Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

2010 Guardian ilk Roman Ödülü Finalisti 2011 Desmond Elliot Ödülü Finalisti 2011 V&A En iyi Kapak Tasarımı Ödülü Bu yeni edebiyat gücü karşısında hayranlıktan nefesim kesiliyor ve bundan sonra ne yapacak diye merakla bekliyorum … Victoria Moore, Daily Mail Seth Roach gibi dokuz ayak parmaklı, bastıbacak bir alkolikten trajik bir kahraman çıkarabilmek ciddi bir hüner gerektirir. Bu sarsıcı zafer Beaumanın 21. yüzyılın en iyi gerçekçi romancılarından beklenen o karmaşık paradoksal ustalığa sahip olduğunu gösteriyor: eski ve öngörülebilir bir yapıyı alıp onun yeni ve öngörülemeyen bağlantılar üretmesini sağlamak … Scarlett Thomas, Guardian Nazi eşyaları koleksiyoneri genç bir adam. Bir elli boyunda, dokuz ayak parmaklı, eşcinsel ve yenilmez- bir Yahudi boksör. Üstün ırk yaratma çalışmaları saplantıya dönüşmüş bir aristokrat. İngilterenin en iyi yeni yazarlarından Ned Beaumanın şaheseri BOKSÖR BÖCEK, Tarantinonun henüz çekmediği bir filmin karakterlerini alıp onlara belki de tüm zamanların en ürkütücü olmaya aday karakterini ekliyor: Üzerinde gamalı haç işareti olan bir böcek, bir Anophthalmus Hitleri. BOKSÖR BÖCEK, okurken bir büyük yazarın ilk sahne aldığı ana tanık olduğunuzu düşündürten, dizginsiz, çığırından çıkmış bir roman.

“NED BEAUMAN’IN BÜYÜLEYİCİ İLK ROMANI NASIL BAŞLADIYSA  ÖYLE DEVAM EDİYOR:KENDİNDEN EMİN, CESUR VE OLABİLDİĞİNCE ARSIZ İLK ROMANLAR GENELDE SADECE UMUT VAAT EDER BOKSÖR BÖCEK BUNDAN ÇOK DAHA GÜÇLÜ: ÖZGÜN, NEFES KESİCİ  VE FAZLASIYLA EĞLENCELİ” ……………PETER PARKER

“NÜKTELİ, SARSICI BİR ZAFER… OLMADIK AYRINTILARLA DOLU BU KİTAPTA İNGİLİZ FAŞİZMİ, THULE DERNEĞİ, ANTİ-SEMİTİZM, ATONAL MÜZİK, SEKS VE SINIFLARARASI EŞİTSİZLİK… HEPSİ AĞZININ PAYINI ALIYOR. SAĞUM VE ORİJİNAL BİR HAŞARILIK…

ÜSTELİK DİL ISIRTACAK KADAR ARSIZ. BEAUMAN KENDİNİ UNUTTURMAYACAK”…………….KATIE ALLEN, TIME  OUT

“DAHİCE…. PG WODEHOU$E VE MARTIN AMIS’İN İLK KİTAPLARINDAKİ GİBİ ARSIZ VE EDEPSİZ RİR SESLE AĞZINI HİÇ EKŞİTMEDEN KONUŞIIYOR… ERSKINE VE BROOM ADLI KAHRAMANLAR EN APTALCA FİKİRLERİYLE BİLE İNSANI SERSEME ÇEVİRİYOR’        …………….LEO ROBSON, DAILY  E XPRESS

“SETH ROACH CIBI DOKUZ AYAK PARMAKLI, BASTIBACAK BİR ALKOLİKTEN TRAJİK BİR KAHRAMAN ÇIKARABİLMEK CİDDİ BİR HÜNER GEREKTİRİR. BU SARSICI ZAFER BEAUMAN’IN 21. YÜZYILIN EN İYİ GERÇEKÇİ ROMANCILARINDAN BEKLENEN O KARMAŞIK PARADOKSAL USTALIĞA SAHİP OLDUĞUNU GÖSTERİYOR: ESKİ VE ÖNGÖRÜLEBİLİR BİR YAPIYI ALIP ONUN YENİ VE ÖNGÖRÜLEMEYEN BAĞLANTILAR ÜRETMESİNİ SAĞLAMAK” ……………..SCARLETT THOMAS, GUARDIAN

ÖJENİK VE IRK KURAMLARININ SAÇMALIĞI ÜZERİNE SARSICI BİR KİTAP, SON ON YILIN HERHALDE POLİTİK AÇIDAN EN İRKİLTİCİ KİTABI, ÜSTELİK EN KOMİĞİ… ÇİRKİN NİYETLERE SAHİP İĞRENÇ TİPLER BU ROMANDA ÖYLE GÜZEL ANLATILMIŞ Kİ BEAUMAN’IN TİTİZ ARAŞTIRMASI HİÇ OLMAYACAK BİR ŞEYE YOL AÇIYOR: TARİHTE OLUP BİTENLERE GÜLMEKTEN KIRILIYORSUNUZ”  ………………ANNA SWAN, SUM AY TELEGRAPH

“ BU YENİ EDEBİYAT GÜCÜ KARŞISINDA HAYRANLIKTAN NEFESİM KESİLİYOR VE BUNDAN SUNRA NE YAPACAK DİYE MERAKLA BEKLİYORUM”…………..VİCTORİA MOORE, DAILY MAIL

‘PİS BİR İDEOLOJİYİ NEŞELİ HALE SOKMAK USTALIK İSTER VE BEAUMAN BU KONUDA HİÇ TEREDDÜT ETMİYOR’ …………. ROSALIND PORTER, LITERARY REVIEW

“HER SATIRI YERLİ YERİNE OTURMUŞ, HASSAS BİR İŞ  İŞTE LONDRALI BİR YAZARI EDEBİYATIN HEYECAN VERİCİ YENİ SESİ HALİNE GETİREN BENZERSİZ BİR ESER” ……. CAMILLA PIA, THE  LIST

“DİZGİNSİZ, ÇIĞIRINDAN ÇIKMIŞ BİR İLK ROMAN ” …………OBSERVER

“CARPICI BİR ZAFER … ENERJİ YÜKLÜ, FİKİRLERLE FOKURDUYOR, DİLİYLE NEFESSİZ BIRAKIYOR, BOKSÖR BÖCEK SEKSİ, ZEKİ VE ACAYİP MATRAK BİR KİTAP ” …………………JAKE ARNOTT

“NÜKTELİ, BÜYÜLEYİCİ, HAŞARI BİR KİTAP ” ………..JAMES MEDO, WORD

… haritalarla gerçeklik arasında zorunlu bir bağlantı olduğuna, ya da eğer böyle bir bağlantı yoksa, gerçekliği değiştirerek bu bağlantıyı kurabileceğimize inanmaya alıştık.
Jane Jacobs,

Büyük Amerikan Şehirlerinin Ölümü ve Yaşamı
Ahenksizlik ahengin gerçeğidir.
Theodor Adorno, Estetik Kuramı

1

Bazen aylak aylak yatarken gözlerimi kapatıp Joseph Goebbels’in kırk üçüncü doğumgünü partisini hayal ederim. Hitler’in 1940’ın o hummalı Ağustos ayında bile, yakın dostu için sürpriz parti yapmaya vakit bulabilmiş olduğunu düşünmek hoşuma gidiyor – haftalarca sanki tarihi hiç hatırlamıyormuş gibi yapacak, Propaganda Bakanı’nın gitgide yılışık ve tuhaf bir hal alan imalarını bile bile görmezden gelecek ve 29 Ekim, Salı günü akşamı U-boot komutanlarına en son emir de gönderilinceye dek bekleyip sonra Goebbels’i sudan bir bahaneyle Reich Kançılaryasının kokteyl salonuna sokacak. Bir anda coşku dolu “Alles Gute zum Geburtstag!” sesleri yükselecek, konfetiler yağacak, Goebbels biraz rahatlamış ve hatta biraz gözyaşı yüklü bir kahkaha atarak Führer’le kucaklaşacak ve parti başlayacak. Bütün bunlar hayal elbette. Fakat kesin olan bir şey var, Hitler o gün Goebbels’e doğumgünü hediyesini verdi: Goethe’nin Stutgart’ta, J. G. Gottafchen adlı yayınevi tarafından basılmış on beş ciltlik toplu eserlerinin, varaklı sırta ve demirli köşelere sahip kırmızı Fas derisiyle kaplı resimli, şık bir baskısı.

Yaklaşık beş yıl sonra, Berchtesgaden yakınlarındaki bir tuz madeninin yakınlarında karaya çıkıp madenin içine istiflenmiş şnaps sandıklarını parçalayan 101. Amerikan Hava Birliği askerleri için ister istemez üzülüyor insan, sandıklardan ne üst üste yığılmış altın külçeleri, ne de çarmıhtaki İsa’nın böğrünü delip geçen o Kutsal Kader Mızrağı çıktı. Hatta askerleri teselli niyetine bir şişe şnaps bile çıkmadı. Bula bula -savaş Nazilerin aleyhine dönmeye başladığı sırada telaşla oraya saklanmış olan- Goebbels’ın şahsi kütüphanesini buldular. Neyse ki askerlerden biri tüm olan bitene rağmen vazifesini yerine getirdi ve kitapları şenlik ateşlerinde yakılmaktan kurtardı; böylece kitaplar gemiyi Washington’daki Meclis Kütüphanesi’ne götürüldü. (Bu arada Hitler’in on altı bin kitabının büyük kısmı —kendi kafatası ve Eva Braun’un iç çamaşırlarıyla birlikte— Kızıl Ordu’nun etine geçti ve halen Moskova yakınlarındaki Uzkoye bölgesinde, terk edilmiş, barok tarzı bir kilisede küflenmekle meşguller. Tahminim, en azından uzaktan söylenebileceği kadarıyla, dünya üzerinde bundan daha asap bozucu bir bina daha yoktur.) Kitap koleksiyonu 1952 yılına dek paketlerinden bile çıkarılmadı. Sonra bu işi halletmesi için, iş deneyimi edinmek üzere orada bulunan -ancak büyük ihtimalle bir yaz kampında çalışmayı tercih eden- bir üniversite öğrencisi görevlendirilmişti. İşte tam o sırada, içinde Hitler’den sevgi dolu bir mesaj ve sayfalarında Goebbels’ın kaleme aldığı kenar notları bulunan Gottafchen Goethe, bir şekilde el altından satışa sunuldu. Elli yıl kadar sonra Horace Grublock adlı Londralı bir emlakçının eline geçti; kendisi, bu yılın başındaki vahşice katledilişine dek zaman zaman işverenim olmuştur.

2002 ila 2007 yılları arasında Grublock bana ufak tefek ayak işleri karşılığında koleksiyonun üç kitabını verdi (Prometheus’tan Iphigenie auf Tauris’e kadarki bölümü) ve eğer ona sadık kalırsam, bir gün bütün koleksiyonu vereceğini söyledi. Benim adıma küçük düşürücü bir durumdu bu; fakat Grublock kitapları asla satmayacağını söylüyordu —zaten satsaydı da, Goebbels Gottafchen Goethe’yle ilgilenecek türden kişiler benden, yani Kevin Broom gibilerinden gelecek telefonlara pek kulak aşmazdı. Kısacası başka çarem yoktu. Bu yüzden, Eylül ayında bir gece, ben daha Roachmorton kentinin adını bile duymamışken, Grublock bir Perşembe gecesi saat onda telefon ettiği zaman telefonu açmak için ağzımdan diş macunlarını saça saça koştum; arayanın o olduğundan emindim.

“Balık” dedi Grublock.
“Evet, Horace?”
“Benim için küçük araştırmalar yapan özel dedektifi hatırlıyor musun? Zroszak’ı?”
“Sanırım.”

“Her akşam beni arayıp rapor vermesi gerekiyor. Fakat iki gecedir aramıyor, önceden haber de vermedi. Ona ulaşmaya çalıştım ama telefonunu açmıyor. Arabaya atlayıp bir baksana, her şey yolunda mı diye.”

“Ofisine mi gideyim?”

“Ofisi falan yok. Kenar mahalle falcıları gibi evden çalışıyor. Ev Camden’de. On dakikada orada olursun.” Adresi verdi.

“Ne yapıyordu senin için?”

“Bunu sana söyleyemeyeceğimi gayet iyi biliyorsun Balık. Bana ne kadar sadık olursan ol, senin asıl kankalarının internet arkadaşların olduğunu biliyorum. Tabii şans eseri Seth Roach diye birini duymadıysan?”

“Duymadım.”

“Hepsi bu o zaman. Fırla.”

Bana sık sık şunu sorarlar: “Madem gizliden gizliye bir Nazi değilsin, o zaman ne diye Nazilerden kalma ender eşyaları topluyorsun?” Daha doğrusu, eğer Grublock, eski temizlikçim Maria ve (Grublock’un taktığı adla) “internet arkadaşlarımın” dışında hobimi bilen birileri olsa, bana sık sık bu soruyu sormalarını beklerdim.

Gizli bir Nazi değilim. Yaptıklarını ne zaman düşünsem midem bulanır. Herhalde sizin de öyle. Olanları düşünmek bile hayatta kalanlara has suçluluk duygusunu ateşliyor, içinizin şöyle yalandan bir ürpermesine neden oluyorsa, bir de elinize bir SS bıçağı aldığınız zaman neler olduğunu düşünün. Böyle başka bir deneyim var mı, bilemiyorum: bir yandan çok yanlış bir şey yapıyormuş duygusuna kapılıyorsunuz; ama aslında yanlış bir şey yapmadığınızı da biliyorsunuz, çünkü kimseye zarar vermeyeceksiniz. Aptalca, kafa açıcı bir deneyimdir bu; nefesinizi keser. Normal şartlarda vicdanınıza doğru dürüst bakamazsınız, çünkü o sizi sadece gagalamaya gelir; sizin de tek istediğiniz onu itip göndermek için elinizden geleni yapmaktır. Ama vicdanınızı, böylesi bir paradoksun kafesine sokun bakalım; orada dolanır durur, havlar, ama size zarar veremez, siz de onu dilediğini; kadar incelersiniz. Çoğu insan Yahudi Soykırımı hakkında ne hissettiğini gerçekten bilmez; çünkü bu olay üzerine fa/la kafa yorarsa, 6 milyon ölü hakkında yeterince üzülmedim» anlayacağından korkar, ama ben kendi ruhumu avucumun içi gibi bilirim.

Şunu da eklemem lazım; Nazi hatıraları yılda yüzde 10 ila 20 arası fiyat yükselişi yaşar. Borsada böyle bir kâr elde edebilir misiniz; bir düşünün bakalım. İnternetteki açık artırma sitelerinde satış yapıyorum ben; gerçek bir satıcıdan daha iyi fiyata alabileceğini fark etmeyen ya da buna aldırmayan şapşalların aptallıklarından, tembelliklerinden faydalanıyorum. Bütün kapitalistler gibi ben de, serbest piyasaya zengin bir babaanne gibi davranıyorum; o kocakarıya bayıldığımı söylüyorum, ona şen sözler söylüyorum -ama onun o uyuşuk ve bunak halinden keyifle istifade ediyorum. “Görünmez Eliyle benim ticari çıkarlarıma bulaşmaya kalkışırsa, şak diye tokatı yapıştırıyorum. Gündüz işimde uzmanlık dalım İkinci Dünya Savaşı Müttefik Birlikleredir; ama Kırım, Birinci Dünya Savaşı ve Vietnam’la da ilgilenirim. Ayrıca bazen Japon samuray kılıçlarına da bakarım. (Asla sırf kâr etmek için Nazi dönemi eşyası alıp satmam.) Bir ara muhasebecilik yapıyordum; ama müşterilerden emir almaktan nefret ettim ve daha da önemlisi, işimle mesleğimin kol kola olmasının daha iyi olacağını düşündüm -böylece bilgisayarın başında kataloglan, müzayede listelerini ve mesaj bültenlerini didik didik tarayarak geçirdiğim saatlere bir bahane bulabilirdim. Bu sayede kiramı da ödüyorum, ama cidden büyük iş çevirecek kadar nakit olmuyor elimde; sözgelimi Ilsa Koch’un sigaralıklarından birini almak için bile aylarca para biriktirmem gerekiyor.

İşte bu yüzden koleksiyonculara göre ben bir solucanım, özellikle de Grublock’a bile rakip olan en iyi dostum Stuart’a kıyasla. Bazen Stuart’a o kadar çok öfkelenirim ki, onunla bir hafta boyunca konuşmam; çünkü kaçırılmaması gereken bir hâzineye para yatırmayı reddetmiş ve bir daha görünmemek üzere Tokyo’ya uçup gitmesine müsaade etmiştir. Bir yüksek riskli yatırım maestrosunun tek oğlu olan Stuart’ın hemen hemen istediği her şeyi alabilecek kadar çok parası var; üstelik, ofiste yaşadığı bir kaza sonucunda kahve makinesi belden aşağısını felç bırakınca, yaptığı anlaşmayla mirasına miras kattı. Merak ediyorum; bir şey karşılığında, ne bileyim, Adolf Hitler ile Rudolf Hess’in Mein Kampf’ı yazarken kullandıkları altın dolma kalem karşılığında kendi bacaklarımdan vazgeçer miydim? Eminim ki vazgeçerdim. Zaten evden pek çıktığım yok. Stuart da, engelli olmasına rağmen, hayli neşeli görünüyor (bu durum da, maaşlı bakıcısının ekstradan para alıp, ona ekstradan el attığına dair süregelen kuşkularımı arttırıyor). Diğer yandan, trimethylaminuria hastalığımın tedavisi için bu kadar değerli bir şeyden vazgeçer miydim diye de düşünüyorum; doğrusunu söylemek gerekirse, trimethylaminuria’dan nefret ediyorum ama, o dolma kalemi elde edebilecek olsam, hastalıkla yaşamayı kabullenmek bir yana, Stuart’a bile bulaştırmayı göze alırdım. Bütün bunları Grublock’a benzemediğimi anlayasınız diye anlatıyorum. Ona hiç ama hiç benzemem. Bir keresinde eski patronumun o büyük koleksiyonunu Rusya’dan gelen bir yatırımcıya anlatışını dinlemiştim. “Bir bakıma, sanırım, ben bir Naziyim” demişti, düşünceli bir tavırla. “Tutkularına hayranım. Cesaretlerine. Tarzlarına; Nietzscheci anlamda hayranım. Vizyonlarında sınır tanımadılar ve bu da hepimizin alması gereken bir ders. Ve tabii mimarilerini de çok seviyorum; her ne kadar çoğu sadece plan aşamasında kalmış olsa da.”

“Ama Yahudilerden de nefret ediyorsunuz, değil mi?” diye sordu Rus.

“Elbette hayır. Dediğim gibi; Nazizmin bazı yönlerine saygı duyuyorum; ama o tuhaf, utanç verici fobilerine değil elbette, işin o kısmı irrasyonel ve ben asla irrasyonelist olmadım. O tür eğilimleri olan koleksiyoncuları ayırt etmek kolay. Sözde insan derisi kaplı defterleri ve sözde insan yağından yapılmış sabun kalıpları olur onlarda. Tabaklanmış insan derisiyle tabaklanmış domuz derisini ayırt etmek neredeyse imkânsızdır; sabun olayı da efsaneden ibarettir. Ama bunun doğru olmasını o kadar çok isterler ki, paralarını her koşulda çarçur edeceklerdir zaten. Tabii, eğer soykırım inkarcısı değillerse -eğer inkar ediyorlarsa, bu iğrenç şeylerle hiç karşılaşmazsınız; onların yerine büyük olasılıkla Dachau’un toplama kampı falan değil, sadece deneysel bir botanik bahçesi, ya da o tür bir zırva olduğunu gösteren çağdaş belgelere dayalı ‘kanıtlarla’ karşılaşırsınız.” Grublock cin toniğini bitirdi. “Hayır, Yahudilerden kesinlikle nefret etmiyorum. Nazi kurbanlarına üzülüyorum; aynı onlar daha doğmadan on yıllar önce ölmüş olan yığın yığın emekçi yabancılara üzüldüğüm gibi… Ayrıca Hitler’in büyük olasılıkla deli, şeytan ya da tam bir orospu çocuğu olduğunu da kabul ediyorum; ki bu üçü arasında ciddi bir fark olmadığı gibi, bu sözleri ha ölü bir diktatör için kullanmışsınız, ha bir deprem ya da fırtına için kullanmışsınız. Bence Avrupa’yı ele geçirmeye kalkışmak yanlıştı; ama birinin seçtiği politik hedefleri başka birinin seçtikleriyle kıyaslayıp daha az ya da çok geçerli saymak da en az o kadar yanlış.”

Bu arada, Grublock’ın üç katlı çatı dairesinin en üst katında bulunan koleksiyonunun saçma olan yanı, Nazileri bile geride bırakmasıydı: Deutsches Reich tarihinin hiçbir döneminde hiçbir odada bu kadar çok lüks süslü eşya toplanmamıştır. Las Vegaslı bir girişimci seksenli yıllarda Hitler’in Sarayı diye bir kumarhane işletmeye kalksaydı, işte tam böyle olurdu. Gösterinin baş rolünde, içinde General Walter von Axhelm’in Luftwaffe üniformasının durduğu bir vitrin vardı; üzerinde Şövalye Haçı madalyası ile eskiden Napoleon’a ait olan bir kılıçla birlikte zümrüt kakmalı av bıçağını takılıydı. Onun hemen yanında Grublock’ın en değerli hâzinesi olan şey vardı: Hermann Goering için yapılan, üzeri şahin desenli, gösterişli? porselen bir kutu. Odanın geri kalanı ise diğer üniformalar, madalyalar, silahlar, işkence aletleri, süslemeler ve tablolarla doluydu; hepsi de küçük loş spotlarla aydınlatılmıştı. Duvarlar, beyaz dairelerin üstündeki siyah svastikalarla bezeli uzun kırmızı ipek kumaşlarla kaplıydı. Tam bir harikalar diyarıydı burası. O yüzden Grublock, Zroszak’ın onun için neler yaptığı konusunda ipucu vermese de, ben dedektifin gerçekten sıra dışı bir şeyin peşinde olduğundan emindim.

Pijamalarımı çıkarıp aşağı indim. Oturduğum evin alt katındaki Kızarmış Şen Tavuk her zamanki gibi sarhoşlarla doluydu -buranın neden bu denli popüler olduğunu uzun süre anlamamıştım, ta ki aşçılardan birinin ot sattığını öğrenene kadar. Soğuk bir geceydi ve arabayla kanalın yakınlarındaki binalara doğru ilerlerken Londra’nın, sokak lambaları arasındaki fısır fısır bir konuşmaya benzediğini düşündüm. Radyo dinlemek istedim (Mit FM diye çok sevdiğim korsan bir istasyon var); ama derme çatma araba radyomdan parazit yağmurundan başka bir şey gelmiyordu. Londra havası parazitten kaskatı kesilmiş bir havadır bence; arabalardan, mikrodalga fırınlardan ve telefon kablolarından yükselen elektromanyetik dalgalar sayesinde pas, toz ve is gibi o incecik ölü artıkların arasına bir artık türü daha katılıyor -fareler, güvercinler ve hamamböceklerinin bunun içinde gezinmeyi öğrendiğine hiç şüphem yok….

Zroszak’ın oturduğu binaya varınca zili çaldım; ama yanıt veren olmadı. Gri elbiseli bir kız binadan çıkana kadar soğukta bekledim, dış kapıyı kızın ardından kapanmadan önce yakaladım. Kız yanımdan geçerken burnunu buruşturdu. Yukarıya çıktığımda 3B’nin kapısının hafif aralık olduğunu gördüm. Kilit kırılmıştı. Kapıyı tekrar çaldım, ama yine yanıt yoktu. Ben de, “Bay Zroszak?” diye seslenerek kapıyı ittim. Zroszak’ı küçük, dağınık dairenin içinde bir çalışma masasının arkasında dua eder gibi diz çökmüş bir pozisyonda buldum; kafası öne eğildiği için yüzü görünmüyordu. Masanın kıyısında kurumuş kan lekesi vardı, halıya damladığı yerde kara bir leke olmuştu. Yaklaştıkça adamın alnındaki kabarmış yeşilimsi kara damarları görebiliyordum. Çürük kokusu da, ağır ağır bilenmeye başlamış eski, paslı bir ustura gibi yükseliyordu. sahneyi televizyonda izlediğim o ünlü dedektiflik dizilerinin suç mahallerinden tanıyordum —hani o insanın sırf seksi bir kadın yumuşacık elleriyle ciğerlerini tutsun diye öldürülmeye heves duymasına yol açan, suç mahallini yaşlı bir sinema oyuncusu gibi pudralarla, allıklarla, saygı dolu mırıltılarla süsledikleri dizilerden biri gibiydi — ama ben bir dedektif değildim, ve oradan kaçıp gitmek istiyordum.

Tir tir titreyerek Grublock’ı aradım.

“Balık.”
“Adam ölmüş” dedim.
“Hassiktir. Nasıl olmuş?”
“Vurulmuş sanırım. Tabancayla.”
“Siktir ya. Uğursuz Japonların işidir kesin. O korkunç küçük konsorsiyumlardan biri olmalı. Durmadan böyle abuk sabuk işlere kalkışıyorlar. Neyse, sağ olasın Balık. Sen dön evine,  Ben şimdi oraya ne yapılması gerektiğini bilen birilerini göndereceğim.”

Telefonu kapadım. Etrafa bakınınca ortalığın altüst edildiğini fark ettim. Zroszak’ın dosya dolabının çekmeceleri açık ve boştu, raflarda da hiç kitap yoktu. Masanın üzerinde, öldürülen adamın kafasının hemen yanında bir eskiz defteri, kurşun kalem, silgi ve bir de Kedi Köpek Nasıl Çizilir diye bir kitap duruyordu. Bunun dışında bu konforsuz dairede Zroszak’ın kişiliğine dair en ufak bir iz yoktu; bir zamanlar vardıysa da artık yoktu – çıkartılacak dersin, daha hikâye anlatılırken unutulması gibi? yok olup gitmişti.

Önemli bir şey bulabilirsem, diye düşündüm, Grublock Noel için bana herhalde panzer falan alır. Fakat Zroszak’ın katili ya da katillerinin bulamadığı bir şey olsa bile, Zroszak’ın cesedi buradayken ipucu aramak olanaksızdı. Bunu düşünmek bile daracık mutfağa koşup, emmek için bir buz parçası aramaya sevk etti beni -rahmetli annem kaygılandığında ilaç niyetine hep böyle yapardı.

Zroszak’ın buzdolabının ışığı yanmıyordu; buz tepsisi de buzluğa iyice yapışmıştı. Sıkıca asılınca tepsi, çevresindeki buzlardan da biraz kopararak geldi. O sırada yere bir şey düştü.

Eğilip aldım. Sıkıca paketlenmiş bir folyoydu; aynı astronotların içtiği domates çorbası paketleri gibiydi. Çakımla paketi kesip açtım. İçinden dörde katlı sararmış bir kağıt parçası çıktı. Kağıdı mutfak masasının üzerine koyup elimle düzleştirdikten sonra daktiloyla yazılmış metne bir göz attım. En tepesinde Münih, Arcisstrasse, Führerbau adresini taşıyan mektup, 4 Ekim 1936 tarihliydi ve Clerkenwell’deki bir caddede oturan Philip Erskine adlı birine gönderilmişti. Gönderenin imzasını gördüğüm anda paniğe kapılıp bir parça buz daha arandım.

Sayın Doktor Erskine,

Papalardan, iş adamlarından ve devlet başkanlarından nice hediyeler aldım, ancak hiçbiri sizin nazik hediyeniz kadar özel ve şaşırtıcı olmamıştı. Hediyeniz, geleceğimiz için bilim adamının elde edeceği zaferlerin, en az askerin elde edeceği zaferler kadar önemli olduğunu hatırlamamızı sağlıyor. Umarım çalışmalarınız ilerledikçe beni bilgilendirmeyi sürdürürsünüz -belki bir gün Üçüncü Reich’ta çalışmanız mümkün olur. Almancanız nasıldır? Saygılarımla,

Adolf Hitler Alman Şansölyesi

Sonraki yarım saat boyunca Zroszak’ın dairesini santim santim aradım. Cesedine aldırmıyordum bile artık. Ama hiçbir şey bulamadım.

2

AĞUSTOS 1934

Pock Günahkâr’a sadece yenilmiyordu; derisi yüzülüyor, lime ediliyor, yok ediliyordu. Pock, bu tüysüz bücürün onun içini gördüğünü hissediyordu -ilk öpüşmesinin anısını, bir şarkıya kulaklarını oynatarak eşlik etme numarasını ya da ke­dilerden nefret etmesini görüyordu sanki… görüyor, dikkatle hedef alıyor ve çürük bir diş gibi kafasından vurup çıkarıyor­du. Yakında Pock’tan geriye etten başka bir şey kalmayacaktı. Daha önce hiç bu kadar sabırsız, acımasız ve tam yerine otu­ran yumruklar yememişti Pock. Ve karşısındaki oğlan akıl al­maz bir şekilde tertemizdi (üzerinde tek bir damla kan yoktu) ve spot ışıkları altında parlayan kemikli göğsünü kaplayan ter bile ince, yararlı, serinletici türden bir terdi; Pock’un gözlerine dolup çenesinden aşağı akarak şortunda biriken, taşaklarını yumruklarından da ağır hale sokan o ekşi tavuk çorbasıyla alakası yoktu.

Premierland bir zamanlar Kasap Fairclough’un kullandı­ğı bir depo alanıydı. Pock kendini et gibi hissederken yalnız değildi; onu seyreden bin kadar kişinin büyük çoğunluğu da aynı hisler içindeydi et gibi kokular saçarak sıkış tıkış oturmuş, çatıyı destekleyen çelik kirişleri bile görünmez kılacak kadar yoğun, mavi bir sigara sisinin içinde gözlerini kısarak olup biteni görmeye çabalıyorlardı. Eğer Yahuda dedikleri bu küçük iblis kalabalığa bir gösteri sunmaya karar vermiş olma­saydı, Pock bir raunt bile ayakta kalamayacağını biliyordu. Fakat Pock da daha önce hiç nakavt olmamıştı ve bu gece de Almayacaktı -özellikle de, bıngıl bıngıl Myrna, aşağıda durmuş onu seyrederken bu asla mümkün değildi… Eğer Myrna onu böyle sikilmiş bir halde, çaresizce sırtüstü yatarken gö­rürse bir daha asla ona vermezdi. O yüzden zil çalınca Pock köşesine geri çekildi, antrenörünün vızıltılarına kulak asmadı, bir yudum su falan almadı, genellikle şans getirsin diye yaptığı gibi sol yumruğunu sağ çizmesine vurmaya bile kalkışmadı; tek yaptığı, ağzının içinden bir küfür savurup, gözlerini ringin öte yanında duran Günahkâr’a dikmek oldu. Günahkâr da taburesinde bir kolunu ipe atmış, ifadesiz bir yüzle ona ba­karak oturuyordu. Günahkâr’ın antrenörü ve menejeri olan Max Frink de onu buzlu suyla ıslatmakla meşguldü. Sonra yine zil çaldı ve Günahkâr, iki kez yere tükürüp sıçradı, öne sekti; (Boks Tutkunlarında yazan genç muhabirin ifadesiyle) “kibar hayranları ona sarmaşıklardan bir çelenk takmaya ça­lışıyormuş gibi” kıpır kıpırdı. Pock topuklarını yere sıkı sıkı basmış, zar zor sürüklerken, Günahkâr hâlâ parmaklarının ucunda hoplayıp zıplıyordu. Birbirlerinin çevresinde dolandı­lar ve Pock, Günahkâr’ın kaçabileceğinden emin olduğu bir iki yorgun hamle yaptı, sonra da buna karşılık böbreklerine ağır bir sağ yumruk yedi (o gece uykusunda kan kusacak, kız gibi ıslak bir donla uyanacaktı), vurur gibi yaptı, bloke etti, vurur gibi yaptı ve sonunda, Günahkârın taşaklarına yumru­ğu indirmek üzere aşağı uzandı.

(En azından ben böyle olduğundan neredeyse eminim.)

Spitalfields’deki yüzlerce sokak dalaşmalarının gazisi olan Frink bile suratını buruşturup dişlerini sıktı; ama yumruğu yiyen Günahkâr sadece homurdanmakla yetindi. Gözlerine öfke oturmuştu; ama bunun acıyla bir ilgisi yoktu: Günahkâr ve acı, uzun zamandır birbirlerine yabancıydı. Aslında, diye düşündü Frink kendi kendine, Günahkâr nakavtının hileyle elinden alınmak üzere olduğunun farkında. Kalabalık yuh çe­kip bu ucuz numarayla heyecana kapılırken, Frink gözlerini hakeme çevirdi (O zamanlar hakemler ringin dışında dururdu ve çevrelerini de, onun yerine karar vermeye kararlı bahis­çi çeteler sarmış olurdu). Hakem Mottle’ın, önemli bir şeyi kaçırdığını bilen, ama hatasını kabul etmeyecek kadar inatçı olan her hakem gibi -birinin gözüne üç kere parmak sokmak ve en az ikisinde yakalanmamak mümkündü- gözlerini kısmış olacağını umuyordu; ama Mottle, Frink’i hayrete düşürerek “Faul! Faul!” diye bağırıyordu.

“Hadi lan, sapıtma” dedi Günahkâr, “Faul falan değil. Acımadı bile. Dövüş devam ediyor.”

“Bel altı” diye ısrar etti Mottle. Arkasındaki bahisçiler arasında bir çekişme başlamıştı bile. Pock kollarını havaya kaldırıp, masum olduğunu göstermek istercesine kafasını salladı “Burada hile hurdaya yer yok.” Mottle, onay almak için jüri masasına baktı.

“Siktir, dövüşmek istiyorum ben. Bunların hepsi dövüşme­mi istiyor.” Günahkâr dönüp antrenörüne bağırdı. “Frink konuş şununla! Şaka mı bu!”

“Sen kazandın evlat. Kural kuraldır.”
“Sokayım böyle işe.”

Mottle anonsçuya başını salladı. “Baylar bayanlar, Seth ‘Günahkâr’ Roach!” Kalabalıktan birkaçı dalga geçer gibi hınçla alkışladı, ama sonra yine, eskisinden de yüksek bir sesle yuhalamaya başladılar -artık alay falan etmiyor, öfke saçıyorlardı. Tıpkı Günahkâr gibi aldatılmışlardı ve kısa sü­rede Premierland’in tavanlarını kulak tırmalayıcı, ahenksiz bir uğultu dövmeye başladı; insanın kulaklarına değil, mide ve yumruklarına çalışan bir tehditti bu. Bu gece Commercial Caddesi’nin her köşesinde bıçaklar konuşacak, diye düşündü Pock; sadece bahisçiler değil, paralarının karşılığını alamayan herkes konuşturacaktı bıçağını. Dördüncü maç ortamı bozarsa, ilk üç maçın iyi geçmiş olmasının bir anlamı yoktu -bu olay bir kızın tam yatağa girecekken son anda fikrini değiştirmesinden bile kötüydü. Pock, bir hata mı yaptım diye düşünürken, üçüncü sırada oturan Myrna’nın el aynasında rujunu tazelediğini gördü. Maçı kazanıyordum diyecekti ona; talihsizlik olduğunu söyleyecekti. On dokuz maçtan sonra naby Pock hâlâ teknik olarak yenilmiş değil, diye düşündü. Kafası acıyordu.

Frink, “Dur bakalım, dur bakalım” diyerek Mottle’ın ya­nma koştu; yanında ise o gece Premierland’in doktoru olan, bıyıklı, kabadayı bir tip vardı (orada bir doktorun bulunma­sı, hakemin cebindeki bir yara bandından fazlasını bulmanın lüks olduğu o zamanlar için önemli bir olaydı). “Bir de doktor baksın. Eğer doktor sorun yok diyorsa, dövüşü devam ettirir­sin.”

“Ettirmem” dedi Mottle.
“Herif dövüşmek istiyor.”
“Fakat ben burada doğru dürüst bir muayene yapamam” dedi doktor.
“Avuçlasana!” diye bağırdı bahisçilerden biri.
“Herhangi bir koruma önlemi takmış mıydınız Bay Roach?” diye sordu doktor.
“Kayış bağlamıştı” dedi Frink.

“Sadece bir kayış mı! Belki siz ya da antrenörünüz benim imalatım olan Bel Bağları’ndan haberdarsınızdır? Hayır mı? Çünkü emin olun baylar, bütün boksörlere bu fiyatı sudan ucuz alet tedarik edilmiş olsaydı, bir yumruk yediler diye maçı durdurmak söz konusu olmazdı. Yumruk geçirmez bu aletler.”

“Sen şu çocuğa bir bak hele” dedi Frink.
“Bir yararı olmayacak Mel” dedi Mottle.

“Üstelik çok rahat” dedi doktor. “Bay Roach, görebildiğim kadarıyla size -amanın- yani, görebildiğim kadarıyla dört nu­mara olur. Bay Pock, size de… Herhalde bir numara olacaktır. Belki de, iki numara.”

“Bir tarafına tekme mi yemek istiyorsun sen?” dedi Pock.

“Bu teklifiniz çok isabetli oldu bayım; çünkü şu anda söz konusu Bel Bağları’ndan birini takmış bulunuyorum. Hatta, rica ederim, lütfen içinizden biri benim orama vurabilir mi acaba? Tıpkı Aziz Stephen gibi, en ufak acı duymayacağım.”

“Dövüşmek istiyorum” dedi Günahkâr, çelik kelepçe gibi…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıBoksör Böcek
  • Sayfa Sayısı256
  • YazarNed Beuman
  • ÇevirmenSabri Gürses
  • ISBN9786056180170
  • Boyutlar, Kapak13,5 X 20,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviDomingo / 2011-9

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur