Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Doğu ile Batı’nın Buluştuğu Yer, ayrı dünyaları “güç dengesi”nde değil, “kültür dengesi”nde buluşmaya çağıran bir kitap. Kendilerini uç noktalara, ifrat ve tefrite mahkum edenleri dengeye, adalete ve insafa davet ediyor. Gerçekten de insani gelişmelerin kaderi buna bağlı: Ya dengesi bozulmuş bir dünyada bu çekişme sürüp gidecek, ya da insanlık davet edildiği bu dengeli yaklaşıma yönelerek adalet ve esenliğe giden yolda huzuru bulacak. Yeryüzünde esecek bahar rüzgarları önyargılardan uzak, böylesine bir buluşma ile mümkündür.

Böyle bir buluşmanın hayali olarak kalmaması, gerçekleşebilir olması, insanların güce değil, herkes için ortak olan kelimeye, evrensel, müşterek söze gelmeleriyle mümkündür. Bu ortak söz de, her şeyden önce kendisine bağlı olanları Müslüman olarak nitelendirecek bir temel ilke hükmündeki çağrıdan alır kaynağını: Ey Kitap Ehli! Bizimle sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin… Tarafların ortak olduğu, herkes için de eşit olan bu söz; dengenin, adaletin ta kendisidir. Böylece güçlü olana yönelmek, ya da gücü her şeyin önüne geçirmek için düşmanlığı körükleyip yaymak yerine, doğru ve hak olana yönelerek barış, sevgi ve adalet içinde yaşamanın yolu açılacaktır.

***

İslam, Avrupa’nın tam zıddıdır; II. Philip zamanının İspanyası ya da V. Pius zamanının İtalyası’nın fanatizmine sahiptir. İslam, bilimi reddeder, medeni toplumu Sami ruhunun basitliğine indirger, insan beynini tüm ince düşüncelere, tüm mantıklı sorgulamalara kapatarak daraltıp küçültür, insan beynini sonsuz bir totolojiye hapseder: Tanrı, Tanrı’dır. Bu sebeple, gelecek sadece ve sadece Avrupa’nın olacaktır. Avrupa, dünyayı fethedip kendi dinini yayacaktır, yani adalet, özgürlük, insana saygıyı ve insanlığın kendisinde İlahi bir şeyler olduğu inancını yayacaktır.
Ernest RENAN,
Inaugural Lecture,
College de France (1862)

Hindu, Budist, Taocu, Konfüçyüs Asyası’ndan dönüp İslam’a yönelmek, bir Batılı için her yanı kaplamış pusun, nemin, belirsizliğin içinden çıkıp temiz ve ferah bir havaya kavuşmak gibidir. Kur’an, belirsizlikten uzaktır ve İslam bir Batılının rahatça nefes almasına müsaade eder, yani etrafını daha net görmesini sağlar… Batı’yı şimdiki konumuna getiren kaynak, materyal ve aydınlanma Batı’ya İspanya’daki Arap üniversiteleri tarafından verilmiştir. Her birinin kendine özgü yönleri olsa da, Musevîlik, Hıristiyanlık ve İslam aslında aynı kaynaktan gelir. Grek-İbranî, Hıristiyan-Müslüman dünya arasında temelde bir dayanışma vardır, Asya’da olduğu gibi. Bu sebeple, bir Batılı için İslam’a yönelmek, kelimenin tam ve gerçek anlamıyla “eve dönmek” demektir.
F. S. C. NORTHROP,
The Taming of the Nations (1952)

*

İçindekiler

Sunuş / 7

Giriş / 11

Birinci Bölüm
Davet / 17
Kültürel göreve davet /17

İkinci Bölüm
Yeni bir yön çizmek / 25
Faust yanılsamasının ötesinde /25
Batı bilgi sistemi nasıl baskın hale geldi? /26
Batı’nın küreselleşmesi /27
Batı’nın kendi kalıplarını kırması /27
Umut vadeden öngörüler /30
Şartların yeniden düzenlenmesi /31
Kültürel hareketsizlik /31
Geleneklerle ilgili sorunlar /32
Kendilerini sürgün edenler /32
Değişen şartlar /34
Çağrının sebebi /35
Kimlere hitap ediliyor? /36
Küreselleşmeden yararlanmak /36
Karşılıklı alışveriş /37

Üçüncü Bölüm
Temel görüşler / 41
İslamileştirme bağlamı /41
Genel bakış /42
Yeni etkileşimin dayanakları /45

Dördüncü bölüm
Genişleyen ufuklar:
Bilginin İslamileştirilmesi gözden geçiriliyor /51
Kaynaklara kısa bir bakış /52
Bir vizyon oluşturmak /56
Sağlamlaştırma: İslamileştirme: Sıralama ve sürecin gözden geçirilmesi /57
İslamileştirme: içkin ve yenileyici ivme ile sıralama ve süreç devam ediyor /59
Yenileme: Bilginin İslamileştirilmesi ve ümmetin inşası /60
Proje’nin yorumlanması üzerine etkiler /64
Başlangıç: Batı kültürel topografyasını gözden geçirme /67
Hedefler ve amaçlar /67

Beşinci Bölüm
İlk gözlemler / 75
Kültürel alışveriş /75

Altıncı Bölüm
Hedefler, kapsam ve strateji / 83
Tarihsel şartlar /83
Gerekçe /86
Erişilebilirlik /88
Gereklilikler /92
Kapsam /96

Sonsöz
Geri kazanım ve yenilenme / 101

Dizin / 117

SUNUŞ

Genel anlamda Doğu-Batı ilişkisi olarak adlandırılan, aslında ise daha özel anlamda İslam dünyası ile Hıristiyan Batı dünyası arasındaki ilişkileri ifade eden karşılaşmalar, tarih boyunca değişik görünümler altında devam ederek günümüze kadar gelmiştir. Doğu-Batı ilişkileri bugün de, büründüğü yeni biçimlerle iki dünya arasındaki temel ayrımı hep gündemde tutuyor. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmekteki ısrarlı isteğine karşılık Avrupa’nın onu birliğe almamaktaki kararlı inadı bu ilişkinin uzantısı olduğu gibi, asıl kıyıma uğrayan kendisi olduğu halde, Avrupa ve Amerika’da sözde Ermeni soykırımı yasası çıkartılması tehdidiyle Türkiye’nin sürekli korkutulmaya çalışılması da aynı ilişkilerin sağlıksız bir biçimde devam ettiğini; biçim değişse de özün hep aynı kaldığını göstermektedir.

Hemen bütün İslam ülkelerinin de, günümüzde Batı ile olan ilişkilerinde bu tarihsel Doğu-Batı ilişkilerinin izlerine açık olarak rastlamak mümkün. Afganistan ve Irak’ın işgalleri, İsrail’in bütün Filistin’i ele geçirerek halkına uyguladığı mezalim, bunlardan sadece birkaç örnek.

Ne yazık ki, siyasi görünümlü bu olaylar, doğurduğu sonuçlar bakımından sadece siyaset alanıyla sınırlı kalmıyor; hayatın bütün alanlarını kapsıyor ve ortaya her anlamda bir Doğu-Batı ayrımı ve düşmanlığı çıkarıyor. Bugün genel anlamda bir medeniyetler çatışmasından söz edilmesi ve olayların da bunu doğrulaması, Batı’nın iyi niyet içinde olmadığını, İslam dünyasındaki Batıcıların da onların bu art niyetlerine destek olduklarını göstermektedir.

Kuşkusuz öncelikle kendi insanımıza ve özellikle aydınlarımıza, arkasından da Batı dünyasına doğruyu gösterme zorunluluğumuz vardır.

Dr. Muna Ebu’l-Fadl’ın Doğu ile Batı’nın Buluştuğu Yer: İslami Uyanışın Gündeminde Batı adını taşıyan bu kitabı, aslında Müslüman akademisyenlere bu ilişkide izlenecek yöntemi gösteren yol haritası başta olmak üzere yapılan geniş bir çalışmanın ana çizgilerini ortaya koyan kılavuz niteliğinde bir özetidir. Yazarın bizzat kendi ifadesiyle, Müslüman akademisyenleri İslam dünyasıyla diğer dünya –özellikle de Batı dünyası- arasındaki farklılıkları tanımaya ve incelemeye çağırmaktadır. Bu aynı zamanda, modern bilgiye hem kavramsal hem de yöntem düzeyinde yapıcı ve entelektüel bir İslami yaklaşım oluşturulmasının gerekliliğine dikkat çeken bir çağrıdır.

Bizde de bu çağrı değişik biçimlerde dile getirilmişti. Örnek olarak Mehmet Akif’in çok iyi bilinen şu dizeleri, bu konuda önemli ve anlamlı bir örnek oluşturur:

Doğrudan doğruya Kur’an’dan alarak ilhamı,
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı.

Bu, tamamen bilgiyle ve bilginin geniş kesimlere ulaştırılmasıyla ilgili sesleniştir. Akif bununla, Kur’an’ın tarihsel bir kitap olmadığını, dolayısıyla bir dönemde görevini yaptıktan sonra artık antik bir figür olarak geçmişte kalmadığını, ancak hükümlerini her zaman canlı olarak ayakta tutacak olanların da ona inananlar olduğunu belirtiyor.

Bu kitapta Ebu’l-Fadl, Bilginin İslamileştirilmesi kavramını gündeme getirerek tanımlıyor ve İslami dünya görüşünü aktif hale getirmenin zorunluluğunu ve bunun da ancak asla sadık kalarak gerçekleştirilecek bir yenilenme ile mümkün olduğunu açıklıyor. Elbette amaç, Batı’ya gerçek İslam’ı tanıtmak, böylece Batı’nın tek taraflı olarak geliştirdiği kibri ortadan kaldırmak, böylece sahih ve sağlıklı bir karşılıklı etkileşimin sağlanmasına katkıda bulunmaktır. İslam’la Batı arasında bu şekilde bilgiye dayalı bir birliğin gerçekleşmesi, dinamik ve eşit bir kültürel etkileşimin önündeki engelleri büyük ölçüde kaldıracaktır.

Bu çağrıyı yapmak, Müslümanlara düşmektedir. Çünkü onlar, insanlığın iyiliği için çıkarılmış bir topluluktur. İnsanlığı iyiliğe davet eder ve kötülükten de uzaklaştırmaya çalışırlar. Eğer Batı’nın böyle bir misyonu olsaydı, ellerindeki her türlü imkan ve güçle bunu şimdiye kadar gerçekleştirmiş olurlardı. Ama görülüyor ki, onlar bunu yapmadıkları gibi, tam tersine insanlığı hep kötülüğe, endişe ve umutsuzluğa sürüklüyorlar.

Düşmanlığa düşmanlıkla cevap vermenin kimseye faydası yoktur. Müslümanlar zengin manevi ve tarihi miraslarından güç alarak ve ondan yararlanarak kriz içindeki insanlığın sorunlarına çözüm bulma konusunda ciddi ve etkin katkılarda bulunabilirler. Bilginin İslamileştirilmesi, bir bakıma Müslüman bilgi ve deneyiminin tedavüle sokulması anlamına gelmektedir. Çünkü dünyada, tek taraflı olarak sadece Batılı bilginin geçerli olmasının dünyanın dengesini olağanüstü bozduğu görülmektedir.

Ebu’l-Fadl tarafından yapılan bu çağrının, daha iyi, daha insani bir dünya arzu eden herkes için ciddiye alınacağına ve gönülden destekleneceğine inanıyoruz. Çünkü bu çağrı asıl anlamını ve gücünü, bütün tarafların ortak oldukları ve Kur’an’da ifadesini bulan şu ayetten almaktadır:

Ey Kitap Ehli! Bizimle sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin. (Al-i İmran, 3/64).

Mahya

Giriş

Modern bilince sahip olmakla Batı zihniyetiyle şekillendirilmiş bir dünyada yaşamanın aynı anlama geldiğini dile getiren yenilikçi Müslüman bir eleştirmene göre çağdaşlaşma, Batılı bir zihniyete sahip olma zorunluluğunu da beraberinde getirmektedir. Çağdaşlaşmanın Batılı zihniyeti nasıl beraberinde taşıdığı gözlemlenebilir ve tereddüde yer vermeyecek kadar açıktır.¹ Bu durum, modern Müslümana bilincini tarihsel gerçeklerle -bir Müslüman olarak- bağdaştırması sorumluluğunu yükler.

İslam bilincinin stratejik hedefi ve İslam düşüncesinin temel meselesi; ahlakın, doğal olanın ve tarihsel akış içinde oluşmuş dünyaların yeniden düzenlenmesiyle ilgilidir. İslami söylemin esas odağı, Batı figürlerinin tek tarihsel varlık olarak görüldüğü dünya düzeni sorunsalıdır. İslami gelenek, evrensel düzen konusunda insanın durumunu hem tarih içerisinde varoluşsal olarak hem de Kur’an’daki “zulüm” ve “kendine zulmetme” kategorileri bağlamında varoluşsal yaklaşımın ötesinde, metafizik bir bağlamda ele alır. Bu nedenle İslami benliği dünya ile bağdaştırma problemi, hem tarihsel bağlamda hem de manevi anlamda özgün ve kapsamlı bir zulüm oluşturan bu dünya düzeninin bir problemi olarak kendisini gösterir. Bu iki kategoriden türeyen dünya düzeni ve benliğe yöneltilecek eleştirel bir teori, hâlâ Müslüman düşüncesini mağdur etmeye devam eden sahtelik büyüsünü sonlandıracak uzun yolda atılan önemli bir adım olacaktır.

Tarih ve ahlaki bilinç üzerine “Müslüman söylemi”ni oluştururken, -yeni ve kapsamlı küresel bilincin birlikte oluşması açısından- dışarıya, özellikle de Batı’nın kendisine uzanmak gerekir. Bunu yaparken, kaçınılmaz olarak şöyle bir soruyla karşılaşıyoruz: Bu “buluşma”ya hangi Batı’nın katkı sağlaması beklenebilir? Eleştirmenimiz bu soruya, destek verecek katılımcıların ortak çıkarları açısından bakarak şöyle cevap veriyor:

Tarihteki tüm rekabete rağmen, iki inancın (Hıristiyanlık ve İslam) mensupları da, tartışılmaz unsurları Tanrı, insan, tarih ve vahiy olan dini bir dünya görüşünü paylaşırlar. Modern Batı yetersiz olarak görse de, İslam ve Hıristiyanlık arasında, hatırı sayılır derecede ortak değerler vardır. Batı’nın ateist hümanizmi, homo islamicus’un (yani homo religiosus par excellence’in) temel varoluş nedenine ters düşer. Onlara göre, insan toplulukları kendi başlarına refahı, mutluluğu ve gücü sağlayabiliyorken; niçin kültürü, medeniyeti ve küresel toplumu, görmedikleri bir “Tanrı”yı esas alan inanç üzerine temellendirme ihtiyacı hissetsinler ki?

Bu açıdan bakıldığında, İslami bir bilinç oluşturma süreci, çoğu modern eleştirmen tarafından öne sürülenin aksine, dünyayı şimdiki haliyle ele geçirmekten çok daha fazlasını gerektirir. Küresel düzenin geleceği yeniden biçimlenirken erdemli insan (insan el-fıtra), yani homo religiosus tarafından onaylanmış çizgiler esas alınmalıdır. Yine bu noktada da İslami bir bilinç oluşturmak, toplumlara nüfuz etmiş modern ötekileştirme açmazına son vermek anlamına gelir. Batı’nın moderniteyle kesiştiği noktada, vicdan muhakemesi tartışmalarında ortaya çıkan eğilim, bu ötekileştirme eğilimi olagelmiştir.

Eleştirel bir yaklaşım benimsemek üzere seçilen yukarıdaki alıntılar şunu öne sürer: Müslüman entelektüel çevrelerde Batı üzerine, yakın zamana kadar tasavvur bile edilemeyen tartışmalar çoktan başladı. Konu, İslam kimliğini ve mirasını savunmanın ötesine geçti. Artık; Müslümanların moderniteyi belirlemesi gerektiği veya modernite standartlarının Batı tarafından konulduğu bir dünyada durumu tersine çevirme gibi sebepler, söz konusu entelektüel uyanışın temelinde yatan sebepler olmaktan çıktı. Mesele artık daha ziyade, standartları -Batı ya da Doğu- kim belirlerse belirlesin, bunların, dünya düzenine mensup toplumların ahlaki koşullarını iyileştirecek yönde olup olmadığı, hatta fiziksel varlıklarının devamına imkan sağlayıp sağlayamadığı yönündedir. Müslümanlar tam da bu meseleyi çözmek üzere, İslami bilgi ve mirası yeniden keşfediyorlar. Aynı zamanda kendi kimliklerini ve değerlerini bu miras ışığında tekrar elde ediyorlar; bulduklarını diğer insanlarla paylaşıp her şeyin geri dönülemez bir biçimde iç içe geçtiği, birbirinin içinde eridiği dünya düzeniyle bu bulgular arasında bağ kurmaya çalışıyorlar. Yine de yok sayılamayacak bir tarihsel gerçeklik var: Geleceği geçmişe feda etmek istemiyorsak, Batı ve dünyanın geri kalanı -özellikle Batı ve İslam dünyası- arasındaki tarihsel denge ve ağırlık noktalarıyla yüzleşmek durumundayız!

Günümüzdeki küresel eğilimlerin yorumlanmasının ardından doğan aciliyet duygusuyla birlikte, bu anlayış ve vizyondan yola çıkılarak yeni bir küresel etkileşimin şartlarını tekrar tartışma zorunluluğu ifade edilmektedir. Aynı zamanda burada, hem Müslüman hem de gayrimüslimlerden oluşan entelektüel topluma bir çağrı söz konusudur. Bu davetle, ilgili olan herkes, mevcut ortamı, yenilenmiş bir anlayış ışığında ve küresel toplumun gerekliliklerini göz önüne alarak, kendi tutumlarını ve entelektüel projelerini gözden geçirmeye çağrılmaktadır. Önerilen yeni anlayış, güvenilir ve doğrulanabilir ilahi kaynakların kılavuzluğundan beslenmelidir. Bu ilahi kılavuzun evrenselliği ve zamanla kayıtlı olmayışı, onu Müslümanlardan gayrimüslimlere, geçmişten geleceğe taşır. Bu, daha net ve daha tutarlı bir tutum sergileyebilmek için, öncelikle Müslümanlar arasında tartışılması gereken bir sorundur. Çağrı ilk etapta Müslümanlara yöneliktir. Her ne kadar kendi içlerinde anlaşmazlık yaşamış olsalar da Müslümanlar, aynı bütünün bir parçasıdır. Zamana karşı verilecek yeni kültürel tepkinin ilk aşamalarında bile bu bütünü göz ardı etmek imkansızdır. Aynı şekilde; ortak bir dünyada kültürel konumları yeniden tanımlayacak herhangi bir projede “Doğu ve Batı buluşmasının şartlarının yeniden tartışılması” konusuna eğilme zorunluluğu doğar. Batı, İslami uyanışın gündeminde tam da burada belirir. Batı’nın tarih üzerindeki iddialarının yine bu noktada Müslümanların eline geçmesi, yeni bir güç yapısının oluşumu bağlamında değerlendirilmeli, yani bir “el koyma” olarak görülmemelidir. Yeni yapı, taleplerini evrensel ve soylu bir zemine oturtabilen herkese doğrudan eşit pay dağıtmayı öngörür.

Bu çalışma, Doğu ile Batı’nın buluşması konusunda bir tartışma başlatmak amacıyla oluşturulmadı. Zaten tartışma başka yerlerde çoktan başlatılmış durumda ve gelecekte de yayınların konusu olmaya devam edecektir. Elinizdeki kitap bunun yerine, uzun süredir İslami uyanışın gündeminde olan ve farklı şekillerde ele alınan çok pratik bir projeye ışık tutmak amacıyla yazılmıştır. Doğrudan ve derinlemesine ele alınmadığı zamanlarda bile “Batı sorunu”, benzer gündemlerde sıkça yer almıştır. Geçtiğimiz yüzyılda, Müslümanların modern dünyayla uzlaşma çabaları, bunun en açık göstergesidir. Özgün çağdaş girişimlerden bir tanesi de, Uluslararası İslam Düşüncesi Enstitüsü’nden geldi. Özgünlüğünün sebebi, enstitünün “modern İslam düşüncesini yenileme” yönünde -daha genel ve temel bir gerekliliğin parçası olarak-sorunun çözümü yolunda pratik ve kapsamlı bir girişimde bulunmasında yatar. Kullanılan bu terimler bile, bize sürecin tarihselliğini gösterir, Ümmet arasında halihazırdaki eleştirel ve düşünce odaklı girişime de dikkat çeker. Müslümanlar bu süreçte sömürgecilik sonrası, hatta sömürgecilik öncesi çağdan kalma tahribatla mücadele etmektedirler. Bu mücadele esnasında el değmemiş kaynak ve modelleri belirlemede, Müslümanların mantıklı ayırt etme yetilerini ve aydınlanmış anlayışlarını kullanacaklarına dair bir şüphemiz yok. Ancak bu geniş konuya burada değinemeyeceğiz. Çünkü niyetimiz, mevcut projenin ruhunu ve konumunu vurgulayarak Batı ile buluşma meselesini ekonomik ve siyasi bağlamdan, ait olduğu yere, kültürel ve entelektüel alanlara taşımaktır. Burada diğer alanlardaki etkileşimin ve alışverişin önemini inkar etmeden insanın medeni atılımına ihtiyacı olan derinliği sağlamaya çalışıyoruz.

Bu amaçla, Bilginin İslamileştirilmesi: İlkeler ve Genel Çalışma Planı yayınlandı. Modern disiplinlerin İslami bilginin ilkeleri ışığında yeniden yapılandırılması gerekliliğine, bu yayın vesilesiyle dikkat çekilmiş oldu. Bu gerekliliği ele almak, esaslı epistemik atılımda entelektüel boyuttaki mücadelenin bir unsuru olmuştur. Çalışma ilerledikçe görüldü ki, modern akademik dünyada sunulan disiplinler -epistemolojileriyle ve yöntemleriyle- Batı mirasının parçası olan tarihsel bir kültürün yansımaları veya yan ürünleridir. Buradan çıkarılan sonuç felsefenin, tarihin ve kültürün disiplinler üstü bir seviyede ele alınmasının gerekliliği yönündedir. Günümüz bilgisinin tabiatını ve yönünü açıklığa kavuşturmak, yeniden müzakere edilmesi için yollar ve araçlar geliştirmek yönünde yeni bir strateji gerektiği açıktır. Şüphesiz ki böyle bir girişim, tüm toplumun kaynaklarına, yetilerine ve hayal gücüne ihtiyaç duyar; ötekine karşı açık olmayı gerektirir. Elinizdeki kitap, bu ihtiyaca cevap verir ve bu yöndeki farkındalığı dile getirir. Amaç, enstitüde devam etmekte olan çalışmanın esas kavramlarını konuyla ilgilenenlerle bu eser vesilesiyle paylaşmaktır. Niyetimiz, konuyla ilgilenen çevrenin ileride sürekli genişlemesine, muktedir ve işlenmiş unsurların katılmasıyla daha da zenginleştirilmesine zemin hazırlamaktır.

Bu amaçla bir toplantı düzenlenerek çalışma planı hazırlandı. Toplantı yaz başında gerçekleştiğinde katılımcılara projenin tabiatına, amacına, Bilginin İslamileştirilmesi hareketine dair konunun geçmişiyle ilgili bilgiler verildi. Sonrasında, bu oturum için hazırlanmış belgeler ve notlar düzenlendi. Bunları, değiştirilmemiş halleriyle yayınlayarak okuyuculara daha detaylı bir kaynak sağladığımızı düşünüyoruz. Umarız bu kitap, bitirilmiş ve üstüne söylenecek çok söz kalmamış bir eserden daha ziyade, sunduğumuz materyalleri değerlendirerek yeni ufuklar açacak şekilde, söz konusu düşünceleri geliştirmeleri yönünde insanları teşvik eder.

Muna Ebu’l-Fadl
Herndon, Virjinya, ABD, 1990

————

1     Bu bölümdeki alıntılar Ziyauddin Serdar’ın An Early Crescent: The Future of Knowledge and the Environment in Islam (London: Mansell, 1989), s. 57- 91 adlı eserindeki S. Pervez Manzur’a ait “The Crisis of Muslim Thought and the Future of the Ummah” bölümündendir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıDoğu ile Batı’nın Buluştuğu Yer
  • Sayfa Sayısı128
  • YazarDr. Muna Ebu'l-Fadl
  • ÇevirmenYasemin Savur
  • ISBN9786056289422
  • Boyutlar, Kapak13x23, Karton Kapak
  • YayıneviMahya Yayıncılık / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur