Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Bu İş Siniklere Göre Değil
Bu İş Siniklere Göre Değil

Bu İş Siniklere Göre Değil

Ryszard Kapuściński

Delidolu’nun “Dünyayı Okumak” temalı kurmaca dışı eserler koleksiyonunda yerini alan Bu İş Siniklere Göre Değil, Üçüncü Dünya ülkelerinin zorlu şartlarında uzun yıllar görev yapan Polonyalı…

Delidolu’nun “Dünyayı Okumak” temalı kurmaca dışı eserler koleksiyonunda yerini alan Bu İş Siniklere Göre Değil, Üçüncü Dünya ülkelerinin zorlu şartlarında uzun yıllar görev yapan Polonyalı ünlü gazeteci Ryszard Kapuściński’nin deneyimlerini ve gözlemlerini samimiyetle paylaştığı bir kitap.

John Berger’ın eserlerini İtalyancaya çeviren Maria Nadotti’nin önsözüyle birlikte sunulan Bu İş Siniklere Göre Değil, alanında duayen bir isim olan Kapuściński’nin, gazetecilik mesleğinin ilkelerine, yöntemlerine, zorluklarına, entelektüel ve ahlaki sorumluluklarına dair görüşlerini içeren üç farklı söyleşiden oluşuyor.

John Berger’la daha önce yayımlanmamış diyaloglarının da yer aldığı kitapta Kapuściński, sinizmin gazetecilikle bağdaşmadığına vurgu yaparken kendi gerçekliğini dayatan medya dünyasına da eleştiriler getiriyor.

Kitap, çağımızın büyük anlatıcılarından birinin eşine az rastlanır deneyimlerinden yararlanma fırsatı sunarken yalnızca gazeteciler ve gazeteci adayları için değil, her dakika, dört bir yandan haberle kuşatılan okurlar için de günümüzde eksikliği hissedilen “dürüst” gazetecilik anlayışının çarpıcı bir özetini sunuyor.

“Her şeyden önce, gazetecilik yapabilmek için iyi bir insan olmak gerektiğine inanıyorum. Kötü insanlar iyi gazeteci olamazlar. Bu meslekte iyi bir insan demek, başkalarını anlamak; onların niyetlerini, inançlarını, ilgi alanlarını, sıkıntılarını ve acılarını anlamak demektir. Ve ilk andan itibaren onların kaderlerine ortak olmak demektir.”

“Kapuściński’de görülen gazetecilik ile sanatın fevkalade birleşimi, onun savaşın tarif edilemeyen gerçek yüzü dediği şeyi çok yakından duyumsamamıza imkân veriyor.”
Salman Rüşdi

İçindekiler

Önsöz ………………………………………………………………….9
Bu İş Siniklere Göre Değil ……………………………….23
Ishmael Yolculuğuna Devam Ediyor …………………25
Tarihi Akışı İçinde Bir Kıtayı Anlatmak…………….55
Bir Diş Sarımsağın Hikâyesi …………………………….79

ÖNSÖZ

1932 yılında, günümüzde Beyaz Rusya sınırları içinde yer alan Pinsk şehrinde doğan Polonyalı Ryszard Kapuściński, günümüz dünyasının en özgün ve karmaşık yazarlarından biridir. Yazar, yakın tarih üzerine, röportajla edebiyat arasında duran kayda değer eserler ortaya koymuştur. Afrika Aslanı3 adlı eserinde Etiyopya Kralı Haile Selassie’nin güçlü bir portresini çizmiş ve çeşitli kaynaklardan aldığı duyumları, hizmetçilerle, saray mensuplarıyla, kralın yakınları ve hatta karşıtlarıyla yaptığı görüşmeleri bir yapbozun parçaları gibi bir araya getirmiştir. Yazarın Futbol Savaşı4 ve Angola’da yakın dönemdeki iç savaşı konu edinen Another Day of Life5 (Hayattan Başka Bir Gün) adlı eserlerinin yanında, 1980 İran Devrimi üzerine kaleme aldığı, İtalyancaya henüz çevrilmemiş Şahların Şahı6 adlı bir başucu eseri bulunmaktadır. Kapuściński İtalya’da İmparatorluk7 adlı eseriyle kült hâline gelmiştir.

“Son âna dek işin nereye varacağını bilmeden, her şeyi göze alabilmek” üzerine bir eserdir bu. Yazar, üç yıl süren aralıksız çalışmanın iki yılında, 1990 ve 1991’de, Boris Yeltsin’in “tehlikeli” hâkimiyetiyle sonuçlanan darbe girişiminin arifesinde uçsuz bucaksız ve zorlu Sovyet coğrafyasını keşfe çıktı. Kurumsal düzeydeki görüşmelerden, resmî kaynaklardan ya da yönetenlerin asılsız sözlerinden özenle uzak durdu. Sıradan insanlarla yaptığı sohbetleri canlı yayınlara taşıdı, zamanın Sovyet “İmparatorluğu”nun siyasi yetki alanından uzak bölgelerindeki sorumlularla konuştu. Çok iyi seviyede Rusça bilen Kapuściński “kalabalığa karışmakta” çok başarılıydı ve gittiği her yerin yerlisi sanılıyordu. Eserlerinin doğal yapısını, güncel siyasete nüfuz edebilen derinlikli, zekice ve son derece insani yönlerini anlayabilmek için, yazarın çalışma yönteminin kilit noktasının insanlarla kurduğu ilişki olduğunu unutmamak gerekir. Birinci kural, kimliğini gizli tutabilmektir. Bu da medyatik olmanın narsisistik zevklerinden vazgeçmekle ve anonim kalmanın faydalarını görebilmekle mümkündür. “Mümkün olabilecek her şekilde, çok fazla yolculuk yaptım. İnsanlar eğer benim farklı biri, bir yabancı olduğumu anlasalardı, benimle belki yine konuşacaklardı ama kuşkusuz samimi yorumlarını ve gözlemlerini kendilerine saklayacaklardı,” diyor Kapuściński. Öte yandan görünüş ve davranışlar da önemlidir.

Şayet kılığınız sizi ele veriyor, tutum ve davranışlarınız kim olduğunuzu açıkça belli ediyorsa, sıradan insanlarla iletişim kurmanız güçleşir ve böylece ilk ağızdan bilgilere ulaşmakta sorun yaşarsınız; sonunda iktidarın reklamının yapıldığı basın toplantılarının takıntılı ve gittikçe kafası daha fazla karışan bir takipçisi olup çıkarsınız. Kendisi de 1956’dan bu yana aynı meseleyle uğraşan yazar, “Savaşın veya devrimin yaşanmakta olduğu bir ülkeye giden muhabir en çok oraya uyum sağlamakta ve bilgi kaynakları bulmakta sıkıntı yaşayacaktır,” diyor. Kapuściński’nin habercilik yaklaşımında alt tabakadan insanlar önemli yer tutar. Bu yaklaşım, kendisinin de söylediği gibi Fransız Annales Okulu’nda8 gelişmiştir. Yazar bu yaklaşım çerçevesinde küçük şeyleri, detayları, ruh hâllerini dikkate alır.

Asla kuralcı, tek yanlı, kemikleşmiş bir tutum izlemez. Ders verme gibi bir amacı da yoktur. Onda gözlemlerin ve önsezilerin bir birleşimi vardır. Yazarın içeriği merkeze koyan bir hikâyecilik ve habercilik anlayışı olsa da, aynı zamanda anlatım tekniklerini ve yazma uğraşının kendisini de aynı ölçüde önemser. Bunun bir örneğine, kendisinin de üzerinde ısrarla durduğu gibi, Afrika Aslanı’nda rastlıyoruz. Eseri hakkında şöyle diyor yazar: “Bu hikâye gerçek anlamda bir ses örgüsüdür; her karakterin kendine özgü bir konuşma şekli vardır. Hikâyenin özellikle son bölümünde ise eski sözcüklerin de kullanımıyla eserin dili giderek süslü ve gösterişli bir hâl alır; kasten edebî bir şekle bürünür.

Çeviride bu anlatım biçimi korunabildi mi merak ediyorum. Korunmaması yazık olurdu gerçekten; çünkü eserimde bu üslubu büsbütün belli biramaç doğrultusunda, 17. yüzyıl Polonya Edebiyatı metinleri üzerine uzun bir araştırmadan sonra, saraydaki çağlar öncesine ait izler taşıyan neredeyse gerçeküstü olaylara uygun bir hava vermek adına kullandım. Kitabımın önemli bir bölümünde, tarihi yeniden inşa etmek için olabildiğince özgün bir dil yaratma çabasına giriştim.” İmparatorluk adlı eseri için ise şöyle diyor: “Zorluk yalnızca çöküş içindeki SSCB’de neler olduğunu anlayabilmekle bitmiyordu; olanları nasıl anlatmam gerektiği, kitaba neleri dahil edip neleri etmeyeceğim de büyük bir sorundu. Mesela tarih haritalarından tamamıyla silinmiş gerçekleri gözlerimle görmemi sağlayan insanların güvenliğini tehlikeye atmadan, girişin yasak olduğu bölgelere nasıl, kimlerin yardımıyla, ne tür badireler atlattıktan sonra ulaştığımı anlatmak kolay değildi.” İşte bu noktada İmparatorluk’un sayfalarını dolduran çok sayıda karakter arasında, Sovyetler Birliği’nin kuzeyindeki uzak bölgelerden küçük bir kasabadaki madenciler ortaya çıkar. “Kuzeyin bitmek bilmeyen gecelerinde güneş ışığından mahrum bırakılmış”, hayatta kalmak için içmek zorunda olan ve ömürleri otuz beş yılı bulmayan insanlardır bunlar. Yazar, aralarına karışıp onları dinler, onların ruh hâllerini ve pratikteki sosyalizm ile yaşananlar arasındaki derin uçurumu kayda geçirir. Ayrıca bu insanların geçmişte yaşadıkları şeyler için kendisini de sorgular. İnsanlar için duyduğu içten sevgiden kaynaklanan ve hiçbir siyasi tutkunun tek başına sağlayamadığı bir önsezi ve zekâ ile tarihî olaylara getirilen her türlü tek yanlı açıklamayı alaşağı eder.

Onun, ideolojilere karşı duran dünya anlayışının temelinde,bireyin içinde bulunduğu somut koşullar yer alır. Tarafını belli etmese de o asla kayıtsız, konformist değildir. “Bugün nereye doğru gittiğimizi anlamak için,” diye iddia ediyor Kapuściński, “siyasete değil, sanata bakmak lazım. Dünyanın yavaş yavaş ne yöne doğru ilerlediğini ve hazırlanmakta olan büyük değişimleri önceden açık bir şekilde işaret eden her zaman sanat olmuştur. Bu bakımdan, bir müzeye girmek, yüz tane siyasetçi ile konuşmaktan daha faydalıdır.

Günümüzde tarih, sanatta olduğu gibi postmodernleşiyor. Şayet tarih için de sanatta uyguladığımız yorumlama ölçütlerini uygularsak, bir çeşit inatla kullanageldiğimiz köhnemiş araçlardan belki kurtulacak ve durumun üstesinden gelebileceğiz. Totaliter ideolojilerin yıkılışı ve evrensel uygulanabilirliği olan her türlü değerler sisteminin çöküşü ile beraber geriye farklılıklar, karşıtların birliği ve bir aradalığı kalıyor. Bu durum ilkel ve kanlı çatışmalara ve bu çatışmaların yayılmasına, ayrıca yerelcilik ve kabilecilik anlayışlarının ortaya çıkmasına yol açabileceği gibi, farklılıkların kabulü ve tek bir merkez ve temsiliyetten uzaklaşma ile de sonuçlanabilir.

Postmodern sanatın bize gösterdiği gibi, sonunda dünyada herkes için yer olduğunun, her vatandaşın eşit olduğunun farkına varılabilir.” Yazar, geçtiğimiz yıl, yani Avrupa’daki güncel siyasete ilişkin olarak kaleme aldığı İmparatorluk’un basımından yaklaşık beş yıl sonra, Abanoz’u9 yayımladı. Kapuściński bu eserinde, çalışma yöntemini bir nevi teste tabi tutuyor ve Afrika ile olan ilişkisini bir sonuca bağlamaya çalışıyordu. Altı yıl kadar önce bana gelecek planlarından söz ederken, gönlünde yatan şeyin, kısa bir zaman dilimi içinde, Afrika haritasını, dolayısıyla dünya haritasını tümden değiştiren büyük gelişmeler üzerine kafa yormak olduğunu söylemişti. Ellili yılların ortalarında, gazetecilik kariyerinin ilk yıllarında, ülkesinin haber ajansı tarafından Afrika kıtasının temsilciliği ona verildiğinde, sömürgecilik varlığını hız kesmeden sürdürüyordu. Üstelik orada tek başınaydı ve yeterli araç gerece sahip değildi.

Daha sonra, kısa zamanda çoğunlukla epey kanlı savaşlar ve devrimler sonucunda Avrupa boyunduruğundan kurtulup güçlükle de olsa özgürlüğüne kavuşan Afrika ülkelerinin sayısı giderek arttı. Afrika’daki bu köklü değişikliklere ve onlara eşlik eden iç savaşlara ve kardeş katliamlarına bizzat tanıklık etti. Siyahların kıtasında bir beyaz olarak, orada da sıradan insanların arasına karışmayı başardı. Avrupalıların zengin ve korunaklı mahallelerine kapanmadan, oraların yerlisiymiş gibi yaşadı. Bunda elbette bir Polonya vatandaşı, yani “ikinci sınıf bir Avrupalı” olmasının ve gerekli ekipmana sahip olmamasının da payı vardı. Ancak ona asıl yardımı dokunan şeyin, filtreleri ve ekranları araya sokmadan, anlatacağı insanlarla fiziksel ve duygusal bir bağ kurmasını sağlayan ilk elden deneyime olan inancı olduğunu söylemek gerekir.

Bugün Abanoz’u okuyan biri, kitabın ortalarına doğru “1967’de Oturduğum Sokak” başlıklı merak uyandıran bölüme denk gelecektir. Yazar, sekiz sayfalık bölümün tamamında, Lagos’un kenar mahallelerinden birinde kiraladığı ve ofise çevirdiği daireyi tasvir eder. Giriş cümlesi oldukça açık ve serttir: “Lagos’ta kiraladığım daire sürekli soyuluyor.” Ancak metinde ne bir yakınma, ne dünyanın kuzeyi ile güneyi arasında yapılan kötü niyetli bir karşılaştırma, ne de korku ve endişe ifadeleri ya da küçük de olsa ırkçılıktan veya ahlakçılıktan bir iz bulunur. Yazarın fikirleri nettir ve aynı zamanda büyük bir mizah duygusuna sahiptir. Bilir ki her şey ama her şey görecelidir.

“Bir Afrika şehrinde yaşamak istiyorum,” diyen yazar biraz daha ileride, “Bir Afrika evinde yaşamak istiyorum; aksi hâlde bu şehri, bu kıtayı nasıl tanıyabilirim? Ama bir beyaz için bu şehrin kenar mahallelerinde yaşamak hiç de kolay değil. Bu düşünceye ilk karşı çıkanlar Avrupalılar oluyor. Böyle düşünebilmek için bir tahtamın eksik olması lazımmış. Beni ikna etmek, kendime getirmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Ölüme doğru gittiğim su götürmez bir gerçek. Sadece, ölümüm birinin elinden mi olacak yoksa insanlıkdışı yaşam koşulları mı beni öldürecek, bunu görmek kalıyor geriye. İşin Afrika kısmı da beni epey zorlayacak gibi. Her şeyden önce birtakım teknik zorluklar var. Mesela, nerede oturacaksın? Sefalet içinde, aşırı kalabalık, havasız ve ışıksız…

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Araştırma - İnceleme
  • Kitap AdıBu İş Siniklere Göre Değil
  • Sayfa Sayısı112
  • YazarRyszard Kapuściński
  • ISBN9786052349410
  • Boyutlar, Kapak13,5x19,5, Karton Kapak
  • YayıneviDelidolu /

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Futbol Savaşı ~ Ryszard KapuścińskiFutbol Savaşı

    Futbol Savaşı

    Ryszard Kapuściński

    20. yüzyılın sonundan bir üçüncü dünya kaleydoskobu Polonyalı gazeteci Ryszard Kapuściński’nin meslekî deneyim ve gözlemlerine dayanarak üçüncü dünyadan haberlerin ötesindeki insan manzaraları aktardığı Futbol Savaşı,...

Men-e-men Birazoku

Aynı Kategoriden

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur