Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Herkes için Orhan Pamuk 

“Bu kitapta, şimdiye kadar yazdığım sayfalardan, en kolay anlaşılabilir ve en güçlü olanları seçmeye çalıştım.”

Çocukluk ve okul hikâyeleri ve tarihten sayfalar
Orhan Pamuk, diğer kitaplarından bu parçaları kitaba alırken metinlere dokundu, eski yazılarını değiştirdi, cümleler, paragraflar ekledi, başlıklar koydu. Pamuk’un kırk yıllık yazarlık hayatının en güzel sayfalarından yapılan bu seçme hem onun yeni ve genç okurlarının, hem de yazarın eski takipçilerinin ilgisini çekecek.

“Kitabın kalbinde, hakkında hayaller kurmaktan hoşlandığım iki konu var: Tarihin esrarlı yüzü ve çocukluk ve öğrencilik yıllarının hatıraları. Romanlarımda ve düzyazılarımda bu iki kaynağa hep geri döndüm. Her seferinde de iki konunun kafamda iç içe geçtiğini hissettim. Yani: Tarihin çocuksu yanı ile çocukluğun tarihsel yanı.”

Hiç yayımlanmamış bir hikâye
Ben Bir Ağacım’da Pamuk, Osmanlı zamanının bir celladını, bir padişahın kıskançlığını anlatıyor, bir ağacı, bir resmi konuşturuyor ve kendi çocukluk, gençlik ve okul hatıralarını hikâye ediyor. Pamuk’un yeni romanı Kafamda Bir Tuhaflık’ın kahramanı Mevlut Karataş’ın ortaokul yıllarının hikâyesiyle…

İÇİNDEKİLER

Önsöz • 9
Okura Not: Kim Anlatıyor? • 11
Cellat ve Ağlayan Yüz • 13
Kıskanç Han ve Tatar Güzeli • 23
Fahir Şah ile Neriman Sultan • 25
Nakkaş Körlüğe Yaklaşırken • 27
Ben Bir Ağacım• 30
Uyuyamıyor musunuz? •35
Annem, Babam ve Kaybolmaları • 40
Okulun Sıkıntıları ve Zevkleri • 47
Okula Gitmeyeceğim •
56 Mevlut’un Ortaokul Yılları • 58
Katil ile Maktul Arasında İlk ve Son Konuşma •87
Öpüş • 98
Alâaddin’in Dükkânı • 105
Boğaz’ın Suları Çekildiği Zaman • 113
Orhan Pamuk Biyografisi • 119
Parçaların Yer Aldığı Kitaplar• 125

Önsöz

Bu küçük kitabın kalbinde hakkında hayaller kurmaktan hoş­landığım iki konu var; Tarihin esrarlı yüzü ve çocukluk ve öğ­rencilik yıllarının hatıraları. Romanlarımda, düzyazılarımda bu iki kaynağa hep geri döndüm. Her seferinde de iki konu­nun kafamda iç içe geçtiğini hissettim. Yani: Tarihin çocuksu yanı ile çocukluğun tarihsel yanı.

Tarihin çocuksu yanından kastettiğim: Tarihte şimdi ya­şadığımızdan çok daha yalın, temel ve güçlü hayaller bula­bilmektir. En azından böyle bir inanca kapılmaktır. Eski olay­lar, şeyler, ilişkiler bizler için gölgeler içindedirler belki, ama şimdi yaşadığımızdan çok daha basit bir dünyaya da aittiler. Böylesine basit bir dünyayı sürekli özlemesek bile, sürekli düşlüyoruz. Bir ağacı konuşturmak, bir celladı anlamak, âşık bir padişahın kıskançlığını görmek daha kolaydı eskiden. Bu kolaylık yazıya bir güç, okura da anlama ve hayal etme zevki verir. Bu kitapta şimdiye kadar yazdığım sayfalardan en kolay anlaşılabilir ve en güçlü olanları seçmeye çalıştım. Kolay anla­şılmak ve güçlü söz her zaman yan yana gelmez.

Bir de çocukluğun tarihsel ve toplumsal yanı var. Hepi­miz çocukluğumuzun güzel yönlerini şiirsellikle hatırlamak­tan hoşlanırız. Çocukluk hatıralarımız bu yüzden hafızamı­zın en itibarlı köşesinde durur. Buna çocukluğumuzun şiirsel yanı diyelim. Ama çocukluğumuzun bir de toplumsal yanı vardır. Aile hatıraları, anne-baba kavgaları, ayrılıklar, yediği­miz dayaklar, okulda yaşadıklarımız, okula olan sevgimiz ve nefretimiz yaşadığımız toplumun ve ülkenin yapısı hakkında da en ince ipuçlarını verir bize. Bütün çabama rağmen uzun bir zamandır bir türlü bitiremediğim Kafamda Bir Tuhaflık adlı romanımdan bir parçayı (Mevlut’un Ortaokul Yıllan) bu top­lumsal dürtüyle yayımlıyorum. Dört yıldır birlikte yaşadığım sokak satıcısı kahramanım Mevlut da böylece ilk defa okur önüne çıkıyor. İkimiz de çok heyecanlıyız.

“Mevlut’un Ortaokul Yılları” ve diğer parçaları bu kita­ba alırken, metinlere dokundum. Eski yazılarımı değiştirdim. Cümleler, paragraflar ekledim, kısaltmalar yaptım, başlıklar koydum. Hem bu kitabın bir bütün olmasını istediğim için, hem de -itiraf edeyim- çok sevdiğim bu parçalarla oynamak­tan hâlâ zevk aldığım için.

Evet, işte bunlar, benim neredeyse kırk yılı bulan yazar­lık hayatımın (bana göre) her biri tek başına okunabilecek en güzel sayfalarıdır.

Bu kitabın fikrini dostum Raşit Çavaş ve genç editör Darmin Hadzibegovic’le bir akşam yemeğinde birlikte geliştir­dik. Onlara ve yeni yazarlarını dostlukla karşılayan bütün YKY takımına teşekkür ederim.

Temmuz 2013, Büyükada

Okura Not: Kim Anlatıyor?

Roman ve hatıralarımdan bu bağımsız parçalan seçer, onları bu kitaba yerleştirirken temel bir soruyla karşılaştım. Aslında her dikkatli roman okurunun ve her dikkatli romancının bir hikâyenin içindeyken sürekli sorması ve düşünmesi gereken temel sorudur bu: Burada olayları kim görüyor, kim anlatıyor? Bu hikâyede konuşan, anlatan ses kimin?

Romancılık, insanın kendi hayatından başka birinin ha­yatı gibi, başkalarının hayatından da kendi hayatıymış gibi söz edebilme hüneridir. Böyle olduğu için de kimin konuştu­ğunu tam anlamak zordur. Ben çocukluk ve gençliğimde res­sam olmak istedim. Çok resim yaptım (bu kitabın kapağında­ki ağacı da). Bu tecrübemi. Benim Adım Kırmızı’da 1590’ların İstanbul’undaki ressamları anlatabilmek için kullandım. Ya da 1960’larda Ankara’da bir devlet ilkokulunda okurken ve 1970’lerin sonunda İstanbul’da Baltalimanı’ndaki bir lisede ge­çici İngilizce öğretmenliği yaparken gördüklerimi satıcı kah­ramanım Mevlut’un hikâyesine koydum. Ya da başkalarından dinlediğim, hayal ettiğim hikâyeleri bana benzer bir roman kahramanına mal ettim. Ya da birinci tekil şahısla romanlarımda “ben” diye konuşurken, aslında kendimden başka bir kişinin kimliğine büründüm. Bu başka kişi de, mesela Kara Kitap’taki köşe yazan Celâl Salik gibi, romanda bir başka kişinin sesiyle bir hikâye anlatmaya da başladı…

Bütün bu sesleri, kimlik değiştirmeleri açıklamak için bö­lümlerin başlarına kimin konuştuğunu gösteren notlar koy­dum.
(0. P.)

Cellat ve Ağlayan Yüz

Kara Kitap’tan. Romanın kahramanlarından köşe yazarı Celâl Salik anlatıyor!

Gözyaşları içindeki bir erkek niye telâşlandırır bizi? Ağlayan bir kadını, günlük hayatımızın sıradışı, ama duygulu ve acık­lı bir parçası olarak görebilir, içtenlik ve sevgiyle benimseriz onu. Ağlayan bir erkek ise bir çaresizlik duygusuyla doldurur içimizi. Ya dünyanın sonuna gelir gibi yapılabilecek şeylerin sonuna gelmiştir bu adam – mesela bir sevdiğinin ölümün­de olduğu gibi. Ya da dünyasında bizimkiyle uyuşmayan bir yan vardır; huzursuz edici, hatta dehşet verici bir yan. Yüz ya da surat dediğimiz ve tanıdığımızı sandığımız haritada hiç tanımadığımız bir ülkeye rastgelmenin şaşkınlığını ve dehşe­tini hepimiz biliriz. Bu konuda, Naima’nın Tarih’inin VI. cil­dinde ve Mehmet Halife’nin Tarihi Cılmani’sinde anlatılan bir hikâyeye, Edirneli Kadri’nin Cellatlar Tarihi’nde de rastgeldim. Aşağıdaki gerçek hikâye en çok Cellatlar Tarihi’nde anlatılanla­ra yakındır. (Ayrıca bu eski el yazmasının yeni yazıya çevrilip teknik açıdan son derece eğitici resimleriyle yayımlanmasını Milli Eğitim Bakanlığımızdan bekliyoruz.)

Çok değil, üç yüzyıl önce bir bahar gecesi, dönemin en namlı celladı Kara Ömer, atıyla Erzurum Kalesi’ne yaklaşı­yordu. On iki gün önce padişah karan ve Bostancıbaşı’nın görevlendirmesiyle eline tutuşturulan bir fermanla Erzurum Kalesi’ne hükmeden Abdi Paşa’yı idam etmeye yollanmıştı. O mevsimde sıradan bir yolcunun bir ayda alacağı İstanbul-Erzurum yolunu on iki günde aldığı için memnundu; bahar gece­sinin serinliği içinde yorgunluğunu unutmuştu, ama gene de görev öncesi hissetmediği bir durgunluk vardı üzerinde: Sanki işini hakkıyla ve yüzakıyla yapmasını engelleyecek bir lanetin gölgesini ya da bir kararsızlığın kuşkusunu hissediyordu.

İşi zordu zor olmasına: Hiç tanımadığı ve görmediği bir Paşa’nın adamlarıyla dolu konağına tek başına girecek, fermanı verecek, kendi sarsılmaz varlığı ve güveniyle Abdi Paşa’ya ve çevresine Padişah’ın kararına karşı çıkmanın boş­luğunu hissettirecek, küçük bir ihtimal ama. Paşa bu boşluğu hissetmekte gecikirse, hiç vakit geçirmeden ve çevresindeki­ler suça niyet etmeden onu hemen öldürecekti. Bu işte öylesi­ne deneyimliydi ki, hissettiği kararsızlık bu yüzden olamazdı hiç: Otuz yıllık meslek hayatında yirmiye yakın şehzade, iki sadrazam, altı vezir, yirmi üç paşa, hırlı hırsız, suçlu suçsuz, kadın, erkek, çocuk, ihtiyar, Hıristiyan, Müslüman altı yüzün üzerinde kişiyi idam etmiş, çıraklığından başlayarak bugüne kadar binlerce kişiyi işkenceden geçirmişti.

Bahar sabahı, cellat şehre girmeden önce bir su kıyısında atından indi ve kuşların neşeli cıvıltıları arasında abdest aldı, namaz kıldı. İşlerinin yolunda gitmesini Allah’tan dilemek, dua etmek pek seyrek yaptığı bir işti. Ama her seferinde oldu­ğu gibi Tanrı bu çalışkan kulunun duasını kabul etti.

Böylece her şey yolunda gitti. Kuşağında yağlı kemendiy­le ve usturayla kazılı kafasında kızıl keçeden külahıyla cella­dı görür görmez tanıyan Abdi Paşa, başına gelecekleri hemen anladı, ama kuraldışı denebilecek hiçbir zorluk çıkarmadı. Belki de suçunu bildiği için kaderine kendini çoktan hazır­lamıştı.

Önce, fermanı, en azından on kere ve her seferinde aynı dikkatle okudu. (Kurallara bağlı olan devlet adamları ve pa­şalarda görülen bir özellik.) Okuduğu fermanı gösterişli bir edayla öpüp başına koydu. (Hâlâ çevresinde etki bırakmayı düşünebilenlerde görülen ve Kara Ömer’in budalaca bulduğu bir tepki.) Kuran okumak, namaz kılmak istediğini söyledi. (Vakit kazanmak isteyenlerde ve gerçekten inananlarda görü­len bir istek.) Namazını kıldıktan sonra, üzerindeki kıymetli taşları, takıları, yüzükleri celladına kalmasın diye, “Beni ha­tırlarsınız,” diyerek çevresindeki adamlarına dağıttı. (Dünya­ya sıkı sıkı bağlı olanlar ve celladına kin duyabilecek kadar yüzeysel olanlarda görülen bir tepki.) Ve bu tepkilerin bir ya da birkaçını değil, ama hepsini gösterenlerin çoğu gibi, boy­nuna kement geçirilmeden önce, küfürler ederek boğuşmaya da kalktı. Ama çenesinin kenarına sıkı bir yumruk yedikten sonra çöktü ve ölümü beklemeye başladı. Ağlıyordu.

Ağlamak da böyle durumlarda kurbanların gösterdiği sı­radan tepkilerden biriydi, ama Abdi Paşa’mn ağlayan yüzün­de öyle bir şey gördü ki cellat, otuz yıllık meslek hayatında ilk defa bir kararsızlık geçirdi. Böylece, hiç yapmadığı bir şeyi yaptı: Boğmadan önce kurbanının yüzüne bir kumaş örttü. Başka meslektaşlarında gördüğü zaman eleştirdiği bir davra­nıştı bu; çünkü işini duraksamadan ve kusursuz yapabilmek için bir celladın kurbanının gözlerine sonuna kadar bakabil­mesi gerektiğine inanırdı.

Öldüğüne emin olduktan sonra, hiç vakit kaybetmeden ölünün başını gövdesinden ‘şifre’ denilen özel usturayla ayır­dı ve yanında getirdiği içi balla dolu kıldan bir torbanın içine sıcağı sıcağına daldırdı. Görevini başarıyla yaptığını Padişah’a kanıtlayabilmesi için, İstanbul’da onu teşhis edeceklere kur­banının kellesini hiç bozulmadan götürmeliydi. Çünkü idam edilmiş ünlü bir paşanın kesik başı sergilenip topluma göste­rilmezse, yandaşlan aslında paşanın sağ olduğunu iddia eder, yerine bir benzerini geçirip isyan edebilirlerdi.

Cellat, kesik başı içi balla dolu kıldan torbaya dikkatlice yerleştirirken, Paşa’nın yüzündeki o ağlayan bakışı, o anlaşıl­maz ve dehşet verici ifadeyi bir daha, hayretle gördü ve ömrü­nün pek de uzak olmayan sonuna kadar hiç unutamadı.

Hemen atına binip şehirden çıktı. Kurbanının gövdesi gözyaşlarıyla ve iç bayıltacak kadar acıklı bir cenaze töreniyle gömülürken, cellat atının terkisindeki kelleyle, olay yerinden en azından iki günlük uzaklıkta olmayı isterdi hep. Böylece, bir buçuk gün süren sürekli bir yolculuktan sonra, Kemah Kalesi’ne vardı. Kervansarayda karnını doyurdu, torbasıyla hücresine çekildi ve uzun bir uykuya yattı.

Yarım gün süren deliksiz bir uykudan uyanırken, rüya­sında çocukluğunun Edirne’sinde görüyordu kendini: Anne­sinin, kaynata kaynata yalnız bütün evi ve bahçeyi değil, bü­tün mahalleyi mayhoş bir incir kokusuyla kokutarak yaptığı incir reçeliyle dolu koskoca bir kavanoza yaklaştığı zaman, incir diye gördüğü o küçük yeşil yuvarlakların ağlayan bir kellenin gözleri olduğunu anlıyordu önce; sonra yasak bir şey yapmaktan çok ağlayan yüzdeki o anlaşılmaz dehşete tanık olmanın suçluluk duygusuyla kavanozun kapağını açıyor ve içinden ağlayan yetişkin bir erkeğin hıçkırıkları gelmeye baş­layınca, elini kolunu bağlayan bir çaresizlikle donuyordu.

Ertesi gece, bir başka kervansarayda bir başka yataktaki uykusunun orta yerinde kendini ilkgençliğinin akşamüstle- rinden birinde buldu: Hava kararmadan az önce, Edirne’nin içinde, ara sokakların birindeydi. Kim olduğunu çıkarama­dığı bir arkadaşının uyarısı üzerine, göğün bir ucunda batan güneşi, öbür ucunda yükselen soluk dolunayın beyaz yüzü­nü görüyordu. Daha sonra, güneş battıkça ve hava karardıkça ayın yusyuvarlak yüzü aydınlanarak belirginleşiyor ve çok da geçmeden ışıl ışıl parlayan bu yüzün bir insan yüzü, ağ­layan bir yüz olduğu anlaşılıyordu. Hayır, Edirne sokaklarını başka bir kentin huzursuzluk verici, anlaşılmaz sokaklarına dönüştüren şey, ayın yüzünün ağlayan bir yüze dönüşmesin­deki acıklı yan değil, anlaşılmaz yandı.

Ertesi sabah cellat, uykusunun orta yerinde keşfettiği bu gerçeğin kendi anılarıyla uyuştuğunu düşündü. Meslek haya­tı boyunca, binlerce erkeğin ağlayan yüzünü görmüştü, ama o yüzlerin hiçbiri bir acımasızlık, korku ya da suçluluk duy­gusuna sürüklememişti onu. Sanılanın tersine, kurbanları için üzülür kederlenirdi, ama bu duygu bir adalet, bir zorunluluk, bir geri dönülmezlik mantığıyla dengelenirdi hemen. Kafala­rını kestiği, boğduğu, boyunlarını kırdığı kurbanlarının ken­dilerini ölüme götüren nedenler zinciri konusunda cellatla­rından her zaman daha bilgili olduklarını bilirdi çünkü. Göz yaşlarıyla çırpınarak, sümükler içinde yalvararak, hıçkırarak, katılarak ölüme giden bir erkeğin görüntüsünde dayanılma­yacak, katlanılamayacak hiçbir şey yoktu. İdamlıklardan tari­he, efsanelere geçecek gösterişli tavırlar, cesur sözler bekleyen bazı budalalar gibi, cellat ne küçümserdi ağlayan erkekleri, ne de hayatın rastlantısal ve geri dönülmez acımasızlığını hiç mi hiç anlayamamış başka çeşit budalaların yaptıkları gibi, elini kolunu bağlayan bir acıma duygusuna kapılırdı onlar karşı­sında.

Rüyalarında elini kolunu bağlayan şey neydi peki? Gü­neşli ve pırıl pırıl bir sabah, atının terkisinde kıldan torba, kayalarla kaplı derin uçurumlar arasından geçerken, cellat, elini kolunu bağlayan tutukluğun Erzurum’a girmeden önce içinde duyduğu kararsızlıkla ilgili olduğunu düşündü. Ru­hunda, gölgesini hissettiği belli belirsiz bir lanet duygusu vardı ve gittikçe artıyordu. Boğmadan önce bir aba parçasını kurbanının yüzüne örtmeye kendini zorlayan bir esrarı gör­müştü Abdi Paşa’mn unutulması gereken yüzünde. Uzun gün boyunca cellat, şaşırtıcı biçimleri olan sarp kayalıklar (tencere gövdeli bir yelkenli, başı yerine bir incir yerleşmiş bir aslan), her zamankinden daha yabancı ve daha şaşırtıcı çam ve kayın ağaçları ve buz gibi derelerin kıyılarındaki tuhaf, ne tuhaf, çakıltaşları arasından atını sürerken, terkisinde taşıdığı yüzün ifadesini bir daha hiç düşünmedi. Daha şaşırtıcı olan dünyay­dı artık; yeniden keşfettiği, ilk defa fark ettiği yeni bir dünya.

Bütün ağaçların uykusuz gecelerde hatıralarının arasında kıpırdanan karanlık gölgelere benzediğini yeni fark ediyor…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıBen Bir Ağacım
  • Sayfa Sayısı128
  • YazarOrhan Pamuk
  • ISBN9789750826108
  • Boyutlar, Kapak14 x 20 cm, Karton Kapak
  • YayıneviYapı Kredi Yayınları / 2013-9

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur