Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Büyülü Oyuncak Dükkânı
Büyülü Oyuncak Dükkânı

Büyülü Oyuncak Dükkânı

Angela Carter

Bedenin cehennemî bir arzu makinesine dönüştüğü çağlarda, anne baba şefkatiyle sarmalanmış korunaklı bir çocukluktan kopmak zorunda kalıp karanlık bir dönemece giren Melanie’nin hikâyesi; Angela…

Bedenin cehennemî bir arzu makinesine dönüştüğü çağlarda, anne baba şefkatiyle sarmalanmış korunaklı bir çocukluktan kopmak zorunda kalıp karanlık bir dönemece giren Melanie’nin hikâyesi; Angela Carter’ın büyülü gerçekçi dokunuşlarıyla kişinin kendini keşif yolculuğundaki tabuları bir bir yıkıyor. Genç bir kadının taşıdığı safiyane duyguların yetişkin dünyasına ait hakir ve lanetli arzularla kirlendiği, oyuncakların masumiyetini kaybettiği bir oyuncak dükkânında verilen reşit olma mücadelesi gotik imgelerle bezeli bir hayal evrenine dönüşüyor.

1

Melanie on beş yaşına girdiği yaz etten ve kemikten yapılmış olduğunu keşfetti. Ah Amerikam, yeni keşfedilmiş toprağım!* Sanki fizyolojik seyahatlere çıkan bir Cortez,** Gama ya da Mungo Park…*** gibi kendi sıradağlarına tırmanışlar yaparak, gizli vadilerinin nemli hazinelerini keşfederek, bütün bedenini inceleyerek sürükleyici bir yolculuğa yelken açtı. Giysi dolabının aynasında saatlerce çıplaklığını seyrederdi; etinin altındaki yüreğinin, battaniyeye kısılmış bir kuş gibi çırpındığı göğüs kafesinin üzerine parmağını koyup zarif yapısını izler, göğüs kemiğinden gizemli bir kovuk ya da mağara olan göbek deliğine kadar uzanan uzun çizgi üzerinde gezinir, avuç içiyle yeni çıkan kanatlara benzeyen kürek kemiklerine dokunurdu.

Sonra kendi kendini kucaklayıp gülerek çırpınmaya başlar, artık küçük bir kız olmamanın şaşkınlığının getirdiği katıksız heyecan yüzünden bazen amuda kalkar, perendeler atardı. Ayrıca eline bazı nesneler alarak çeşitli duruşlarda pozlar verirdi. Prerafaelist; uzun, siyah saçlarını açarak ortadan ayırır, dizlerini sımsıkı birleştirerek bahçeden kopardığı bir zambağı çenesinin altında tutar, düşünceli bir biçimde kendisini izlerdi. A la Toulouse Lautrec; saçlarını hafifmeşrep bir tavırla yüzüne salar, ayaklarının dibine bir kap dolusu su ve bir havlu yerleştirip bacaklarını açarak bir sandalyeye otururdu. Onun zamanında yaşayıp koroda şarkı söyleyen bir kız ya da bir model olduğuna ve Paris’teki çatı katı penceresinden ekmek kırıntılarıyla serçeleri beslediğine ilişkin hayaller kurmasına rağmen, özellikle Lautrec için poz verdiği zaman kendisini yaramaz hissederdi.

Bu hayallerde bir cüce ve dâhi olduğu için Lautrec’in haline üzülür, onu sever ve ona yardım ederdi. Bir Titian ya da Renoir tablosunda yer almak için fazla zayıftı, fakat kiliseye kabul töreninde hediye edilen yapay incileri boynuna takıp başına da bir parça tül perde sararak solgun, kendini beğenmiş bir Cranach Venüsü’ne* benzemeyi başardı. Leydi Chatterley’in Aşığı’nı okuduktan sonra, gizlice unutmabeni çiçekleri toplayıp kasıklarındaki tüylerin arasına yerleştirdi.

Tül perdeyi düğün gecesine layık bir dizi gece elbisesi tasarlamak için malzeme olarak kullandı. Kendisini, geleceğin dev boyutlu banyosunda duş almakta ve dişlerini fırçalamakta olan hayali bir damat için hediye paketi gibi sarıp sarmaladı. Balayı Cannes’da olacaktı. Ya da Venedik’te. Ya da Miami sahilinde. Aralarındaki uzay-zaman engelini aşmak için damadı öyle çok hayal etti ki, neredeyse nefesini yanağında hissedebiliyor, “sevgilim” diyen buğulu sesini duyabiliyordu. Onun için hazırdı, arzusunu belli etmek için uzun, mermer beyazı bacağını uyluğuna kadar açtı; fakat bacak kasının  aynada yansıyan seyirmesini öyle ilginç buldu ki, fantazisini unutuvererek bacağını tekrar tekrar kastı.

Sonra tülü sıkıca gererek, küçük, sert göğüslerinin sarmalanmış biçimini incelemeye koyuldu. Göğüslerinin ölçüsü onu hayal kırıklığına uğrattı, ama herhalde idare ederlerdi. Bütün bunlar, Melanie’nin pastel renklere boyalı masum yatak odasının kilitli kapısı arkasında olup bitiyordu. Kabarık göbeği çizgili pijamalarından taşan oyuncak ayıcık Edward boncuk gözleriyle yatağın üzerinden ona bakıyor, Lorna Doone* yatağın altında toz içinde yüzüstü yatıyordu. On beş yaşında olduğu yaz bulaşık yıkamaya yardım etmek ve küçük kız kardeşinin bahçede oynarken kazayla kendi kendisini öldürmesine engel olmaktan başka tüm yaptığı buydu. Bayan Rundle, odasında ders çalıştığını sanıyordu. Daha çok temiz hava alması gerektiğini, yoksa zayıf düşeceğini söylüyordu. Melanie, Bayan Rundle’a, kendisinden istediği işleri yaparken bol bol temiz hava aldığını, üstelik odasının penceresini açıp çalıştığını söyledi. Bayan Rundle bunu duyunca tatmin oldu ve konuyu bir daha açmadı.

Bayan Rundle şişman, yaşlı ve çirkindi, aslına bakarsanız hiç evlenmemişti. Evlilik unvanını ellinci yaş gününde kendi kendisine armağan etmişti. Evlenmiş olmanın yaşlandıkça insana kişisel bir saygınlık kazandırdığını düşünüyordu. Ayrıca her zaman evlenmek istemişti. İnsan yaşlandıkça anılarla hayal gücü birbirine karışır; Bayan Rundle’ın zihnindeki sınırlar şimdiden bulanıklaşmaya başlamıştı. Bazen çocukların hepsi yattıktan sonraki sakin saatlerde, sıcacık ateşin başındaki koltuğunda oturur; ta ki yüzü bir fincan yatma-zamanı çayının buğusunda belirene kadar hiç sahip olamadığı kocanın alışkanlık ve davranışlarına dalar gider, erkeğini içtenlikle selamlardı. Kıllı benleri ve kocaman takma dişleri vardı. Eski dünyadan, hiç olmayan bir ülkeden gelmiş, Whitehall komedilerinden çıkmış bir düşes gibi tantanalı konuşurdu. Evin kahyasıydı. Gelirken kedisini de getirmişti, evindeymiş gibi rahattı. Babaları ve anneleri Amerika’dayken Melanie, Jonathon ve Victoria’ya bakıyordu.

Anneleri, babalarına yol arkadaşlığı yapıyordu. Baba konferanslar vermek için yolculuğa çıkmıştı. Beş yaşındaki Victoria, kaşığını masaya vurarak, “Konfans gezisi!” diye cıvıldadı. “Ekmek turtanı ye canım,” dedi Bayan Rundle. Bayan Rundle onlara bol bol ekmek turtası yediriyordu. Sade ya da bol malzemeli, kuşüzümlü, kuru üzümlü ya da her ikisini birden koyarak ekmek turtası yapıyordu. Bilindik ekmek turtasını değişik malzemelerle pişiriyordu, kimi zaman marmelat, kimi zaman hurma, incir, kuşüzümü reçeli ve pişmiş elma katıyordu. Ekmek turtası pişirmek konusunda görülmemiş derecede hünerliydi. Bazen çay saatinde bile soğuk turta yiyorlardı. Melanie turtadan korkmaya başlamıştı. Eğer çok fazla yerse şişmanlayacağından, kimsenin onu sevmeyeceğinden ve bakire öleceğinden korkuyordu.

Rüyalarında, turta yiye yiye boğulmuş, ceset gibi şişmiş devasa bir Melanie görüyor, ter içinde dehşetle uyanıyordu. Ölümcül turtayı kaşığıyla tabağında itekleyip durur ve Bayan Rundle geniş sırtını döner dönmez tabağındakinin çoğunu sinsice Jon’un tabağına doldururdu. Jonathon hiç ara vermeden yerdi. Bu kadar çok yemesinin sebebi genellikle dalgınlıktandı. Jonathon doğal bir afet gibi yer, bir evin duvarını yıkıp geçen tank gibi yiyecek yığınlarını silip süpürürdü. Tek bir lokma kalmayana kadar yer, sonra durur, çatalını ve bıçağını ya da kaşığını ve çatalını özenle yan yana koyar, peçetesiyle ağzını siler ve gemi maketleri yapmaya giderdi. Melanie’nin on beş yaşına bastığı yaz Jonathon on iki yaşındaydı ve kendini gemi maketleri yapmaya adamıştı. Ufak tefek, kısa ve kalkık burunlu, sarışın, dizlerinden birinde her zaman kurumuş, dökülme noktasına gelmiş bir yara kabuğu olan, gri okul forması giyen ve okul kasketi takan bir çocuktu. Bir kutu maket alır, dikkatle boyayarak, parçaları monte ederek, aksesuarları takarak gemi maketleri yapardı sonra da onları evin her yanına, geçerken görebileceği yerlerdeki raflara ve şöminelerin üstüne yerleştirirdi. Sadece yelkenli gemilerin maketlerini yapardı.

Üç direkli bir barka olan HMS Beagle’ın, aynı zamanda HMS Bounty’nin, HMS Victory’nin ve HMS Thermopylae’nin de maketlerini yapmıştı. Elleri tutkal yüzünden her zaman yapış yapıştı o yaz. Gözlerinde uzak bir bakış vardı, sanki gerçek dünyayı değil de, gemilerinin denize indirilir indirilmez bir daha durmamak üzere yelken açtıkları o hayali mavi denizleri ve hindistancevizi adalarını görüyordu. Hayali bir Uçan Hollandalı olan Jonathon bilinmeyen denizlerde, kuğu kanatları gibi açılmış yelkenlerin altında, bir o yana bir bu yana salınan tuzlu ve sırılsıklam güverte tahtalarının üzerinde, ayakları kuru karaya bir defa olsun basmadan dolaşıyordu.

Bir denizci gibi hafifçe yalpalayarak yürürdü, ama bunu kimse fark etmiyordu. Ayrıca onun hiç kimseyi görmediğini de fark eden yoktu, çünkü gözleri yuvarlak, kalın, şişe dibi camlı gözlüklerin arkasında saklıydı. Bu dünyayla ilgili her şeye aşırı miyop gözleriyle bakıyordu. Gözlükleri, okul kasketi ve dizlerindeki yara kabuklarıyla insana çocuk dedektifler Norman ve Henry Bates’i çağrıştıran oğlanlardan birine benziyordu. Görüntüsüne bakıp aldanan ebeveynleri kitaplığını kapakları hiç açılmadan toz toplayan Biggles* kitaplarıyla doldurmuşlardı.

Yaz başında Melanie, Jon’un odasından hiç dokunulmamış altı Biggles kitabını çalmış, boş günlerden birinde kasabada ikinci el kitaplar alan bir dükkâna satmış, parasıyla bir çift takma kirpik almıştı. Ama gözlerine yapıştırmaya çalıştığı zaman takma kirpikler ona acı dolu gözyaşları döktürmüş, sonra da yerlerinde durmayı reddederek parmaklarının arasından kayıp sanki uğursuz bir biçimde canlı, şeytani, kıllı tırtıllar gibi tuvalet masasının üzerine düşmüşlerdi. Sessizce onu suçluyorlardı; Hırsız! Hırsız! Bozguncuydular, günahın bedeliydiler. Melanie, utanç içinde, kirpikleri yatak odasının çok nadir kullanılan şöminesinde yaktı. Ona göre kirpikleri takamayacağı açıkça ortadaydı, çünkü onları aldığı parayı sağlamak için hırsızlık yapmıştı.

O yaz çok gelişmiş bir suçluluk duygusuna sahipti. Victoria’nın suçluluk duygusundan haberi yoktu. Hatta hiçbir şeyden haberi yoktu. Cıvıldayan, yuvarlak, altın bir güvercindi. Güneşte yuvarlanıyor, yakalayabildiği zaman kelebekleri küçük parçalara ayırıyordu. Victoria bir kır zambağıydı, ne çalışıyor ne ip eğiriyordu** ama güzel de değildi. Bayan Rundle ona liman ışıklarının nasıl da senin gidişinden söz ettiğini ve Picardy’de güllerin nasıl da açtığını, ama senin gibi bir tek gül olmadığını anlatan eski şarkılar söylerdi, Victoria da onun dizlerinde oturup kıkır kıkır güler, küp biçimindeki yumruğuyla Bayan Rundle’ın kedisini yakalamaya çalışırdı. Bayan Rundle’ın kedisi şişman, burnu havada bir tekirdi. Oturduğunda yuvarlak, tüylü bir sehpa büyüklüğünde ve biçimindeydi. Belki de Bayan Rundle onu ekmek turtası artıklarıyla besliyordu.

Kedi, Bayan Rundle’ın sarı keçeden yapılma kırmızı ponponlu ev terliklerinin üzerinde oturuyor, Bayan Rundle Victoria’ya şarkı söylüyor, bir yandan da örgü örüyordu.

“Ne örüyorsun?” diye sordu Victoria.
“Bir hırka.”
“Hırka,” diye tekrarladı Victoria mutlulukla.
“Neden siyah, Bayan Rundle?” diye sordu Melanie, yaz
çıplağı ayaklarının üzerinde sessizce yaklaşarak; dolaptan
buzlu portakal suyu almaya gelmişti.
“İnsan benim yaşıma gelince,” dedi Bayan Rundle iç geçirerek, “arkasından siyah giyecek birileri her zaman bulunur.
Er ya da geç.”
Geç kelimesindeki sesli harfi fazlasıyla uzatarak söyledi,
sanki silindirle üzerinden geçilmiş gibi –eeeeeeeeeç. “Taşa yalınayak basmaktan şifayı çok fena kapacaksın, canım.”
Melanie’nin elindeki buz küpleri titreştiler. “Çok tanıdığın öldü mü?”
“Epeyce,” dedi Bayan Rundle, kazağı bitirdi, örgüsünü
düğümlemeye başladı.
“Ben ölümü hayal bile edemiyorum,” dedi Melanie, yavaş
yavaş ve doğru kelimeleri arayarak.
“Senin yaşında bu çok doğal.”
“Şarkı söyle!” diye emretti Victoria, lolipop pençelerini
Bayan Rundle’ın siyah ipekle kaplı dizlerine vurarak. Bayan
Rundle uysallıkla sesini yükseltti, şarkı söylemeye başladı.
Melanie ölümün insanın içine hapsedildiği, karanlık,
mahzen gibi bir oda olduğunu düşünüyordu.
“Ölmeden önce başımdan neler geçecek?” diye düşündü.                                                                                                                            “Herhalde büyüyeceğim. Evleneceğim. Umarım evlenirim.

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Kanlı Oda ~ Angela CarterKanlı Oda

    Kanlı Oda

    Angela Carter

    Halk hikâyelerinde ve masallarda karartılıp görmezden gelinen arzular, lanetlenmiş dişil enerji ve kadın cinselliği; Kanlı Oda’da Angela Carter’ın fantastik, gotik ve büyülü gerçekçi dokunuşlarıyla...

  2. Sirk Geceleri ~ Angela CarterSirk Geceleri

    Sirk Geceleri

    Angela Carter

    Göz yanılması, el çabukluğu, kalp çarpıntısı… Zaten bir sirkten daha fazla ne beklenebilir ki… Angela Carter, Londra’nın her daim yağmurlu, rutubetli işçi mahallelerinden Rusya’nın...

Bebhome Kahve

Aynı Kategoriden

  1. İki Yıl Sekiz Ay Yirmi Sekiz Gece ~ Salman Rushdieİki Yıl Sekiz Ay Yirmi Sekiz Gece

    İki Yıl Sekiz Ay Yirmi Sekiz Gece

    Salman Rushdie

    İki yıl, sekiz ay ve yirmi sekiz gece. Parmak hesabı yaptığımızda bin bir gece. Çağımızın en usta anlatıcılarından Salman Rushdie, Şehrazad’ın masallarından aldığı motiflerle...

  2. Gelin ~ Julie GarwoodGelin

    Gelin

    Julie Garwood

    Kralın emrine karşı gelmek olanaksızdı ve İskoçya’nın en güçlü toprak sahibi Alec Kincaid,İngiliz bir gelinle evlenmek zorunda kalmıştı.Baron Jamios’un en güzel kızı Jaime, Alec’in...

  3. Bakirenin Aşığı – Kraliçe Soruyor: Aşk mı, Taht mı? 3. Kitap ~ Philippa GregoryBakirenin Aşığı – Kraliçe Soruyor: Aşk mı, Taht mı? 3. Kitap

    Bakirenin Aşığı – Kraliçe Soruyor: Aşk mı, Taht mı? 3. Kitap

    Philippa Gregory

    Boleyn Kızı ve Kraliçenin Soytarısı romanının yazarından, Kraliçe Elizabeth döneminin ilk yıllarını ve o tehlikeli günleri anlatan, nefes kesici bir roman. İngiltere’nin yeni kraliçesi...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur