Makalat

Temmuz 28, 2009 Ataç Yayınları, Dini

Bu kitabı en uygun fiyata satın alın »

53247makalat-kapak

Makalat kitabı, Şems-i Tebrizi’nin bazı meclislerindeki sohbetleri sırasında, Mevlana ile konuşurken aralarında geçen bahislerin, müritler ve inkarcılar tarafından sorulan sorulara verdiği cevapların derlenmesiyle oluşmuştur. Eser aynı zamanda bize Mevlana’nın özel yaşantısını, onun hayat hikayesini kapsayan bir çok gizli hataları da gün ışığına çıkarmaktadır.

İçindekiler
Giriş
Şems-i Tebrizi Kimdir?
İlkçağları
Şems’in Ailesi
Konya’ya İlk Gelişi ve Mevlâna ile Buluşma
Şems île Mevlâna’mn İlk Buluşmalarının Çeşitli Yankıları .
“Cevahir-ül Esrar”ın Şems Hakkında Ne Diyor?
Şemseddin’in Tarikat Bağlantısı.
Şems’in Son Günleri.
MAKÂLÂT (KONUŞMALAR).
Birinci Bölüm
Mevlâna Şemseddin-i Tebrizi’nin
(Tanrı Bereketini Ebedi Kılsın) 642 Senesi
Cemaziyel – Ahir Ayının Yirmi Altıncı Pazar Günü Sabahı
Konya’ya Gelişi.
İkinci Bölüm
Hilaf (Tartışma) Bahsi
Duna Sûresinin Yedinci Âyetinin Manâsı
Ömer’in Mertebesi.
Haşr Cesetlerle mi? Yoksa Ruhlarla mı?
Kuran Okuyanlar.
Kadınlar Hamamına Giren Erkek.
Kaç Türlü Sarhoşluk Var?
Dağdaki Zahid.
Yazışmalar, Mektuplar
Said-i Müseyyeb’in Hikayesi.
6    Makalat
Üçüncü Bölüm
Nurlar Hep Birbirinin Dostudur
Tanrı Tanrı’dır
Allah’tan Başka Tanrı Yoktur.
Muhammed’in Olduğu Yerde Âdem Ne Söyleyebilir?
Nasuh Tövbesi
Kişi Adları.
Sözlük.

Giriş
Yıllardır, Makalat-ı Şems-i Tebriz’i, ikinci adıyla “Hırka-i Şems” üzerinde çalışmaktayım. Bugünün diliyle Şems-i Tebrizî, Konuşmalar diye adlandırdığımız bu kitabın aslı, Farsça ve Arapça ile karışık, onüçüncü yüzyılda yazılmış çok çetin ve arkaik pasajlar ve deyimlerle dolu bir elyazmasıdır. Eser, çok önemli ve şaşırtıcı tasavvuf konularını içine aldığı gibi, o çağın bellibaşlı şahsiyetlerini, zamanın kültür ve bilim hareketlerini yansıtması, hele Mevlâna Celâleddin’in karanlıkta kalmış olan bazı yönlerini aydınlatması bakımından da bir hazine değerindedir. Şems-i Tebrizî, Konya’ya niçin gelmiştir? Mevlâna’nın normal hayalını birdenbire altüst ederek ona coşkun ve taşkın yepyeni bir ruh aşılayan bu adam kimdir? İşte bu noktaları bize açıkça gösterecek çok önemli bilgileri bu kitapta bulmaktayız. Kitabın gerçi çok çetin ve dikenli tarafları vardır ve bu özelliği, bugüne kadar bir çevirisinin yapılmasına engel olmuştur. Ancak mullu bir raslantının bana bu eseri Türk aydınlarına ve tasavvuf meraklılarına tanıtmak fırsat ve cesaretini vermiş olduğunu söylersem, okurlarımın beni yadırgamayacaklarını sanırım. Bu çeviriye kaynak olan kitap, çok saygıdeğer dostum Mevlâna torunlarından Prof. Dr. Ferudun Nafiz Uzluk tarafından vaktiyle bana armağan edilmiş olan elyazması bir nüshadır. Bu metin, 27×21 ölçüsünde ve 326 sayfadır. Nesih kırması, nesih, sülüs ve ta’lik gibi çeşitli yazı örnekleriyle temiz ve okunaklı bir şekilde yazılmış, üzerinde yer yer ufak tefek nüsha farkları işaret edilmiştir. Metnin bazı kısımlarının kenarlarına bol haşiyeler, açıklamalar eklenmiştir. Tarihi ve yazarı belli olmayan bu nüshanın, merhum Mevlevî arif nıeşahirinden Ayaşlı Şakir tarafından Dergâh müzesindeki iki nüsha ile karşılaştırılarak orjinal bir metinden kopya edildiği, sayfa kenarlarındaki haşiyelerin elc sonradan eklendiği anlaşılmakladır. İşte üstad Prof. Dr. Uzluk’un himmetine borçlu olduğum bu kitabı her ihtimale karşı memleket kitaplıklarında bulunan başka elyazmalarıyla de karşılaştırmak lüzumunu duyduğum için önce Konya’dan işe başladım. Mevlâna Müzesi Kitaplıgı’ndaki 2144 ve 2145 sayılı iki yazma metinle yer yer karşılaştırdım. Daha sonra İstanbul’da Beyazıd Kütüphanesi kataloglarına başvurdum. Veliyüddin Efendi Kitaplığı’ndan aktarılmış bir Makâlât yazması buldum ama bu kitapçık ufak bir özetten başka bir şey değildi. İstanbul Üniversitesi Kitaplığı’nda bulduğum 679 R Y. numaralı metin de yine bir özetten ibaretti. Yaptığım bu araştırma ve incelemelerden sonra elimdeki nüshanın en doğru ve sağlam bir kaynak olduğu sonucuna vardım.
Kitabın bazı yerlerinde irkildiğim oldu. Bu yüzden, başlamış olduğum çeviri hayli gecikti. Son günlerde ikinci bir raslantı daha oldu. İran’da basılmış olan bîr Makâlât metni, yine aziz dostum Prof. Dr. Uzluk tarafından getirtilerek bana armağan edildi. Bu yeni fırsattan da faydalanarak yaptığım çevirileri bir de basılı metinle karşılaştırmak ve son kontrolden geçirmek  lüzumunu  hissettim. Türkiye’deki metinlerden alınan kopyalardan meydana geldiği anlaşılan bu kitabın, değerli bilgin ve araştırıcı İranlı Ahmed Hoşnuvis tarafından gözden geçirilerek üzerinde düzeltmeler yapıldığını, gerekli not ve haşiyelerle süslendiğini-ve güzel bir baskı halinde irfan âlemine sunulduğunu görmekle de aynca mutluluk duydum. Kendi hesabıma, bu yeni baskıdan da hayli faydalandığımı inkâr edemem. Müellifine teşekkürlerimi sunmayı da bir borç bilirim. Ancak, benim çevirime esas olan nüsha ile yeni baskı arasında büyük ve önemli farklar buldum. Bendeki nüshanın bir çok sayfaları basılı kitapta eksik kalmıştır. Hele yazma nüshanın 95′inci sayfasından 164′üncü sayfasına kadar olan kısım tamamiyle atlanmıştır. Daha başka yerlerde de hayli atlamalar görülmektedir ki kitabın ikinci baskısında bunların düzeltilmesi çok faydalı olacaktır. Şu hale göre Farsça metnin Türkiye’de kritik bir baskısını yapmak zorunlu görünmektedir.
Kitap hakkındaki araştırmalarımızı bu satırlarla özetledikten sonra, biraz da çeviri zorlukları üzerinde durmak isteriz. Kitaba esas olan elyazmalarını daha önce incelemiş bulunan iran’ın sayılı ilim ve fikir adamlarından rahmetli Furûzanfer şu sözlerini aynen naklediyorum:
“Makûtâl kitabı, Şemseddin-i Tebrizi’nin bazı meclislerdeki sohbetleri sırasında, Mevlâna ile konuşurken aralarında geçen bahislerden, müritler ve inkarcılar tarafından sorulan sorulara verdiği cevaplardan derlenmiş bir eserdir. Kitaptaki cümle ve pasajların kesik ve dağınık olması da gösteriyor ki bu eseri Şems kendisi kaleme almamış, belki o anılar her gün müritler tarafından kaydedilmiş ve son derece bir tertip bozukluğu ile de derlenmiştir. Ama inkar edilemez ki, bize Mevlana’nın özel yaşantısını, onun hayat hikâyesini kapsayan bir çok gizli hataları da gün ışığına çıkarmaktadır.”
Mevlana’nın, Şemseddin-i Tebrizî ile nasıl buluştuğunu anlatan ve o buluşmanın efsaneleşmiş yönlerini, iyi bilinemeyen, sebepleri anlaşılamayan taraflarını aydınlatmak gayreti gösteren birçok eski ve yeni menakıb yazarları, bu hikâyeleri ancak romantik bir kılıkta uzun uzadıya nakletmeye özenmişlerdir. İşte Makâlât kitabı bu gizli kalmış konular üzerindeki perdeyi kaldırdığı gibi, Mevlana’nın, Şems’e nasıl kapıldığına da bir dereceye kadar ışık tutmakta ve açıklık getirmektedir. Kitap, herkesçe bilinen halin aksine olarak Şemseddin-i Tebrizî’nin çok keskin görüşlü bir bilgin ve bir hakikat âşığı, mürşitlik mertebesine ermiş arif bir yol gösterici olduğunu Öğretmektedir. İşte sadece bu nokta bile eserin Önemini belirtmeye yeter.
Kitabın tarihî değerinden başka ayrıca, Şemseddİn’le görüşmesinden sonra Mevlâna’da yeni bir hayatın başladığım gösteren açık işaretler vardır.
Şems’in getirdiği yeni fikirler, prensipler ve öğretim sistemi konusunda araştırma yapmak isteyenler, aradıklarını Makâlât kitabında bulacaklardır. Çünkü Makâlât ile Mesnevi arasında kuvvetli bir bağlantı vardır. Öyle ki Mevlâna, Mesttevtâe geçen birçok fıkra, hikâye ve nükteleri Makalat’tan almıştır.
Kitap ayrıca gönül çekici deyim ve terimlerindeki üslûp güzelliği bakımından Fars Edebiyat ve Filolojisinin hazinesi değerindedir.
İşin zorluğunu belirtmek İçin yukarda saydığım sebepleri üstad Furûzanfer de kabul ediyor. Ana dili Farsça olan bir ilim adamının bu görüşü, açık bir gerçeğin ifadesidir. Çevirinin zorluğunu artıran engellerin başında en çok diyaloglar gelmektedir. Konuşanla dinleyen, soran ve cevap veren; hatta üçüncü şahıs, aynı fiil ile ifade edilmektedir. Dedim ki, dedi ki yerine hep dedi fiili kullanılmıştır ki bu da şaşırbci sebeplerden biridir. Ama kitabı birkaç kere dikkatle, merakla ve sabırla okuyup da havasına girdikten sonra konu biraz dahaaydınlanıyor. Kesik ve bağlantısız gibi görünen devrik cümlelerden sonraki cümle ve satırlardan bir mâna çıkarmak mümkün oluyor, ama ne de olsa yine gramer kurallarına sığmayan sözler eksik değil. Bizi en ziyade ilgilendiren nokta, ele alınan konuları herkesçe anlaşılabilir bir hale getirmek, Türk dilinin bugün benimsenmiş olan deyim ve terimlerine uygun fakat her türlü aşırılıktan, zorlama ve yapmacıklardan uzak bir çeviri örneği vermektir. İşte bu nokta üzerinde, gücümüzün yettiği kadar uğraştık. Konuşmalar kitabında, özellikle üstadın hayat hikâyesi, Mevlâna Üe aralarında geçen lasnv-vufî bahislerdeki görüş birliği, bazen düşünce ayrılığı, üstadın ağzından çıktığı gibi kayıt ve zapt edilmiştir. Bu sohbet konuşmasından bazen değişik bir üslûp kokusu gelir; yer yer sövüp saymalar, öfke belirtileri, zamaneye göre ayıp sayılmayan bazı açık saçık nüktelerde eksik değil. Ama bu özellik ve konulardaki değişik cdâ, okurları sıkmadan, onlarda derin bir ilgi ve merak uyandırmaktadır. Şimdi eserden müessire intikal yoluyla biraz da müellifin kısa bir biyografisini çizmeye çalışalım.

Şems-i Tebriz! Kimdir?

Büyük arif Melikdâd oğlu Ali oğlu Muhammed Şemseddin, yaradılışında üstün vasıflarla bezenmiş, Tanrı vergisi yüksek bir istidat ve kabiliyetle doğmuş Tanrı âşıklarından, ilâhî aşk şarabıyla başı donmuş hakikat ve mâna ehli erenlerdendir. Altıncı hicret yüzyılında Tebriz’de hayata gözlerini açmış, henüz çocukluk ve ilk gençlik çağlarında bile çağdaşı olan kuşağın çocuklarından bambaşka bir vasıfta yaratıldığını göstermiştir. Coşkun, hareketli, duygu ve düşünce bakımından daima ileriye bakan ve zamanının değer ölçülerini aşan bu harika çocuk, bize kendini şöyle anlatıyor:
“Henüz erginlik çağına girmemiştim. Aşk deryasına daldım mı, 30-40 gün hiçbir şey yiyemezdim; istekten kesilirdim, günlerce açlığa susuzluğa katlanırdım. Bir gün babam bana çıkıştı, ‘Oğlum, dedi, ben senin bu halinden birşey anlamıyorum; bunun sonu nereye varacak? Bu davranışlar seni felâkete götürecek.’ Ben ona şu cevabı verdim: Baba! Seninle benim babalık ve evlâtlık ilişkimiz neye benzer bilir misin? Bir tavuğun altına t.ıvuk yumurtalarıyla karışık bir de kazyumurtası koymuşlar. Vakti gelip de civcivler çıktığı zaman bunlar hep birlikte analarının arkasına düşer giderler, yolda bir göl kenarına ra şiarlar. Kaz yumurtasından çıkan civciv hemen kendisini suya atar, bunu gören ana tavuk, eyvah yavrum boğulacak der. Çırpınmaya başlar. Halbuki kaz yavrusu neşe içinde suda yüzmektedir. İşte seninle benim aramdaki fark da böyledir.”
Ahmet Eflâkî’nin, sayın dostum Prof. Tahsin Yazıcı tarafından dilimize çevrilmiş olan Ariflerin Menkıbeleri adlı eserine göre Tebriz şehrinde Şemseddin’e Şems-i Perende yani “Uçan Şems” derlermiş. Bu lakabın ona, çok gezmesinden ve sık sık zamane ariflerini ziyaret için şehirlerarasında dolaşmasından ötürü verildiği anlaşılmaktadır. Ayrıca ona manevi mertebesi ve ergin ariflerden sayılması dolayısiyle Kâmil-i Tebrİzî de dcnilirmiş. Ama bunun, hem büyük arif Şemseddin Muhammed’in hem de başka bir Şemseddin’in lakabı olduğu anlaşılmaktadır. Merhum üstat Furüzanfer’in İran’da vaktiyle neşretmiş olduğu Menakıb-i Evhadııddin-i Kirmanı adlı eserde Evhaduddin şöyle anlatıyor: “Kayseri’de bulunduğum sırada Kâmil-i Tebrizî denilen bir zat vardı; bu, perişan hâili bir âşık idi. Sultan Ala-eddin ile vezirleri ona çok saygı ve sevgi gösterirlerdi. Bâtın ehli bir adam idi. Sultan yanında çok itibarı var idi. Herhangi bir adam için bin dinar bile iltimas etseydi reddolunmazdı.” Şimdi Evhaduddin’in bahsettiği bu Kâmil-i Tebrizî ile büyük arif Şems-i Tebrizî ‘nin başka başka kişiler olduğunda şüphe etmiyoruz. Çünkü Şems-i Tebrizî, sözü geçen Kirmanlı Evhaduddin’in uzun uzadıya aleyhinde bulunmuş ve Evhüduddin, Şems’in yüce mertebesini anlayamamıştır. Şu hâle göre onun Kayseri’de rastladığı Kâmil-i Tebrizî, başka birisidir yani Kâmil sözününün, o Şemseddin’in vasfı değil ismi olduğu anlaşılmaktadır.
Yine Eflâkî’nin Ariflerin Menkıbeleri kitabında, Mevlâna Celâleddin, yukarıda sözü geçen ikinci Şems-İ Tebrizî’den bahsederken, “Tebrizli Kâmil, Konya şehrinin aptalıdır. Fakih Ahmed’den birkaç derece daha üstündür.” demektedir. Du Kâmil-i Tebrizî’nin, çok vakit zamane sultanlarının, devlet büyüklerinin makamlarına teklifsizce girip çıktığı, saray kapıcılarının ona sos çıkarmadığı, hatta sultanın tahtına çıkıp oturduğu, meclislere vakitli vakitsiz girip çıktığı, meclislerdeki aletlerden herhangi birini alıp dışarı fırladığı halde hiç kimsenin ona engel olmaya cesaret edemediği anlaşılmakladır. Bazı açık gönüllü büyükler, Mevlâna Şcmseddin-i Tebrizî’ye Seyful-lah yani Tanrı Kılıcı da demişlerdir. Bu Kâmil-i Tebrizî’nin adı, MakâhU kitabında da aynen geçmektedir. İlerde görüleceği gibi Makâlât’m ikinci bölümü şöyle başlıyor:
“Pir Muhammed’e sordular: Tebrizli Kâmil’İn hırkası önünde ne hale geliyorsun? Tıpkı doğan pençesine tutulmuş bir serçeye dönüyorsun sonra diyorsun ki, ‘Doğanı öldüreyim de kendimi kurtarayım. Çünkü o kendi hesabına yaşıyor/”
Yukarıdaki sözlerden de anlaşılıyor ki bu Kâmil-i Tebrizî başka
bir Tanrı eridir. Evhaduddin’in Kayseri’de gördüğü, Mevlâna’nın, “Fakih Ahmed’den birkaç kat daha üstündür.” diye bahsettiği zat da Kâmil-i Tebrizî’den başka birisi değildir. Çünkü bunun büyük arif Şemseddin Muhammed’e benzer bir tarafı yoktur. Zaten Eflâkinin verdiği bilgi ile Mevlâna Celâleddin’in Şems hakkında kullandığı deyimler arasında da çelişki vardır. Mevlâna, hiçbir zaman üstadını başka vasıfla övmemiş, onu Kâmil-i Tebrizî diye anmamıştır. Bu açıklamalardan sonra şimdi yine asıl konumuza dönebiliriz.
Büyük arif Tebrizli Muhammed Şemseddin, bazı yanlış görüşlü tetkikçilçrin sandığı ve bize tanıttıkları gibi basit bir batini dervişi değildir. O yüzyılların yetiştirdiği büyük mürşitler arasında üstün vasıflarla yaratılmış eşsiz bir ariftir. Böyle olmasaydı, Mevlâna gibi zahir ve bâtın ilimlerinde yüksek derecelere ermiş, zamanında müderrislik ve müftülük mertebelerine yükselmiş seçkin bir insanı, tanrısal bir aşk ve iştiyak ateşiyle tutuşturabilir miydi? Mevlâna’ya bütün normal hayatını bir tarafa iterek, işini gücünü, medresesini ihmal ettirerek, ona mâna âleminin pencerelerini açan bu Tebriz güneşi, bu Türk velisi olmuştur. Şu halde, bu nitelikte ve bu yetenekte olan ulu bir arifin bayağı bir bâtını dervişi olamayacağı; onun, gönlü yüce hakikatlerle dolu bir irfan ve irşad kaynağı olduğu şüphesizdir. Makâlât’ın incelenmesi, bize, Tebrizli Şemseddİn’in, zamanında en yüksek İslâm! bilgilerden, tefsir, hadis, fıkıh, felsefe ve kelâm bilimlerinde de yeter derecede ilerlemiş olduğunu ve dört mezhebin fıkıh esaslarına da âşinâ bulunduğunu ve bu cümleden olarak Şafiilerin meşhur beş kitabından Tcnbih adlı eseri do incelediğini gösteriyor. Şems’iiı, Arap edebiyat ve filolojisinde de üstün bir bilgiye sahip….

Satın Alabilirsiniz

Bu kitabı en uygun fiyata satın alın »

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Makalat için 1 cevap

  1. Yüzyıllar geçmesine rağmen bizlere ışığıyla ulaşan Şems-i Tebrizi2nin bu eseri mutlaka okunması gereken kitaplar arasınadır. Daha öncede çeşitli yayın evleri tarafından bri kaç baskı yapılmıştır. Umarım H.z. Mevlana gibi büyük bir şahsiyeti yetiştiren çağların evliyasından bizde istifade edebiliriz.

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

www.ucuzkitapal.com | YGS Kitapları