarının bir tutamını kulağının arkasına sıkıştırdı ve gülümsemeye çalıştı. “Nasılsın?”
“İyiyim.”
“Harika.” Kuruyan dudaklarını yaladı. “Babanı ziyarete geldin herhalde?” Nihayet.
Sebastian kapıdan uzaklaştı ve boynundaki havluyu çekiştirdi. “Bunu dün gece konuşmuştuk,” dedi başının bir tarafını kurularken. Küçükken saçları altın sarışıydı. Şimdi biraz koyulaşmıştı.
Gece, Clare’in hatırlayamadığı şeylerden söz etmişlerdi mutlaka. Düşünmek bile istemediği şeylerden, “Anneni duydum. Ölümüne çok üzüldüm.”
“Bunu da konuştuk.” Sebastian elini kalçasına koydu.
“Ya seni buraya hangi rüzgâr attı?” Clare, Sebastian’ın Irak’ta, Afganistan’da ve daha bir sürü yerde dolaştığını duymuştu. En son görüştüklerinde on bir ya da on iki yaşında olmalıydı.
“Dur bakayım.” Sebastian kaşlarını çattı ve ona daha yakından baktı. “Dün geceyi hatırlamıyorsun, değil mi?”
Clare çıplak omuzlarını silkti.
“Kafanın bi dünya olduğunun farkındaydım, ama hiçbir şeyi hatırlamayacak halde olduğunu bilmiyordum.”
Tam ona göre bir ifade kullanmıştı. “Söylediğinin tam olarak ne anlama geldiğini bilmiyorum, ama kafamın bi dünya olmadığından eminim.”
“Doğru, sen böyle kaba sözler etmezsin. Çok içtiğini söylemek istemiştim,”
Bu kez kaşlarını çatma sırası Clare’deydi. “Bunun için çok geçerli nedenlerim vardı.”
“Anlattın.”
Clare bunlara değinmemiş olmayı umuyordu.
“Dön.”
“Ne?”
Sebastian parmağıyla dönmesini işaret etti. “Dön de fermuarını çekeyim.”
“Neden?”‘
“İki nedeni var. Birincisi, babam senin buradan yarı çıplak çıkmana izin verdiğimi duyarsa beni öldürür. İkincisi, eğer konuşmamıza devam edeceksek, burada durup elbisenin üzerinden düşüp düşmeyeceğini merak etmek istemiyorum.”
Clare bir an ona bakakaldı. Kendisine yardım et….

Satın Alabilirsiniz

Bu kitabı en uygun fiyata satın alın »

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

İçinde Aşk Var için 2 cevap

  1. kaç paraymış bu:):):):):)

  2. 12 lira falan kitap yurdu fiyatı

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

www.ucuzkitapal.com | 2 TL Kitaplar