Mor Mürekkep

Eylül 29, 2009 Deneme, Timaş

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

257853_k_8348

Tiryakilik yapan bir dil ustasından denemeler…

Nazan Bekiroğlu’nun denemeleri daha şimdiden genç kuşak tarafından bir klasik olarak kabul ediliyor. Mor Mürekkep, birbirinden bağımsız konulardan bahseden ama bütünü dikkate alındığında ortak bir ruh etrafında öbeklenen denemelerden oluşuyor.

Kimi zaman bir renk, kimi zaman bir kitap veya bir şahıs, kimi zaman da edebi bir sanattan hareketle farkı zaman ve duygusal iklimlerde kaleme alınan bu denemelerde her şeyden önce kıvrak ve akıcı ve Türkçe bilgi dağarcığınızı zorlayan ve harekete geçiren bir birikimle karşılaşacaksınız. Mor Mürekkep’in çağrışımları okkasında duramayacak kadar zengin ve derin.

İçindekiler

Hayat ve Kelimeler
Hayat ve Kelimeler
Tahta Masada Yazı
Söze Hayatın Fedası
Yağmur ve Yağmur
Yazı ve Ölüm, Yine
Anlatamayasınız
Ve Şairler, ve Okurlar
Pazarlanan Şiirim
Yıl Dökümü
Eşik
Eşik
Sahi Neden Bittiniz
Bir Gün Hamlet Bir Gün Ophelia
Çok Kolay Olacak İnanın Bana
Yerleşik Beğeni
Helâl Et Gitsin Aklını
Cinnet Dedikleri O Cennet
Leylâ Diye Kara Kuru Bir Kız
Döngü
Yol Arkadaşım
Puşkin Üzerine Hafif Bir Yazı
Yol Arkadaşım
Saklı Kent: Ani
Adı Kalmayan Kent
Omsk Denemesi
Simurg
Tersinden Okunan Hikâye
Mukavele
Altı Çizilmiş Satırlar
Mavi Kuş
Bilmek Üzerine Bir Olumsuzluk Öyküsü
“İslâm’ın Güler Yüzü’
Hiç Emniyette Değilim
Fevkalâde Emniyetteyim
NakkaşlığımdanI
Nakkaşlığımdanll
Mor Üzerinel
Mor Üzerinell
“Nakş ı Ber Âb”
Ekho
Nisan Çiçeği
Gül Vurgunu
“Pervane Kendini Niye Yakar?”
Âteş Bahçeleri
ibrahim
Çöl
Su
inci Kimin Hakkı?
Bir Sis Yazısı
Üzerinden Gölge Geçen Dünya
Aynaların Kırıkları
“Arka Bahçe”
Savaşçının Dürbününe Düşen Ceylan
Eylem: Siz
Nün Efendim
Hüsnü Talil
Bir Aşkınlık Sanatı: Hüsni Talil
Kan Dökücü Sevgili
Lûtfeyle Tabîba  “İstanbulum Karamanım’
Habibim
imza Yeri: Sağ Alt Köşe
“Sayısız Hart”
“Gene De Sen Söyle”
Nokta Vesselam
Eşya: Şey’in Cem’i
Elveda Yâ Şehr i Ramazan
Siyah Kelebekler
Senin İçin
Güller ve Dikenler
Acildir

Hayat ve Kelimeler
Yaşı kırka geldiği gün, hayatının anlamını bir türlü öğrenemediğinifark eden yazıcı, “Madem ki böyle olmuyor” dedi, “Ben de başka bir yol tutarak hayatımın anlamını çözerim, hayatınım ve böylece hayatın anlamım”.
Bütün görevlerinden istifa etti. Bütün dostlarından, ailesinden ve çocuklarından ayrıldı. Varolan neyi varsa hepsini sattı. Bir tek kitaptan kaldı geriye. Yeni kitaplar aldı ve yeni defterler.
Bir oda tuttu kentin varoşlarında. Kapışım kapattı kendi üzerine, simsiyah perdeleri sımsıkı örttü. Sadece bir adam, sabahlan geliyor, gerekli ne varsa bırakıp gidiyordu.
“Şimdiye kadar bütün öğrendiklerim” dedi yazıcı, “Hayata dair, hiçbir şeyi anlamama yetmediler. Öyleyse onlarıunutmalıyım. Unutmalı ve yeniden başlamalıyım.”
Gözlerini yumdu ve bildiği ne varsa hepsini unuttu. Hiçbir şey kalmadı geriye.
Kaim bir defter çekti önüne. “Hayamı anlamı” diye yazdı başlık sahifesine, altına daha küçük harflerle ekledi: “Yani benim hayatımın.” Defteri bir tarafa itiverdi. Kitaplığın önüne gitti bu kez. Kocaman, meşin ciltli bir kitap aldı: Dünyadaki Bütün Çiçekler. Koca sahifeleri teker teker çevirdi, okudu, bitirdi. Sonra aklında ne kaldıysa kendi defterine geçirdi. Ardından bir başka kitap çekti önüne: Dünyadaki Bütün Hayvanlar. Onu da okuyup aklında kalanları defterine geçirdi, insanların Halleri’ni okudu, gülmeye dair, ağlamaya dair, aşka ve sevmeye dair ne varsa hepsini öğrendi. Gelmiş geçmiş bütün insanların yaşamlarını okudu. Gelmiş geçmiş bütün öğretileri. Yazılmış ne varsa, kitaplara geçirilmiş, okudu ve kendi defterine geçirdi.
Kelimeler çok hoş göründü gözüne. Hepsi dedi ne kadar anlamlı, hepsinin içi ne kadar dolu. Hepsi bana hayatı ne kadar çok kuvvetle öğretiyorlar. Gözleriyle, giderek elleriyle, kelimeleri okşamaya koyuldu. Kelebek yazdı sevgiyle, harflerini teker teker sevdi. Yıldız yazdı, hilâl yazdı, dağ lâlesi, yazdı. Gökyüzü yazdı, “hayatım”, dedi, “işte bunlar benim.”
Yazıcı bütün kitapları ve ansiklopedileri bitirince sıra lügatlere geldi. Elli bin kelimelik, yüz bin kelimelik, mecazlar ve deyimlerle genişletilmiş birçok kelimelik. Hepsini baştan sona ezberledi, hepsinin karşılığını geçirdi defterine. “Z” hanesindeki son kelimeyi de ezberleyip defterine geçirdikten sonra, tahta karyolasına uzandı, çizgili battaniyesinin üzerine.
Bir derin nefes aldı.
“Ne kadar zaman geçti kim bilir”, dedi; ama bu kez tamam, artık hayatı öğrenmiş olmalıyım. Ben ki bütün kitaptan okudum, bütün lügatleri hatmettim. Ben ki bütün kelimeleri ezberledim, artık hayatınanlamımbilmediğimi kim iddia edebilir? Değil mi ki hayatı kelimeler yapıyor, değil mi ki hayat kelimelerden çıkıyor?”
Böylece yazıcı, hayatının, yani bütün hayatların anlamını öğrendiğine kani olarak simsiyah perdeleri açtı geriye. Parlak bir güneş ışığı doldu içeri. Gözleri acıdı, “bu da ne”, diye söylendi. Dışarı çıktı. Bir kelebek kalktı kapı önündeki dağ lâlesinin üzerinden. “Ne hoş çiçek” diye düşündü “ve ne hoş bir uçuş, acaba isimleri ne?” Fakat zihnini ne kadar zorladıysa da ne dağ lâlesini tanıyabildi, ne kelebeği. “Bunlar” dedi “mutlaka öğrendiğim kelimeler arasında yoktular.”
Fakat akşama kadar yol boyunca gezinip de hiçbir şeyi ama hiçbir şeyi tanıyamayınca. Hele akşam olup da üzerindeki lâcivert ve sonsuz boşlukta asılı duran ışık toplarını hayranlıkla seyredince. Bir portakal dilimine benzeyen aydınlığı anlamaya çalışınca içtenlikle. Ve hiçbirisinin ismini bir türlü bilemeyince. İçi acıdı. “Yazık”, dedi “kelimelerle hayat uymuyor demek birbirine. Kim bilir bunlardan her birine ad olan kelimeyi kaç kez öğrendim, kaç kez geçirdim defterime. Kim bilir kelebek bunlardan hangisidir, hangisidir dağ lâlesi, hangisi yıldızdır ve hangisidir adı hilâl olan?”
Gerisin geri odasına döndü. Bütün kitaplarını ve defterlerini fırlatıp attı bir köşeye. “Ben”, dedi “hayatın kelimelerden çıkarılabileceğini zannetmiştim. Oysa karşıladıkları nesneyi bile göstermiyorlar. Demek kelimeler hayattan çıkıyor, hayat kelimelerden değil.”
Tahta karyolasına uzandı, çizgili battaniyesinin üzerine.
Sonra ansızın yerinden kalktı, dışarı fırladı. Karşısına ilk çıkan adama, hayatında bir tek kitap okuduğu bile ümit edilemeyecek bir adama, “Bayım”, dedi, “Bana gösterir misiniz, kelebek bunlardan hangisidir ve hangisidir dağ lâlesi olan?” Adam “ha”, diye kabaca cevapladı, “şu gördüğünüz dağ lâlesidir, onun üzerinden havalanan çiçek de kelebek.”

Tahta Masada Yazı
Victor Hugo, Nötre Dame Katedrali’ni gezerken, kulelerden birinde, bir duvarın  erinde, silik bir kelime görür: FAIALİS. Nötre Dame’ın Kamburu olarak tanıdığımız Nötre Dame de Paris’nin ilhamı bu tek kelimededir: KADER. Bir zamanların ünlü Sultanahmet Cezaevi’nin iliklerine kadar acı işlemi; rutubetli duvarlarından birinde, “Şoför Ahmet’in adı kalır yıldız sayısı çoğul otellerin zamanına.
Topkapı Sarayı Haremi’nin yüzlerce odası ve hücresi arasında, adı Cariyeler Hapishanesi’ne çıkmış birinde, zamana yenik düşmüş bir isim: “Bağrı Yanık Dilfirib”.
Bir seyahat molası, tahta bir masa üzerinde iki satır yazı, karşılaşırsınız, üç beş kan damlası: “Bana biçilen rol çok ağır, taşıyamıyorum, ’84 temmuzu”.
Ya da öğrencileri çoktan gitmiş sınıfın kara tahtasında, iki satır: “İçim çok acıyor, ’95′in mayısı”.
Duvarlara, ağaçlara, sıralara, kapılara, masalara, kara tahtalara, çinilere, fresklere, isimlerini kazıyorlar, acılarım sehl i mümtenî içte görünür kılıyorlar, ya da mutluluklarını. Kimdirler, nedirler? Bu yazılan neden yazmaktadırlar? Ve biz onları ne diye okumaktayız? Hem, duvara yazılmış tek kelimeyi okumakla, bir romanı okumak arasındaki fark zannettiğimiz kadar büyük müdür?
Roman ya da duvarda tek kelime. Yazı “ben” den daha uzun ömürlüdür ve insandaki en kuvvetli iştiyak, sonsuzluk iştiyakıdır.

Bunun için dünya yüzünde geçici olduğunu bilene en kestirme kalıcılık yolu gibi görünmektedir yazı. Dahası okuyacak birilerinin ya da birisinin varlığım ümit etmek, acılan hafifletmektedir.
Ancak bunların ötesinde ve öncesinde yazı bir varlık problemidir. Bir yazanı vardır, yetmez, bir de okuyanı olunca gerçekleşir.
Bir bilinçte yer almaktır çünkü bütün mesele. Yazan dairenin başlangıcıdır. Sonsuzluğu sağlayan, daireyi tamamlayansa okuyandır.
öyleyse okumak varlığına bir eylemdir, dahası, yokluğuna.
Yazan yazdığının görülmesini ister, roman ya da tek kelime. Sonra görüldüğünü bilmek ister. Üstelik gören de gördüğünün bilinmesini ister. Tam bir dairesel oluştur bu. Tahta masaya tek kelime, biri okusun, kim okursa.
Tahta masaya kazılmış yazıyı okurum ve okuduğumun onu yazan tarafından bilinmesini isterim.
Neden?
Bir daha asla karşılaşmayacağımızı bildiğimiz halde biz iki isimsiz, yazan ve okuyan, hızla geçişen iki trenin penceresinde belirirken hayallerimiz, en güzel yüzümüzü takınır, kendimize çeki düzen veririz. Görmekte ve görülmekteyiz. O bizi görerek, bizim varlığımızı onaylarken, biz de onu görerek onun varlığını onaylarız ve bunun karşılıklı bilinmesini isteriz.
Görülmek istemek, yaradılışın esâmisinden bir şelâle gibi döküle döküle bize kadar inmektedir. Bir bilinçte yer almaktır bütün mesele.
Bu yüzden görmek ve görülmek mühim bir şeydir.
Başta sorulan sorunun karşılığına gelince. FATALİS sözcüğüne sığdırdığı bir ömürlük macerayı Nötre Dame duvarlarından birine kazıyarak görülmek isteyen ortaçağlı ile Nötre Dame de Paris’yi kağıda yazan Hugo, bir varlık problemi olarak baktığımızda, çok da farklı değildirler. Aradaki basit bir hacim farkı.
“BağrıYanık Dilfirib”, onun şanssızlığı ise bir Hugo’yla karşılaşamamış olması.

Söze Hayatın Fedası
Sözün, hayatın neresinde durduğu, bir teori sorunu olarak söz kadar ve hayat kadar eski. Sözün hayat karşısında ne kadar samimi olabildiği meraka değer elbet; ama daha meraka değer ve tehlikeli olan ne kadar samimiyetsiz olabileceği.
Eski Yunan, sofistleri yetiştirdi. Onlar, o hayatın içinde bir ihtiyaca cevap verir, dolaşarak, güzel ve etkileyici konuşmayı, hitabeti öğretirlerdi. Sofistlerin temsil ettiği anlamda “söz”ün yöntemleri, formülleri vardı. Ve eğer bu formülleri iyi kullanabilirseniz, gerçekle/doğruyla ilişkisi ne olursa olsun, bir fikri ispatlayabilir, hatta doğruluğuna hiç inanmadığınız bir davayı bile kazanabilirdiniz. Mutlak/doğru olanla ilişkisi zayıf da olsa iyi kullanıldığında sözün üstün gelmesi, sofist sözcüğünün zamanla olumsuz bir anlam kazanmasına neden oldu. Ancak doğru olan karşısında dayatılan ve kazanan bu samimiyetsizlik sözün zaferiydi aslında.
Sofistleri yetiştiren eski Yunan’da vezin, kafiye ve benzeri teknik şiir bilgilerini öğreten okullar da vardı. Güzelliği geometrik ölçülerin uyumuna indirgeyen böyle bir uygarlıkta şaşırtıcı değil elbet. Kim bu okullardan yetişerek şair olmuş, bilinmez. Ama şiir okuldan, kitaptan, hocadan öğrenilmez kuşkusuz.
{skolastik zihniyetin de temel endişelerinden biri, lisanı hiç yanlışsız ve etkileyici kullanmaktı. Retorik. Ama içi boşalan retorik Ortaçağ’ın felâketi oldu. Hayat yok oldu. Daha doğrusu bir oyuna dönüştü. Kabuklaşan lisan ve klişeleşen hazır imajlar, idrak ettiği…

Satın Alabilirsiniz

Acıktın mı? Mükemmel bir yemeğe ne dersin?Korr.com.tr

Burada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.

Genel Bilgiler

Benim için ARA!

Cevap ver

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Kapat

Forza Rowing Club