Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Güney Carolina’da yaşayan ufak tefek ama bir o kadar da sert, öksüz Honey Moon için hayattaki en önemli şeylerden biri, hem içinde yaşayıp hem de neredeyse bütün sorumluluğunu üstlendiği lunaparkın muazzam hız treniydi. Lunaparkını ve hız trenini kurtarmak için para bulma umuduyla, kuzini Chantal’la giriştiği işlerin, Honey’yi hiç ummadığı yerlere getirip milyonların gözbebeği yapacağını kim bilirdi? Herkesin bayıldığı bu çocuk yıldız, yaşı dışında acaba başka neler gizliyor?

Cesur ve zeki bu küçük hanım gözü karalığıyla hayatındaki bütün erkekleri deli edecek! Bunlardan biri Eric Dillon; için için yanan kötü çocuk ve Hollywood’un son zamanlardaki en yetenekli oyuncularından biri. Ve Dash Coogan; kahraman kovboyların sonuncusu, efsanesini sürdürmek için kendisine pek ufak gelen beyaz cama hapsolmuş bir adam. Honey aşık olduğunda, bunu bildiği tek yolla yapacak… tüm kalbiyle.

“Susan Elizabeth Phillips bir kez daha, harika bir kadının hayatını anlatan, duygusal ve iyi örülmüş bir romanla karşımıza çıkıyor.”
Romantic Times

“Dünyaya asıl gereken, Susan Elizabeth Phillips tarafından yazılmış daha çok roman.”
Elizabeth Lowell

“En iyi ve en kötüyü yaşayıp alevlerin içinden yaralı ama yıkılmamış olarak çıkan bir kadının hikâyesi. Mükemmel bir roman.”
Rendezvous

***

Babamın anısına

Lunaparkta büyük bir hız trenine binmek Tanrı’yı bulmanızı sağlar.
—Anonim

Rampanın Zirvesi
1980-1982

1

Honey, tüm ilkbahar boyunca Walt Disney’e dua etmişti. Hız treni Kara Şimşek’in üçüncü rampasının arkasında, bir çam kümesinin içinde duran eski paslı karavanın arka tarafındaki yatak odasından, o güçlü göksel figürlerden birinin yardımda bulunması umuduyla, Tanrı’ya, Walt’a ve hatta zaman zaman İsa’ya yakarıp durmuştu. Odanın tek penceresini tutan çarpık rayın üzerine kollarını koyuyor, yamuk pencereden, sadece çamların üzerinden görünen gece göğüne bakıyordu.

“Bay Disney, yine ben, Honey. Su seviyesi tüm kütükleri ve dokların sonunda gölün dibinde yatan Bobby Lee’yi görebileceğiniz düzeye inmişken, tam şu anda, Silver Gölü Lunaparkı’nın pek düzgün görünmediğini biliyorum. Geçen hafta boyunca parka belki de yüz kişi bile gelmedi, fakat bu demek değil ki her şey bu şekilde kalmak zorunda.”

Paxawatchie İlçesi’nin Demokrat gazetesinin, Walt Disney şirketinin Disney World’ün Güney Carolina versiyonunu inşa etmek için Silver Gölü Lunaparkı’nı satın almayı düşündüğüne dair söylentiyi yayımlamasından bu yana Honey başka bir şey düşünemiyordu. On altı yaşındaydı ve Bay Disney’e yakarmanın çocukça bir şey olduğunu biliyordu, (güneyli bir Baptist için tartışılabilir bir dindarlık olması da bunun cabasıydı) fakat koşullar onu çaresiz bırakmıştı.

Şimdi Bay Disney’in düşünmesini istediği avantajları sayıyordu. “Otoyola sadece bir saat uzaklıktayız. Birkaç güzel yön levhası sayesinde, Myrtle Beach’e giden herkes, mutlaka çocuklarıyla burada duracaktır. Sivrisinekleri ve nemi saymazsanız, iklim de iyidir. Eğer çalışanlarınız Porlex Boya Firması’nın zehirli atıklarını buraya boşaltmamasını sağlarsa, göl gerçekten güzel olacaktır. Ve şimdi siz ölmüş olduğunuza göre sizin işinizi devam ettiren kişiler orayı gerçekten ucuza satın alabilirler. Onlar üzerinde etkinizi kullanabilir misiniz? Bir şekilde Silver Gölü Lunaparkı’nın tam onların aradığı yer olduğunu anlamalarını sağlayabilir misiniz?”

Teyzesinin ince, cansız sesi Honey’nin dua ve satış sunumu seansını böldü. “Kiminle konuşuyorsun Honey? O odada bir oğlan yok, değil mi?”

“Evet Sophie,” diye sırıtarak cevap verdi Honey. “Yaklaşık bir düzinesini içeri aldım. Ve onlardan bir tanesi bana ‘dingdong’unu göstermeye hazırlanıyor.

“Ah, Tanrım, Honey. Böyle konuşmamalısın. Hoş değil.”

“Üzgünüm.” Honey, Sophie’yi kızdırmaması gerektiğini biliyordu, fakat teyzesi üzerine vardığı zaman bunu yapmak hoşuna gidiyordu. Bu çok sık olmazdı, sonu da olmazdı, ama Sophie titizlendiği zaman Honey’ye kadın teyzesi değil de neredeyse gerçek annesiymiş gibi geliyordu.

Yan odadan gelen kahkaha tufanı, Tonight Show seyircisinin, Johnny’nin fıstıklar ve Başkan Carter’la alakalı esprilerine verdiği tepkiydi. Sophie televizyonu daima açık tutardı. Bunun, Earl Enişte’nin sesini özlememesini sağladığını söylüyordu.

Earl Booker bir buçuk yıl önce ölmüş, Sophie’yi Silver Gölü Lunaparkı’nın sahibi olarak bırakmıştı. Sophie, o hayattayken de pek tuttuğunu koparan biri değildi zaten, ama adam öldükten sonra daha da beter olmuş ve Honey hemen hemen her şeyden sorumlu hale gelmişti. Pencereden geri çekilirken, Sophie’nin uykuya dalmasının çok sürmeyeceğini biliyordu. Teyzesi, yataktan öğleden evvel pek çıkmamasına rağmen, gece yarısından sonraya da pek kalmazdı.

Honey arkasındaki yastıklara dayandı. Karavan sıcak ve havasızdı. Üzerinde sadece turuncu, Budweiser logolu bir tişört ve külot olmasına rağmen rahatlayamamıştı. Eskiden pencere tipi bir klima cihazları vardı, fakat iki yaz önce, diğer her şey gibi o da bozulmuş ve yerine yenisini alamamışlardı.

Honey, Sophie’nin kızı Chantal’la paylaştığı yatağın yanında duran saatin kadranına baktı ve içini bir endişe dalgası kapladı. Kuzini şimdiye kadar evde olmalıydı. Pazartesi gecesiydi, park kapalıydı ve yapacak hiçbir şey yoktu. Bay Disney’in çalışanları parkı satın almazsa, Chantal, Honey’nin yedek planının merkeziydi ve kuzinini bir akşam için bile kaybetmeyi göze alamazdı.

Ayaklarını yataktan çatlak muşambaya doğru sallayarak o gün giydiği soluk kırmızı şorta uzandı. İnce kemikliydi, boyu ancak bir elliydi ve şortu Chantal’ın eskisiydi. Kalçalarına çok büyük geliyordu ve kürdan gibi bacaklarını olduğundan da sıska gösteren, şalvar gibi kıvrımları vardı. Fakat kibir Honey’nin hiç sahip olmadığı birkaç kusurdan biriydi, bu yüzden buna hiç aldırmamıştı.

Honey kendisi göremese de, aslında kibirlenmek için bazı sebepleri vardı. Koyu renk kavisli kaşlarının altındaki açık mavi gözlerini sık kirpikler çevreliyordu. Kalp biçimli yüzündeki küçük elmacık kemiklerinin ve burnunun üzerinde, birazcık da şuh bir şekilde serpiştirilmiş çilleri vardı. Fakat geniş ve dolgun dudaklarla çevrelenmiş, ona daima büyük vantuzlu bir balığı anımsatan ağzını kendine hiç yakıştıramıyordu. Görüntüsünden oldum olası nefret etmişti; küçük göğüsleri çıkmaya başlayıncaya kadar insanlar onu oğlan çocuğu zannetmişlerdi, dahası bu kadar çocuksu görünen birini hiç kimse ciddiye almak istemiyordu. Honey ciddiye alınmaya çok fazla gerek duyduğu için, kaşlarını sürekli düşmanca çatarak ve genellikle kavgacı bir tutumla, fiziksel özelliklerini gizlemek için elinden geleni yapıyordu.

Ayaklarına uzun zaman önce tabanlarının şeklini alarak yassılaşmış mavi naylon terlikleri geçirdikten sonra, elleriyle kısa saçlarını karıştırdı. Bu hareketi saçlarını düzeltmek için değil, kafa derisindeki sinek ısırığını kaşımak için yapmıştı. Açık kahverengiydi saçları, ismiyle aynı renkteydi. Saçları kıvrılmaya meyilliydi, fakat Honey buna pek fırsat vermezdi. Bunun yerine, ne zaman rahatsız olsa, eline geçen herhangi bir keskin aletle saçlarını kısaltırdı: çakı, kumaş makası, ne yazık ki bir keresinde de balık pulu ayıklama aleti.

Arkasından kapıyı kapayarak kahverengi ve altın rengi baklava desenli, hem oturma, hem yemek odası olarak kullanılan, engebeli zemini halıyla kaplı kısa, dar koridora süzüldü. Tam da tahmin ettiği gibi Sophie, üzerinde solmuş taverna sembolleri, Amerikan kartalları ve on üç yıldızlı bayraklar bulunan, taba rengi yıpranmış kumaşla kaplı eski kanepede uyuyakalmıştı. Chantal’ın annesine yapıverdiği perma pek güzel olmamıştı; Sophie’nin ince, ağarmış saçları kuru ve hafifçe elektriklenmiş gibi görünüyordu. Kadın fazla kiloluydu ve örgü bluzu, vücudunun iki zıt yönüne düşen su balonu gibi göğüslerinin ana hatlarını ortaya çıkarıyordu.

Honey, teyzesine her zamanki gibi öfkeyle karışık bir sevgiyle baktı. Kızının nerede olduğu konusunda asıl endişelenmesi gereken Sophie Moon Booker’dı, Honey değil. Biriken faturaları nasıl ödeyeceklerini ve refah sistemleri çökmeden ailelerini nasıl bir arada tutacaklarını düşünmesi gereken de oydu. Fakat Honey, Sophie’ye kızmanın tıpkı kızı Chantal’a kızmak gibi olduğunu biliyordu. Bu hiçbir işe yaramıyordu.

“Ben biraz dışarı çıkıyorum.”

Sophie uykusunda homurdandı.

Honey nemden ağırlaşmış gece havasında, eskiliğinden ufalanan beton basamaktan aşağı atladı. Karavanın dış yüzü göz tırmalayan nar bülbülü yumurtası mavisiydi ve rengi ancak eskimekle değişecekti. Terlikleri kuma gömülünce, kızın ayak parmaklarının arasına iri kum taneleri girdi. Karavandan uzaklaşırken havayı kokladı. Haziran gecesi çam, katranruhu ve tuvaletlerde kullandıkları dezenfektan kokuyordu. Silver Gölü’nün uzaktan gelen küflü kokusu, bu kokuların hepsini bastırıyordu.

Bir dizi güney sarıçamından oluşan yıpranmış kolonun altından geçerken Honey ellerini şortunun cebine soktu ve kendi kendine, bu sefer devam edeceğini söyledi. Bu sefer durup bakmayacaktı. Bakmak düşünmesine neden oluyordu ve düşününce kendisini bir haftalık balık yemi kovasının içine düşmüş gibi hissediyordu. Bir dakika daha sebatla ilerledi, fakat sonra durdu. Geldiği yoldan geriye boynunu uzatarak, Kara Şimşek’in geniş bir alanı kaplayan siluetinde bakışlarını dolaştırdı.

Hız treninin muazzam ahşap çerçevesinin silueti gece göğünde, tarih öncesinden kalma bir dinozor iskeleti gibi görünüyordu. Kara Şimşek’in dağ gibi yükselen sarp zirvesine ve yürek durduran altmış derecelik inişine baktı. Sonraki iki rampanın tüyler ürpertici yamaçlarını ve tüm yol boyunca inen, aşağı kıvrılıp Silver Gölü’nün üzerinde kâbus gibi bir girdap oluşturan son spirali inceledi. Üç rampayı ve dik bir şekilde aşağı inen ölüm spiralini süzerken kalbi korkunç bir özlem ve acıyla sancıyordu. Onlar için her şey, Kara Şimşek’in çalışması durduğu zaman ters gitmeye başlamıştı.

Busch Gardens ve Georgia’daki Six Flags gibi yerlerle kıyaslandığında Silver Gölü Lunaparkı küçük ve eski moda olmasına rağmen, diğerlerinin iddia edemeyeceği bir şeye sahipti. Bu lunapark, güneydeki en son ahşap hız trenine sahipti; kimileri buradaki trenin efsanevi Coney Island Hortumu’ndan bile daha heyecanlı olduğunu düşünüyordu. 1920’lerde kurulduğundan bu yana insanlar ülkenin dört bir yanından Kara Şimşek’e binmeye gelirdi. Hız treni tutkunları için Silver Gölü’ne gelmek, hacca gitmek gibi olmuştu.

Efsanevi ahşap hız trenine birçok kez bindikten sonra, adam başı iki dolar ödeyerek, Silver Gölü’nde, yandan çarklı Robert E. Lee vapuruyla bir aşağı bir yukarı gezinir ve parkın daha sıradan bölümlerini ziyaret ederlerdi. Fakat Bobby Lee de tıpkı Kara Şimşek gibi felakete kurban gitmişti.

Yaklaşık iki yıl önce, 1978 yılının İşçi Bayramı’nda, bir tekerlek düzeneği Kara Şimşek’in en arkadaki yolcu bölümünü diğer bölümlerden ayırarak ve hızla diğer yana savurarak koparmıştı. Şans eseri hiç kimse zarar görmemişti, fakat Güney Carolina Eyaleti o gün hız trenini mühürlemiş ve trenin tekrar faaliyete başlayabilmesi için devletin istediği pahalı onarımı bankalardan hiçbiri finanse etmemişti. En ünlü turistik bölümünden yoksun kalan Silver Gölü Lunaparkı, yavaş ve acı içinde ölüyordu.

Honey lunaparkın içlerine doğru yürüdü. Sağ tarafında, yıpranmış plastik araba topluluğunun bulunduğu, parkın ertesi sabah onda açılmasını bekleyen Çarpışan Araba Salonu’nun ıssız iç kısmını aydınlatan, böcek kaplı bir lamba vardı. Sayısız dairesel raylarının üzerinde hareketsiz duran minyatür motosikletleri ve itfaiye arabalarıyla, Çocuk Diyarı’ndan geçti. Daha ilerdeki Ahtapot ve Dönme Dolap emekliye ayrılmıştı. Girişinde, başı kopuk bir bedenin kesik boynundan fosforlu kanların fışkırıp her tarafa yayıldığı, fosforlu boyalarla yapılmış bir duvar resmi bulunan Korku Tüneli’nin önünde durdu.

“Chantal?”

Cevap yoktu.

Bilet gişesinin arkasındaki çengelden el fenerini alarak, rampadan yukarı çıkıp Korku Tüneli’nin içine doğru yürüdü. Gündüz saatlerinde rampa titreşir, bir hoparlörden sahte homurtular ve tiz çığlıklar yayılırdı, fakat şu anda her şey sessizdi. Honey Ölüm Koridoru’na girdi ve ışığını elinde kanlı baltasıyla dikilen, kukuletalı, iki metrelik celladın üzerine tuttu.

“Chantal, burada mısın?”

Honey’nin duyduğu tek şey sessizlikti. Yapay örümcek ağlarını sıyırarak idam kütüğünü geçip, Fare Yuvası’na doğru yürüdü. İçeri girince, fenerini küçük odada dolaştırdı. Başının üzerindeki çatı kirişlerinde yuvalanmış ve görünmez tellerin üzerinde asılı yüz altı tane, hırlayan gri fare kırmızı gözleriyle ona bakıyordu.

Honey onlara memnuniyetle baktı. Fare Yuvası, Korku Tüneli’nin en iyi kısmıydı çünkü hayvanlar gerçekti. 1952’de, Fort Lee’deki Palisades Park’ın hayaletli evi için, New Jersey’li bir sanatçı tarafından doldurulmuşlardı. Altmışlı yılların sonlarında Earl Enişte onları Forest City civarındaki parkı iflas eden, Kuzey Carolina’lı bir adamdan üçüncü el olarak satın almıştı.

“Chantal?” Kuzininin ismini bir kere daha söyledi, yanıt almayınca arka taraftaki yangın çıkışından Korku Tüneli’ni terk etti. Elektrik kablolarından sakınarak, arkadan dolanıp panayır bölümüne yöneldi.

Panayır yerinin üzerinde zikzak çizerek sarkan flamalar boyunca dizilmiş renkli ampullerden sadece birkaç tanesi hâlâ çalışıyordu. Gece olduğundan, hokkabazlık bölümlerinin kepenkleri indirilmişti: halka atmaca ve balık tankı, Çılgın Top oyunu ve taraklar, zarlar ve anahtarlıklarla dolu cam kasasıyla Demir Pençe. Bayat patlamış mısır, pizza ve keklerin ekşimiş yağ kokusu her şeye sinmişti.

Bu Honey’nin hızla yok olan çocukluğunun kokusuydu; kokuyu derin derin ciğerlerine çekti. Eğer Disney’dekiler devralırlarsa, tıpkı Çocuk Diyarı, Korku Tüneli ve hokkabazlık stantları gibi koku da ebediyen yok olacaktı. Kollarını dar göğsünün üzerinde kavuşturdu ve kendisini kucakladı, bu alışkanlığı yıllar içinde edinmişti, çünkü bunu kıza başka hiç kimse yapmamıştı.

Altı yaşındayken annesini kaybetmesinden bu yana, burası onun evi olmuştu ve burayı bütün kalbiyle sevmişti. Disney’deki kişilere yazmak şimdiye kadar yapmak zorunda kaldığı en acı verici şey olmuştu. Ailesini bir arada tutacak parayı bulmak için, onları sosyal yardıma mecbur etmeyecek, temiz bir muhitte belki de güzel mobilyaları ve bir bahçesi olan küçük bir ev almalarını sağlayacak parayı bulmak için, umutsuz bir girişimle daha hassas tüm duygularını bastırmak zorunda kalmıştı. Fakat ıssız panayır alanının ortasında dururken, her şeyin farklı olmasını sağlayacak kadar büyük ve akıllı olmayı diliyordu. Çünkü her şeyden önemlisi, Kara Şimşek’i kaybetme fikrine dayanamıyordu ve eğer hız treni çalışıyor olsaydı, dünyadaki hiçbir şey onun bu parktan vazgeçmesini sağlayamazdı.

Tekinsiz gecenin sessizliği ve bayat patlamış mısır kokusu ona, kabuk bağlamış dizlerini çenesine kadar çekerek karavanın köşesine büzülmüş, kocaman açık mavi gözleri olan şaşkın küçük bir çocuğu hatırlatmıştı. Zihninde geçmişten gelen öfkeli bir ses yankılandı.

“Şu yaratığı buradan çıkar, Sophie! Lanet olsun, tüylerimi diken diken ediyor. Dün gece getirdiğinden beri neredeyse hiç kıpırdamadı. Tüm yaptığı köşede oturmak ve boşluğa bakmak.” Earl Eniştesinin etli yumruğunun mutfak masasına indiğini, Sophie’nin monoton bir sesle sızlandığını duymuştu.

“Onu nereye bırakayım Earl?”

“Nereye bırakacağın kimin umurunda. Kız kardeşinin gidip kendini boğması benim kabahatim değil. Şu Alabama’daki sosyal hizmet görevlilerinin onu alman için seni zorlamaya hiç hakları yok. Öğle yemeğimi o karşımda hortlak gibi durmadan kahrolası bir huzur içinde yemek istiyorum!”

Sophie karavanın oturma odasının köşesine doğru seğirtmiş ve kırmızı iskarpinlerinin burnuyla Honey’nin ucuz keten ayakkabılarını itelemişti. “Bu şekilde davranmaya son ver Honey. Dışarı git ve Chantal’ı bul. Daha parkı görmedin. O sana gösterir.”

“Annemi istiyorum,” diye fısıldamıştı Honey.

“Lanet olsun! Çıkar onu buradan Sophie!”

“Gördün mü ne yaptığını?” demişti Sophie. “Earl Enişteni iyice deliye döndürdün.” Honey’yi kolunun yukarısından yakalamış ve çekiştirmişti. “Hadi gel. Gidip sana az pamuk helva alalım.”

Honey’yi karavandan çıkarmış, çamların arasından geçirerek Carolina öğleden sonrasının kavurucu güneşine çıkarmıştı. Honey küçük bir robot gibi hareket ediyordu. Canı hiç pamuk helvası istemiyordu. Sophie sabahleyin Captain Crunch marka mısır gevreğinden yedirmiş ve Honey kusmuştu.

Sophie kızın kolunu bırakmıştı. Honey daha o zaman teyzesinin insanlara dokunmaktan hoşlanmadığını sezmişti. Teyzesi, Honey’nin annesi Carolann gibi değildi. Carolann daima Honey’yi kucağına alarak sarılır ve ona canım, tatlım derdi, hatta Montgomery’deki kuru temizleyicide bütün gün çalışmaktan yorgun düştüğü zaman bile bunu yapardı.

“Annemi istiyorum,”diye fısıldamıştı Honey, büyük ahşap sütunlu bir kemerin altından çimenliğe çıkarken.

“Annen öldü. O şimdi—”

Honey’nin başının üzerinde çığlık atan bir canavarın sesi, Sophie’nin cevabının geri kalanını bastırmıştı.

O zaman Honey de çığlık atmıştı. Annesi öldüğünden ve alıştığı her şeyden koparılıp ayrıldığından beri içinde oluşan üzüntü ve korku bu beklenmedik dehşet gürültüsüyle serbest kalmıştı. Tekrar tekrar çığlık atmıştı.

Bir hız treninin ne olduğuna dair bir fikri vardı, fakat hiç binmemişti ve sesin buradan gelmiş olabileceği hiç aklına gelmemişti. O sadece dolaplarda saklanan, yatakların altında pusu kurarak gizlenen ve korkunç ateş saçan ağzıyla küçük kızların annelerinin ölümüne sebep olan canavarın sesini duymuştu.

Ağzından keskin, içe işleyen çığlıklar dökülüyordu. Annesi öldüğünden bu yana geçen altı gün boyunca neredeyse felç olmuştu ama şimdi Sophie’nin kolunu sarsmasına rağmen, kendisini durduramıyordu.

“Kes şunu! Şu çığlığı kes, duyuyor musun?”

Fakat Honey kesememişti. Bunun yerine kaçıp kurtuluncaya kadar Sophie’yle mücadele etmişti. Sonra kolları havayı döverek, üzüntüsünü ve korkusunu tekrar tekrar haykırırken küçücük ciğerleri şişerek rayların altında koşmaya başlamıştı. Raylar, altından geçemeyeceği kadar alçaldığında ahşap direklerden birini kavramıştı. Şaşkın bir inançla, yeterince sıkı tutarsa kendisini yok etmeyeceğine inanarak, en çok korktuğu şeye sımsıkı tutunurken kıymıklar kollarına batıyordu. Sadece kendi çığlıklarının sesi, başının üzerinden hızla geçen canavarın aralıklı kükremeleri, direğin bebek teni gibi yumuşak kollarına gömülen sert kıymıkları ve annesini bir daha asla göremeyeceği gerçeğinin dışında, ne kadar zaman geçtiğinin farkında bile değildi.

“Lanet olsun, kes şu gürültüyü!”

Sophie çaresizlik içinde durup izlerken, arkalarından Earl Enişte çıkagelmiş ve bir böğürtüyle onu sürükleyerek direkten ayırmıştı. “Nesi var? Lanet olsun, yine nesi var?”

“Bilmiyorum,” diye sızlanmıştı Sophie. “Kara Şimşek’i duyunca böyle yapmaya başladı. Sanırım ondan korktu.”

“Eeh, çok oldu artık. Lanet olsun, onu şımartacak değiliz.”

Honey’yi belinden yakalayarak tren raylarının altından çıkarmıştı. Uzun adımlarla hızla ilerleyerek Honey’yi o gün parkı ziyarete gelen insan kümelerinin arasından geçirmişti ve Kara Şimşek’in yolcularını aldığı istasyon binasının rampasından yukarı taşımıştı.

Bir sonraki yolcu grubu için boş bir tren hazır bekliyordu. Eniştesi sırada bekleyen insanların protestolarını görmezden gelerek onu ilk arabanın emniyet çubuğunun altından itmişti. Honey’nin tiz çığlıkları ahşap çatının altında derin bir şekilde yankılanıyordu. Umutsuzca çıkmaya çabalamıştı, ama eniştesi kıllı koluyla buna engel olmuştu.

“Earl, ne yapıyorsun sen?” Kara Şimşek’i işleten ihtiyar Chester ona doğru koşturmuştu.

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıBalayı
  • Sayfa Sayısı493
  • YazarSusan Elizabeth Phillips
  • ÇevirmenNil Bosna
  • ISBN9789944825733
  • Boyutlar, Kapak13,5x21, Karton Kapak
  • YayıneviEpsilon / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur