Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Eski polis dedektifi Joseph Holiday, Clearwater kentinde bir kafede çalışan Mia’ya hayranlık duymaya başlar. Kısa zamanda ilişkileri ilerler ve Holiday, Mia’nın kız kardeşinin, kaza süsü verilmiş bir cinayete kurban gittiğini öğrenir. Bir süredir uzak durmaya çalıştığı polislik güdüleri harekete geçer ve olayı soruşturmaya karar verir. Bir yandan dosyaları ve olay yerini inceleyerek araştırmasını derinleştiren dedektif, diğer yandan Mia ile ilişkisini derinleştirmektedir.

Joseph Holiday, alışık olmadığınız tarzda bir dedektif. Al Rennie, yarattığı muzip, zeki ama çılgın polis karakteri, esprili ve ironik anlatımı ve her sayfada dozunu arttıran kurmaca gücüyle, okurunu alışılmadık bir polisiye öyküye çekiyor… Clearwater serisinin ilk kitabı olan Clearwater Günlükleri, düşündüğünüzden fazlasını sunuyor.

“Zekice. Joe karakterine bayıldım… Ukala, sıra dışı ve kesinlikle çok karizmatik.”
-Sydney Times-

“Bu yaz okuduğum en güzel kitaptı; serinin kalanını okumak için sabırsızlanıyorum.”
-R. J. Parker-Yazar

“Macera, insanlık ve dramanın kusursuz bir karışımı… Okumaya doyamadım.”
-Brisbane Australia Magazine-

“Joe – Joseph Holiday- mükemmel bir kahraman. Yeni bir fenomenin doğuşuna tanık oluyoruz.”
-Ardie McMackey-Smashwords

***

GİRİŞ

Ardı ardına patlayan silah sesleri ve ardından milyonlarca parçaya ayrılan arabamın ön camı… Hedefi kaybetmemeye çalışarak sürücü koltuğundan aşağı doğru süzüldüm. İlk ateşi açan üniformalılar yerlere yığılmıştı. Polis arabası, parlak ve “afili” kırmızı Mustang’in çıkış yolunu kapatmıştı. Mağazayı soymak isteyen iki ahmak, arabayı almadan oradan ayrılmak istemiyordu. Bu, ilk soygunları değildi. Son üç hafta içinde beş yere girmişlerdi. İkisinin peşindeydim. Birisi yarı otomatik 22, diğeri ise 16 kalibreli bir pompalı tüfek taşıyordu.

Benim yanımdan sinsice kaçmaya çalışırlarken birisi akıllı davrandı ve deli gibi koşmaya başladı. 22’yi taşıyanı, bir hamleyle yakaladım. Üç kuvvetli yumrukla beni yere yıktı. Bu hiç iyi olmadı. Hareket etmem gerekiyordu. Tüfek taşıyan adam çok az zamanları olduğunun farkındaydı ama arkadaşı bu kaçışı yavaşlatıyordu. Bir hamle daha yaptım ve üzerine doğru atladım. Tüfek patladı. Çıkan ses kulakları sağır edecek cinstendi. Duvarın dibince yığıldım kaldım. Elimdeki Glock kucağıma düştü.

Geçen süre: Beş saniye. Ölü sayısı üç. İki kötü adam ve bir polis. Diğer iki polis ise yaşam savaşı veriyor.

CENNETTE ÇOK TUHAF ŞEYLER OLUYOR

“Kanada’da polis miydin yani?”

“Evet, ama bu çok uzun zaman önceydi.”

Clearwater Sahili’ndeki Uluslararası Krep Marketleri Zinciri IHOP’ta çalışan hoş ve genç garson Mia ile sohbet ediyordum. Düzenli olarak IHOP’a gitmeye ve bazı öğünleri orada geçiştirmeye başlamıştım. Ama aslında oraya gitmemin asıl nedeni Mia’ydı. IHOP’a gitmeye başlamadan önce yemek yediğim restoranlar kaldığım yere daha yakındı ama Mia’yı görme ihtimali beni buraya getiriyordu. İlk haftalarda onunla kayda değer bir muhabbete girişmeye çalışmamıştım. Sadece onun hareketlerini izliyordum ve bundan da çok hoşlanıyordum. Günler geçtikçe o da benimle ilgilenmeye başlamıştı. Bu ilginin nedeninin benim doğuştan sahip olduğum çekicilik olduğuna inanmak istiyordum. Ama bu artan ilginin nedeninin benim bıraktığım yüklü bahşişler olma olasılığı daha fazlaydı.

Zaman içinde aramızdaki iletişim sipariş verip servis yapmanın biraz ötesine geçti. Havadan sudan, kasırgalardan ve kasırga esnasında şehri hangi yollardan boşaltacağımızdan, Clearwater olaylarından, turistlerden ve balıkçılardan söz etmeye başladık. Bir hafta kadar bu şekilde sohbet ettikten sonra bir gün benim oturduğum masaya yanlış bir sipariş getirdi. Hatasını anlayınca, kafasının çok karışık olduğunu ve bu yüzden yanlış sipariş getirdiğini söyleyerek özür üzerine özür diledi. Mahcup olduğu çok belliydi. Ben de tüm bu şaşkınlığının nedeninin sarışın olması ile ilgili olduğunu söyleyerek takılmaya başladım. O olaylardan sonra aramızdaki iletişim de başlamış oldu. Sarışın olmakla ilgili şakamı hafif ve alaycı bir gülümseme ile geçiştirdi ve IHOP’ta her gün yalnız başına yemek yiyen erkeklerle ilgili iğneleyici bir şaka yaparak aramızdaki söz düellosunu başlatmış oldu. İlk yarıda bir sıfır öne geçmişti.

O günden sonra, birbirimizle şakalaşmaya başladık ve bu durum çok hoşuma gidiyordu. Aramızdaki iletişim masum ve eğlenceli olmaktan öteye geçmeyecek türdendi. “Sarışın, cam duvara neden tırmanmış?”, “Duvarın öte tarafında ne olduğunu görebilmek için!” gibi.

Mia’nın da, tıpkı benim gibi bu laf atışmaları zevkle beklediğini görebiliyordum. Bir şeyler yemek için restorana girdiğimde turistler ya da Kanadalılar ile ilgili alaylı bir söz söyleyerek aradaki laf dalaşını başlatırdı. Elimdeki sarışın şakalarının kısa süre içinde tükenmeye başladığını fark ettim. Hemen kasabanın kütüphanesini ziyaret ettim. Artık elimde bana yıllarca yetecek kadar çok sarışın fıkram ve şakam vardı.

IHOP’ta geçirdiğim yemek saatlerini günün en güzel ve eğlenceli zamanları olarak düşünmeye başlamıştım. Bir gün sahil boyunca onunla beraber yürüyüp sohbet etme hayaliyle yanıp tutuşuyordum. Ne yediğimin ise hiçbir önemi yoktu. Neyse ki menü de sadece waffle ve krep vardı da hiç ummadığım bir şey yeme ihtimalim ortadan kalkıyordu. Bir süre sonra, Mia’nın izinli olduğu günlerde onu özlediğimi fark ettim.

Hiç unutmayacağım bir öğleden sonra aramızdaki ilişki de şeklini değiştirdi. Yağmurlu ve son haftalarda geçirdiğimiz günlere nazaran oldukça serin bir gündü. Restoran çok kalabalık değildi. Mia, elinde bir fincan kahveyle masama yaklaştı ve benimle birlikte oturup oturamayacağını sordu. Bu, ilk somut adımdı. O ana kadar aramızdaki iletişim biraz “havada kalıyordu.” Daha önce hiç karşılıklı oturup birbirimize bakarak sohbet etmemiştik. Onun benimle oturmasın sorun olacağını düşünmüyordum. Aslında, bu durumun beni heyecanlandırdığını bile söyleyebilirim. Yalnız yaşıyordum. Yalnız yaşamak kimi zaman kimsesiz olmak gibi olabiliyor. Başımı onaylarcasına salladım ve bana katılabileceğini söyleyen bir şeyler mırıldandım. Oturdu. Önce rahatsız edici bir sessizlik oldu. Herhangi bir şakalaşma, iğneleme yoktu. Var olan yalnızca sessizlikti. Formika masanın iki ucundan birbirimize baktığımız zaman tek gördüğümüz şey, iki farklı dünyadan gelmiş ve farklı şeyler düşünen iki farklı insandı. Haftalardır zihnimde kurduğum şeylerin aksine ne söyleyeceğimi bilemiyor ve tek kelime bile edemiyordum. Aramızda görünmez bir duvar oluşturan ve bizi ilişkinin hiç bilmediğimiz alanlarına getiren şey, belki de birbirimizi zaten tanıyormuş gibi hissetmemizdi.

Gülümsedim.

Gülümsedi.

Bu oyunda benden daha iyi olduğu kesindi. Ne yapacağımı bilemiyor ve utangaç utangaç oturuyordum. Belki de yanıma oturabileceğini söyleyerek iyi bir karar vermemiştim. Onun ne beklebet etmek de. En sonunda, ben tam da havadan bahsetdiğini bilmiyordum. Laklak etmek istiyor da olabilirdi, anlamlı ve zekice bir muhabmek üzereyken bu rahatsız edici sessizliği bozdu.

Keskin, mavi gözlerini masanın üzerine sabitleyerek sessizce, “Adımın Mia olduğunu biliyorsun,” dedi. Sigara kullanmıyordu. Kahve fincanını kaldırdı ve sessizce bir yudum aldı. Adını bilmeme rağmen, ona daha önce hiç adıyla seslenmediğimin farkına vardım.

Sağ göğsünün üzerine takılmış olan plastik isim etiketine bakarak başımı salladım ve “Biliyorum,” dedim. “Diğerlerinin de sana bu şekilde seslendiğini duymuştum zaten.”

Gözlerini hızla isim etiketine kaydırdı ve sonra da bana bakarak “Ah evet, bir süre sonra orada yazdığını unutuyor insan,” dedi. “Peki, senin hikâyen ne Joe? Eğer bir sürü paran yoksa ve sezonu burada geçirmek için gelmediysen turist olman imkânsız. Ama çok paran olsaydı da her gün burada yemek yemezdin. Tabii buraya gelmenin başka bir nedeni yoksa.”

Adımı nereden öğrendiğini bilmiyordum. Ona baktım ve gülümseyerek “Sanırım başka bir neden yok. Sadece burada harika waffle yapıyorsunuz,” dedim.

“Öyledir ama bir süre sonra tek bir waffle görmek bile istemiyorsun. Kokusu bile mideni bulandırmaya yetiyor,” dedi yüzünü buruşturarak. Sonra da kahvesinden bir yudum içti. Zeki, mavi gözlerini üzerimden çekmiyordu. “Evet? Yani, eğer anlatmak istersen hikâyeni merak ediyorum,” dedi.

“Anlatırım tabii,” dedim. “Yaklaşık üç haftadır Clearwater’dayım ve bu süre içerisinde iletişim kurduğum tek kişi, emlak bürosunda çalışan ve şu anda kaldığım evi kiralamama yardım eden çocuk. Ona göre evini kiraladığım Bayan Reilly biraz kaçık bir tip. Benimle aynı yerde yaşıyormuş ama onu hemen hemen hiç görmüyorum diyebilirim. Zaman zaman kendisi için çalıştığım teknenin sahibi ise, konu balıkçılık olmadığı sürece pek de sohbet edilecek birisi değil. Daha şimdiden balıklar ve balıkçılıkla ilgili bir sürü işe yaramaz şey öğrendim.”

Boş boş konuşuyordum ve bu kendimi gergin hissettiğimde yaptığım bir şeydi. Buna rağmen boşboğazlık etmeye devam ettim. “Zaman zaman güvenliğiyle ilgilendiğim Sand Key Blokları’nın güvenliğine bakma işi de öylesine bir işte. Tek yapman gereken zenginlerin içeriye girişlerini ve dışarıya çıkışlarını kontrol altında tutmak. Ha, bir de mekânın etrafında dolaşıp oralara göz kulak olmak var tabii. Bu arada, eğer sana hikâyemi anlatırsam seninkini de bana anlatmanı isterim ona göre. Anlaştık mı?”

“Karşılığında duyacağın hikâye kısacık bir şey olacak ama peki, anlaştık,” dedi ve ben de hikâyemi anlatmaya başladım.

“Neden Clearwater’dasın,” diye sordu.

“Yıllar önce, küçük bir çocukken burayı ziyaret etmiştim. Bizimkiler beni ve kardeşlerimi birkaç kez buralara getirmişlerdi ve ben de burayı çok sevmiştim. Körfezi ve denizi severim. Burası karın, soğuğun olmadığı ve yerlerin buz tutmadığı bir yerdi. Yaşadığımız yerden uzaklaşıp bu tür bir değişiklik yaşamak hoşuma gidiyordu.”

“Peki, ne polisiydin? Yani trafik polisi mi, motorlu polis mi, sahil güvenlikçi mi? Hangisi?”

“Aslında polis değildim. Nitelikli suçlar bürosuna bağlı olarak çalışan bir dedektiftim. Birtakım kurslar yardımıyla da daha üst rütbelere yükseliyordum.”

“Peki, neden işini bıraktın? Yoksa gizli dedektiftin ve kötü adamlar senin kimliğini ortaya çıkarınca saklamak zorunda mı kaldın?” Polisler ve çalışma koşulları hakkında bildikleri televizyonda izledikleriyle sınırlı gibiydi.

Gülümsedim. Ona yaralarımı gösterebilirdim ama sonra bu fikirden vazgeçtim.

Karşımda sarışın bir müfettiş gibi durmuştu ve gözlerini üzerimden ayırmıyordu. Fakat yanlış sonuçlara varma konusunda oldukça hızlıydı.

“Hmm, belki de bu gizemli konuyu başka bir zamana saklamalıyız. Ama sana bir şey daha söyleyeyim. Önceki hayatımda, yani buraya gelmeden önce evli bir adamdım fakat hiç çocuğum yoktu,” dedim.

Fakat onun bu konuyu terk etmeye niyeti yoktu. Sonraki on beş dakikayı bir soru-cevap seansına çevirdi. Tüm hayatımın özetini almıştı ama kardeşimle ilgili meseleden ve işimden ani ayrılışımdan bahsetmekten kaçındım.

“Şimdi gelelim senin hikâyene,” dedim.

Boş kahve fincanını da alarak ayağa kalktı ve hafifçe gülümseyerek, “Çalışmaya dönmem gerekiyor,” dedi. “Ama iç karartıcı hikâyemi duyma konusunda kararlıysan dokuzda işten çıkıyorum, istersen çıkışta buluşabiliriz. Ama işinden neden ayrıldığını hâlâ merak ediyorum.”

O kalktıktan sonra soğuk yemeğimi bitirdim. Gerçi sıcak ya da soğuk fark etmiyordu, tadı hep aynıydı. Bir yandan yemek yiyip bir yandan da hikâyeni anlatmak zor bir iş. Mia ile sohbetimizin aniden bitmesi bana kendimi mağlup hissettirmişti ama bu konuda yapabileceğim bir şey yoktu. Tam kalkarken yüzünde oluşan o belli belirsiz gülümseme kalbimde bir yerlere dokunmuştu. Diğer masalara servis yaparken onu izlemeye devam ettim. Sanki ben orada değildim ve aramızdaki konuşma da hiç gerçekleşmemişti. Beni çok şaşırtıyordu. Sonra kendi kendime “Biz randevulaştık mı şimdi,” diye sordum. Saat dokuza gelip onunla buluşup buluşmayacağımı bilmiyordum. Evet evet, buluşacaktım. Benimle oyun mu oynuyordu yoksa samimi miydi? Ondan en az on yaş daha büyüktüm. Benden bir şey mi istiyordu? Beni bir şey için kullanmayı mı planlıyordu? Eğer bu planlı bir şeyse neydi? Uzun zaman önce içimde öldüğüme inandığım dedektif şüpheleri bu yaşlı kurdun içinde ansızın uyanmıştı. Korkmuyordum. Sadece merak ediyordum. Masaya yüklü bir bahşiş bıraktım ve hesabı ödemek üzere kasaya gittim.

Restoranın işletmecisi kilolu, orta yaşlı bayan genellikle bana karşı kibar davranır ve sürekli gülümserdi. Ama bu kez yüzünde bir gülümsemeden eser yoktu. Sanki yediğim yemeğin bir kısmı yüzüme yapışmış gibi sessizce bana baktı. Adisyonu uzattı, parayı ödedim, teşekkür ettim ve restorandan çıktım.

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıClearwater Günlükleri
  • Sayfa Sayısı355
  • YazarAl Rennie
  • ISBN9786055831271
  • Boyutlar, Kapak14x21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviAltın Bilek Yayınları / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur