Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

1200 Yıllık Sürgün “Türk” Sözünün Hazin Serüveni

D. Ahsen Batur

1200 Yıllık Sürgün “Türk” Sözünün Hazin Serüveni

 Türk kelimesi, Gök-Türk Devleti’nin yıkılmasından Jön-Türklerin kuruluşuna kadar yaklaşık 1200 yıl boyunca Türkler tarafından hiç kullanılmamış ve kelime adeta Türkler tarafından sürgüne gönderilmiştir. Osmanlı, İstanbul’un fethinden sonra Müslüman Roma İmparatorluğu idi.

Ziya Gökalp, “Bu milletin yakın zamana kadar kendisine mahsus bir adı yoktu. Tanzimatçılar ona: ‘Sen yalnız Osmanlısın. Sakın başka milletlere bakarak sen de milli bir ad isteme! Milli bir ad istediğin dakikada Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasına sebep olursun’ demişlerdi. Zavallı Türk, vatanımı kaybederim korkusu ile, ‘Vallahi Türk değilim. Osmanlılıktan başka hiç bir içtimai zümreye mensup değilim’ demeye mecbur edilmişti” derken son derece haklıydı.

1912 yılında Sebilürreşat dergisinde çıkan bir yazıda “Türk” kelimesinin kullanılması, dinsizlik, kafirlik sayılıyordu. 1913 tarihli “Mecmua-i Ebuzziya” dergisinin 94. sayısında, “Bizim Türklüğümüz sembolizmden başka bir şey değildir. Bizler, yani Türkler Müslümanlık içinde erimişizdir. Türk falan değil, sadece Müslümanız” deniliyordu. Üniversitede profesörlük yapmış olan Ahmet Naim, 1913 yılında yazdığı “İslamda Dava-i Kavmiye” adlı kitabında, Türk’e karşı savaş açmıştı ve “Türk’ün geçmişini bilmesine, öğrenmesine lüzum ve ihtiyaç yok” diyordu.

1919-1920 yıllarında şeyhülislamlık görevine getirilmiş ve ülkeden kaçmak zorunda kalmış olan Mustafa Sabri Efendi, Türk’e Türklük benliğini vermek isteyenleri “soysuzluk”la suçluyordu. Türkiye’de İngiliz Muhibler Derneği’nin kurucularındandı ve Kuvay-ı Milliye mensupları için ölüm fetvası da çıkartan da o idi. Mehmet Akif ise Türklükten söz eden Ziya Gökalp’a “kaltaban” sıfatını yakıştırıyordu.

Tespitlerimize göre Gök-Türkler’den sonra “Ben Türk’üm” diyen hükümdar sayısı yalnızca yedidir. Sultan Alpaslan, Harezmşah Muhammed, Timur, Babür, Hüseyin Baykara, II. Abdülhamid ve son Buhara hanı Said Alim Han.

İÇİNDEKİLER

ÖNSÖZ……………………………………………………………………………………………9

Dedeler ve Torunlar………………………………………………………………………….9

I. İLK TÜRK DEVLETÎNÎN DOĞUŞU……………………………………………………..15

Türk’ün anlamı ve farklı söyleniş şekilleri…………………………………………….21

I. Türk Hakanlığının Kuruluşu…………………………………………………………….23

II. Türk Hakanlığı……………………………………………………………………………..28

Sona Doğru…………………………………………………………………………………..34

II. UYGUR HAKANLIĞI VE TÜRKLÜK………………………………………………..38

Gök-Türkler ve Uygurlar…………………………………………………………………41

Uygur Hakanlığı’nın Kuruluşu………………………………………………………….42

An Lu-shan İsyanı………………………………………………………………………..45

Uygur Hakanlığı’nın Yıkılışı……………………………………………………………..46

III. KARAHANLILAR VE TÜRKLÜK………………………………………………….48

Karahanlı Devleti’nin Kuruluşu……………………………………………………….50

IV. GAZNELİLER VE TÜRKLÜK……………………………………………………..56

ÜÇÜNCÜ PARTNER: OĞUZLAR…………………………………………………….60

Oğuz adı……………………………………………………………………………………60

Hazarlar ve Yahudiler………………………………………………………………….67

Hazarlar ve Göktürkler…………………………………………………………………69

Hazarlar ve Oğuzlar…………………………………………………………………….77

Doğu Avrupa’daki Oğuzlar…………………………………………………………….84

V. SELÇUKLULAR VE TÜRKLÜK……………………………………………………88

Dandanakan Savaşı ve Selçuklu Devleti’nin Kuruluşu……………………….99

Anadolu Fatihi Alparslan………………………………………………………………103

Sultan Sancar – Oğuz İsyanı – Büyük Selçuklu

İmparatorluğu’nun Parçalanışı………………………………………………………..106

VI. HAREZMŞAHLAR VE TÜRKLÜK………………………………………………..112
VII. ANADOLU SELÇUKLULARI VE TÜRKLÜK…………………………………..124

Yassı-Çimen:Beyinsiz Kartalların Dövüşü………………………………………..135

Alaaddin Keykubad’tan Sonra Selçuklular………………………………………..140

Moğol istilası…………………………………………………………………………………144

VIII. ANADOLU BEYLİKLERİ VE TÜRKLÜK…………………………………………147

Kadı Burhaneddin…………………………………………………………………………..153

Kadı Burhaneddin-Osmanlı Münasebetleri………………………………………….156

Timur-Kadı Burhaneddin…………………………………………………………………..158

Dulkadir Oğulları………………………………………………………………………………162

IX. osmanogullari ve Türklük (??)……………………………………………………….166

Kay mı. Kayı mı?………………………………………………………………………………167

İmparatorluğa giden yol……………………………………………………………………..171

Kuzgunların Kapışması-Kargaların Kahkahası………………………………………173

Osmanlılar ve Türklük………………………………………………………………………..177

Üç Büyük Hata…………………………………………………………………………………183

a) Saraya Alman Yabana Gelinler………………………………………………………183

Osmanlı’nın ilk ganimeti Nilüfer (Horofıra)……………………………………………..185

b) Yeniçeri denilen ahlaksızlar……………………………………………………………192

c) Soysuz bürokratlar ve Soysuzlar Mektebi “Enderun”…………………………207

Fatih ve sonrasında Türkler……………………………………………………………….215

Devşirme ve Dönme Paşaların Resmi Geçidi………………………………………..228

Genç Osman…………………………………………………………………………………..236

Ulu Hakan Sultan Abdülhamid……………………………………………………………242

Celali İsyanları…………………………………………………………………………………254

Katliam…………………………………………………………………………………………..277

Mel’un-u lâin Kuyucu Murat……………………………………………………………….279

Türk kelimesinde anlam kayması ve tahkir amaçlı kullanılması…………………285

Jön-Türkler ve Türk kelimesinin sürgünden dönüşü……………………………..293

Türkiye Cumhuriyeti mi, Batı Türkistan mı?………………………………………….300

Türklüğünü Haykıranlar……………………………………………………………………309

İslamiyet ve etnisite…………………………………………………………………………317

Etnik mensubiyet ve din meselesi………………………………………………………320

AKP ve Türklük………………………………………………………….……………………331

Kaynakça………………………………………………………………………………………339

Dedeler ve Torunlar

Dünyadaki etnik toplulukların çok büyük çoğunluğunun iki veya ikiden fazla ismi vardır. Bu isimlerden biri, o etnik topluluğun yayıldığı topraklardaki genel adı olabildiği gibi, içlerinden herhangi bir grubun adı olmakla birlikte, tamamı için kullanılanları vardır.

Halkların birden fazla adlarının olması, öncelikle herhangi bir halkın kendisini çevresine takdim ederken kullandığı isimle, komşularının onlara verdikleri farklı isimlerden kaynaklanır, örneğin, Adı- geler kendilerini dünyaya “Adıge” adıyla tanıtmalarına rağmen, biz onlara “Çerkeş” deriz.

Günümüzde dünya coğrafyasında yer alan tüm halkların ön atalarının kullandıkları isimle onların torunlarının kullandıkları isimler çoğu kez birbiriyle örtüşmez. Üstelik de atalarla torunların çoğu kez aynı coğrafyada hayatlarını sürdürmelerine rağmen, aynı ismi taşımamaları, tam anlamıyla bîr anakronik olmakla birlikte, inkâr edilemeyecek bir vakıadır.

Bu konuda verilebilecek örnek bir hayli fazladır ve esasen bu kuralın dışında kalan halklar neredeyse parmakla sayılabilecek kadar azdır. Şaşırtıcı olmakla birlikte, bu konudaki istisnai örneklerden birisi Araplardır. Çünkü Araplar, tarihleri boyunca değişik devletler ve hanedanlar kurmuş olsalar da, kendilerini başka halklara karşı daima “Arap” olarak takdim etmişlerdir.

Torunların ataların ismini taşımamaları konusunda birkaç örnek vermeye çalışalım. Türk tarihiyle ilgili örnekleri en sona saklayarak komşu halklardan başlayalım. Günümüzde Gürcü dediğimiz halkın ön atalarının adı Kartli/Kartvel idi. Keza bugün Laz dediğimiz etnik topluluğa geçmişte Kolh, ülkelerine

Kolheti deniliyordu. Komşuları Gürcüler ise onlara “Eğri”, ülkelerine de “Ergisi” diyorlardı. Şimdilerde dünya tarih literatürüne Ermeni olarak geçen halkın atalarının ismi Hay, ülkelerinin adı Hayastan idi. Gürcülerse onlara Somehi derlerlerdi.’

Yunanlıların eski atalarının adı İonyalılardı. Onlara belki de dilleri dönmediği için ionya kelimesini tahrif ederek Yunan ve Yunanlı adını verenler Acemler. Araplar ve Türkler olmuştur. Bu üç halkın dışında onlara Yunan adını veren başka bir halk yoktur. Bulgar adı tarihen çok eskilere dayanan bir isimdir, ama bu ismin de bugünkü Bulgarlarla bir ilgisi yoktur.

Çünkü tarihte tanıdığımız Bulgarlar, Kama ve Tuna Bulgarları olarak ikiye ayrıldıktan sonra, biri Kazan Tatarları dediğimiz halkın bel kemiğini (ki ikinci ağırlıklı unsur Kıpçaklardır) oluşturmuş, diğerleri Tuna tarafına giderek Slav kökenli halklarla kaynaşarak yalnızca “Bulgar” adını muhafaza etmekle birlikte, Türk’e ve Türklüğe düşman bir halk olarak karşımıza çıkmıştır. Fas, Tunus, Cezayir, Moritanya vb. ülkelerde yaşayan halklar, tarihi dönem içinde değişik atalar ve farklı diller kullandıktan sonra Arapça da karar kılarak, daha doğrusu dillerini Arapça ile değiştirerek Araplaşmış halklardır.

Nitekim antropolojik açıdan incelendiğinde onların Sami Araplarla çok az fizyolojik benzerliklere sahip oldukları görülür. Bu farklılık onların dil ve lehçelerinde de görülür, ama din unsuru zamanla diğer unsurları bastırdığı için Araplık ruhu galip gelmiştir. Mısırlılar da bu cümledendir.

Asurileri sahiplenen tek halk Süryaniler olmuştur. Ama Süryanilerle Asurilerin yaşadıkları topraklar birbirine yakın olmakla birlikle, aynı değildi ve Birunî’nin işaret ettiği gibi Sûryanîler Suristan (daha sonraki Suriye) denilen topraklarda Asurîlerden yüzlerce yıl sonra ortaya çıkmış bir halktır.

Asıl vatanları Irak olan Berberilerin torunları bugün Tavarık (Batı dillerinde Tuareg) adını taşımaktadır. Vikinglerin torunlarına şimdilerde Dan (Danimarkalı) denilmektedir. Angle ve Saksonların karışımından oluşan İngilizler atalarının adını kullanmamaktadırlar. Buzantion denilen Bizanslı halkın adını kullanan hiçbir temsilci kalmamıştır.

Hatta Rum dediğimiz halk dahi bugün kendini Grek olarak tanıtmaktadır. Şimdilerde Rus dediğimiz halk, Slavyan ve Ruslardan oluşmasına rağmen, Slavyan adını kullanmadıkları gibi, ataları kabul ettikleri Ani, Sklaven ve Venedlerin adını da kullanmamaktadırlar.

Çok uzun süreli bir imparatorluk kuran Romalıların varisleri İtalyanlar, kendilerini dünyaya Romalı olarak değil, İtalyan olarak takdim etmektedirler (1861’den itibaren).

Latin Amerika’da yaşayan halklar, Avrupalı atalarının isimlerini bırakıp yeni isimler aldılar. Korsikahlar, asıl ataları olan Etrûsklerin belki adını dahi hatırlamamaktadırlar ve İtalyan kimliğini benimsemiş durumdadırlar.

Arnavutlar (Albanlar), ataları Pelasgları yalnızca uzak ataları olarak kabul ederler, ama Pelasg adını kullanmazlar…

Bu anlatılanları yüzlerce örnekle çoğaltmak mümkün.
Türklere gelince, pek çok devlet, pek çok hanedan kurmuş olmalarına rağmen, tarih boyunca açıkça “Türk” kelimesini kullanan yalnızca iki halk ve iki devlet olmuştur. Birisi bizim ‘”gök” kelimesini ilave ederek yazdığımız Gök-Türk

Devleti, diğeri ise Osmanlı hanedanı mirası üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyetedir ve dikkat edilirse onun dahi adı Türk Cumhuriyeti değil, Türkiye Cumhuriyeti’dir. Bu ikisinin dışında halk adı olarak Tûrk kelimesini içeren iki topluluk vardır: Türgişler (veya Türkiş) ve Türkmenler. Halbuki kendilerini Afrasyab’ın ve Gök-Türklerin doğrudan varisleri sayan
Karahanlılardan sonra kurulan Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu’nun bânileri, Türk kelimesini hiç kullanmadıkları gibi, bu kelimeyi neredeyse öcü gibi telakki etmiş ve kendilerine Türk denilmesini adeta bir tür tahkir gibi algılamışlardır.

Allah’tan Selçukluların ve özellikle Osmanlı’nın Türk kelimesini tahkir sıfatı olarak kabul ettikleri dönemde, başka halkların tarihçi ve coğrafyacıları onlardan Türk olarak bahsediyor, Türklüğü kabul etmek istemeyen ve bu kelimeyi hatırlamayı dahi arzu etmeyen bu devletlerden Türk devleti olarak söz ediyorlardı. Hatta Avrupalılar ve özellikle İtalyanlar çocuklarını korkutmak için “Anneciğim, Osmanlılar!” değil “Mamma li Turchi! (Anneciğim, Türkler!..) diyorlardı.

işte Türk kelimesinin adeta sürgün hayatı yaşadığı bu dönem, Gök-Türk Devleti’nin nihai olarak yıkılışından Jön-Türkler adını taşıyan elitlerin oluşmasına ve Osmanlı mirası üzerine “Türk” damgasının vurulmasına kadar geçen 1200 yıllık bir süredir ve bu kitabın konusunu oluşturacaktır.

Demek ki Türkler, 1200 yıllık bir mankurtluk süreci yaşamışlar ve kendilerini komşularına başka isimlerle takdim etmişlerdir. Bu durum, elbette onların Türk kelimesini bilmediklerinden değil, başkalarının “tarih şuuru” dediği, benimse “etnik hafıza” dediğim milli hafızadan ve şuurdan yoksun oluşlarından kaynaklanmıştır. Bu etnik hafıza bugün dahi tam olarak yerine gelmiş değil.

Eğer aksi varit olsaydı, kurulduğu günden bu yana Türklüğü kendisine sancak yapan siyasi bir partinin mutlak iktidarda olması gerekirdi. Hâlbuki o parti (MHP) yıllarca meclise dahi girememiş, son yıllarda ise seçim barajını aşma tesellisiyle yetinmek zorunda bırakılmış; buna karşılık soysuzlar mektebi Enderun’da yetişenlerin torunları baş tacı edilmiş, Osmanlı dönemi gibi çok uzun bir dönemden sonra merhum Atatürk’le yaşanan kısa süre hariç, yine dönme-devşirmelerin devr-i devranları başlamıştır ve hâlâ da sürüp gitmektedir.

Çünkü benim mankurt milletim, sandıktan seçip çıkardığı insanların etnik kökenine asla bakmaz, Müslümanlık gibi her türlü kamuflajın yegâne vasıtası olarak kullanılmaya müsait İslam kimliğini kullananların maskelerinin arkasındaki iğrenç suratlarını görmez; böylece hem kendini yakar hem de beni yakar!

Bu satırları okuyanlar, eserin yazarının ırkçı bir fanatik olduğunu düşünebilirler;
ama öyle değil. Çünkü ırkçılık, yalnızca kendine hayat. hakkı tanımak, sadece kendini en üstün (arya), diğerlerini en alçak (parya) olarak görmek, onlara hayat hakkı tanımamak, yok etmek istemek, horlamak ve aşağılamaktır.

Hâlbuki ben bir Türk olarak, diğer halklara mensup insanların da Tanrı tarafından yaratıldığını, onların da benim gibi yeryüzünde yaşama hakları olduğunu peşinen kabul ediyor, onları kendimden üstün veya alçak görmüyorum.

Ama yeryüzûndeki tüm halklar kendi adlarını gururla telaffuz ederken, hatta tarih boyunca bir devletleri dahi olmamış etnik topluluklar köklerini binlerce yıl öncesine bağlamaya çalışırken, binlerinin her metresi atalarımın kanlarıyla sulanmış kendi ülkemde, “Türk’üm” dediğimde bana “alien”miş (uzaylı yaratık) gibi bakmaları, sanki İslam dini etnik mensubiyeti belirtmeyi yasaklamış gibi, ki aksine teşvik etmiştir, beni islam dairesi dışına almaya çalışmaları, doğrusunu söylemek gerekirse, ağırıma gidiyor ve hatta kanımı donduruyor! Aksine ben “Türk’üm” dediğimde bana karşı suratını ekşitenlerin kendileri soysuz kişilerdir.

Çünkü onların soyu-sopu belli olmadığı için, karşısında soyu-sopu belli birini görmeye tahammül edemezler. Son zamanlarda anası belli babası yüz elli olan bazı türedi kişiler, televizyonlarda ve basında açık açık “ben kendimi asla Türk olarak takdim etmem” demek suretiyle, güya zemzem kuyusuna işeyerek meşhur olmak, tartışma başlatıp gündemde kalmak istemekledirler. Onlar merak etmesinler, Türklerin de zaten onların kendilerini Türk olarak takdim etmelerine ihtiyaçları yoktur. Soysuz ve şuursuz alienler zaten Türk olamazlar.

Türk kelimesi, gerçekten çok uzunca bir süre kesif bulutların arkasında. bir gün birilerinin o bulutları aralayacaktan gün gelinceye kadar sürgün hayatı yaşamıştır.

Bu satırların yazan Oğuzların Avşar boyuna mensup, tipik bir Türkmen köyünde dünyaya gelmiş ve büyümüştür. Annesi babası halis bir Oğuz Türkü olmasına rağmen, ne onların ne de köylülerinin ağzından bir kez olsun “Türk” kelimesini işitmemişıir.

Hatta Avşar boyuna mensup olduğunu dahi daha sonraları kendi araştırmaları sonucunda keşfetmiştir. Peki, bunun sorumlusu kimdir? Yıllar önce bir televizyon kanalında takriben 70 yaşlarında birinin konuşmasını işitmiştim.

Bu kişi, bir bayram günü annesine kim olduklarını sormuş. Annesi “Oğlum, biz OsmanlIyız” cevabını vermiş. Delikanlı, “iyi ama anne, bak şu komşumuz Çerkeş olduğunu, öteki Kürt olduğunu, beriki Arnavut olduğunu söylüyor, biz kimiz?” diye sormuş, annesi yine “Oğlum, biz Osmanlıyız!” cevabını vermiş. Şimdi o yaşlı kadını suçlamak gerekir mi?

Hayatında Osmanlı’dan başka bir kelime duymamış yaşlı bir nineyi bu sözlerinden dolayı suçlamak gerçekten insafsızlık olur. O nineye “Peki, Osmanlı kimdir?” diye sorsanız, alacağınız cevap “Osmanlı işte, Osmanlı!”dan başka bir şey olmazdı. Halbuki tarihte “Osmanlı” adında ne bir kabile vardır, ne etnik bir grup, ne de ulus.

Aslında bu kitabın adını Ziya Gökalp’in “Bu milletin yakın zamana kadar kendine ait bir adı bile olmamıştı” sözünden hareketle “Türk’ün Adı Yok” koymak da mümkündü, ama o zaman da sadece Osmanlı hanedanı döneminde Türk kelimesinin kullanılmadığı, ondan önce kullanıldığı düşünülebilirdi.

1200 yıllık bir süreç, gerçekten Türk kelimesinin sürgünde yaşadığı bir dönemdir ve eserin takip eden sayfalarında bu sürgün hayatının hikâyesini okuyacaksınız.

D. Ahsen Batur

1. İLK TÜRK DEVLETİNİN DOĞUŞU

Kitabımızın konusu Türk iarihi olmadığı için, Tûrklerin ataları Hunların, Sakaların, Masagetlerin… tarihlerine girmeyeceğiz. Ayrıca Türk kelimesine yakın sesler içeren ve Milat öncesi yazarların eserlerinde geçen kelimeler üzerinde durarak, Tûrklerin Milattan çok önceleri var oldukları konusuna da değinmeyeceğiz.

Bir halk, bir çırpıda gökten zembille indirilmiş gibi ortaya çıkmadığına veya çıkamayacağına göre, elbette yakın atalarının yanı sıra uzak ataları da vardır ve bu durum günümüzde dünyada varlığını sürdüren halkların çok büyük bir kesimi için geçerlidir.

Herodot’un dogu kavimleri arasında zikrettiği Targitalar, İskit topraklarında oturdukları belirlilen Tyrkae (Yurkae)ler, Yafes’in torunu Togarma, Hint kaynaklarında geçen Turkha veya Turuşkalar, Thraklar ve Ön Asya çivi yazılı kitabelerde geçen Turukkuların ve keza Çin kaynaklannda M.Ö. I. Bin- yılda yaşadıkları belirtilen Tik (Di)lerin doğrudan Türk adını taşıyan Türk kavimleri oldukları ileri sürülmüş, ama linguistik açıdan doğruluğu ispat edilememiştir.

Dolayısıyla bu eserde Türk kelimesinin devlet ve millet adı olarak ortaya çıktığı tarihten XX. Yüzyıl başlarında Türk adını taşıyan Jön-Türklerin ortaya çıkışına kadar geçen uzun tarih diliminde “Türk” sözcüğünün serüveni üzerinde durulacağından, konuya doğrudan bizim kendi ilavemizle Gök-Türk dediğimiz devletin doğuşu, yükselişi, birinci ve ikinci hakanlık dönemi, Türk kelimesinin yazılı…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap Adı1200 Yıllık Sürgün "Türk" Sözünün Hazin Serüveni
  • Sayfa Sayısı344
  • YazarD. Ahsen Batur
  • ISBN9789758839889
  • Boyutlar, Kapak13,5x21,5, Karton Kapak
  • YayıneviSelenge Yayınları / 2013

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur