Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Edebiyat dünyasında bu türün ilk örneğini veren Montaigne, Denemeleriyle insanlık tarihinin panoramasını tüm trajedisiyle gözler önüne seriyor. Evrensel öze dair felsefe yapan yazar, kişisel izler taşıyan yazılarında nesnel bakış açısından da asla taviz vermiyor. Bir görüşe göre; Denemeleri okumak, kabaca, bir insanı tanıma yolunda adım adım ilerlemektir. Bu insan hem Montaignedir hem de değildir. Montaignedir, çünkü yazar okuyucuya kendi özel hayatındaki deneyimlerle seslenir, değildir çünkü o insanı genel olarak ele alır. Tamamen kişisel bir yaklaşımla, insanlığın evrensel durumunu gözler önüne serer. Bu kitabı okurken Montaignein okuyucusuyla adeta koyu bir sohbete daldığını fark edecek ve yazarın son derece doğal, teklifsiz üslubuna hayranlıkla tanıklık edeceksiniz.

***

SUNUŞ

28 Şubat 1533’te Montaigne’de dünyaya gelen Michel Eyquem, soylu bir ailenin çocuğuydu. Oğlunun hümanist değerlere önem vermesini, sınıfsal önyargılarla büyümemesini arzulayan babası, Bordeaux Belediye Başkanı Pierre Eyquem, oldukça varlıklı olmasına rağmen oğluna mütevazı bir çocukluk yaşatıp, kusursuz bir eğitim vermeye çalıştı. Çocukluğundaki özgür eğitim, Montaigne’i çok etkilemiş, onun içine işlemiş, her çeşit otoriteye karşı gelmesini sağlayacak izler bırakmıştır.

Montaigne, daha sonra, okul yıllarında gördüğü katı eğitimden uzaklaşmak için, daha coşkulu, daha sıcak duyguları canlandıran edebiyat tutkusuna sarılır ve böylece şiirle, seyahat yazılarıyla ve tarihle ilgilenmeye başlar. Denemeler’de sık sık karşılaşacağımız Ovide ve Virgile’e olan ilgisi de bu yıllarda yeşerir.

Zamanın geleneklerinin ve sosyal kökeninin verdiği zorunlulukla 1554 yılında Bordeaux Parlamentosu’nda göreve başlar. Bu görev onu tatmin etmez, fakat bu yüksek devlet memurluğu döneminde hayatı boyunca tek gerçek dostu olarak kalacak ve düşüncelerini etkileyecek La Boetie ile tanışır. Arkadaşının 33 yaşındayken ölmesi Montaigne için hayatının sonuna kadar içinde hissedeceği derin bir acı bırakır. Arkadaşının erken ölümüyle hayattan soğusa da, yine arkadaşının stoacı felsefi görüşünü özümsemeye çalışarak acısını başka uğraşlarla dindirme yolunu seçer. Böylece ilerleyen yıllarda başına gelecek üzücü olaylardan ümitsizliğe kapılmamayı öğrenir.

1565’te evlenir. Altı çocuğundan yalnızca biri hayatta kalmıştır. Babasının 1568’de ölümünün ardından aile idaresi onun üzerine kalınca kendine ve yazılarına zaman ayırmak için zaten pek hoşlanmadığı devlet görevinden ayrılır. Kendini en önemli çalışması olan Denemeler i yazmaya adar. Montaigne’in amacı, maskeleri kaldırmak, “ben”i bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktır. Ancak Fransa’da Katolikler ve Protestanlar arasında sürüp giden, ülkeyi büyük bir gerilim içine sokan din savaşları boyunca, hem Katolik Kral III. Henry’nin hem de Protestanların lideri Henri de Navarre’ın yakın arkadaşı olarak arabuluculuk görevini üstlenir.

Böbrek ve damla hastalığına yakalanır ve 1580’de devlet görevini bırakıp Avrupa seyahatine çıkar. Bu seyahat sırasında aldığı notları Yolculuk Günlüğü adı altında ancak 1774 yılında yayımlanacaktır. Roma’dayken Bordeaux Belediye Başkanlığına seçildiğini öğrenir. Zorunlu olarak ülkesine geri dönüp hem görevini yerine getirir, hem de 1581-1584 yılları arasındaki görevi sırasında Protestan ve Katolikler arasında arabuluculuk yapmaya devam eder. Protestanların lideri Henri de Navarre, IV. Henri olarak tahta çıktıktan sonra Montaigne’i danışmanı olarak göreve davet etse de, teklif edilen görevleri kibarca reddedip kendi dünyasına çekilmeyi tercih eder.

Yalnızca kendisiyle ilgilenme hakkını vererek zihnine çok büyük bir iyilik yapmış olduğuna inanan Montaigne hayatının geri kalan kısmını 1592’deki ölümüne kadar Denemeler e adar. Dış dünyayı ve sorumluluklarını reddedişi, şatosunun en üst katındaki kütüphanesinin duvarlarında bile kazılıdır. Montaigne’e göre bir insanın en önemli görevi, önce insan olmayı öğrenmektir.

DENEMELER

Montaigne’in özellikle Fransa’da bir slogana dönüşmüş ünlü sözü “Ne biliyorum?” aynı zamanda felsefi merakının başlangıç noktasıdır. Bu sözden yola çıkarak kendi “ben”ini bütün çıplaklığıyla ortaya koyarken asıl amacı, kendini hem dünyayı anlatmak, anlatırken de anlamaktır. Bu yüzden Denemelerde kendisini gözlemlediği bir nesne gibi, hiçbir yapmacıklığa başvurmadan olduğu gibi tasvir eder.

Denemeler i okumak, kabaca, bir insanı tanıma yolunda adım adım ilerlemektir. Bu insan hem Montaigne’dir hem de değildir. Montaigne’dir, çünkü yazar, okuyucuya kendi özel hayatındaki deneyimlerle seslenir. Değildir, çünkü insanı genel olarak ele alır. Tamamen kişisel bir yaklaşımla, insanlığın evrensel durumunu gözler önüne serer.

Denemeler in dili de anlatım tarzı da tamamen kendine özgüdür. Bir düşünceden diğerine atlayarak yazması yazılarına canlılık, hareket katar. Anlattıklarını tarihten alıntılarla örneklendirerek önümüze bir insani dünya atlası serer. Görüşlerini sürekli olarak klasik Yunan ve Roma alıntılarıyla süsleyerek kitabın aynı zamanda bir karşılaştırmalı tarih ve bilgi kitabı olmasını sağlamıştır. Bir şeyleri ispatlamak yerine konuya her açıdan bakmayı tercih etmiş, yazarken aklına gelen başka bir bakış açısını eklemekten kaçınmamış, belli bir konunun tarih boyunca nasıl yol kat ettiğini göstermeyi iyi bilmiştir. Okuyucu Montaigne’in örnekleriyle günümüzdeki gelişmeleri karşılaştırdığında tarihin tekerrürden ibaret olduğunu da açıkça görecektir.

Denemeler, dokunulmaz kabul edilmiş öğretileri ve körle-mesine kabul edilmiş gerçeklikleri eleştirmeden yorumlayan bir septiğin(şüpheci) eseridir. Montaigne bir septik gibi, asla bir şeyin nasıl olduğunu ya da olmadığını kesin bir dille söylemez. Olayların ona nasıl göründüğüyle ilgilenir, ama şeylerin gözüktüğü gibi olup olmadıklarını doğrulamaktan ya da inkâr etmekten sakınır, yani aslında yalnızca kendi düşüncelerini aktarır. Montaigne’in kütüphanesine kazılı “Hiçbir şeye karar vermem,” “Hiç kimse bir şeyi kesin olarak bilmemiştir ve bilemez” gibi sözler onun septisizmden ne derecede etkilendiğini gösterir. En yakın dostu La Boetie’nin etkisiyle stoacılığı da ilgi duyan Montaigne arkadaşını kaybetmenin acısını ve ölüm korkusunu, insanın acıya karşı sertleşmesi gerektiği mantığıyla yatıştırmayı seçmiştir. Rönesans ile yükselen hümanizmin verdiği büyük ümitlere rağmen, o dönemde en büyük sorun haline gelmiş Protestan-Katolik savaşında şiddete ve kardeş kavgasına karşı olduğunu gösteren bir taraf seçmektense septik görüşü benimsemeyi tercih etmiştir. Benzerlerinin ‘vahşi’ diye tanımlayıp yamyamlıkla suçladıkları Amerika yerlilerine yapılan işkenceleri dehşetle karşılamıştır.

Stefan Zweig ölmeden kısa bir süre önce 1942 yılında Montaigne hakkında şunları yazmıştır: “İleri görüşlülüğüne ue ruhunun derinliklerine kadar onu sarsan merhametine rağmen insanlığın zaman zaman içine düştüğü çılgınlık dönemlerinden birine tanık olmak zorunda kaldı. Montaigne’in hayatının asıl trajedisi budur” Farklı kültürlerin kanunlarını, ahlakını ve dinlerini kabul etmeyi bilen Montaigne tam bir hümanizm taraftarıdır. Ama yine de yazıları Rönesans döneminde pek rastlanmayan bir karamsarlık ve septisizm içerir. Septisizmi, stoacılığı ve kişisel deneyimlerini karıştıran Mon-taigne gerçek bir yaşama sanatı icat etmiş bir bilge olarak kabul edilir.

Denemeler i okuyan bir insanın durup kendine bakmaması, kendini ve hayattaki amaçlarını sorgulamaması neredeyse mümkün değildir.

“Gerçekten başkaları için değil, kendisi için düşünen, düşüncelerinin dökümünü yaparken onları hiç art niyetsiz tartan, genişleten, eleştiren bir adam. Montaigne’i okurken şüphe etmek için büyük bir güç gerektiğini anlar insan. Şüphe etmek, demir dövmek kadar zor bir iştir.”

Alain 1920

“Montaigne insanın kendisinden başka hiçbir şeyi gerçekten kesin olarak bilemeyeceğini varsayar. Bu olağanüstü şüphecilik, akıl yürütmeye başladığı, yazılarındaki güven ise her şeyi bırakıp kendine yöneldiği andan itibaren ortaya çıkar. İnsanın kendisini tanımasının her şeyden önemli olduğu düşüncesidir onu kendinden bahsetmeye iten. Eğer kendini resmediyorsa, bunun amacı ‘En büyük erdem gerçekten var olmaktır’ düşüncesiyle maskesini kaldırmaktır. Bu harika sözleri Denemelerin başlığı yapmak isterdim.”

Andre Gide

İlk olarak 1580 yılında iki kitap halinde yayımlanan Denemeler in üçüncü cildi, 1588 yılında yayımlanmıştır. Ama Montaigne ölümüne kadar eserini düzeltmeye, eklemeler ve çıkarmalar yapmaya devam etmiştir. Bu yüzden kitabın her baskısı birbirinden farklıdır.

Üç kitap, 107 bölümden oluşan bu eseri seçmeler halinde yayımladık. Uçsuz bucaksız bir dünyada gezinen bu kitabın en önemli özelliklerinden biri de okuyucunun okumaya baştan başlamasına gerek olmamasıdır. Okuyucu kitabı istediği yerden okumaya başlamakta özgürdür.

Montaigne’in sunuşu

Okuyucuya,

Bu bir iyi niyet kitabıdır okuyucu. Kişisel ve kendine özel bir amaçtan başka bir şey gütmediğini sana en başından söylüyor. Ne sana hizmet etmeyi düşündüm, ne de ünlü olmayı: böyle bir şey yapmaya gücüm yetmez.

Bu kitabı ailem ve arkadaşlarım için, onlara bir kolaylık sağlasın diye yazdım. Beni kaybettikleri zaman -ki bu da çok yakında gerçekleşecek- davranışlarımın ve karakterim hak-kındaki çizgileri kitap sayesinde daha canlı, daha etraflı bir şekilde görsünler.

Eğer amacım kendimi beğendirmeye çalışmak olsaydı sahte güzelliklerle çıkardım karşınıza. Oysa ben tersine, hiç hile yapmadan, bütün sadeliğimle, doğallığımla ve sıradan halimle görünmek istiyorum. Çünkü anlattığım kişi, benim. Hatalarım, kusurlarım ve doğal halim toplumun izin verdiği ölçüde, açıkça ortaya çıkacak. Hâlâ insanlığın ilk doğa kanunlarının tatlı serbestliği içinde yaşadığı söylenen bu halkalardan birinde yaşasaydım, emin ol ki kendimi bütün çıplaklığımla resmederdim.

Kısacası okuyucu, kitabımın ana konusu, benim. Öyleyse boş zamanlarını böyle önemsiz ve anlamsız şeylerle harcaman akıllıca olmaz. Haydi hoşça kal.

Montaigne 12 Haziran 1588

BİRİNCİ KİTAP

1. Aynı sonuca farklı yollardan da ulaşılır

Daha önceden incittiğimiz insanlar, onlardan merhamet dilememizi beklerken, intikam duygusu ile dolu kalplerini yumuşatmanın en iyi yolu, onlara boyun eğmektir.Tam tersi bir yol olsa da, cesaret, sabır ve kararlılıkla hareket etmek de bazen aynı sonuca ulaştırır.

Limozinler, Guienne’i uzun süre hükmü altında tutan, dikkate değer büyüklükte servete ve her türlü imkâna sahip Gal Prensi Eduard’ın gururunu kırmışlardı. Bunun üzerine Limozinlerin şehrini kuşatarak ele geçiren Eduard’ı ne ayaklarına kapanarak merhamet dileyen halkın, ne kadınların, ne de vahşete kurban giden çocukların çığlıkları durdurabilmişti. Bu durum, Eduard şehirde dolaşırken üç Fransız’a rastlayana kadar devam etti. Fran-sızlar inanılmaz bir cesaret ve yiğitlikle Eduard’ın şanlı silahının gücüne karşı koydular. Bu erdemli harekete saygı duyan Eduard’ın kızgınlığı azaldı ve bu üç adamdan başlayarak bütün şehir halkına merhamet göstermeye başladı.

Arnavut Prensi Scanderberch öldürmek amacıyla bir askerin peşine düşmüştü. Asker yumuşak ve alçak gönüllü bir tavırla onu yatıştırmaya çalıştı ama başarılı olamayınca elinde kılıcıyla beklemeye karar verdi. Bu hareket, prensin öfkesini durdurmaya yetmişti. Prens, bu kadar cesur bir şekilde savaşmaya hazırlanan askeri görünce onu affetmekle kalmayıp saygıyla karşıladı. Bu hikâye, prensin inanılmaz gücünü ve cesaretini bilmeyen kişiler için bile iyi bir örnek olabilir.

Bavarya Dükü Guelphe’ü ele geçiren İmparator III. Conrad, çok fazla yumuşak davranmayı ve insanların korkak ve alçakça merhamet dilemelerini sevmezdi. Bunun için yalnızca dükün emri altında yaşayan kadınların, taşıyabildikleri değerli eşyaları sırtlarına alarak, yalınayak şehirden çıkmalarını istedi. Kadınlar, soylu bir hareketle omuzlarına kocalarını, çocuklarını ve Dükün kendisini aldılar. Bu davranışın inceliğine şahit olunca gözleri dolan İmparatorun, Düke karşı taşıdığı ölümcül düşmanlık hafifledi.O andan itibaren Düke ve halkına insanca davranmaya başladı.

Bu örnekler beni kolayca şu sonuca götürür: Benim merhamete ve yumuşak kalpliliğe bir eğilimim var. Yani hiç tahmin yürütmeden, doğal olarak merhametten yana olduğumu düşünüyorum. Stoacılara göre merhamet, tehlikeli bir tutkudur. Onlar acı çekenlerle beraber acı çekmek yerine, onlara destek olunmasından yanalardır.

Dionisus, Rege şehrini uzun ve zorlu şartlar altında komutanıyla birlikte ele geçirir. Dürüst ve saygıdeğer bir şef olan Phyton, şehri azimle savunmuştur. Dionysius ise bu olaydan trajik bir intikam öyküsü yaratmak ister. İlk olarak Phyton’a önceki gün oğlunu ve bütün akrabalarını nasıl boğdurduğunu anlatır. Phyton, “Bu durumda onlar bir gün daha mutlu oldular” diye cevap vermekle yetinir. Bunun üzerine Dionysius, Phyton’un elbiselerini çıkarttırıp cellatlarına teslim eder ve onu hakaretler yağdırarak bütün şehirde vahşi ve alçakça sürüklettirir. Ama Phyton cesareti ve sabrı sayesinde, kendini kaybetmeyip, tersine, ciddi bir yüz ifadesiyle yerde sürünürken, ülkesini bir tirana vermek istemediği için gurur verici bir şekilde öldüğünü yüksek sesle anlatıp, tanrıların vereceği cezayla Dionisus’u tehdit eder. Dionisus’un askerleriyse, yenik düşmüş bu düşmanın feryatlarını kızıştırmak yerine, şeflerini ve zaferini küçümsemeye başlamışlardır. Dionysius bu kadar az rastlanan bir erdemle karşılaşmanın şaşkınlığıyla yumuşar. Başkaldırmaya hazırlanan askerlerine Pyhton’u serbest bıraktırır, işkenceyi durdurur ve onu gizlice denizde boğdurmaya gönderir.

Şu da ilk örneklerime benzemeyen, gelmiş geçmiş en cesur adam olmasına rağmen yendiklerine karşı hoşgörülü davranan Büyük İskender’in hikayesi: Gaza şehrini büyük zorluklarla ele geçirdikten sonra, kuşatma sırasında gösterdiği örnek davranışlarla saygısını kazanan Gaza komutanı Betis’i görür. Betis tek başına, paramparça silahlarla ve üstü başı kan ve yara içinde Makedonyalılarla savaşmaya devam etmektedir.

Bu zaferi çok zararlar vererek elde ettiği için öfkeli olan İskender (ayrıca iki kere de yaralanmıştır) şöyle der: “İstediğin gibi ölmeyeceksin Betis. Bir tutsağa yapılabilecek bütün işkencelere katlanman gerekecek.”

Betis kendinden emin, kibirli ve mağrur bir tavırla karşıladığı bu tehditlere en ufak bir cevap bile vermez. Bu inatçı sessizliğe çok sinirlenen İskender kendi kendine: “Diz çöktü mü? Yalvardı mı? Evet, gerçekten bu sessizliği yeneceğim. Ağzından laf alamadım ama iniltilerini duyacağım” der.

Kızgınlığı öfkeye dönen İskender, Betis’in topuklarını deldirip, canlı halde bir arabanın arkasına bağlayarak parça parça olana kadar sürükletir.

2. Keder Üzerine

Bu duyguyu hiç bilmiyorum, ne seviyorum, ne de değer veriyorum. Oysa insanlar sanki her şeyi önceden biliyormuş gibi bir tavırla kedere özel bir yer ayırmayı alışkanlık haline getirmişler. Kederi akılla, erdemle, bilinçle donatıyorlar. Ne aptalca ve çirkin bir süsleme! İtalyanlar akıllıca düşünüp ona “kötülük” demişler. Çünkü kederli olmak, her zaman zararlı, her zaman delice bir var oluş tarzı. Stoacılar da kederi alçakça ve korkakça buldukları için öğrencilerine bu duyguyu yasaklamışlardır.

Mısır Kralı Psammenite, Pers Kralı Kambiz tarafından yenilgiye uğratılıp esir düştüğünde hizmetçi kıyafetleri içinde su taşımaya gönderilen kızını gördü. Yanındaki bütün arkadaşları sızlanıp ağlarken o gözleri yerde, sakince oturuyordu. Oğlunun işkenceye götürüldüğünü gördüğünde de aynı şeyi yaptı. Ama tutsaklar arasında hizmetçilerinden birini görünce korkunç acısını göstermek için kafasını duvara vurdu.

Bu durum geçenlerde bizim prenslerden birinin başına gelen olayla karşılaştırılabilir. Önce aile içinde şerefli bir yeri olan ağabeyinin, ardından da küçük kardeşlerinden birinin öldüğünü öğrendiğinde örnek bir tavır sergiler, çok sabırlı davranır. Ama birkaç gün sonra adamlarından biri ölünce kararlılığını bırakıp kendini acıya ve kedere verir. Prensin özellikle talihin bu son darbesinden etkilendiğini düşünenler var ama aslında prens öyle kederliydi ki en son gelen küçücük bir darbeyle bir çırpıda yıkılmıştı.

Başka bir karşılaştırma yapmak için bir önceki hikâyeye ekleme yapmam gerekiyor sanırım. Cambyse, Psammenite’e kızının ve oğlunun başına gelenlere neden hiç şaşırmadığını ama arkadaşını o halde görmeye dayanamadığını sorunca Psammenite şöyle cevap verir: “Yalnızca bu son acı, gözyaşlarıyla gösterilebilir, kızımın ve oğlumun acısı ifade edilebilecek her şeyin ötesindedir.”

İşte bu yüzden şairler, önce yedi oğlunu, hemen ardında da yedi kızını kaybeden zavallı Niyobe’nin böyle bir acıya katlanamayıp sonunda, başımıza gelen kazalar dayanma gücümüzü aşarak bizi bunalttığında kapıldığımız o sağır, dilsiz, donuk aptallığı ifade etmek için “acıdan taşlaşmış” bir kayaya döndüğünü söylerler.

Aslında acının en uç noktasına ulaşmak için, acının bütün ruhu kaplaması ve ruhun hareket özgürlüğünü elinden alması gerekir. Çok kötü bir haber aldığımızda bu yüzden felç olmuş gibi en ufak bir hareket yapmadan yerimizde kalırız. Hemen ardından kendimizi gözyaşlarına ve yakınmalara bıraktığımızda ruh kendini özgürleşmiş, bağlarından kurtulmuş ve rahatlamış hisseder.

“Acısı en sonunda ses verdi.” / Virgilius

3. Bizi ayakta tutan şey, var oluş şeklimizdir

İnsanları sürekli geleceğin peşinde koşmakla suçlayanlar, şimdiki zamandan yararlanmayı, ona tutunmayı öğretirler bize. Çünkü ne gelecekte olacaklar ne de geçmişte olanlar üzerinde hiçbir etkimiz yoktur. Bu durum insanlığın en bilindik yanlışlarından birine dikkat çekiyor. Çünkü bu insanlar birçok yanlış fikir gibi bu fikirden de esinlenerek, doğanın hayatını sürdürmek için insanları yönlendirdiği yola yanlış demeye cesaret ediyorlar. Doğa bildiklerimizden çok hareketlerimiz yüzünden kaygılanıyor.

Hiçbir zaman kendi evimizde değiliz, her zaman olduğumuz yerin ötesindeyiz. Korku, arzu, umut bizi geleceğe doğru yönlendiriyor ve olacak olanla oyalayarak olanın anlamından uzaklaştırıyor. “Gelecek kaygısı olan ruh ne mutsuzdur!” / Seneca Platonda da bu görüşe rastlanır:

“Yapman gerekeni yap ve kendini tanı.”

Kendini ilgilendiren şeylerle uğraşan kimse ilk olarak kendini, kendine özgü olanı tanıması gerektiğini anlayacaktır. Ne olduğunu bilen kişi, başkalarının yaptıklarıyla ilgilenmez: Kendini sever, önce kendisiyle ilgilenir, gereksiz uğraşlardan, düşüncelerden, yararsız fikirlerden uzak durur. Delilik, istediği şey ona verildiğinde memnun olmamaksa, bilgelik, sahip olduğu şeyle yetinmek, kendini asla hayal kırıklığına uğratmamaktır.

Epiküros’a göre bilgeliğin ne ileriyi görmekle ne de gelecekten tasalanmakla ilgisi vardır.

Her konuyu sorgulayan Aristoteles, Solon’un “Kimse ölmeden önce mutlu olduğunu söyleyemez” sözünü sorgular ve arkasında kötü bir ün ve zavallı bir kuşak bırakmasına rağmen gerektiği gibi yaşayan ve ölen birinin mutlu olup olamayacağını düşünür.

Hayatta olduğumuz sürece hoşumuza gideni düşünebiliriz. Ama öldüğümüzde hayatta olanlarla ilişkimiz kalmaz. O halde Solon’a, eğer ölümden sonra olmadıysa hiçbir zaman mutlu olmuş olmayacağı cevabını vermek gerekmez mi?

İngiltere Kralı Birinci Edward, İskoçya Kralı Robert ile aralarında geçen uzun savaşlar sonunda varlığının bu savaşlarda çok faydalı olduğunu düşünüyor, sürekli zafer kazanmalarını savaşı bizzat kendisinin yönlendirmesine bağlıyordu. Ölüm döşeğindeyken oğlunu yanına çağırttı ve oğluna törenle yemin ettirdi. Ölümünden sonra oğlu, etini kemiklerden ayırabilmek için cesedini kaynatacak, eti gömüp, kemikleri İskoçlarla savaşa gittiği zamanlarda yanına alacaktı: Sanki zafer, kesinlikle onun vücuduna bağlıymış gibi!

Saygıdeğer birinin, barış zamanında bile savaştaymış gibi davranan yakınlarımdan biri hakkında anlattığı hikâye çok canımı sıkmıştı. Kolik ağrıları yüzünden dayanılmaz acılar çekerek ölmek üzere olan bu yaşlı adam, son saatlerini büyük bir azimle cenaze törenini düzenlemekle geçirmiş. Onu ziyarete gelen bütün asillere cenaze kafilesine katılmaları konusunda söz verdirmiş. Son dakikalarında onu ziyaret eden prense bile saray halkının da cenaze törenine katılması için ısrarla yalvarmış, bin dereden su getirip prensi buna layık bir adam olduğuna ikna etmeye çalışmış. Bu sözü alıp cenaze törenini kendi isteğine göre düzenlediği için hoşnut kalarak ölmüş. Boş bir hevesin bu kadar azimle savunulduğunu çok az gördüm…

Yine yakınlarımdan biri cenaze töreninin düzenlenmesi için öyle cimri davranmış ki, cenazeye yalnızca bir hizmetçisi katılmış.

Ben cenazemin geleneklere göre yapılmasını isterim, bu işi benimle ilgilenmekle yükümlü kişilerin sağduyusuna bırakıyorum.

“Kendininkini asla düşünmemen, başkalarınınkiniyse ihmal etmemen gerekir.” / Çiçero

Bir azizin söylediği gibi:

“Cenaze töreni, mezarın seçimi, törenin ihtişamı, hayatta kalanların ölülere yardım ederek teselli olmaları içindir.” / Saint Augustin

Nitekim Sokratesson dakikalarında kendisine nereye gömülmek istediğini soran Criton’a “Nereye isterseniz” diye cevap verir.

4. Suçlayacak bir şey aranırken nasıl yanlış sebepler bulunur

Şiddetli bir damla hastalığı geçiren soylulardan biri, doktorlar tuzlu et yemesini kesinlikle yasaklayınca, şaka yoluyla, çektiği bu acı ve işkence için neyi suçlaması gerektiğini bilmek istediğini söyledi. Bir pastırmayı, bir jambonu suçlayarak onlara lanet okurken biraz hafiflediğini hissediyordu.

Gerçekten vurmak için kaldırdığımız kolumuz hiçbir şeye rastlamayıp boşluğa vurduğunda nasıl bir acı hissediyorsak, aynı şekilde hoş bir beklentinin gerçekleşmesi için hoş görüntünün kaybolmasına, dalgaların içinde dağılmasına izin vermemeli, tersine makul bir uzaklıktan görüntüyü destekleyecek bir amaç bulmalıyız. Aynı şekilde, eğer yardım edilmezse sarsılmış, taşkın bir ruh da kendi içinde kaybolur: Ona sırtını yaslayabileceği ve kendini alıştırabileceği bir şey sağlamak gerekir.

Zihin, tutkuları konusunda kendisini kandırır. İnançlarına ters bile olsa, hayali ve gerçekdışı nesneler yaratmayı, yaslanacağı bir şeyleri olmamasına tercih eder.

Başımıza gelen talihsizliklere ne nedenler bulmayız ki? Mücadele edecek bir şeye sahip olmak için kendimizi yerli yersiz nedenlere kaptırmıyoruz muyuz?

Denizin ortasında büyük bir fırtınaya maruz kalan Octave Auguste Neptün’e meydan okumaya kara verir ve öç almak için büyük sirkin açılış töreninde, tanrıların simgeleri arasına Neptün’ünkini koymaz.

Zihnimizin düzensizliğine karşı asla yeterince sert davrana-mayacağız.

5. Niyetimiz hareketlerimizi belirler

Ölüm bizi bütün zorunluluklardan kurtarır derler. Ama ben başka türlü inananları da gördüm.

Kendi olanaklarımız ve gücümüz dışındaki şeyler için yemin etmemeliyiz. Çünkü olaylar her zaman bize bağlı değildir ve gerçek anlamda elimizde olan tek şey, istemektir: İnsanın görevleriyle ilgili bütün kurallar mutlaka istekle gerçekleşir.

Başkalarına ait malları elinde bulunduran ve bunun bilinciyle acı çektiği için vasiyetiyle ölümünden sonra bu mallardan kurtulmak isteyen birçok insan tanıdım. Bu kadar önemli bir şeyi sonraya bırakmalarının ve hatalarını bu kadar az bir pişmanlık ve zararla ödemek istemelerinin hiçbir değeri yoktur. Daha fazlasını vermeleri gerekir. Bu ne kadar can sıkıcı ve rahatsız edici olursa, o kadar adil davranmış olurlar ve övgüyü hak ederler.

Hayatları boyunca sakladıkları nefreti itiraf etmek için son nefesini vermeyi bekleyen insanlar, suçladıkları kişinin kendilerini öfkeyle anmasını sağlayarak artık onurlarını hiç düşünmediklerini gösterirler. Kötü yargılarını kendileriyle birlikte öldürmek yerine kinlerini kendilerinden sonraya bırakarak ölüme saygısızlık ederler.

Eğer yapabilseydim, hayatımın açıkça söylemediği bir şeyi ölümümün de söylememesini isterdim.

6. Aylaklık üzerine

Bereketli ve verimliyken işlenmemiş toprakların yabani ve işe yaramaz otlarla dolduğu görülür. Bu toprağı yararımıza kullanabilmek, onu korumak için çalışmamız, tohum ekmemiz gerekir.

Aynı şey, aklımız için de geçerlidir. Eğer onu dizginleyecek, zorlayacak uğraşlar bulmazsak aklımız, hayal gücünün bulanık tarlasında kendini oradan oraya atacaktır.

“Hasta düşünceler gibi

Hayaller üretiyorlar kafalarında.” / HoratiusAmacı olmayan bir zihin dağılır, çünkü derler ki, amaçsız olmak, her yerde olmaktan çok hiçbir yerde olmamaktır.

Son zamanlarda, bir kenarda sadece dinlenerek zaman geçirmeye karar verip, evime çekildim. Zihnimi tamamen boşaltıp sadece kendisiyle ilgilenmesine izin vererek ona çok büyük bir iyilik yapacağımı sanıyordum. Zamanın da etkisiyle olgunlaşıp dengeyi bulduğu için bunu daha kolay yapabilir diye ümit ediyordum. Ama anladım ki:

“Aylaklık, zihni her yöne dağıtıyor” (Lucain) ve tersine, kaçak bir at gibi kendine başkalarının verebileceğinden yüz kat daha zarar veriyor. Ve ardı ardına, sebepsiz yere öyle çok kuruntu, öyle korkunç canavarlar yaratıyor ki, bu tuhaflığı ve saçmalığı kolayca inceleyebilmek için, zamanla onu utandırmayı ümit ederek yazmaya koyuldum.

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıDenemeler
  • Sayfa Sayısı246
  • YazarMichel De Montaigne
  • ÇevirmenBuket Yılmaz
  • ISBN9789944184113
  • Boyutlar, Kapak13,5 X 19,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviAntik Yayınları / 2009-12

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur