Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

“Tutku dolu anlatımıyla Arzunun Rengi, erotizmin yeni tonu olmaya aday.”
-New-

İlişkisinde sorunlar olan keman virtüözü Summer Zahova huzuru müzikte arar. Ancak bir gün, Londra metrosunda keman çalarken, kemanı onarılamayacak düzeyde hasar görür. Ne yapacağını bilemezken performansını ilk duyduğu anda ondan etkilenen tutkulu ve varlıklı Profesör Dominik’ten kışkırtıcı bir teklif alır. Dominik, Summer’a yeni bir keman alacaktır ama bir şartı vardır; sadece ona özel bir resital verecektir. Dominik, büyüleyici notaların arasında kaybolurken Summer’ın varlığını inkâr ettiği karanlık arzularını açığa çıkartır.

Aralarındaki çekimi inkâr edemeyen Dominik ve Summer, tehlikeli olduğu kadar heyecanlı, dönemeçler ve yol ayrımlarıyla dolu yoğun bir ilişkinin içine girerler fakat zevk bir süre sonra acıya dönüşecektir. Böylesine şiddetli bir tutkudan doğan bir ilişkiyi yürütebilmeleri mümkün olacak mıdır?

Yepyeni bir erotik serinin ilk kitabı Arzunun Rengi en kısa zamanda daha fazlasını okumak isteyeceğiniz, baş döndürücü ve kışkırtıcı bir roman.

“Çarpıcı ve baştan çıkartıcı. Arzunun Rengi nefesinizi kesecek bir aşk hikâyesi.”
-Look-

“Bu kitap, erotik edebiyatın kırmızı halısında yürümeyi hak ediyor.”
-Kossi Welt-

“Eğlenceli, kıpır kıpır ve yetişkinlere yönelik bir kitap. Bir kadının arzularının tek renginin gri olmadığını ve elliden fazla tonu olduğunu görmek rahatlatıcı!”
-Belle de Jour-

“Grinin Elli Tonu’nu sevdiyseniz, iki yabancı arasındaki çalkantılı ve tutku dolu ilişkinin anlatıldığı bu kitabın da bağımlısı olacaksınız. Okuduklarınız aklınızdan çıkmayacak.” -goodreads.com-

“Kalp atışlarınızı hızlandıracak, aklınızdan çıkmayacak ve duyularınızı harekete geçirecek bir serinin ilk kitabı.”
-Orion-

UYARI:
Kitabın içeriği yetişkin okurlara uygundur. Cinsel sahneler barındırır.

***

1

Bir Kız ve Kemanı

Hepsi Vivaldi’nin suçu.

Özellikle de, şu anda tatlı tatlı horlayan erkek arkadaşımın yanı başındaki komodinin üzerinde ters yüz halde duran Vivaldi’nin Dört Mevsim CD’min.

Darren sabaha karşı saat üçte iş gezisinden dönüp beni dörtlü stereo ses sisteminin son sesinde çalan konçerto eşliğinde oturma odasının ahşap zemininde çırılçıplak uzanmış halde bulunca tartıştık.

Darren kapıyı açtığında Dört Mevsim Konçertosu’ nun ikinci bölümü olan “Yaz”ın’ en canlı bölümü çalıyordu.

Sağ omzumda hissettiğim ayakkabısının tabanıyla beni ileri geri sarsıncaya kadar geldiğini de fark etmemiştim. Gözlerimi açtığımda üzerime eğildiğini gördüm. Lambanın açıldığını ve CD’nin aniden sustuğunu da o anda fark ettim.

“Ne halt ediyorsun?” dedi.

“Müzik dinliyorum,” diye yanıtladım en kısık sesimle.

“Onu duyabiliyorum! Sokağın başından bile duyuluyor zaten!” diye bağırdı.

Los Angeles’a gitmişti ve uzun bir yolculuk yapmış birine göre fazlasıyla dinç görünüyordu. Takım elbisesinin yarısı hâlâ üzerindeydi; bembeyaz bir gömlek, deri kemer, çok ince çizgili lacivert bir pantolon giymiş ve onunla uyumlu ceketini bir koluna takmış, tekerlekli çantasının sapını da sımsıkı kavramıştı. Müziğin sesinden başka bir şey duymasam bile dışarıda yağmur yağdığı belliydi. Çantası yağmurdan kayganlaşmış, yan tarafından yere akan sular bacaklarımın tam yanında bir gölcük oluşturmuştu. Şemsiyesinin koruyamadığı pantolonu ıslaktı ve baldırına yapışmıştı.

Başımı ayakkabısına çevirdiğimde ıslak baldırının bir kısmını gördüm. Miske benzer bir şey kokuyordu; biraz ter, biraz yağmur, biraz ayakkabı cilası ve deri. Ayakkabısından koluma birkaç damla su damladı.

Vivaldi’nin üzerimde her zaman özel bir etkisi olmuştur ve ne sabahın erken saati ne de Darren’ın yüzündeki öfkeli ifade, hızla bedenime yayılan sıcaklığı hissetmeme, tıpkı müzik gibi damarlarımdaki kanı ateşlemesine engel olamadı.

Ayakkabısı sağ koluma hafifçe bastırmaya devam ettiği için dönerek sol kolumu bacağına uzattım.

Onu yakmışım gibi anında geri çekilerek kafasını iki yana salladı.

“Tanrı aşkına, Summer…”

Çantasını sürükleyerek CD rafının yanındaki duvara yasladı ve Dört Mevsim CD’sini disk çalardan çıkartıp odasına geçti. Kalkıp peşinden gitmek aklıma geldiyse de vazgeçtim. Üzerimde kıyafet olmadan Darren’la girişeceğim bir tartışmadan galip çıkmam mümkün değildi. Çıplak vücudum dimdik ayakta durmak yerine yatay pozisyondayken ahşap döşemeyle daha kolay kaynaşacağı için kımıldamadan uzandığım takdirde Darren’ın gözüne daha az ilişerek öfkesini biraz olsun yatıştırabileceğimi ümit ettim.

Giysi dolabının kapağının açıldığını ve ceketini asarken tahta askıların çıkardığı o bildik tıkırtıyı duydum. Altı aydır flört ediyorduk ve bir kez olsun sıradan bir insan gibi paltosunu sandalyeye veya koltuğa fırlattığını görmemiştim. Ceketini dolaba astıktan sonra oturdu, ayakkabısını ve kol düğmelerini çıkardı, gömleğinin düğmelerini açtı ve onu da çıkartıp hemen çamaşır sepetine bıraktı, kemerini lacivert, siyah ve kahverengi tonlarındaki bir düzine iç karartıcı kemerin yanına astı. Erkeklerde hoşuma giden tarzda slip külot giyiyordu; bel kısmı kalın, esnek pamuklu küçük bir parça. Külotun kışkırtıcı sıkı sarış şekli hoşuma gitse de, evin içinde asla o halde dolaşmayıp kendini sabahlığının arkasına gizlediği için beni müthiş bir hayal kırıklığına uğratırdı. Darren’a göre çıplaklık rencide ediciydi.

Yazın bir resitalde tanışmıştık. Benim için çok önemli bir gündü; kemancılardan biri hastalandığı için son dakikada orkestraya dâhil olmuştum. Arvo Pârt’tan nefret ettiğim bir parça çalınacaktı. Bence çok düzensiz ve monotondu ama küçük de olsa gerçek bir sahnede Justin Bieber bile çalsam keyif almanın bir yolunu bulurdum. Darren da izleyicilerin arasındaydı ve hoşuna gitmişti.

Kızıl saçlara özel bir ilgisi vardı ve görüşmeye başladıktan bir süre sonra, sahnenin açısı yüzümü görmesine engel olsa da başımı çok iyi görebildiğini söylemişti. Saçlarım sahne ışığında alev alev ışıldıyormuş. Bir kova şampanya almış ve beni kuliste bulmak için organizatörlerle bağlantıya geçmişti.

Şampanyayı sevmediğim halde içmiştim, çünkü uzun boylu, yakışıklıydı ve o güne kadarki tek gerçek hayranım olduğu söylenebilirdi.

Ön dişlerim olmasaydı ya da bir şekilde tipi olmasaydım ne yapacağını sorduğumda, kızıl saçlı olmamasına rağmen çekici bulduğu perküsyonist kızla şansını deneyeceğini söylemişti.

Birkaç saat sonra sarhoş olmuştum ve sırtüstü uzandığım Ealing’deki odasında, üzerime çıkmadan önce ceketini asıp ayakkabılarını dikkatlice yan yana koyan bir adamla nasıl yatağa girdiğimi düşünüyordum. Ama penisi büyüktü ve hoş bir dairesi vardı. Sevdiğim bütün müzik türlerinden nefret ettiğini öğrensem de, aylarca hemen hemen her hafta sonumuzu birlikte geçirdik. Ne yazık ki bana göre o sürenin yeterli bir kısmı yatakta geçmemiş, çoğunluğu hiç hoşuma gitmeyen, Darren’ın da anlamadığı kanısına vardığım entelektüel sanat çalışmalarını gezmekle geçmişti.

Bar ve metro duraklarında değil de, düzgün klasik müzik salonlarında çaldığımı gören adamlar, bir kadın kemancıyla ilişkilendirdikleri tüm özellikleri taşıdığıma inanarak Darren’la aynı hataya düşüyorlardı. Onlara göre ben; zevksiz ve açık saçık kıyafetlerin asla yer bulamadığı, sahneye uygun sade ve şık kıyafetlerle dolu bir gardırobu olan terbiyeli, kurallara uyan, kültürlü, eğitimli, zarif ve kibar bir kadındım. Kısa topuklu ayakkabılar giyerdim, ince bileklerimin yarattığı etkinin farkında bile olmazdım.

Aslında konserler için Brick Lane’deki bir dükkândan on dolara alıp bir terziye üzerinde oynamalar yaptırdığım bir tek siyah elbisem vardı. Boynu kapalı, sırtı açık kadife bir elbiseydi ama onu Darren’la buluştuğum gecenin öncesinde kuru temizlemeye verdiğim için kredi kartımla Selfridges’dan dar bir elbise almış, etiketini iç çamaşırıma sokmuştum. Neyse ki Darren derli toplu bir âşık olduğu için benim veya elbisenin üzerinde leke bırakmamış, böylece ertesi gün elbiseyi iade edebilmiştim.

Whitechapel’da hafta içi kaldığım kendi dairem vardı. Geniş sayılabilecek tek kişilik bir yatak, gardırop görevi gören raylı bir askılık, küçük bir lavabo, buzdolabı ve ocağın bulunduğu dairem, daha çok odaya benziyordu. Sık sık rastlaşmama rağmen genellikle kendi halinde görünen diğer dört kişiyle paylaştığım banyo koridorun sonundaydı.

Konumuna ve binanın yıkık dökük olmasına rağmen, bir gece British Museum’u geç saatte ziyaret ettikten sonra gittiğim barda tanıştığım kiracıyla anlaşma yapmasam kirayı asla ödeyemezdim. Odayı neden daha ucuza kiraladığını tam anlamıyla asla açıklamamıştı ama ben döşemenin altında ya ceset ya da beyaz toz olduğunu tahmin ediyordum ve geceleri koridordan koşarak geçen ekiplerin ürkütücü ayak seslerini duyma beklentisiyle gözüme uyku girmiyordu.

Kısmen bütün bina dezenfekte edilmediği sürece Darren içeriye adımını atmazmış hissine kapıldığımdan, kısmen de hayatımda yalnızca bana ait bir parça olmasını istediğimden Darren daireme hiç gelmemişti. Sanırım içten içe bu ilişkinin yürümeyeceğini biliyordum ve gecenin bir vakti pencereme taş atan reddedilmiş bir âşıkla da uğraşmak istemiyordum.

Birkaç defa onun yanına taşınmamı ve kiraya verdiğim parayı daha güzel bir kemana ya da derse harcamamı teklif etmişse de ben reddetmiştim. Başkalarıyla, özellikle de sevgiliyle birlikte yaşamaktan nefret ederim ve erkek arkadaşım tarafından desteklenmektense sokak köşelerinde ek iş yaparım daha iyi.

Kol düğmesi kutusunun yumuşak bir pat sesiyle kapandığını duydum, gözlerimi kapattım ve kendimi görünmez kılma teşebbüsüyle bacaklarımı sıktım.

Darren tekrar oturma odasına gelip yanımdan mutfağa geçti. Mutfaktaki musluğun aktığını, havagazının yumuşak tıslama sesini ve birkaç dakika sonra da çaydanlığın fokurtusunu duydum. Islık çalana kadar ocakta ısıtılması gereken eski tip modern çaydanlıklardan vardı onda. Neden elektrikli olanlardan almadığını anlamıyordum ama suyun tadının daha iyi olduğunu ve iyi bir çayın, bir çaydanlık dolusu iyi suyla yapılabileceğini iddia ediyordu. Ben çay içmem. Kokusu bile midemi bulandırır. Kahve içerim ama Darren uykumu kaçırdığı için akşam yediden sonra bana kahve yapmaz, yatakta durmadan kıpırdandığım için onu da uyutmuyormuşum.

Yerde iyice gevşedim ve kontrollü bir çabayla nefesimi yavaşlatıp ceset gibi kımıldamadan durarak başka bir yerdeymişim gibi davrandım.

“Sen bu haldeyken seninle konuşamam Summer.” Sesi bedeninden ayrılarak mutfaktan bana ulaşmıştı. En sevdiğim yanlarından biriydi bu; kimi zaman yumuşak ve sıcak, kimi zamansa soğuk ve sert olan kolejli birinin zengin tok sesli aksam. Bacaklarımın arasında ani bir sıcaklık hissedince onları mümkün olduğunca sıktım ve oturma odasında yerde seviştiğimiz o ilk ve tek seferde Darren’ın yere havlu serdiğini anımsadım. Dağınıklıktan nefret ederdi.

“Nasıl yani?” diye yanıtladım gözlerimi açmadan.

“Böyle! Delirmiş gibi çırılçıplak yere uzanmış haldeyken! Kalk da üzerine doğru dürüst bir şeyler giy.”

Çayının son yudumlarım içip nazik yutkunuşlarını duyarken, dizlerinin üzerine çökse ve ağzını bacaklarımın arasında hissetsem nasıl olurdu diye düşündüm. O düşünceyle kızardım.

Duştan çıkalı beş dakikadan fazla olmuşsa Darren bana oral seks yapmazdı ve yaptığında da dokunuşları belli belirsiz olurdu ve ilk fırsatta dilinin yerini parmağı alırdı. Tek parmak kullanmayı tercih ederdi ve elimi uzatıp iki parmağını daha içime sokması için onu yönlendirdiğimde pek hoş bir tepki vermemişti.

“Tanrım Summer,” demişti, “bu şekilde devam edersen otuzuna geldiğinde iyice esnemiş olacaksın.”

Mutfağa gidip elini bulaşık deterjanıyla yıkadıktan sonra yatağa yuvarlanmış, sırtını dönüp uykuya dalmıştı, bense uyku tutmadığı için tavanı izliyordum. Suyun şiddetli sesinden dirseklerine kadar yıkandığı anlaşılıyordu, bir buzağının doğumuna hazırlanan bir veteriner ya da kurban vermeye hazırlananan bir rahipti sanki.

Bir daha da onu tek parmağından fazlasını kullanmaya teşvik etmedim.

Darren fincanını lavaboya bırakıp yanımdan geçerek yatak odasına gitti. Gözden kaybolduktan sonra ayağa kalkmak için birkaç dakika bekledim. Vivaldi’nin kurdurduğu hayallerden tamamen kurtulmuş olmama ve bacaklarımın ağrıyıp üşümesine rağmen böyle çıplak halde yerden kalkarken ona ne kadar korkunç görüneceğim düşüncesiyle yüzüm kızardı.

“Hazır olduğunda yatağa gel o halde,” diye seslendi.

Soyunup yatağa girişini dinledim ve iç çamaşırımı giyip örtünün altında yanma kıvrılmadan önce nefesinin derinleşmesini bekledim.

Vivaldi’nin Dört Mevsim’ ini ilk dinlediğimde dört yaşındaydım. Annem ve kardeşlerim büyükannemi ziyarete gitmişti. Babam işleri yüzünden bizimle gelemiyordu ve ben de onsuz gitmek istememiştim. Onlar beni arabaya bindirmeye çalıştıkça babama daha sıkı kenetlenip bağırıyordum. Sonunda merhamet edip beni babamla bırakmışlardı.

Babam anaokulunu kırmama izin vermiş, beni işyerine götürmüştü. Tam üç gün boyunca gerçek bir özgürlük yaşamıştım. Tamirhanede oradan oraya koşturup tekerleklerin üzerine tırmanmış, lastik kokusunu içime çekmiş, babamın başkalarının arabalarını krikoyla kaldırıp yalnızca beli ve bacakları görünene kadar arabaların altına girişini izlemiştim. Günün birinde kriko yıkılıp araba babamın üzerine düşecek ve onu ikiye ayıracak diye ödüm koptuğu için onu hep yakından izlerdim. Ukalalıktan mı, aptallıktan mı bilmem ama o yaşta bile onu kurtaracağıma; yeterli miktarda adrenalinle arabanın gövdesini babamın kurtulmasına yetecek kadar yükseğe kaldıracağıma inanırdım.

İşi bittiğinde kamyonetine atlar, yemekten önce tatlı yeme iznim olmasa da uzun eve dönüş yolunda dondurma almak için dururduk. Babam her zaman romlu ve kuru üzümlü dondurma siparişi verirken ben de her defasında farklı bir çeşit, bazen de iki farklı türden yarım top isterdim.

Bir gece geç bir saatte uyuyamadığım için oturma odasına gitmiş, babamın karanlıkta sırtüstü uzandığını görmüştüm. Derin nefes alıp vermese de uyuduğu belliydi. Tamirhaneden pikabını getirmişti ve plak döndükçe iğnesinin hafif cızırtısını duyabiliyordum.

“Selam kızım,” dedi.

“Ne yapıyorsun?” diye sordum.

“Müzik dinliyorum,” diye yanıtladı, dünyanın en sıradan şeyiymiş gibi.

Yanına uzandığımda vücudunun sıcaklığını hissedip yağ sökücü sabunla karışık lastik kokusunu alabiliyordum. Gözlerimi kapatıp kımıldamadan uzandım, ta ki döşeme ortadan kaybolmuş da dünyadaki tek varlık boşlukta asılı kalan ben ve pikaptan yükselen Vivaldi’nin Dört Mevsim’inin sesiymiş gibi hissedinceye kadar.

Annemle babamın asla onaylamadığı bir teori olarak kalmasına rağmen, muhtemelen adımı konçertonun bölümlerinden birinden aldığıma inandığım için, daha sonraları babama o plağı tekrar tekrar çaldırmıştım.

Öyle hevesliydim ki o yıl doğum günümde babam bana bir keman hediye edip ders almamı sağlamıştı. Özel ders alacak ya da müzik öğrenecek birine benzemeyen fazlasıyla sabırsız ve bağımsız bir çocuktum ama o gece Vivaldi’yi ilk duyduğumda hissettiğim gibi uçmamı sağlayacak bir şey çalmayı bu dünyadaki her şeyden çok istiyordum. Böylece minik ellerimle o enstrümanı tutup yayına dokunduğum andan itibaren sürekli prova yapmaya başlamıştım.

Annem bu işi takıntıya dönüştürmemden endişe edip derslerime, hatta arkadaşlarıma daha fazla vakit ayırabilmem için bir süreliğine kemanı benden uzaklaştırmak istemişse de enstrümanımdan ayrılmayı şiddetle reddetmiştim. Elimde yayımla her an uçabilirim sanıyordum. Onsuz ben bir hiçtim, yerle bütünleşmiş bir taş parçası gibi sıradan biriydim.

Dokuz yaşına geldiğimde müzikte başlangıç düzeyini çabucak geçmiş, okuldaki müzik öğretmenimin asla akıl erdiremeyeceği bir düzeye erişerek onu şaşkına çevirmiştim.

Babam, iki sokak uzağımızda yaşayan ve evinden neredeyse hiç çıkmayan yaşlı Hollandalı centilmen Hendrik van der Vliet’ten daha ileri düzeyde ders almamı sağladı. Garip bir şekilde yürümesine sebep olacak kadar uzun boylu ve bir o kadar da zayıf bir adamdı. Kukla gibi bir ipin ucuna asılmıştı ve balın üzerinde ilerlemeye çalışan çekirge misali, sanki havadan daha ağır bir kütlenin içinde yürümeye çalışıyordu. Kemanını eline aldığında bedeni sıvılaşıyordu. Kolunun hareketini izlemek denizdeki dalgaların yükselip alçalmasını izlemek gibiydi. Müzik tıpkı bir dalga gibi içinde yükselip alçalıyordu.

Gösterdiğim gelişme karşısında şaşırıp şüphelenen okuldaki müzik öğretmenim Bayan Drummond’dan farklı olarak Bay van der Vliet neredeyse hiç etkilenmemişti. Nadiren konuşuyordu ve asla gülümsemiyordu. Yaşadığım Te Aroha kasabasının nüfusu çok az olmasına rağmen onu pek kimse tanımazdı ve bildiğim kadarıyla başka öğrencisi de yoktu. Babam bana onun eskiden Amsterdam’da Bemard Haitink’in yönetimindeki Royal Concertgebouw Orkestrası’nda çaldığını ve bir konser esnasında Yeni Zelandalı bir kadınla tanışınca kariyerinden vazgeçip Yeni Zelanda’ya yerleştiğini söylemişti. Kadın benim doğduğum gün bir trafik kazasında ölmüş.

Hendrik gibi babam da sessiz bir adamdı ama insanlarla ilgilenirdi ve Te Aroha’daki herkesi tanırdı. Ne kadar inzivaya çekilmiş olursa olsun eninde sonunda bir insan ister arabasının, ister motosikletinin, isterse de çim biçme makinesinin patlak tekerleğiyle ortada kalabilirdi ve en ufak onanm işini bile geri çevirmemekle ünlü babam, kasabalıların türlü garip işlerini halletmekten bitkin düşmüştü. Günün birinde bisikletinin lastiğini değiştirmeye gelip bir keman öğrencisiyle oradan ayrılan Hendrik de onlardan biriydi.

Dünyaya karısının öldüğü gün geldiğim için onu mutlu etmek benim görevimmiş gibi Bay van der Vliet’e karşı garip bir vefa borcu duyuyordum. Onu memnun edebilmek için himayesi altında kollarım acıyıp parmak uçlarım yara oluncaya kadar çalar da çalardım.

Okulda ne popüler ne de dışlanmış biriydim. Notlarım her zaman ortalarda gezerdi ve özel derslerim ve yeteneğim sayesinde arkadaşlarımdan çok ileride olduğum müzik dışında pek göze çarpmazdım. Bayan Drummond, uzmanlığımın sınıf arkadaşlarımı kıskandıracağından ya da uygunsuz kaçacağından korkarak derslerde beni görmezden gelirdi.

Her gece garaja inip genellikle karanlıkta, kanon sesinde yüzdüğümü hayal ederek keman çalar ya da müzik dinlerdim. Bazen babam da bana eşlik ederdi. Birbirimizle nadiren konuşurduk ama aramızda müzik dinleme alışkanlığımıza ve ikimizin de garip olmamıza bağladığım bir ilişki vardı.

Partilere katılmaz, pek sosyalleşmezdim. Bu sebeple yaşıtım erkeklerle cinsel deneyimlerim sınırlıydı. Bununla birlikte, ileride cinsel yönden tutkulu biri olacağımın ilk işaretleri henüz ergenliğe adım atmadan önce kendini göstermeye başlamıştı. Keman çalmak algılarımı kuvvetlendiriyordu. Sanki dikkat dağıtıcı her şey sesin içinde boğuluyordu ve bedensel duyularım dışındaki şeyler de algılarımın içinde kayboluyordu. Ergenliğe adım attığımda bu hissi uyarılmayla bağdaştırmaya başladım. Neden kolayca tahrik olduğumu ve müziğin üzerimde neden bu kadar etkili olduğunu düşünmeye başladım.Her zaman cinsel dürtümün anormal düzeyde yüksek olduğundan endişelenmişimdir.

Bay van der Vliet bana insandan çok enstrüman muamelesi yapardı. Kolumu belli bir pozisyona sokar veya etten değil de tahtadanmışım gibi omurgamı düzeltmek için elini sırtıma dayardı. Kendi bedeninin bir uzantısıymışım gibi, dokunuşlarının farkında değildi sanki. Gösterişsiz görüntüsüne, yaşına, hafif buruk kokusuna ve kemikli yüzüne rağmen ona karşı bir şeyler hissetmeye başladım. Boyu ender rastlanacak ölçüde, babamdan bile uzundu. Muhtemelen iki metre vardı ve yanımda sırık gibi görünüyordu. Boyum en fazla bir altmış beş olduğuna göre on üç yaşındayken kafam ancak göğsüne geliyordu.

Mükemmel keman çalma hevesimden bambaşka sebeplerle derslerimizi dört gözle bekler olmuştum. Yanlışımı düzeltmek için elime dokunur ümidiyle yanlış nota çalmak ya da bileğimi ters hareket ettirmek gibi taktiklere sıkça başvuruyordum.

“Summer,” dedi bana günün birinde, “buna devam edersen sana ders vermekten vazgeçeceğim.”

Bir daha hiç yanlış notaya basmadım.

Ta ki o geceye; Darren’la Dört Mevsim için kavga etmeden birkaç saat öncesine kadar.

Camden Town’daki bir barda küçük bir blues rock grubuyla birkaç parça çalarken, parmaklarım ansızın dondu ve bir notayı kaçırdım. Grup üyelerinden kimse bunu fark etmedi. Zaten grubun solisti ve gitaristi olan Chris için gelen birkaç sadık hayran dışında dinleyicilerin çoğu da bizi görmezden geliyordu. Konser Çarşamba gecesiydi ve hafta içi kalabalığı cumartesi gecesi sarhoşlarından da kötüydü. Sadık hayranların yanı sıra sessizce bira içip sohbet etmeye gelen ve müzikle ilgilenmeyen müşteriler de vardı. Chris bu konuda endişelenmememi söylemişti.

Gitarın yanı sıra keman da çalıyordu ama ticari kaygılar yüzünden kemandan vazgeçip gitarıyla ilgi çekmeye yönelmişti. Aslında ikimiz de keman virtüözüydük ve bundan ötürü aramızda ufak da olsa bir bağ vardı.

“Hepimizin başına gelir, tatlım,” demişti.

Ama benim başıma gelmemişti. Yerin dibine batmıştım.

Konserin ardından onlarla birlikte içmeden hemen bardan çıkıp Darren’ın Ealing’deki dairesine gitmek için trene binmiş, yedek anahtarla içeri girmiştim. Uçuş saatlerini karıştırmıştım ve gece uçuşu yapıp sabah geç bir saatte varacak ve eve uğramadan doğruca ofise giderek bana bütün gece rahat bir yatakta müzik dinleyerek uyuma fırsatı verecek sanmıştım. Onunla flört etmeyi sürdürmemin bir sebebi de dairesindeki kaliteli ses sistemi ve yere uzanacak geniş bir alanı olmasıydı. CD çalan da olan, gerçek stereo sesten vazgeçmeyen tanıdığım birkaç kişiden biriydi ve kafamı mutfak dolabına sokmadığım sürece kendi dairemde yere uzanabileceğim bir yer yoktu.

Birkaç saat boyunca aralıksız Vivaldi dinledikten sonra genelde zevkli de olsa bu ilişkinin yaratıcılık dürtümü engellediğine karar verdim. Altı aylık ölçülü sanat, ölçülü müzik, diğer ölçülü çiftlerle ölçülü barbeküler ve ölçülü seks, kendi ellerimle boynuma takıp düğümlediğim zincire asılmama sebep oluyordu artık.

Bu durumdan kurtulmanın bir yolunu bulmalıydım.

Darren’ın uykusu genelde hafifti ama Los Angeles uçuşlarının ardından yaşayabileceği uyku düzensizliğini bertaraf etmek için düzenli olarak Nytol içerdi. Normalde boş olan atık kâğıt sepetinde ışıltılı ilaç paketini görebiliyordum. Boş bir ambalaj kutusunu sabaha kadar komodinin üzerinde bırakmayıp saat dörtte bile üşenmeden çöp sepetine gidebilecek biriydi o.

Vivaldi CD’si yüzüstü şekilde lambanın yanında duruyordu. Darren için CD’yi kabına koymamak gerçek bir protesto ifadesiydi. Nytol’a rağmen, yanında duran CD’nin çizilebileceği ihtimalini görmezden gelip uyuyabilmesi beni şaşırtmıştı.

En fazla iki saatlik uykuyla gün doğmadan yataktan kalktım ve mutfak masasına bir not bıraktım. “Gürültü için özür dilerim,” dedim. “İyi uykular, seni ararım.”

Hangi yöne gittiğimin çok da farkında olmadan West End metrosuna bindim. Dairem her zaman darmadağınıktı ve duvarlar ince olduğu için, müzik iyi olsa da komşu kiracıların sonunda gürültüden bıkacağından endişelenerek orada prova yapmak istemiyordum. Her şeyden çok önceki gece üzerime çöken duygusallığı yok etmek istercesine ellerim çalmak için can atıyordu.

Shepherd’s Bush’a gelene kadar metro tıka basa dolmuştu. Kemanımı bacaklarımın arasına alıp oturmak daha zor olduğu için, vagonun arka tarafında durup kapının yanındaki minderli oturaklara yaslanmayı tercih etmiştim. Bu kez de her durakta biraz daha kalabalıklaşan ve her biri bir öncekinden daha perişan görünen terli ofis çalışanlarının arasında kalmıştım.

Üzerimde hâlâ dün geceki konserden kalma uzun, siyah kadife elbisemle vişne rengi rugan deri Dr. Martens ayakkabılarım vardı. Klasik müzik konserlerinde topuklu ayakkabı giyerdim ama gecenin geç saatlerinde Londra’nın doğusunda yürürken yürüyüşüme tehditkâr bir hava kattığı için eve dönerken çizme giymeyi tercih ediyordum. Başım dik ve kendimden emin bir biçimde dururken, kılığımdan ötürü vagondaki herkesin, en azından kalabalığın arasında beni görebilenlerin, bir gecelik ilişkimin ardından evime döndüğümü düşündüklerini hayal ettim.

Hepsine lanet olsun. Keşke bir gecelik ilişkiden dönüyor olsaydım. Darren çok fazla seyahat ettiği, ben de elimden geldiğince fazla sahne almaya çalıştığım için neredeyse bir aydır…

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap Adı80 Gün - Arzunun Rengi
  • Sayfa Sayısı352
  • YazarVina Jackson
  • ISBN9786053430278
  • Boyutlar, Kapak13,5 X 21,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviPegasus Yayınları / 2013

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur