Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Aşk Seninle Güzel
Aşk Seninle Güzel

Aşk Seninle Güzel

suzanne Enoch

HİÇ BEKLEMEDİĞİ BİR ANDA ÂŞIK OLMAK, O GÜNE DEK BİLDİĞİ TÜM DOĞRULARI ALTÜST EDECEKTİ… Şimdiye kadar aşka inanmamıştı. Bir dükün ikinci oğlu olan Lord…

HİÇ BEKLEMEDİĞİ BİR ANDA ÂŞIK OLMAK, O GÜNE DEK BİLDİĞİ TÜM DOĞRULARI ALTÜST EDECEKTİ…

Şimdiye kadar aşka inanmamıştı.

Bir dükün ikinci oğlu olan Lord Bramwell Johns, iflah olmaz bir çapkındır. En yakın iki arkadaşının, evlilik hayatının mide bulandırıcı mutluluklarına dalıp gitmesi, onu garip bir şekilde rahatsız etmeye başlamıştır. Ta ki bir tartışmaya kulak misafiri olduğu geceye kadar. Leydi Rosamund Davies, kendisinden bile kötü bir düzenbazla evlenmeye zorlanıyordur.

Rose, Bram?in skandallarla dolu geçmişini oldukça iyi bildiğinden, kendisine gösterdiği ani ilgiye şüpheyle yaklaşır. Üstelik bu adam, ailesinin hayatını mahvetmek üzere olan adamın da yakın arkadaşıdır! Aslında Rose?un aklında başka planlar vardır ve Bram Johns da bu iş için biçilmiş kaftandır; tabii onun sadece kendi çıkarlarını gözeten birisi olduğunu unutmadığı ve dokunuşlarının hiçbir şey ifade etmediğini aklından çıkarmadığı sürece. Peki Rose böyle bir adama tüm kalbiyle güvenebilecek midir?

Parlayan bir yetenek.
Christina Dodd

Her satırı mükemmel!
Lisa Kleypas

***

Giriş

**

Şubat 1815
Londra

“Düzenli bir hayat istemiyorum.” Lord Bramwell Lowry Johns, bardağındaki viskiyi kafaya diktikten sonra yeniden doldurmak üzere şişeye uzandı. “İki haftaya kalmaz sıkıntıdan ölürüm.”

Masanın karşı tarafında oturan Sullivan Waring, “Düzenli olmayı sıkıcı olmakla karıştırdığın için böyle düşünüyorsun,” diyerek fikrini belirtti. Sesi, Jezebel’in Yeri’ndeki geceyansı gürültüsünün içinde kaybolmuştu. “Sahip olduğun üne göre fazlasıyla saf birisin.”

“Saf sensin,” diye terslendi Bramwell, öfkesi sesine yansımıştı. Ağzından çıkan bu sözün havada yanıp kül olmamasına neredeyse şaşırmıştı. Saf. Hah. “Evlenip bir köşeye oturduğumu ve… ne bileyim işte, nakış falan yaptığımı düşünebiliyor musun? Ya da bacağımdan zincirlendiğim boş kafalı sevgilimle iskambil oynadığımı? Çay içerken yeni bir sohbet konusu bulmaya çalıştığımı?” Yüz ifadesine yansıyan dehşeti gizlemeye bile gerek görmeden ürperdi.

Masadaki üçüncü kişi, Phineas Bromley homurdandı. “Eteğini kaldırdığın o kadınlardan birisiyle evlenmek istemediğin için evlilik müessesesini suçlama. Yapman gereken tek şey, daha uygun bir gelin adayı seçmek.”

Bram alaycı bir ses çıkardı. “Alınganlık göstermenize gerek yok, bahsettiğim sizin kanlarınız değil. Siz ikiniz İngiltere’nin en terbiyeli iki kadınını bulmayı başardınız ama yine de sizin yerinizde olmak istemezdim.”

“Bu nedense içimi rahatlattı,” dedi Sullivan içkisinden bir yudum alarak.

“Rahatlatmalı da zaten. Ancak o zaman kendimi frenleyebilme konusundaki yeteneğimi takdir edebilirsiniz ama sizin eşleriniz dışındaki kadınlar söz konusu olduğunda bu yeteneğimi kullanmak istemiyorum.”

“Henüz kendi zevklerine uygun bir gelin adayı bulamadın o halde.”

Bram gözlerini Phineas’a dikti. “Ben bunu korku ve merhamet arasında eşit bir dağılım yaptığım şeklinde ifade etmeyi tercih ederim. Belki kalpsiz olabilirim ama genç ve masum bir kadının başına ömür boyu dert olmak gibi bir niyetim de yok. Ailemin soyunu devam ettirmek benim işim değil ve bir tabutun içine tıkılmadan önce kiliseye gitmek için de hiçbir sebep göremiyorum.”

“Yani bundan sonraki hayatını kadınlarla yatıp kalkarak, içki içip kumar oynayarak ve elinden gelen her türlü rezilliği yaparak mı geçirmek istiyorsun?”

Bram silkindi. Konunun daha fazla dallanıp budaklanmasını istemiyordu ve yeni evli bu iki adamla, bir kadına zincirlenerek yaşamanın erdemleri hakkında tartışmaya niyeti yoktu. “Lütfen, Phin,” diye bağırdı. “Ben o kadar dar kafalı birisi değilim. Asıl amacımın ahlaki değerlerin çıtasını biraz alçaltıp yaptığım her şeyi geçerli kılmak olduğunu biliyorsun.”

“Sodom ve Gomore’de de öyle olmuştur herhalde,” dedi Sullivan.

“Umarım öyledir. Peki ya siz ikiniz bana evlilik hayatını övüp ahlak dersleri vererek ne yapmaya çalışıyorsunuz? Bunun lanet olasıca bir zaman kaybı olması bir yana, biriniz eski bir hırsız, diğerinizse eski bir haydut. Bunlar gerçek bir centilmenin örnek alabileceği türde davranışlar sayılmaz, öyle değil mi? İkinizin de adı çıkmış. Üstelik uygunsuz davranmanın sadece size mahsus olduğunu düşünerek bencillik yapıyorsunuz.”

Arkadaştan birbirlerine bakakaldılar. Bram onlan, yıllar önce Peninsula’daki Birinci Kraliyet Süvarileri’nde birlikte hizmet etmeye başladıklan günden beri tanıyordu. Hatta Sullivanla tanışıklığı daha bile eskiye dayanıyordu; Oxford’taki günlerine. Aynca bu bakışlan iyi biliyordu. Nasihatler başlamak üzereydi. Yüce Tannm! Bu gece yapacak daha iyi bir işi olsa hemen oradan aynlırdı; içki şişesiyle birlikte tabii. Kaliteli bir içkiyi bırakıp gitmek saçma olurdu. Fakat sezon* süresince Londra’da eğlenceli bir şeyler bulabilmek neredeyse imkânsızdı.

“Bizim çılgınlıklanmızdan bahsetmişken,” dedi daha mantıklı bir düşünce yapısına sahip olan Phin. “Cidden Bram, sen ne halt etmeye çalışıyorsun? Bu yeni eğlencen hem saçma hem de fazlasıyla cüretkâr. Ve tehlikeli.”

“Asıl mesele cüretkâr olması zaten, Phin.” Bram, tartışmaya katılmak üzere olan at yetiştiricisi arkadaşı Sullivan’ı bakışlarıyla hapsetti. “Bu fikri aklıma getiren sensin, Sully. Tek yaptığım onu biraz geliştirmek oldu.”

“Yeni hobinin fikir babası olarak anılmak istemiyorum, teşekkürler,” diye terslendi Sullivan. “Yaptıklarım için geçerli bir sebebim vardı benim.”

“Evet, mesela çaldığın şeylerin zaten senin olması gibi. Uğnında mücadele etmek için bir amacın olmasına sevindim. Benim yok.”

“O halde insanları soymaktan vazgeç.”

“Amacım yok dedim. Ama bir sebebim var.”

“Ne gibi?”

“Kahretsin, bu seni hiç ilgilendirmez. Canımı sıkmaya başladın.”

Sullivan sırtını dikleştirdi. “Ben yaptıklarımdan utanmıyorum. Sonunda Isabel’e kavuştuğum göz önüne alınırsa, bugün olsa yine aynı şeyi yapardım. Ama sonuçlarına da katlanmak lazım, Bram. Neredeyse asılıyordum. Eğer…”

“Eğer senin yerine geçip başka bir soygun daha yapmasaydım.” Bakışlarını Phin’e çevirdi. “Sürdürdüğün haince yaşantıdan kurtulabilmen için senin yerine de geçtim. Erkek kardeşinin mülkünü de ben kurtardım. O yüzden beni azarlamayı kesin de şu şişeyi bitirmeme yardım edin. Ne yaptığımı çok iyi biliyorum. Sizin onayınıza ihtiyacım yok.”

“Esas sorun,” Phin doldurması için bardağını uzatarak araya girdi, “gerektiği yerde durup durmayacağın. Kendine hâkim olmak…”

“Sonuna kadar gitme cesaretini gösteremeyenlerin uydurduğu bir bahanedir. Alçaklıktan bir farkı yok,” dedi Bram, Phin in sözünü keserek. Gitgide daha fada sinirleniyordu. “Evlendikten sonra siz de birer alçak oldunuz. Horozun eğlencesini dillerine dolayan kart tavuklar.’ İçkisinden büyük bir yudum alıp yutkundu.

“Bram…”

“Bir zamanlar kendileri de eğlenirken ‘ dedi Bram araya girerek, “Bayan Waring ve Bayan Bromley artık eğlenmelerine izin vermediği için âdeta birer hadım oldular ve şimdi eleştirmekten başka bir şey yapmıyorlar.” Artık eskisi gibi onunla birlikte eğlenmeye çıkmıyorlardı, önceleri üçünün de kötü bir ünü varken, şimdi ikisi evlilik bayatının güzelliklerine dalıp gitmişti. Ne kadar iğrenç. Neredeyse kepazelik.

Phineas derin bir nefes alıp omuz silkti. “Tann biliyor, ben de bir aziz sayılmam ve sana kanunlara karşı gelmenin tehlikeleri üzerine nutuk çekecek değilim. Seninle pek çok badire atlattık, nasıl bir işin içine girdiğini gayet iyi biliyor olmalısın.”

“Evet, biliyorum. Sadece benim beklentilerim sizinkilerden çok farklı. Şu an mutlusunuz ve bu sizin için iyi bir şey. Bana gelince, uzun ve düzgün bir hayatın peşinde değilim.” Yeni bir şişe getirmelerini işaret etti. “Üstelik bu lanet olası gece boyunca yeterince saçmalık dinledim. Bir dolu saçmalık.”

Biraz sonra Sullivan, “Karşılaşabileceğin sonuçların farkında olduğunu söylüyorsun,” dedi. Sesi sakinleşmişti. “Umarım bunları iyice anlamışsındır.”

“Ah, evet anladım,” dedi Bram, dudağının kenarı hafif bir gülümsemeyle kıvnlmıştı. “Ve onlarla karşılaşmak için sabırsızlanıyorum.”

Bölüm Bir

* *

Mayıs 1815

Lord Bramwell Lowry Johns, evin kâhyasının hemen önünden iki büklüm olmuş bir halde antreye daldı. Sırtını duvara yaslayıp mücevher dolu çantayı göğsüne bastırdı ve bir metre kadar yakınından geçip giden adamın az ilerideki kapıdan girmesini bekledi. Odadaki mumlar birer birer sönmeye başlamıştı.

Bramwell yavaşça nefes alıp giriş kapısına doğru ilerledi ve kapıyı hafifçe araladıktan sonra sessizce dışarı süzüldü. Meşe ağacından yapılmış ağır kapıyı arkasından kapadığı anda öndeki basamakları hızla inip sokağa çıktı.

Her şey çok kolay olmuştu. Braithewaite Markisi’nin kesinlikle daha iyi işiten hizmetçilere ihtiyacı vardı. Soygunların hedefi olmaktan kurtulmak istiyorsa, arkadaşlarını da iyi seçmeliydi. Gizemli bir şekilde gülümsedi, köşeyi dönüp bir sonraki sokaktan aşağı indi ve gölgelerin arasında bekleyen görkemli siyah arabanın önünde durdu. Arabanın içine girip siyah deriden, kabarık koltuklara yerleştikten sonra, “Ackley Malikânesi’ne dönelim,” dedi. “Ama Brewer Caddesi’nde dur. Ben oradan yürüyerek devam edeceğim.”

“Emredersiniz, efendim,” dedi Graham ve atlar caddede hızla ilerlemeye başladı.

Çok kolay olmuştu. Telaş yoktu, yakalanma ihtimali neredeyse sıfırdı ve yakınlarda bekleyen hızlı bir araba vardı. Tek eksik hızlı nabız atışı ve kalp çarpıntısıydı. Neden böyle bir heyecanın özlemini çektiğini ve bu heyecana ulaşmak için neden her seferinde daha fazla tehlikeyi göze aldığını hiç sorgulamamıştı. Sadece bunu istiyordu. Kurbanlarını seçmek de önemli ve tatmin ediciydi ama ikinci planda kalıyordu. Kullandığı aletlerse hepten önemsizdi.

Bram, karşısındaki koltuğun altındaki gizli çekmeceyi açtı ve içine bile bakmadığı çantayı tıkıp tekrar kapadı. Her ne kadar hayır kurumuna bunu asla itiraf etmeyecek olsa da, Knightsbridge’deki St. Michael Kilisesi bu pazar yardım sandığında hoş bir sürpriz bulacaktı. O kahrolası bir Robin Hood değildi; sadece çaldıklarına ihtiyacı yoktu, o kadar. Her türlü kanunsuz işte usta olmakla övünse de başkalarının sahip olduklarına göz dikecek kadar düşmemişti daha. Buna başkalarının eşleri dâhil değildi elbette.

Yarın tüm Mayfair yeni haberle çalkalanacaktı. Kara Kedi yeniden iş başında; aristokratlardan birisini daha pek değerli ıvır zıvır ve biblo koleksiyonundan kurtardı. Londra sosyetesine dehşet salan ilk soyguncu o değildi belki ama bu mesleğe farklı bir tarz getirdiği de su götürmez bir gerçekti. Karşısına daha… enteresan bir şeyler çıkmadığı sürece faaliyetlerini durdurmaya hiç niyeti yoktu. Tanıdığı diğer malum centilmenlerin aksine, önce biraz torbasını doldurup sonra gerçek aşkı bularak tutsak hayatı yaşayan aptal bir dindar olmayacaktı.

“Efendim.” Graham’in sesi duyuldu ve araba hafifçe sarsılarak durdu. “Brewer Caddesi.”

Graham aşağı atlayıp arabanın merdivenlerini açtı ve Bram caddeye indi. “Bu gecelik bu kadar. Eve kendim giderim.” Anlamlı bir şekilde sırıttı. “Veya başka bir yere.”

Hizmetlileri, Bram’in geceyi başka yerlerde geçirmesine alışkındı ve Graham de başını salladı. “Tabii, efendim.” Araba içinde o olmadan tekrar yola koyuldu.

Bram etrafa şöyle bir göz attıktan sonra Ackley Malikânesi’nin arka bahçesini çevreleyen taş duvarın üzerinden atladı ve küçük süs havuzunun yanından geçip terasa çıktı. Siyah ceketi ile siyah pantolonu toz içinde kalmıştı. Aradan neredeyse yirmi dakika geçmişti ve henüz kimsenin ruhu bile duymamıştı. Şimdi sıkı bir içki ya da daha iyisi sıkı bir…

Birdenbire kolunda bir el hissetti. “İşte buradasın,” dedi Leydi Ackley nefes nefese. “Başkasını bulduğunu düşünmeye başlamıştım.”

İşte bu. İçindeki huzursuzluğu yatıştırmanın mükemmel bir yolu. “Başkası mı? Bu gece değil, Miranda. Geçenlerde bahsettiğin o güzel duvar resmini göstermeye ne dersin?”

Miranda’nın güzel kaşları çatıldı, nefis mavi gözleri soru sorar gibi baktı. “Ne resmi, Bram?”

“Etraftan bir duyan olur diye öyle söyledim,” dedi Bram sabırla. Miranda’yla sohbet etmeye kalktığı takdirde büyük bir hayal kırıklığı yaşayacağı ses tonundan açıkça anlaşılıyordu.

“Ah. Etrafta kimse yok. Her tarafı iyice kontrol ettim. Lord Ackley de kütüphanede yeni haritasıyla böbürlenmekle meşgul.”

“O zaman harika. Kimse bizi rahatsız etmeden şehvet günahını işlemek için nereye gidelim?”

Miranda kıkırdadı. Bu defa ne demek istediğini anlamış gibi görünüyordu. “Çardağa gidelim o halde. Orada yastıklı sandalyeler ve bir de kanepe var.”

“Mükemmel.”

.

Leydi Rosamund Davies, evin stratejik köşelerinde duran saatleri duruma göre ileri veya geri almadığı takdirde ailesinin bir kez olsun tam zamanında bir araya gelip gelemeyeceğini merak ediyordu. Abernathy Kontesi olan annesi dedikoduları kaçırmaktan nefret ettiği için, gideceği yere mutlaka orkestradan önce varmalıydı.

Ablası Beatrice ise sosyete adabına uygun bir şekilde geç kaldığını zannetmeliydi zira o, insan formunun en kusursuz örneğiydi. Henüz on sekiz yaşındayken böylesi önemli ve kibar bir adamla evlenmesinin sebebi de buydu. İşin aslı, sadece hizmetçiler ayakta kalana dek saçında yapacağı değişikliklerden ve küpelerinden bahsedebilecek birisiydi.

Neyse ki Beatrice ile onun önemli ve kibar kocası Peter, yani Lord Fishton** –aman Tanrım, ne isim ama– Londra’daki sezonu ailenin diğer üyeleriyle birlikte Davies Malikânesi’nde geçirmeye karar vermişti, aksi takdirde iki ayrı ev halkının zamanını ayarlamak fazlasıyla zor bir iş olacaktı. Rose, Ackley balo salonundaki kalabalığa bakıp iç çekti.

Tabii bir de Abernathy Kontu olan babası vardı. Tam davetiyede belirtilen saatte orada olmak konusunda ısrar ederdi ama bu kesinlikle mümkün değildi tabii. Rose’un zaman yönetimindeki… başarısı sayesinde her yere zamanında yetişebilseler de günün birinde aile fertlerinden herhangi birisi saatleri kontrol etmeye kalksa kızcağızın başı büyük bir derde girerdi.

Rose omuzlarını dikleştirip öne doğru çıktı ve kendisine eşlik eden ailenin en genç üyesinin kolunu tuttu. James, herhangi bir davete giderken yolda kaybolmaya ve gideceği yere hiçbir zaman ulaşamamaya çok meyilliydi. Pek çok sebepten dolayı saat yerine bakıcıya ihtiyacı vardı. “Benimle dans et, James.”

Küçük erkek kardeşi James, bakır rengi saçlarının süslediği başını salladı. “Yapamam, Rose. Yoksa onu gözden kaçırabilirim.”

Rose iç çekti ve kardeşinin kolunu çekiştirerek, “Kimi?” diye sordu.

“Onu daha önce de gördüm. Sezon boyunca White’s’ta yaptığı tüm bahisleri tutturabilen tek adam. Mükemmel bir bahisçi, Rose.”

Rose, Lester Vikontu James Davies’e ayak uydurmanın mı, yoksa oyalanacak başka şeyler bulmanın mı daha akıllıca olacağına karar veremedi. “Kimmiş bu değerli istatistikçi?”

“Bir istatistikçi mi? Bu tıpkı… Kaptan Cook*** için biraz seyahat eden bir adam ya da Shakespeare için birkaç oyun yazan adam demeye benziyor. Veya…”

“‘Değerli’ dedim,” diye tekrar etti Rose. Her zamanki gibi, erkek kardeşinin yatak odasının kapısına koca bir kilit takılması gerektiğini düşünüyordu.

“Şey, Lord Bram Johns bir istatistikçi sayılmaz. O bir… tanrı.”

“Ah, hadi ama,” dedi Rose ona inanmadığını göstermek için arkasını dönerek. İsmi duyduğunda istemeden de olsa irkilmişti. Erkek kardeşi neden bir rahiple ya da babacan bir iskambil oyuncusuyla arkadaşlık kurmazdı ki sanki.

“O halde bir yarı tanrı. Bundan aşağısı kurtarmaz.” James gri gözlerini kısarak ablasına ters ters baktı. “Peki ya sen nasıl olur da Lord Bram Johns’u hiç duymazsın? Sürekli ondan bahsedip duruyorum.”

“Duymadım demedim. Bana kimi takip ettiğini söylememiştin sadece.” Yeniden kardeşinin koluna asıldı. “Hâlâ dans etmek istiyorum. Tanrı aşkına, harika bir davetteyiz.”

“İçinde oyun salonu olan bir davette.”

Rose iç çekti. “Şu senin yarı tanrının daha… gizli meşgalelerle uğraşmak üzere çoktan Ackley’den ayrılmış olabileceğini hiç düşündün mü?”

“Vay canına, haklı olabilirsin,” dedi James kolunu Rose’dan kurtararak. “Babama Jezebel’in Yeri’ne gittiğimi söyle. Johns yoksa bile orada kimi bulacağımı biliyorum.”

Rose ürperişini bastırdı. “James, lütfen kal. Yanımda ol.”

James omzunun üzerinden ona bakıp gülümsedi. “Endişelenme, Rose. Kontrolü kaybetmem.”

Jezebel’in Yeri’nden içeri girmeyi başarması kontrolü kaybetmesi demekti zaten. Fakat James’in peşinden gitmek, on sekiz yaşındaki bir delikanlıyı kartlar, zarlar, ortaya koydukları para ya da bu gece her ne halt üzerine bahse gireceklerse onunla ilgili kabiliyetlerini ispatlamaya teşvik etmekten başka bir işe yaramazdı.

Rose, Lord Bramwell Lowry Johns’u duymuştu elbette. Kardeşinin son bir aydır anlattıklarına bakılırsa gerçek bir adamdan çok bir efsane olmalıydı. Neyse ki onu hiç görmemişti çünkü deneyimsiz, genç ve budala bir delikanlıyı, onun iğrenç davranışlarını taklit etmeye yöneltecek kadar başarılı bir hergele olan bu skandalların Herkül’üne gördüğü ilk yerde esaslı bir yumruk indirmeyi planlıyordu.

Yaşlı ve ruhsuz Lord Ogilvy kalabalığın arasından sıyrılıp tam önünde durdu. “Bu dansı bana lütfeder misiniz, Leydi Rosamund?” dedi kulakları tırmalayan sesiyle.

Dansın tam ortasında son nefesini vermeyeceksen olabilir. Rose sesini yükselterek, “Tabii ki, Lordum,” dedi, gülümseyebilmek için çaba sarf ediyordu. James’in ve beraberinde diğer tüm aile fertlerinin içine sürüklenmek istendiği büyük felaketi dans ederek bir nebze de olsa zihninden uzaklaştırabilirdi belki. Saatleri kurmanın bu durumdan kurtulmak için yeterli olmayacağı belliydi ama erkek kardeşini beladan uzak tutmanın uygun bir yolunu hâlâ bulamamıştı. Ama bir an önce bulmalıydı.

Yarın kardeşi ona bahisleri nasıl kaybettiğine dair bir sürü hikâye anlatacaktı ve bu onu endişelendiriyordu ama bir yanı da kardeşinin bu gece Jezebel’in Yeri’nde Lord Bramwell Johns’a denk gelmesini umuyordu. En azından Johns denen denklemde hâlâ bilinmeyen bazı şeyler vardı. James’in Johns yerine karşılaşmayı umduğu adamsa kesinlikle bela vadeden cinstendi. Rose, bu gece Jezebel’in Yeri’nin dahi Cosgrove Markisi için sıkıcı olmasını ummaktan başka bir şey yapamazdı. Herkesin iyiliği için.

.

Lord Bramwell Lowry Johns ceketini düzeltip yeniden balo salonuna girdi. Lord ve Lady Ackley’in davetlerine katılım hep yüksek olurdu ve bu geceki kalabalık da kovanın içindeki balıkların taktiğini uygulayabilecek kadar artmıştı; biraz ilerleyebilmek için hep birlikte aynı yöne doğru yüzmek zorunda kalmak.

Ancak tıpkı balıklar gibi, bu kalabalık da avcıyı görür görmez dağılıyor ve etrafta dolanıp küçük sürüler oluşturuyordu. Bu yüzden de Bram’in çevresi sürekli boştu. Epeyce yakınında duran parlak renkli bir balık, yem olmaktan korkarcasına huzursuz bir şekilde ona baktı. Oysa bu çok özel köpekbalığı az önce doymuştu ve şu an istediği tek şey bir bardak Polonya votkasıydı.

Elindeki tepside sulandırılmış Madeira ve tatlı şarap taşıyan bir uşaktan votka istedi. Adam başını sallayıp hızla uzaklaştı. Evin kâhyası, içerideki gürültünün arasında zar zor duyulan sesiyle kadril dansının başlamak üzere olduğunu duyurunca, ait olduğu sürüden ayrılan birkaç balık dans pistine çıkıp yeni bir sürü oluşturdu.

Bram uşağın getirdiği içkiden memnuniyetle büyük bir yudum aldı. Soygun ve seksle geçen yoğun bir akşamın ardından, daha geceyarısı bile olmadan içi yeniden kıpır kıpır olmaya başlamıştı. Yiyecek dolu masanın başında çörek ve şekerli portakal kabuğu tıkınmakla meşgul olan Lord Braithewaite’e baktı.

Bu lanet olasıca tembel şişko yüzünden soygun çok kolay olmuştu. Evet, olan şey buydu. En değerli aile yadigârlarını neredeyse Cebelitarık Boğazı boyutlarındaki oymalı, maun bir kutuya koymak, sonra da onu doğruca yatak odasındaki yatağın altına yerleştirmek… Bundan daha kolay bulunup çalınabilecek tek şey, üzerine ‘pahalı mücevherler’ etiketi işlenerek pencereden sarkıtılan bir torba olabilirdi ancak. Bram’in istediği zorlu bir işti, oysa Braithewaite’i soymak, kısa pantolonlu bir çocuğu tatmin etmekten öteye geçmezdi.

Marki’ye birisi daha katıldı, gerçi bu adam masadaki yiyeceklerin hiçbirine dokunmuyordu. Bram dişlerini kenetledi. Braithewaite, çalınan eşyaları için bu adama teşekkür edebilirdi. Uğursuz Levonzy Dükü. Braithewaite hem yediklerini hem de dostlarını daha özenli seçmeliydi.

İki adam sohbet etmeye başladı; yuvarlak yanaklı bir parazit ve dimdik duran, dürüst bir despot. İki şeytan bir arada.

Kahretsin. Etrafta esprilerini paylaşabileceği kimse yoktu. Nefesini tutup Dük’e sırtını döndü ve bu gecelik arkadaşlıklarına katlanabileceği dört kişiden ikisini aramaya çıktı.

Az sonra onları dans ederken gördü. Henüz altı aylık evli olan Phineas ve Alyse Bromley yüzlerinde mutluluk ve gerçek aşkın hasta edici tatlı ifadesiyle, dans pistinde dönüp duruyorlardı. Eh, kimse mükemmel değildi ve Phin de insan olmaya yenik düşmek üzereydi. Zavallı çocuk.

“Yüzündeki mutsuz ifade üzüntü verici,” dedi ağır ağır konuşan bir ses aşağılardan bir yerden. “Özellikle de bu ifade iki mutlu insana baktığın sırada oluştuğu için.”

Ah, işte katlanabileceği üçüncü insan. Tekerlekli sandalyesindeki Vikont Quence ve her zamanki gibi sandalyeyi tutan uşağı. “William,” dedi Bram elini uzatarak. “Kardeşinin ve karısının mutlu olmalarına aldırmıyorum, tek sorun dişlerimi çürütecek kadar tatlı görünmeleri.”

Quence kıkırdadı.

“Phin’in orduya geri döndüğünü görmektense senin dişlerinin çürümesini tercih ederim. Sanırım Alyse, Phin’in hayatını kurtardı.”

Bram aslında bu hayat kurtarma hikâyesinin iki taraf için de geçerli olduğunu düşünse de zihninden geçenleri sözlü olarak ifade etmek yerine hafifçe sırıtmayı tercih etti. “Hem onun hem de sayısız Fransız askerinin.” Bakışlarını Vikont’un arkasına çevirdi. “Kurtarılmış hayatlardan bahsetmişken, kız kardeşin buralarda mı?”

“Beth, ona abayı yakan son adamla birlikte dans pistinde, merak etme. Artık davetlere de katıldığına göre sana olan hayranlığının üstesinden kısa sürede gelebileceğini düşünüyorum.”

“Tanrı’ya şükürler olsun. Beni çok korkutuyor, biliyorsun.”

“Hımm. Onu sahip olduğun kötü şöhretten korumaya çalışarak onurlu bir davranışta bulunduğunu itiraf etmekten çekiniyorsan, sana karşı koyacak değilim.”

“İğrenç şöhretimle fazlasıyla beğenildiğimi rahatlıkla itiraf edebilirim. Biliyorsun ki bunu pek çok günah işleyerek ve aşırı derecede içki içip kumar oynayarak elde ettim, şöhretimle gurur duyuyorum.”

Vikont başını salladı. “Bu konuda çok iyi olduğuna katılıyorum.”

Quence, iyi bir unvana ve gelecek vadeden sıcak su kaynaklarına sahip olmasına rağmen yalnızdı. Bram bir yudum votkayla beraber sabırsızlığını da yutup dans sona erene dek onunla sohbet etti. Şu an başka bir yerde kötülük yapıyor olabilirdi ama daha iyi bir şeyler yapamayacağı kesindi.

Phineas ve Alyse yanlarına geldiğinde Bram ikinci içkisini de bitirmek üzereydi. Kestane rengi saçları olan Alyse’in elini tutup önünde eğildi ve dudakları hafifçe kıvrıldı. “Bu sevimsiz adamla ilgili düşüncelerini değiştirmemekte kararlı mısın?” dedi sakin bir tavırla. “Ben çok daha çekici ve yakışıklıyım, üstelik onu apar topar Avustralya’ya paketleyebilecek tanıdıklarım da var.”

Alyse güldü. “Teklifin için teşekkür ederim, Lord Bram fakat ben halimden çok memnunum.”

Bram kaşlarını kaldırdı. “Ama neredeyse altı ay oldu.”

“Olgun meyve gibi bir iki haftada çürüyecek değilim,” diye araya girdi Phin karısının elini geri alarak. “Ayrıca karımı rahat bırak, alçak adam.”

Phin’in yerinde başka birisi olsa, bu kadının sahibi olduğu konusunda kendisini uyarırdı ama Bram’in geçmediği tek bir sınır varsa o da sadakatti ve Phineas Bromley de onun dostuydu. Fakat Tanrı aşkına, eğer kadın avcısı numarası bile yapamayacaksa gidip intihar etse daha iyiydi. “Bu gece burada olmamın tek sebebi karınla vals yapmak istememdir,” dedi yüksek sesle. “Ya da seninle. Benim için fark etmez.”

“Hımm,” dedi Phin arkadaşına bakarak, yüz ifadesi biraz sertleşmişti. “Alyse, bize biraz izin verir misin?”

Alyse başını salladı. “İkinci vals için seni bekliyorum,” dedi Bram’e. Ardından da partneriyle birlikte dans pistinden dönen ürkütücü bir coşku içerisindeki Beth’i karşılamak üzere Quence’in yanına gitti.

Phineas, Bram’in yanına iyice yaklaşıp kısık bir sesle, “Leydi Ackley’in küpelerinden birini kaybetmesinin ve Lord Ackley’in duvardaki tüfeklerden birini indirecekmiş gibi görünmesinin seninle hiçbir ilgisi yoktur, öyle değil Bram?” diye sordu.

Phin hep böyle dikkatli bir insan olmuştu zaten. “Lanet olsun! Ağzını açık tutan kadınlardan hoşlanırım ama yatak odasının dışındayken biraz daha tedbirli olanları tercih ederim.”

“Şu an adamın kahrolasıca evindesin,” dedi Phin. “Bu senin için bile fazlasıyla cesur bir hareket sayılmaz mı?”

Bram homurdandı. “Birkaç dakika önce aynı adamın kahrolasıca karısının içindeydim. Üstelik sen de bir aziz sayılmazsın.”

“Hiçbir zaman öyle olduğumu iddia etmedim zaten. Ama şu an düşünmem gereken başka şeyler var. Eğer Lord Ackley seni düelloya davet ederse Alyse’in yanında olmanı istemiyorum.”

“Ah, ne kadar da hoş, değil mi? Şeker kaplı aile hayatının tadını çıkarmaya bak, Phin.”

Bram, genellikle eleştirilerin kendisini etkilemesine izin vermezdi ama Phin Bromley’in dindarlığa terfi etmesi fazlasıyla rahatsızlık vericiydi. O, Phin ve Sullivan Waring ülkenin en az yarısına izlerini bırakmışlardı. Ya da en azından İngiltere’nin Bonaparte’a karşı savunma yaptığı yerlerde. Seks, kumar, kavga, cinayet; hepsini yapmışlardı. O ve Sullivan iki yıl önce, Phin ise sadece bir buçuk yıl önce geri dönmüştü ve şimdi ayakta kalabilen sadece kendisiydi. Yaptıklarını ayıplamalarına, evlenirse daha mutlu olacağını söylemelerine rağmen ikisi de karşısına evlenilecek ölçüde saygıdeğer kadınlar çıkarmaya cesaret edememişti.

“Bram?”

Bram, Phin’e bakıp göz kırptı. “Ne var?”

“Kız kardeşimle dans etmem lazım. Tartışmaya devam edecek miyiz, yoksa gidiyor musun?”

“Sen söyledin diye çekip gidecek değilim.”

“Ah. Affedersin.”

Bram derin bir nefes aldı, Lord ve Leydi Ackley’e görünmeden iki saat boyunca ortalıkta dolaşma fikri midesini bulandırıyordu. “Benimle birlikte Jezebel’e gel.”

“Olmaz.”

“Sana bu gece kimi soyduğumu söyleyeceğim.”

Phin bir şey söyleyecekmiş gibi ağzını açtı, sonra tekrar kapadı. Önceki pisliklerini en ince ayrıntısına kadar bilen birisinin karşısında olup da ahlaki açıdan kusursuzmuş gibi davranmak Phineas için epeyce zor olmalı, diye düşündü Bram. Aslında şu an ona karşı oldukça acımasız davranıyordu.

Eski haydut, yeni âşık koca yemek masasına doğru bakarak, “Dur tahmin edeyim,” dedi. “Braithewaite ya da Abernathy.”

“Abernathy?” Bram arkasını dönüp onlara baktı. Fazlasıyla gösterişli gruba üçüncü bir budala daha katılmıştı gerçekten de. “İşte bu, kaderin dönüm noktası oldu. Jezebel’e gitme davetimi geri alıyorum.”

“Canın cehenneme, Bram. Levonzy’yle konuşan herkesin evini soyamazsın.”

“İtiraz etmeyi sevmediğimi bilirsin ama sanırım bunu yapabilirim.” Kalp denilen organı atışlarını hızlandırınca gülümsedi. Bir gecede iki soygun. Yarın herkes Kara Kedi’yi konuşuyor olacaktı. Levonzy bile.

“Yaptıklarından Dük’ün haberi var mı?”

“Kimin umurunda? Benim değil.”

“Adam senin baban.”

“Hayatımda sorumlusu olmadığım tek hata da bu zaten. Lütfen hatırlatıp durma.”

Phin omuz silkti. “Bir yere varamayacağız. Daha geçen gün dernekte Abernathy’nin oğluyla birlikte değil miydin sen?”

“Evet. Lester Vikontu. Kaybolmuş bir köpek gibi sürekli Cosgrove ile benim peşimde.”

Phin çok kısa bir süre için dişlerini sıktı ama yine de bu hali Bram’in gözünden kaçmamıştı. Yeniden vaaz vermeye başlayacaksa sıvışmaya niyetliydi.

“Demek arkadaşlarının da evlerini soyuyorsun artık.”

“Lester Vikontu arkadaşımdır demedim. Üstelik senin yakındığın şey de bu değildi zaten. Hadi gidelim. Atları bekletmeyelim, Phin.”

“Hayır. Seninle böyle bir işe kalkışmaya niyetim yok.”

Bram gülmek için çabaladı. “Beth’le dans etmeye git o zaman. Alyse’e valsi kaçırdığım için özür dilediğimi söylersin.”

Çabucak selam verip balo salonundan ayrıldı. İçeride onu görmeyen kalmamıştı, bu yüzden de onun Kara Kedi olabileceği kimsenin aklına gelmeyecekti. Bu gece yapılacak yeni bir iş daha çıkmıştı nihayet. Abernathy’nin evini soymanın, Braithewaite’in evine yaptığı ziyaretten çok daha heyecan verici olacağını umdu. Aksi takdirde artık kendini nasıl oyalayacağını bilmiyordu. Bulunmamış, keşfedilmemiş ve denenmemiş bir zevk ya da meşgale kalmış mıydı?

Bram, Braithewaite’in değerli eşyalarını çalmanın ne kadar kolay ve heyecansız olduğunu göz önüne alarak Lord Abernathy’nin evinde farklı bir yöntem denemeye karar verdi.

Evin sinir bozucu oğlu, Lester Vikontu James dışında ailenin hiçbir üyesini tanımıyordu. Bu bile yeterince tehlikeliydi. Bugüne dek Davies Malikânesi’nin kapılarından içeri girmemişti ve evin yerleşim düzeni hakkında hiçbir fikri yoktu. Tabii elinde birkaç bilgi vardı: Yatak odaları üst katta, gümüşler yatak odası dolaplarında ve en değerli eşyalar da ev sahibinin yakınlarında bir yerde olmalıydı.

Bram, Davies Malikânesi ahırlarının koyu renkli duvarlarına yaslandı. Aile neredeyse yarım saat önce Ackley’lerin davetinden dönmüştü ve üst kattaki pencerelerde hâlâ birkaç ışık parlıyordu. Onlar eve dönmeden önce içeri girip işini görebilirdi ama az önceki soygunda bunu zaten yapmıştı ve kendini tekrar etmekten nefret ediyordu.

Bir saman çöpünü çiğneyerek evi izlemeye başladı. Phineas son altı ayda tam bir ahlak bekçisi kesilmişti. Aynı günahları daha önce kendisi de işlemiş olmasına rağmen hırsızlıktan bahsedildi mi kaşlarını çatıyor ve Cosgrove’un adını duymak bile felç geçirmesine neden oluyordu. Cosgrove Markisi Kingston Gore, Phin’e, Sullivan’a ve onların ailelerine zarar vermemişti ve bunu sağlayan da Bram olmuştu Marki’yle dost olduğu için kendisine şükretmeleri lazımdı.

Üstelik Cosgrove Markisi’yle olan tanışıklığı, Phin ve Sullivan’la olan dostluğundan çok daha öncelere dayanıyordu. Bram on altı yaşındayken, babasıyla olan ahlaki ilişkileri sona ermiş ve onu bu adam yetiştirmişti. Ya da en azından etkili bir öğretmen olduğunu ispatlamıştı.

Yukarıdaki mumlardan biri daha söndü ve Bram harekete geçti. Tüm mumların sönmesini bekleyerek işleri kolaylaştırmanın bir anlamı yoktu, üstelik ahırın önü de çok soğuktu. Saman çöpünü yere fırlattı ve cebindeki siyah maskeyi çıkarıp gözlerine bağladı. İçi yavaş yavaş heyecanla dolmaya başlamıştı ve bu anın tadını çıkarmak için hareketlerini biraz yavaşlattı. Bu aralar ilgisini çeken pek bir şey yoktu, hatta ona hayatta olduğunu hatırlatan şeyler bile çok azdı.

Belki de bir sonraki hedefi sekizinci günahı yaratmak olmalıydı. Ya da bunu bir düzineye çıkarmaya çalışabilirdi. Şeytan onun yedi günahın yedisini de denediğini gayet iyi biliyordu. Hafifçe gülümseyerek alt kattaki pencerelerden birine yaklaştı ve içeri baktı.

Karanlık ve boştu. İşaretlere önem veren birisi olsaydı, bu durum ona bir şeyler ifade edebilirdi ama öyle birisi değildi. Parmaklarını pencere çerçevesinin altına soktu ve çekti. Pencereler sarsılarak açıldı.

Davies ailesinin pencereleri sürgülemeden yatması ne kadar da akılsızca bir davranıştı. Ne de olsa etrafta Mayfair’in zengin sakinlerini tehdit eden bir soyguncu dolaşıyordu. Demek bu ailenin ikinci günahı ihmalcilikti. İlkiyse aile reisinin Levonzy Dükü’yle samimi bir şekilde sohbet etmesiydi.

————

*     17 ila 19. yüzyıl arasında Londra dışında yaşayan aristokrat ailelerin, Noel’in hemen ardından yaz ortalarına dek hem sosyalleşmek hem de politikanın içinde olabilmek için Londra’ya taşındıkları döneme verilen ad. (ç.n.)
**     Fishton, İngilizcede balık sürüsü anlamına gelmektedir. (ç.n.)
***     James Cook (1728-1779) İngiliz denizcisi ve kâşifi. Özellikle Büyük Okyanus’a gerçekleştirdiği seferler ve bu seferlerde yaptığı ada keşifleriyle ünlüdür. (ed.n.)

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Roman (Yabancı)
  • Kitap AdıAşk Seninle Güzel
  • Sayfa Sayısı384
  • YazarSuzanne Enoch
  • ÇevirmenMüge Kocaman Özçelik
  • ISBN9786054456741
  • Boyutlar, Kapak13,5x21, Karton Kapak
  • YayıneviPegasus / 2011

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Bir Öpücükle Başladı Her şey ~ Suzanne EnochBir Öpücükle Başladı Her şey

    Bir Öpücükle Başladı Her şey

    Suzanne Enoch

    GİZEMLİ BİR CENTİLMEN VE CESUR BİR KADIN Yakışıklı Sullivan sadece iki şey istiyordur: Annesinin mirası ve intikam. Bunun için gündüzleri İngiltere’nin en çok tanınan...

  2. Hep Seni Bekledim ~ Suzanne EnochHep Seni Bekledim

    Hep Seni Bekledim

    Suzanne Enoch

    ENGEL TANIMAYAN BİR TUTKU, ATEŞLİ BİR AŞK… Büyüleyici, lezzetli ve enfes. Karen Hawkins Teslim olun ve tadını çıkarın. Stephanie Laurens En sevdiğim yazarlardan bir...

Men-e-men Birazoku

Aynı Kategoriden

  1. Ateş Hırsızının Savaşı ~ Terry DearyAteş Hırsızının Savaşı

    Ateş Hırsızının Savaşı

    Terry Deary

    Prometeus’un suçu büyük. Tanrılardan ateşi çaldı. Başına geleceklerden kurtulmanın tek şartı ölümlü bir kahraman bulmak. Ve Prometeus bu kahramanı bulabilmek için günümüze geldi. Sihirli...

  2. Dünyanın Alacakaranlığı ~ Werner HerzogDünyanın Alacakaranlığı

    Dünyanın Alacakaranlığı

    Werner Herzog

    Başarılı yönetmen Werner Herzog 1997’de Chushingura adlı operayı sahnelemek için Tokyo’ya gider. İkinci Dünya Savaşı sırasında Filipinler’deki Lubang Adası’nda görevlendirilen ve imparatorluk ordusu dönene...

  3. Gömülü Şamdan ~ Stefan ZweigGömülü Şamdan

    Gömülü Şamdan

    Stefan Zweig

    Süleyman’ın tapınağından çıkan, Yahudilerin kutsal emaneti yedi kollu şamdanın 455 yılında Roma’yı yağmalayan Vandalların eline geçmesi, kentin Yahudi cemaatinde şok etkisi yaratır. Cemaatin yaşlıları,...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur