Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

NewYork Times Bestseller yazarı Rachel Gibson’dan yine unutamayacağınız bir roman…

Georgeanne Howard, ne kadar zengin olursa olsun dedesi yaşında bir adamla evlenemeyeceğine karar verdiğinde düğün artık başlamıştı. Kaçmalıydı!

Hokeyin süper yıldızı John Kowalsky aniden karşısına çıkan bu kadını düğün alanından uzaklaştırdığında bilmediği bir şey vardı. Arabasındaki kadın, patronuyla evlenmek üzereyken düğünden kaçmıştı.

Bu tesadüf sonucu bir araya gelen Georgeanne ve John’u daha büyük sürprizler de bekliyordu.

Heyecan, aşk ve maceraya hazır mısınız?

***

Anneleri yazabilsin diye bol bol dondurulmuş pizza yemeye razı olan Jessica, Carrie ve Jamie için.

GİRİŞ

McKinney, Teksas

1976

Matematik Georgeanne Howard’a baş ağrıları veriyor; okumak da gözlerini acıtıyordu. Ama en azından okuma yaptığı zamanlarda parmağını hileli kelimelerin üzerinde gezdirip numara yapabiliyordu. Matematikte bu numaraları yapamıyordu.

Georgeanne alnını masasının üstünde duran kağıt parçasına dayadı ve sıcak Teksas güneşinin altında oyun oynayan, tenefüse çıkmış dördüncü sınıf öğrencilerinin seslerini dinledi. Matematikten nefret ediyordu ama özellikle de o salak çubuk destelerini saymaktan nefret ediyordu. Bazen o küçük çubuk çizimlerine o kadar çok bakıyordu ki gözleri acıyordu. Ama her saydığında aynı cevaplarla karşı karşıya geliyordu –yanlış cevaplarla.

Aklını matematikten uzaklaştırmak için okuldan sonra büyükannesiyle beraber içmeyi planladıkları pembe çayı düşünmeye başladı. Büyükannesi çoktan küçük pembe kekleri hazırlamış olmalıydı. İkisi birden pembe şifon elbiselerini giyip, pembe masa örtüsünü, peçeteleri ve bunlara uyan fincanları sofraya çıkaracaklardı. Georgeanne pembe çay saatini çok severdi ve bu zamanlarda hizmet etme konusunda da çok iyiydi.

“Georgeanne!”

Dikkatini sese çevirdi. “Evet, hanımefendi?”

“Büyükannen konuştuğumuz gibi seni doktora götürdü mü?” diye sordu Bayan Noble.

“Evet, hanımefendi.”

“Büyükannen seni teste götürdü mü?”

Başını salladı. Bir önceki hafta tam üç gün boyunca, büyük kulaklı doktora hikâyeler okumuştu. Sorularına cevap vermiş ve hikâyeler yazmıştı. Matematik problemleri çözmüş ve resimler çizmişti. Resim çizmeyi seviyordu ama geri kalan her şey ona çok saçma geliyordu.

“Bitirdin mi?”

Georgeanne önündeki karalanmış sayfaya baktı. Silgisini o kadar çok kullanmıştı ki, küçük cevap kutuları iyice gri olmuştu ve çubuk destelerinin yanına birçok üç köşeli gözyaşı çizmişti. “Hayır,” dedi ve sayfayı eliyle kapattı.

“Bırak da ne yaptığını göreyim.”

Korku onu aşağı doğru çekerken, sandalyesinden doğruldu ve mükemmel bir açıyla önündeki kâğıdı iterek harika bir şov yaptı. Öğretmeninin masasına yürürken deri ayakkabılarının tabanları neredeyse hiç ses çıkarmamıştı. Midesinin bulandığını hissediyordu.

Bayan Noble, Georgeanne’in elindeki karman çorman kâğıdı aldı ve matematik problemlerine baktı. “Yine aynısını yaptın,” dedi, sözcüklerini öfkeyle noktalayarak. Memnuniyetsizlikle gözlerini kısmış ve ince burnunu kırıştırmıştı. “Cevapları daha ne kadar yavaş yazacaksın?”

Georgeanne öğretmeninin omzunun üstünden, üzerinde küp şekerlerle yirmi küçük iglonun inşa edildiği sosyal çalışmalar masasına baktı. Yirmi bir tane olmalıydı ama zayıf elişi yeteneği yüzünden Georgeanne beklemek zorunda kalmıştı. Belki yarın. “Bilmiyorum,” diye fısıldadı.

“Sana en az dört kere ilk problemin sonucunun on yedi olduğunu söyledim! O zaman neden böyle yazmaya devam ediyorsun?”

“Bilmiyorum.” Tekrar ve tekrar her çubuğu saymıştı. İki destede yedi tane vardı ve kenarda da üç tek çubuk vardı. Bu da on yedi ediyordu.

“Bunu sana kaç kere anlattım. Kâğıda bak.”

Georgeanne ona söyleneni yaptığında Bayan Noble ilk çubuk destesini işaret etti. “Bu deste on tane olduğu anlamına geliyor,” diye bağırdı ve parmağını üstüne koydu. “Bu deste de, on tane daha olduğunu gösteriyor ve kenarda da üç tane çubuğumuz var. On artı on kaç eder?”

Georgeanne sayıları kafasında canlandırdı. “Yirmi.”

“Üç daha?”

Sessizce saymak için duraksadı. “Yirmi üç.”

“Evet! Cevap yirmi üç.” Öğretmen kâğıdı ona doğru uzattı. “Şimdi git, otur ve geri kalanını bitir.”

Tekrar yerine oturduğunda Georgeanne, sayfadaki ikinci probleme baktı. Üç desteye baktı, her çubuğu dikkatlice saydı ve sonra yirmi bir yazdı.

Tenefüs zili çalar çalmaz Georgeanne büyükannesinin onun için ördüğü yeni mor pançosunu giydi ve eve neredeyse koşarak gitti. Arka kapıdan içeri girdiğinde, mavi beyaz mermer tezgâhın üstündeki küçük pembe kekleri fark etti. Mutfak ufaktı, sarı kırmızı duvar kâğıdı duvarın bazı yerlerinde bollaşmıştı ama burası Georgeanne’in en sevdiği odaydı. Kek, ekmek, Pine Sol ve Ivory Liquid gibi güzel ve hoş kokular olan bir yerdi çünkü.

Çay arabasının üstünde gümüş çatal bıçaklar duruyordu ve tam büyükannesine sesleneceği sırada salondan bir adamın sesinin geldiğini duydu. O odada çok önemli insanlar dışında kimse ağırlanmadığı için koridordan evin ön tarafına doğru sessizce yürüdü.

“Torununuz soyut kavramları hiç anlayamamış gibi görünüyor. Kelimeleri ters çeviriyor ya da kullanmak istediği kelimeyi düşünemiyor. Mesela bir kapı tokmağının resmi gösterildiğinde, “eve girmek için çevirdiğim şey” diye tanımlıyor. Ama aynı zamanda bir asansörü, kazmayı ve elli eyaletin çoğunu söyleyebiliyor,” dedi adam. Georgeanne, bir önceki hafta ona o saçma testleri yapan büyük kulaklı doktoru tanımıştı. Holün ortasında durdu ve dinlemeye başladı. “İyi haber ise kavramada çok iyi bir puan aldı,” diye devam etti doktor. “Bu da okuduğunu anladığı anlamına geliyor.”

“Bu nasıl olabilir?” diye sordu büyükannesi. “Kapı tokmağını her gün kullanıyor ve bildiğim kadarıyla asla bir kazmaya dokunmadı. Okuduğunu anlayabilirken kelimeleri nasıl karıştırabilir?”

“Bazı çocukların neden beyin disfonksiyonundan muzdarip olduğunu bilmiyoruz Bayan Howard. Ve bu yetersizliklere neyin sebep olduğunu da bilmiyoruz; bunun için bir tedavimiz de yok.”

Georgeanne görünmemek için duvara yaslandı. Yanakları alev alev yanmaya başlamıştı ve midesine adeta birşey oturmuştu. Beyin disfonksiyonu mu? Adamın ne dediğini anlamayacak kadar aptal değildi. Adam onun beyin özürlü olduğunu düşünüyordu.

“Georgeanne’m için ne yapabilirim?”

“Belki biraz daha test yaparak en çok hangi alanlarda zorluk çektiğini tespit edebiliriz. İlaç tedavisi bazı çocuklarda işe yarayabiliyor.”

“Georgeanne’e ilaç vermeyeceğim.”

“O zaman onu güzellik okuluna gönderin,” diye tavsiye verdi doktor. “O çok tatlı küçük bir kız ve büyük ihtimalle çok güzel genç bir kadın olacak. Ona bakacak bir eş bulmada hiç sorun yaşamayacaktır.”

“Eş mi? Georgeanne’m sadece dokuz yaşında Doktor Allan.”

“Niyetim saygısızlık etmek değildi Bayan Howard ama siz onun büyükannesisiniz. Daha kaç yıl ona bakabilirsiniz ki? Bence Georgeanne asla çok parlak zekâda biri olmayacak.”

Koridordan geri geri yürüyüp arka kapıdan çıkarken Georgeanne’in midesindeki ağırlık giderek yanmaya başlamıştı. Arka merdivenlerdeki bir kahve tenekesine tekme attı ve büyükannesinin mandallarını, iyi bakılmış bahçesine doğru uçurdu.

Çamurlu araba yolunda, Georgeanne’in, kök birasıyla tam olarak aynı renkte olduğunu düşündüğü El Camino park edilmiş bir halde duruyordu. Arabanın dört lastiği de patlaktı ve iki sene önce büyükbabası öldüğünden bu yana hiç kullanılmamıştı. Büyükannesi bir Lincoln kullanıyordu; bu yüzden de Georgeanne, El Camino’nun kendisinin olduğunu düşünüyor ve kendinin o arabayla Londra, Paris ve Texarkana gibi egzotik yerlere gittiğini hayal ediyordu.

Ama bugün canı hiçbir yere gitmek istemiyordu. Arabaya oturunca ellerini soğuk direksiyonun etrafına sardı ve arabanın kornasının tam ortasındaki Chevrolet simgesine gözlerini dikti.

Görüşü bulanıklaştı ve direksiyonu sıkıca kavradı. Belki de annesi Billy Jean biliyordu. Belki de Georgeanne’in asla çok parlak biri olamayacağını biliyordu. Belki de onu büyükannesinin evinde bırakıp bir daha asla geri dönmemesinin sebebi buydu. Büyükannesi hep Billy Jean’in henüz bir anne olmak için hazır olmadığını söylemişti ve Georgeanne de hep annesinin gitmesine sebep olacak ne yaptığını merak edip durmuştu. Belki de artık biliyordu.

Geleceğine bakarken, çocukluk hayalleri alev alev yanaklarından akıp giden gözyaşlarıyla birlikte kayboldu ve birçok şeyin farkına vardı. Bir daha asla tenefüse çıkmayacak ya da sınıfın geri kalanı gibi iglo yapmayacaktı. Bir hemşire ya da astronot olma hayalleri sona ermişti ve annesi asla onun için geri gelmeyecekti. Okuldaki çocuklar da büyük ihtimalle bunu öğrenecek ve ona kahkahalarla güleceklerdi.

Georgeanne kendine gülünmesinden nefret ediyordu.

Ya da Gilbert Whitley’ye yaptıkları gibi onunla da dalga geçeceklerdi. Gilbert ikinci sınıftayken altına işemişti ve kimse bunu unutmasına izin vermemişti. Şimdi onu Islak Gilbert diye çağırıyorlardı. Georgeanne ona ne isim takacaklarını düşünmek bile istemiyordu.

Bu onu öldürse bile, onun farklı olduğunu kimsenin anlamamasını sağlama konusunda kararlıydı. Hiç kimse Georgeanne Howard’ın bir beyin disfonksiyonu olduğunu öğrenmeyecekti.

*

BİR

1989

Virgil Duffy’nin düğününden bir gece önce Puget Sound bir fırtınayla çalkalanmıştı. Ama bir sonraki sabah gri bulutlar gitmiş, yerini Elliot Körfezi manzarasına ve Seattle’ın mükemmel şehir merkezi görüntüsüne bırakmıştı. Virgil’in düğün misafirlerinin çoğu temiz gökyüzüne bakmış ve acaba onun Doğa Ana’yı da kendi nakliye imparatorluğu gibi kontrol edip etmediğini merak etmişlerdi. Genç gelinini de böyle kontrol ediyor mu diye de merak ediyorlardı; yoksa o da sadece hokey takımı gibi bir oyuncak mıydı?

Misafirler törenin başlamasını beklerlerken, şampanya kadehlerinden yudumlar alıp bu Mayıs-Aralık düğününün ne kadar süreceği konusunda spekülasyonlar üretiyorlardı. Bu dedikodulardan daha uzun sürmeyeceğine kesin gözüyle bakıyorlardı.

John Kowalsky, etrafındaki dedikodu vızıltısını önemsemiyordu. Ona dedikodulardan daha çok baskı yapan endişeleri vardı. Kristal kadehini dudağına doğru kaldırdı ve yüz yıllık viskiyi su gibi içip bitirdi. Başına kesintisiz bir ağrı saplandı. Göz yuvaları zonkladı ve dişleri ağrıdı. Dün gece çok iyi vakit geçirmiş olmalıydı. Hatırlayabilmeyi diledi.

Terasta durduğu noktadan aşağıya, çapraz kesilmiş zümrüt yeşili çimlerin üstündeki kusursuz çiçek yataklarına ve su püskürten fıskiyelere baktı. Armani ve Donna Karan giysili misafirler, çiçek, kurdela ve bir çeşit pembe şeffaf şeyle süslenmiş çardağa bakan sandalye sıralarına yöneldiler.

John’nın bakışları, bir örnek denizci ceketleri ve aşınmış makosenleriyle rahatsız bir şekilde mekândan dışarı bakan takım arkadaşlarının olduğu kümeye doğru kaydı. Seattle toplumunun ortasında, onun yaptığından daha fazla sıkışıp kalmak istiyor gibi değillerdi.

Soluna, dökümlü eflatun elbisesi ve ona uyan ayakkabılarıyla sıska bir kadın arpın başına oturdu, arpı omuzlarına yasladı, Puget Sound’dan akıp giden seslerden biraz daha sesli bir şekilde telleri çekip bırakmaya başladı. John kadına doğru baktı ve anında samimi bir gülümseme fırlattı. Kadının ilgisine şaşırmadı ve kasıtlı olarak bakışlarını kadının üzerinde aşağı ve yukarı gezdirdi. Yirmi sekiz yaşındaki John, her şekil ve boyutta, her ekonomik geçmişten ve farklı zeka seviyelerinden kadınla olmuştu. Hayran havuzunda yüzmek konusunda gönülsüz değildi ama özellikle kemikli kadınları sevmiyordu. Bazı takım arkadaşları modellerle çıkmış olsalar da, John yumuşak kıvrımları tercih ediyordu.

Arp çalan kadının gülümseyişi daha da kur yapar bir hal aldı ve John yüzünü çevirdi. Sadece kadın sıska olduğundan değil ama arp müziğinden, düğünlerden ettiği kadar nefret ediyordu. Kendisinin iki defa düğünü olmuştu ve ikisi de pek neşeli değildi. Aslında altı ay önce Vegas’ta son kez akşamdan kaldığında, kırmızı kadife bir balayı suitinde uyandığında, aniden DeeDee Delight adında bir dansçı ile evlenmiş halde bulmuştu kendini. Evlilik, evlilik gecesinden daha uzun sürmemişti. Ve işin asıl kötü tarafı, DeeDee’nin o kadar da hoş olup olmadığını hatırlamıyordu.

“Geldiğin için teşekkürler oğlum.” Seattle Chinooks’un sahibi, John’a arkadan yanaştı ve omzuna hafifçe dokundu.

“Herhangi birimizin seçme şansı olduğunu düşünmedim,” dedi John, Virgil Duffy’nin dolgun yüzüne bakarak.

Virgil güldü ve geniş taş basamaklardan aşağı devam etti, gümüş gri smokini zenginliğinin resmiydi. Erken öğleden sonra güneşinin altında, Virgil tam da olduğu gibi göründü: En Zengin 500 üyesi, profesyonel hokey takımı sahibi ve kendine evladiyelik genç bir eş satın alabilecek bir adam.

“Onu geçen gece, evleneceği kadınla birlikte gördün mü?”

John, sağ omzunun üzerinden en genç takım arkadaşı Hugh Miner’a bir bakış attı. Spor yazarları Hugh’u, buz üzerinde ve dışındaki umarsız davranışlarından ve benzerliğinden dolayı James Dean ile karşılaştırmışlardı. John bir adamda bunu severdi. “Hayır,” diye cevap verdi ceketinin altına ulaşıp, Oxford gömleğinin göğüs cebinden bir çift Ray-Ban çekip çıkarttığı anda. “Oldukça erken ayrıldım.”

“Evet, oldukça genç bir kız. Yirmi iki ya da yakın.”

“Benim duyduğum bu.” Yana kaydı ve bir grup yaşlıca bayanın merdivenlerden aşağı inmesine müsaade etti. Staj yapan bir çapkın olarak, hiçbir zaman aşırı ahlakçı olduğunu iddia etmemişti, ancak yine de kendinden neredeyse kırk yaş küçük bir kadınla evlenen Virgil denen bu adamda acınası ve hastalıklı birşeyler vardı.

John güneş gözlüğünü burnundan yukarı doğru kaydırdı ve Hugh’a dönüp bakan bayanlara gülümsedi. Virgil’in nişanlısını tarif ederken yeterince sessiz değildi.

Hugh güldü ve başını salladı. “Sence dedesi olacak yaşta bir adamda ne buluyor? Yani çirkin, şişman ya da başka birşey değil. Aslında gerçekten çok hoş.”

Yirmi dört yaşında Hugh, John’dan yalnızca daha genç değil, açık bir şekilde daha da saftı. NHL’deki en iyi kaleci olma yolunda ilerliyordu, fakat diski kafasıyla durdurmak gibi gerçekten kötü bir alışkanlığı vardı. Son sorusunu ele aldığımızda, kesinlikle daha kalın bir maskeye ihtiyacı vardı. “Etrafına bakın,” diye cevap verdi John. “En son duyduğum, Virgil’in varlığı altı yüz milyonun üzerinde.”

“Evet, ama para her şeyi satın alamaz,” diye mırıldandı kaleci, merdivenleri inmeye başlarken. “Geliyor musun Wall?” Omzunun üzerinden sormak için durdu.

“Hayır,” diye cevap verdi John. Bir buz küpünü emdi, sonra bardağı saksıdaki ota boşalttı. Geçen geceki partide bir gözükmüştü; bugün de yüzünü göstermişti. Kendi rolünü oynamıştı, ama kalmayacaktı. “Fena dağıttım,” dedi merdivenleri inmeye başlarken.

“Nereye gidiyorsun?”

“Copalis’teki evime.”

“Bay Duffy bundan hoşlanmayacak.”

“Çok kötü,” diye yorumladı aldırmadan, üç katlı taş evin etrafını dolandı ve ön tarafta park ettiği 1966 Corvette’ine doğru yürüdü. Bir sene önce, Chinooks’a takas edilip, Seattle hokey takımıyla çok milyon dolarlık kontrat imzaladığında bu üstü açılır araba hediye edilmişti ona. John her zaman klasik Corvette’i sevmişti. Büyük motoru ve bütün o gücü sevmişti. Birgün otoyolda farketmişti bunu, Corvette’i keşfetmişti.

Mavi ceketini çıkarırken, geniş taş merdivenlerin başında pembe bir ışık dikkatini çekti. Ceketini parlak kırmızı arabaya fırlattı ve açık pembe giysili bir kadının devasa çift kapının arasından kayışını izlemek için duraksadı. Bej renkli yol çantası ahşaba çarptı ve çıplak omuzlarının üzerindeki düzinelerce siyah sarmal buklelerden bir esinti yayıldı. Büyük beyaz bir fiyonk, elbisenin göğüs kısmına dikilmişti. Bacakları uzun ve bronzdu ve bir çift uydurma yüksek topuklu ayakkabısı vardı.

“Hey, bayım, bir dakika,” neredeyse nefessiz ve fark edilir güneyli aksanıyla John’a seslendi. Gülünç ayakkabısının topukları, merdivenleri indikçe küçük klik-klik sesleri çıkarttı. Elbisesi çok dardı, merdivenleri yanlamasına inmek zorunda kaldı.

John, kendisini incitmeden durmasını söylemeyi düşündü. Bununla beraber, ağırlığını tek ayağına verip kollarını kavuşturdu, arabanın karşı tarafına gelip duruncaya kadar bekledi. “Belki de bu şekilde koşmamalısın,” diye fikrini belirtti.

Mükemmel kavisli kaşlarının altından solgun yeşil gözlerle John’a baktı. Ayağını içinden çıkarttığı ayakkabılarını almak için eğilirken, “Virgil’in hokey takımındakilerden biri misin?” diye sordu. Birkaç parlak siyah bukle, bronz omuzlarının üzerinden kaydı.

“John Kowalsky,” diye tanıttı kendini.

“Buradan kaçmam lazım. Yardım edebilir misin?”

“Tabii ki. Nereye gideceksin?”

“Buradan başka herhangi bir yer,” dedi. Çantasını ve ayakkabılarını arabanın zeminine fırlattı.

Corvette’in içine girdiğinde John’un dudağının köşesine bir gülümseme yerleşti. Planlarında bir yol arkadaşı yoktu ama bu kadının arabasına atlaması hiç de kötü bir kader değildi. Yolcu koltuğuna oturduğunda, John da göbekten dönüp çıktı. Onun kim olduğunu ve neden acelesi olduğunu merak ediyordu.

“Aman Tanrım,” diye feryat etti ve Virgil’in hızlıca görünürden kaybolan evine dönüp baktı. “Sissy’yi tamamen kendi başına orada bıraktım. Leylak ve pembe gül buketlerini almaya gitmişti ve ben kaçtım!”

“Sissy kim?”

“Arkadaşım.”

“Düğünde mi olman gerekiyordu?” diye sordu John. Kız başını önüne eğince, gelinin nedimesi ya da onun gibi bir davetli olduğunu düşündü. Köknar ağaçlarından oluşan duvarı, tarlaları ve pembe orman güllerini hızla geçerken, gözünün ucuyla kızı incelemeye çalıştı. Sağlıklı bronz bir cildi vardı ve John ona baktığında, ilk düşündüğünden daha güzel ve daha genç olduğunu fark etti.

Kız önüne döndü ve rüzgâr, kızın saçlarını alıp, yüzünde ve dik omuzlarında dansa yolladı. “Tanrım, bu sefer gerçekten batırdım,” diye sızlandı, kelimeleri yayarak.

“Geri dönebiliriz,” diye teklifte bulundu John, bu kadının arkadaşından kaçmasına sebep ne olabilir diye merak ederek.

Kız kafasını iki yana salladı ve inci küpeleri çenesinin altındaki yumuşak cildini süpürdü. “Hayır, artık çok geç. Yapmış bulundum. Yani, geçmişte yaptım… ama bu… bu her şeyi bitiren şey.”

John dikkatini yola verdi. Dişilerin gözyaşları onu fazla rahatsız etmezdi ama krizlerden nefret ederdi ve içinde, bu kızın kriz geçirmek üzere olduğuna dair kötü bir his vardı. “Ahh… Adınız nedir?” diye sordu, krize girmeden önce konuyu değiştirebilmek umuduyla.

Kız derin bir nefes aldı, yavaş bir şekilde vermeye çalıştı ve bir eliyle midesini tuttu. “Georgeanne, ama herkes Georgie der.”

“Peki Georgie, soyadın nedir?”

Bir avucunu alnına yerleştirdi. Bakımlı tırnakları diplerde bej, uçlara doğru beyaz renge boyanmıştı. “Howard.”

“Nerede yaşıyorsun Georgie Howard?”

“McKinney.”

“Orası Tacoma’nın tam güneyi değil mi?”

“Bütün gece, gözyaşlarımla bir sürü kova doldurabilecek kadar ağlayıp…” diye inledi ve nefes alıp verişi hızlandı. “İnanamıyorum. Gerçekten inanamıyorum!”

“Fenalaşacak mısın?”

“Sanmıyorum.” Kafasını salladı ve ciğerlerine doğru biraz hava yutkundu. “Ama nefes alamıyorum.”

“Çok mu heyecanlısın?”

“Evet! Hayır! Bilmiyorum…” Tedirgin ve yaşlı gözlerle John’a baktı. “Buna inanamıyorum. Buna inanamıyorum!” diye feryat etti büyük hıçkırıklar eşliğinde.

“Başını dizlerinin arasına koy,” diye yönlendirdi kızı John, şöyle bir yola bakarak.

Kız hafifçe öne doğru eğildi, sonra koltuğa geri düştü. “Yapamıyorum.”

“Nedenmiş o?”

“Korsem çok dar… Tanrım!” dedi güneyli aksanıyla. “Bu zamana kadar iyi idare ettim. Buna inanamıyorum…” diye devam etti artık tanıdık gelen sesiyle.

John, Georgeanne’e yardım etmenin iyi bir fikir olmadığını düşündü. Gaz pedalını kökledi, Corvette’i Puget Sound üzerinden dar köprüye doğru sürerek ve Bainbridge adasını geride bırakarak. Corvette, yeşillikleri geride bırakarak 305. otoyola girdi.

“Sissy beni asla affetmeyecek.”

“Arkadaşın için endişelenmemelisin,” dedi John, arabasındaki kadının kararsız olmasından duyduğu hayal kırıklığıyla. “Virgil ona güzel birşeyler alır ve o da her şeyi unutur.”

Kaşlarının arası çatıldı. “Sanmıyorum,” dedi.

“Kesinlikle alacaktır,” diye yineledi John. “Muhtemelen onu çok pahalı bir yere de götürür.”

“Ama Sissy, Virgil’i sevmez.”

Gerçekten kötü bir his, John’un boynunun arkasını çimdikledi. “Sissy, gelin değil miydi?”

Kız ona büyük yeşil gözleriyle baktı ve kafasını iki yana salladı. “Hayır. Gelin benim.”

“Bu komik bile değil, Georgeanne.”

“Biliyorum,” diye inledi Georgeanne. “Virgil’i orada bıraktığıma inanamıyorum!”

Boynundaki ağrı John’un başına doğru kaydı, akşamdan kalmışlığını hatırlattı. Freni ayağıyla ezdi ve Corvette sağa doğru kayarak otoyolun kenarında durdu. Georgeanne sarsıldı ve iki eliyle tutunmak için birşeyleri kavradı.

“Tanrım!” John arabayı park etti ve yüzündeki güneş gözlüğüne ulaştı. “Şaka yaptığını söyle bana!” dedi ve Ray-Ban gözlüğü fırlatıp attı. Virgil’in kaçak geliniyle yakalanırsa neler olabileceğini düşünmek bile istemedi. Ama aslında bunu gerçekten düşünmek zorunda da değildi, ne olacağını biliyordu. Dolabını toparlayana kadar, kaybeden bir takıma satılmış olacaktı. Chinooks için oynamayı seviyordu. Seattle’da yaşamayı seviyordu. En son istediği şey satılmaktı.

Georgeanne doğruldu ve kafasını salladı.

“Ama sen gelinlik giymiyorsun.” Aldatılmış hissetti ve parmağını suçlarcasına kıza doğrulttu. “Hangi gelin kahrolası bir gelinlik giymez ki?”

“Bu bir gelinlik.” Eteğini tuttu ve dizlerine doğru çekiştirdi sadelikle. “Geleneksel bir gelinlik değil sadece,” dedi büyük beyaz fiyonktan tutup elbisesini yukarı doğru çekiştirerek. “Ne de olsa Virgil daha önce beş kere evlenmiş, beyaz elbisenin gereksiz olacağını düşündü.”

John, derin bir nefes alarak gözlerini kapattı ve elini yüzüne götürdü. Hızlı bir şekilde ondan kurtulmalıydı. “Tacoma’nın güneyinde yaşıyorsun değil mi?”

“Hayır, McKinney. McKinney, Teksas. Üç gün öncesine kadar Oklahoma’nın kuzeyine hiç gitmemiştim.”

“Her şey daha da iyiye gidiyor.” Soğuk bir şekilde güldü ve sanki onun için hediye paketi yapılmış gibi orada oturan kıza bakmak için döndü. “Ailen düğün için burada, değil mi?”

Tekrar başını salladı.

John kaşlarını çattı. “Doğal olarak.”

“Sanırım fenalaşıyorum.”

John arabadan atlayarak öteki tarafa koştu. Eğer kusacaksa, bunu yeni klasik Corvette’ine yapmasa iyi olurdu. Kızın kapısını açtı ve onu belinden kavradı, her ne kadar John 1.90 boyunda ve herhangi bir oyuncuyu tutup tabelalara fırlatabilecek kadar güçlü olsa da, Georgeanne Howard’ı arabadan dışarı taşımak kolay bir iş değildi. Göründüğünden daha ağırdı ve kollarının arasında, konserve kutusunun içine sıkıştırılmış gibiydi. “Kusacak mısın?” diye sordu John.

“Sanmıyorum,” diye cevap verdi ve yalvaran gözlerle John’a baktı Georgeanne. Gitmesi gereken yere onu götürecekti ama en son istediği şey Virgil Duffy’yi reddetmiş kadını beslemek ve ona bakmaktı. “Seni nereye bırakabilirim?”

Georgeanne, düzinelerce kelebek yutmuş ve güçlükle nefes alabiliyormuş gibi hissetti. İki beden küçük bir kıyafetin içine kendini hapsetmişti ve sadece ciğerlerinin üst kısmına hava yetiştirebiliyordu. Kalın kirpiklerle çevrelenmiş koyu mavi gözlere baktı. Georgeanne onun yanında neredeyse küçük kalıyordu.

“Seni nerede bırakabilirim, Georgie?” diye tekrar sordu John. Bakımlı kahverengi bir tutam saç alnına doğru kıvrım yaparak, kızın dikkatini John’un sol kaşına doğru, ince beyaz bir yara izine çekti.

“Bilmiyorum,” diye fısıldadı. Aylarca yüreğinde korkunç bir ağırlıkla yaşamıştı. Virgil gibi bir adamın ortadan kaldırabileceğine emin olduğu bir ağırlık. Virgil’le vergi tahsildarlarından ya da kızgın ev sahiplerinden kaçmaya çalışmak zorunda kalmayacaktı. 22 yaşındaydı ve başının çaresine bakmaya çalışmıştı. Ama hayatındaki diğer pek çok şeyde olduğu gibi acınası bir şekilde başarısız olmuştu. Kendisi her zaman bir başarısızlıktı. Okulda başarısız, girdiği her işte başarısız ve kendini Virgil Duffy’yi sevmeye ikna edebileceği konusunda da başarısız olmuştu. O öğleden sonra, aynanın karşısında durmuş, seçtiği düğün elbisesini deneyip, aynadaki yansıması üzerinde çalışırken, ağırlık göğsünü zorlamış ve onu boğmaya başlamıştı, Virgil’le evlenemeyeceğini anlamıştı. Onca paraya rağmen, ona H. Ross Perot’u hatırlatan bir adamla yatağa giremezdi.

“Ailen nerede?”

Büyükannesini düşündü. “Duncanville’de yaşayan büyük teyzem ve amcam var, ama Lolly boyun ağrısı yüzünden seyahat edemiyor, Clyde amca da evde kalıp ona bakmak zorunda.”

Ağzının köşeleri aşağı doğru düştü. “Annen ya da baban nerede?”

“Büyükannem tarafından büyütüldüm, ama o da birkaç sene önce cennete doğru son yolculuğuna çıktı,” diye cevap vedi Georgeanne, hiç görmediği babasını ve büyükannesinin cenazesinde bir kere gördüğü annesini sormayacağını umarak.

“Arkadaşlar?”

“Virgil’in orada.” Sissy’nin düşüncesi kalbini hop hop ettirdi. Lavanta kokteylinin herkese yetmesi için çok dikkat etmişti. Şimdi düzenlenmiş elbiseler ve boyalı pabuçlar çok önemsiz ve aptalca geliyordu.

Bir hoşnutsuzluk John’nun ağzına yerleşti. “Doğal olarak.” Parmaklarını saçlarının yanlarında gezdirdi. “Gerçek ve sıkı bir planın varmış gibi gözükmedi bana.”

Hayır, bir planı yoktu, sıkı ya da başka türlü. Nereye veya nasıl gideceğini düşünmeden, yol çantasını kapmış ve kendini Virgil’in evinden dışarı atmıştı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıTutkulu Aşk
  • Sayfa Sayısı427
  • YazarRachel Gibson
  • ÇevirmenCeren Kahyaoğlu
  • ISBN6055395124
  • Boyutlar, Kapak13,5x21, Karton Kapak
  • YayıneviNemesis Kitap / 2011

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur