Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Alışkanlık yapan serinin ikinci kitabı sürprizlerle dolu ve kesinlikle daha cesur…

İki yabancı… Tutkunun yönettiği, kalp atışlarını hızlandıran bir ilişki…

Kurallara uymaya hazır mısınız?

Baştan çıkartan ve bağımlılık yaratan 80 Gün Serisi’nin ikinci kitabı Tutkunun Rengi ‘nde heyecan artarak devam ediyor.

Kızıl saçlı müzisyen Summer Zahova, New York’a yerleşmiştir ve büyük bir orkestranın keman virtüözü olarak hayatın tadını çıkarmaktadır. Venezuellalı yakışıklı orkestra şefi Simón’un dikkatini çekince Summer ve kariyeri altın çağını yaşar. Yeni bir şehir ve yeni başarılar, yeni heyecanları tetikler. Geride bıraktığını sandığı karanlık arzuların dünyası Summer’ı yeniden cezbeder.

Bu arada varlıklı Profesör Dominik Londra’ya geri dönmüştür fakat oldukça mutsuzdur. New York’a, onsuz yaşayamayacağını anladığı Summer’ın yanına taşınır. Dominik, Summer’ı karanlık arzularından koruyabileceğini düşünürken kendi tutkularının çok daha tehlikeli olduğunu tahmin bile edemez.

“Grinin Elli Tonu’nu sevdiyseniz merak uyandırıcı, tutku dolu bu serinin bağımlısı olacaksınız. Vina Jackson bu işi kesinlikle biliyor.”  -Book Diva-

“Ustaca.”  -Stern-

“Bir kadının arzularının tek renginin gri olmadığını ve elliden fazla tonu olduğunu görmek rahatlatıcı!”  -Belle de Jour-

“Nefesinizi kesecek bir aşk hikâyesi.”  -Look-

“Kalp atışlarınızı hızlandıracak, aklınızdan çıkmayacak ve duyularınızı harekete geçirecek bir seri.”  -Orion-

***

Vina Jackson bu kitapta ilk kez birlikte çalışan iki yazarın mahla­sıdır. Biri ünlü bir editör, radyo programcısı ve şimdiye dek dokuz romanı yayımlanmış, erotik edebiyata dair büyük bir koleksiyona sahip bir yazardır. Diğeri daha önce de kitaplar yazmış, finans sektöründe çalışan ve Londra gece hayatında tanınan bir isimdir.

1

istiridye Yemeği

Grand Central Terminali’nin ortasında beni öptü.

Bir âşığın öpücüğüydü bu; kaçamak bir günün anısıyla bir­likte, bunun New York’ta birlikte geçireceğimiz son gece olduğunu anımsatan kısa, yumuşak ve şefkatli bir öpücük. Geçmiş veya gelecek hakkında henüz konuşmamıştık. Buna cesaretimiz yoktu. Şu birkaç gün ve gece, kaçınılmaz yüzleşme vakti gelinceye kadar anımsanmaması gereken bu iki zaman dilimi arasında bir boşluk olmuştu sanki.

Önümüzdeki yirmi dört saat boyunca diğer herkes gibi biz de sıradan bir çift, sevgili olacaktık.

New York’ta bir gece ve bir gün daha. Gelecek uzaktaydı.

Son birkaç dakikamızı şehrin en sevdiğim yerlerinden Grand Central’da geçirmek çok yerinde bir karardı. Burası geçmişle ge­leceğin buluştuğu, New York’ta yaşayan farklı sınıfların; zenginle fakirin, puntlarla Wall Streetli gençlerin, turistlerle iş ve ev arasında mekik dokuyan insanların birbirine karıştığı noktaydı. Her biri kendi yaşamına doğru ilerlerken buradan geçiyor, trene yetişme çabasıyla birkaç dakikalığına da olsa hepsi aynı telaşı yaşıyordu.

Büyük meydanda, dört kenarlı ünlü saatin yanındaydık. Öpüştükten sonra orada durduğumda her zaman yaptığım gibi kafamı kaldırıp etrafıma bakındım. Mermer sütunlara, ters yüz olmuş Akdeniz semalarına ve eski kartografların meleklerle diğer canlı türlerinin cennetten yeryüzünü böyle gördüklerini hayal ettikleri Zodyak manzarasını taşıyan kubbeli kemerlere bakmak hoşuma gidiyordu.

Bina bana bir kiliseyi anımsatıyordu ama din konusunda çelişkili duygular besleyen biri olduğum için insanın bitmek tükenmek bilmeyen gitme isteğinin kanıtı olan tren yollarının gücüne daha çok saygı duymuşumdur. Londra’daki en yakın arkadaşım Chris, toplu taşıma araçlarını kullanmadıkça o şeh­rin tam anlamıyla öğrenilemeyeceği söyler ve bu fikir kesinlikle New York için de geçerliydi. Manhattan’a dair sevdiğim her şey Grand Central Terminalinde toplanmıştı: Çok şey vaat eden ve oradan oraya koşuşturan insanların enerjisiyle capcanlı görünen, sürekli hareket halindeki çok uluslu bir yerdi.Tavandan sarkan altın avizenin görkemi bile meteliğe kurşun atan birine fırsatın onu bir yerlerde beklediğine dair ümit aşılayabilirdi.

“New York’ta güzel şeyler olur.” Grand Central Terminalinin verdiği mesaj buydu. Yeterince çalışıp hayalinizi gerçekleştirmek için mücadele ederseniz, günün birinde bu şehir size bir şans verir.

Dominik elimi tuttu ve beni kalabalığın arasından Whispering Galeriye’ye yönlendirerek yokuş aşağı yürüttü. Londra’da, St. Paul Katedralindeki VVhispering Galeri’ye de hiç gitmemiştim, ikisi de epeyce uzun olan ziyaret edilecek yerler listemde yer alıyordu.

Beni, alçak kemerlerle birleşen sütunlardan birine bakan köşede bıraktı ve diğer tarafa koştu.

“Summer,” dedi, yumuşak sesi sütunların arasından zil sesi kadar berrak geliyordu. Duvarlar sanki benimle konuşuyordu. Bunun mimari bir özellik olduğunu biliyordum. Ses dalgalan akustik bir büyüyle sütundan karşıdaki kubbeli tavana doğru yankılanıyordu ama yine de tüyler ürperticiydi. Dominik benden metrelerce uzaktaydı ve sırtı bana dönüktü ama buna rağmen kulağıma fısıldayabiliyordu.

“Efendim?” diye mırıldandım duvara.

“Daha sonra seninle tekrar sevişeceğim.”

Güldüm ve dönüp ona baktım. Muzip bir ifadeyle sırıtıyordu.

Geri geldi ve tekrar elimi tutup bana sarıldı. Gövdesi nefes kesecek kadar formdaydı ve benden neredeyse otuz santim uzun olduğu için topuklu giydiğimde bile başımı omzuna yaslayabili­yordum. Dominik iri yarı değildi. Spor salonuna gitmiyordu, en azından gittiğini söylememişti ama zayıf, atletik yapılıydı ve ta­vırları vücudundan memnun olduğunu gösteriyordu. Bugün çok sıcak bir gündü. New York yazının sonlarına yaklaşırken güneş o kadar parlak ve kavurucuydu ki kaldırımda omlet yapabilirdiniz. Bunalıyorduk. Dominik’in otelinden ayrılmadan önce ikimiz de duş almıştık ama buna rağmen gömleğinden teninin sıcaklığını hissedebiliyordum. Sarılınca sıcak bir bulut kütlesiyle kuşatılmış gibi hissettim.

“Ama şimdilik,” diye fısıldadı kulağıma bu kez, “yemek yiyelim”

İstiridye Bar’ın tam önünde duruyorduk. Dominik’e çiğ balık sevdiğimden bahsettiğimi anımsamıyordum; doğru tahmin ettiği özelliklerimden biriydi bu da. Sırf her defasında haklı olamayacağını kanıtlamak için istiridyenin midemi bulandırdığım söylemek aklımdan geçtiyse de New York’a geldiğimden beri istiridye yemek istediğime göre bu şansı tepmek olmazdı. Ayrıca istiridye sevmeyen birine şüpheyle bakıyorsam, onun bakmadığı ne malumdu? Geri tepebilecek bir yalan söylemek istemiyordum.

Burası popüler bir yerdi ve bu saatte yer bulduğumuza şaşırsam da Dominik! tanıyordum. Muhtemelen önceden arayıp rezervasyon yaptırmış, bana söylememişti. Yine de oturmak için yirmi dakika beklememiz gerekti ama garson menüleri hemen getirip içki siparişlerimizi almakta gecikmedi.

“Şampanya?” diye sordu Dominik ve kendisi için Pepsi si­pariş etti..

Garsona, “Ben bir şişe Asahi istiyorum,” diye siparişimi verir­ken, önerisini reddettiğim için Dominik’in dudaklarında beliren tebessümü izledim.

“Buranın menüsü karşı konulmazdır,” dedi Dominik. “Baş­langıç olarak birkaç istiridye paylaşalım mı?”

“Beni afrodizyakla doyurmaya mı çalışıyorsun?”

“Afrodizyağa ihtiyacı olmayan bir kadın varsa eğer, o sensin Summer.”

“Bunu iltifat olarak kabul ediyorum.”

“Güzel ben de iltifat etmiştim zaten. Tercih ettiğin bir istiridye türü var mı?”

Garson içkilerimizle birlikte döndü. Bardağı geri çevirdim: Bira şişeden içilmeli. Soğuk biradan bir yudum alıp menüye baktım.

Yaşadığım yere çok da uzak olmayan Hauraki Gulf ta yetişen Yeni Zelanda istiridyeleri bile vardı burada. Aniden içim sızladı, yorgun bir yolcunun başının belası olan ev özlemiyle doldu. Yeni bir şehirde olmak ne kadar hoşuma giderse gitsin, Yeni Zelanda’ya dair anılarımın istilasına sıkça uğruyorum. Deniz ürünleri bana evimi, sular yan yarıya çekilince, kumlu sığ denizlerde yaşayan tuatua ve pipi deniz kabuklularını aradığım denizde geçen sıcak günlerle serin akşamlan anımsatırdı. Cuma akşamlan fish & chips dükkânında, beyaz kâğıt torba ve büyük bir limon dilimiyle servis edilen yanm düzine kızarmış istiridye yediğim günleri düşündüm biran.

Garsonun önerdiği yerel bir şeyden yanm porsiyon istedim, Dominik de diğer yansım sipariş etti. Evimi özlesem de ta New York’a kadar, Hauraki Gulftan getirilen bir deniz ürününü yemek için gelmemiştim.

Garson mutfağa gittikten sonra Dominik kolunu masanın üzerinden uzatıp elimi tuttu. Vücudunun sıcaklığını düşününce dokunuşu beklediğimden soğuk gelmişti ve şaşkınlıktan istemsizce ürperdim. O eliyle bardağını tuttuğunu fark ettim. Kolayı hep az buzlu içse de bardak soğuktu demek ki.

“Özlüyor musun? Yeni Zelanda’yı?”

“Evet. Her zaman değü ama eve dair her söz, koku veya görüntü özlemimi perçinliyor. Ailemi ya da arkadaşlarımı pek özlemiyorum, çünkü onlarla telefon ve e-posta aracılığıyla ha­berleşiyorum zaten ama yaşadığım yeri, okyanusu özlüyorum. Çok düz olduğu için Londra’da yaşamak zor geliyordu. Bir süre yaşadığım Avustralya’daki bölge kadar düz olmasa büe yine de düz. Yeni Zelanda’da sayısız tepe vardır.”

“Yüzünü izlemek kitap okumak gibi. Sandığından fazlasını dışa vuruyorsun. Müziğin bu kadarını dışa vurmuyor.”

Birkaç sokak ötedeki oteline giderken kemanımı dairemde bırakmış olmam onu hayal kırıklığına uğratmıştı. Londra’ya dönmeden önce kemanımı alıp ona çalacağıma söz verdim. Yarın akşamüstü dört civan taksi onu havaalanına götürecek, Londra’ya, üniversitedeki görevine ve Hampstead Heath yakınlarındaki ki­taplarla dolu evine dönecekti. Ben de provasız haftanın sonuna yaklaşmıştım ve pazartesi günü orkestraya dönüp yeni gösterimize hazırlanmaya başlayacaktık.

Bundan sonra ne olacağını konuşmamıştık. New York’a gelmeden önce Londra’dayken serbest bir ilişki yaşıyorduk, adı konmamış bir ilişkiydi. Bütün detayları ona anlattığım sürece başkalarıyla beraber olabileceğimi söylemişti ki bu da benim hoşuma gitmişti. Yaptıklarımı ona anlatmaktan keyif alıyordum ve bazen ona itiraf etmem gerektiğim düşünerek bazı şeyleri yapıyor ya da yapmaktan vazgeçiyordum. İşin bu tarafından Dominik’e bah­setmemiştim. Günah çıkardığım bir rahip gibiydi. Beni Jasperla gördüğü o geceye kadar maceralarım onu eğlendirir veya tahrik ederdi ama o günden sonra her şey kötüye gitmişti.

Ona New York’ta karşılaştığım Vıctor’dan da bahsetmedim. Konuyu nasıl açacağımı büemiyordum. Victor’ın oynadığı oyun­lar Dominik’in hoşuna gitmeyecek kadar sapıkçaydı. Victor beni satmış, beni tanıdıklarına sunup istedikleri gibi kullanmalarına izin vermişti. Ben de hepsini kabul etmiş, hatta çoğundan zevk bile almıştım. Bunu Dominik’e söylemeli miydim? Emin olamıyordum. Victor vücuduma kalıcı bir dövme yaparak beni kölesi yapmak istediği için onu reddedip partisinden ayrılmamın üze­rinden yalnızca kırk sekiz saat geçmişti. Kalıcı bir işaret koyma önerisiyle biraz fazla ileri gitmişti. Üzerinden çok zaman geçmiş sanki. Dominik’le birlikte olmak kısa süreliğine de olsa Victor’ın sebep olduğu acıyı yok etmişti. Dominik’in Victor’ı Londra’dan tanıdığını biliyordum ve bu durumu daha da garipleştiriyordu.

“Londra nasıl?” diye sordum konuyu değiştirerek  servisin yavaş olduğuna dair okuduğum internet yorumlarına rağmen başlangıç yemeği çabucak gelmişti. Bir düzine istiridye, kocaman beyaz bir tabağın içinde mücevher gibi ışıldıyordu. Ortasında birkaç dilim limon vardı ve sıkarken düşebilecek bir çekirdek bütün yemeği mahvedermiş gibi her bir dilimin üzerine tül geçirilip tepelerinden sıkıca bağlanarak çekirdekler içeriye hapsedilmişti.

Dominik omuz silkti. “Pek bir şey kaçırdığın söylenemez. Çalışıyorum; ders veriyorum, boş zamanlarımda bazı belgeler üzerine çalışıyorum ve yazıyorum.” Bakışlarımı yakaladı ve bir an tereddüt ederek devam etti. “Seni özledim. Zamanı gelince konuşabileceğimiz bazı şeyler var ama şimdilik bu gecenin tadım çıkartalım. İstiridyelerim ye.”

Dominik istiridyeyi ağzına götürdü. Bir eliyle istiridye kabu­ğunu tutarken garsonun getirdiği zarif gümüş çatalla etli kısmım ağzına attı. Limon suyunu sıkmasının vahşi bir yanı vardı, limonu öyle sert tutuyordu ki sanki sıkmıyor, parçalıyordu. Ardından, iyi hazırlanılmış bir ritüelin ikinci adımına geçmiş gibi öğütücüyü iki defa çevirerek karabiberi serpti. Balığı ağzına ustalıkla muntazam bir şekilde götürüp limon suyunun tek bir damlasının dilinin yörüngesinden sapmasına izin vermedi.

Bense çatalı boşverip istiridyeyi doğruca kabuğundan sıyırarak hissettirdiği kayganlığın, ıslak dokuların dilime dokunuşunun ve tuzlu suyunun dudaklarımı kaplamasının keyfine vardım.

Kafamı kaldırdığımda Dominik’in beni izlediğini gördüm.

“Vahşi bir yaratık gibi yiyorsun.”

“Vahşi bir yaratık gibi yaptığım tek şey bu değil,” dedim muzip bir tebessümle.

“Bunu inkâr edemem. Hoşuma giden taraflarından biri de bu. Her ne olursa olsun kendim arzularına teslim ediyorsun.”

“Yeni Zelanda’da deniz ürününü bu şekilde yemek kibarlıktır. Sığ sularda yaşayan kabuklu bir deniz hayvanı olan pipf nin dilini ısırıp yiyen insanlar gördüm. Bu hayvanlar sudan çıkarıldıkla­rında dillerini sarkıtırlar ve fazla meraklı insanlar onları ısınp canlı canlı yer.”

Dominik gülümsedi. “Sen de deniz yaratıklarını canlı canlı yiyenlerden misin?”

“Hayır, o cesareti kendimde hiç bulamadım. Bence çok zalimce.”

“Ama bunu yapanlara da imreniyordun, değil mi?”

“Evet. Evet. İmreniyordum.”

Sanırım doğuştan aykırı ve asi olmanın bir parçasıydı bu ama bir yemeğin bir oda dolusu insanı sevenlerle nefret edenler diye ayırma ihtimali karşısında benim de bu durumdan aldığım keyif artar, en azından bunu yapabilenlere imrenirim.

“Biraz yürüyelim mi?” diye sordu Dominik ve çıkarken çalı­şanlara teşekkür etti.

Onlar da içtenlikle iyi geceler dilediler. Dominik bahşiş verme konusunda cömertti. Bir yerlerde bir adamın hayvanlara, anne­sine ve garsonlara karşı takındığı tavra dikkat etmek gerektiğini okumuştum. Böylece bu küçük ipucunu Dominik’in hanesine artı olarak yazdım.

Ayakkabılarıma baktım. Siyah ince topuklu ayakkabılarım ayağımdaydı ve en küçük, en göz aha çantamı aldığım için ya­nımda yedek ayakkabı da yoktu.

“Ayağın ağrıdıysa taksiye binebiliriz,” dedi Dominik.

“Evet, bu topuklularla kolay yürünmüyor.”

Yola çıkıp bir taksi çevirecek sandım ama onun yerine bileğimi kavradığı gibi beni aniden kenara çekti ve Doğu 43. Cadde’nin sonundaki merdivenlerin duvarına beni yasladı. Ellerini vücudu­mun yanında ve sırtımda gezdirmeye başladı. Bacaklarıma baskı yapan pantolonundaki kabarıklığı hissedebiliyordum. Sertleşmeye başladığım düşündüm ama emin olamadığım için kontrol etmek amacıyla elimi uzattım. Meraklı parmaklarımı geri itti. Lanet olsun. Beni bütünüyle ateşlendirip ortada bırakmasına deli oluyordum. Eve ne kadar erken gitsek o kadar iyi olacaktı.

Fısıldamaya bile gerek duymadan, “En kısa zamanda seni onlardan kurtaracağım,” dedi beni serbest bırakırken.

Krem rengi pantolonu, suni yılan derisinden topuklu ayakka­bıları ve sıcak havaya rağmen giydiği pembe kazağıyla İstiridye Barın önündeki uzun kuyrukta bekleyen orta yaşlı bir kadın bizi ayıpladı.

Dominik koluma girdi ve 42. Cadde’de batı yönünden Park Avenueya yürüyüp partizanlar, turistler, şov kızlan ve hareket­lenmeden bir şey çıkar beklentisiyle coşan izleyicilerden oluşan cumartesi gecesi kalabalığının arasından itiş kakış ilerledik. Hafta sonu eğlencesi kimileri için henüz başlıyordu; enerjileri deliliğin sınırındaydı. Parlak ışıklar ve ışıltılı bilboardlar etrafı aydınlatırken trafik ilerliyordu ve Times Square Tower, şehrin saygın bölgelerine hareket çekerek tepemizde yükseliyordu.

“Hâlâ bir gösteri izlemek istiyor musun?” diye sordum, yanıtın hayır olmasmı dileyerek. Turist gibi davranıp Broadway,de bir oyun izleyebileceğimizi önceden konuşmuştuk. Evet, günün büyük bir kısmım yatakta geçirmiştik ama henüz bitkin düşmemiştim ve son gecemizi ziyan etmek istemiyordum.

“Seni izlemeyi tercih ederim,” diye yanıtladı, ışıldayan göz­lerle. Bu yanıt kalp atışlarımı hızlandırırken Dominik’in izlemeyi ne kadar sevdiğini, giyinik veya çıplak keman çaldığım ona özel konserlerin ardından nasıl da tahrik olduğunu anımsadım. Çıplak olarak Vîvaldi çalmam karşılığında kınlan kemanınım yerine aldığı değerli Bailly’mi düşündüm. Londra’daki mahzende tek başıma verdiğim konserin ardından beni hemen oracıkta duvara yaslayıp becerdiğini ve Hampstead’deki evine götürüp çalışma odasındaki sandalyede mastürbasyon yaparken beni izlediğini anımsadım.

Dört yol ağzında dururken kalabalık gruplar yanımızdan gelip geçiyordu ve o an filme alınmış olsa yalnızca Dominik ile benim görüneceğimizi hayal ettim. New York sokaklarındaki sadece iki­miz varmış gibi vücutlarımız rengârenk bir girdap misali birbirine karışırken diğer herkes belirsizleşecek ve bulanık görünecekti.

Broadway,e kadar uzun yolu yürüyüp Union Square’i geçtik ve ardından Fifth Avenue’nun ışıltısını ve görkemini görmezden gelerek University Place’e saptık. Daireme vardığımızda, yemekle birlikte içtiğim birkaç biranın verdiği sersemlik hali ve en azından bir gün, bir gece daha bütün dertlerimden arınmışım gibi hisset­tiren Dominik’le birlikte yürümenin verdiği kaygısızlık acımı biraz olsun dindirse de ayaklarım beni mahvetmişti.

Dominik bilmiyordu ama orkestranın üflemeli çalgılar bö­lümünde çalan ve akşamlan genelde dışarıda olan Hırvat çift Marija ve Baldo’yla paylaştığım dairenin önünde duruyorduk. Odalarında oldukları zaman bütün kat sevişme sesleri, derin nefes alışları ve yatak başının tıkırtısıyla inlerdi. Marija’mn sesi öyle yüksek çıkıyordu ki ona imreniyordum, tabii eğer rol yap­mıyorsa. Medeni durumlarını bilmiyordum. Evli miydiler yoksa birlikte mi yaşıyorlardı, hiçbir fikrim yoktu. Belki de eşlerinden kaçmış, yasak bir ilişki yaşıyorlardı. Tutkularının ateşinin neden hiç sönmediğini belki bu açıklayabilirdi.

“Kemanım,” dedim, “içeride ve sana son bir defa daha çala­cağıma söz verdim.”

Dominik bana doğru bir adım atınca kalçama bastırdığı güçlü vücudunu hissettim. Ardından elini nazikçe bacaklarımın iç kısmına doğru ilerletti.

“Elbette. İstersen burada bekleyebilirim,” diye fısıldadı na­zikçe kulağıma.

Sesinin tonu fazlasıyla sıradan ve biraz da keyifliydi. Giriş kapısını açmaya çalışırken ellerimin Rubik küpünü çözmeye ça­lışıyormuş gibi titrediğim gördüğünde, varlığının üzerimde böyle bir etki uyandırdığım görmekten memnun olmuştu.

“Hayır.” dedim, “içeri gel. Bugün cumartesi olduğuna göre ev arkadaşlarım dışarıdadır, çıkmamışlarsa da seni tanıştırırım. Cana yakın insanlar ve misafirin onlar için bir sakıncası olmaz.”

En son ne zaman eve birini davet ettiğimi anımsamıyorum. Ne Dominik’i ne de Dominikle tanışmadan önce altı ay kadar çıktığım Darren’ı evime davet etmiştim. Biriyle çıkmadığım dönemlerde…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap Adı80 Gün Tutkunun Rengi
  • Sayfa Sayısı336
  • YazarVina Jackson
  • ÇevirmenSolina Silahlı
  • ISBN9786053430520
  • Boyutlar, Kapak13,5 X 21,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviPegasus Yayınları / 2013-4

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur