Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

1890’ların Amerika’sının muhtemelen en zengin vârisi olan Cora Cash, paranın kendisine her kapıyı açacağına inanarak yetiştirilmiştir. Fakat annesi aristokrat bir eş bulmak için onu İngiltere’ye götürdüğünde, Cora’nın cesareti kırılır. Ağırlandığı yerler, entrikanın ve dedikodunun peşini bırakmadığı, buz tutmuş, ürkütücü evlerdir. Cora, oynadığı -ödülü gelecekteki mutluluğu olan- oyunun neler getirebileceğinden habersiz, gönlünü neredeyse hiç tanımadığı bir adama kaptırır.

***

Birinci Kısım

LEYDİ FERMOR-HESKETH

BAYAN FLORENCE EMILY SHARON, müteveffa Nevada Senatörü William Sharon’ın kızı.

Doğumu 1860 civarı.

Eski Northamptonshire şerifi; Kral Alayı, 4. Müfrezenin başı ve Sulh-i Vilayet Yargıcı olan 9 Mayıs 1849 doğumlu, VII. Baronet SÖR THOMAS GEORGE FERMOR FERMORHESKETH ile 1880 tarihinde evlendi.

Soyu:

Thomas, 17 Kasım 1881 doğumlu.

Frederick, 1883 doğumlu.

İkametgâhlar: Rufford Hall, Omskirk ve Easton Neston, Towcester.

Unvan veriliş tarihi: 1761

Aile yedi yüzyıl boyunca Lancashire’da ikamet etmiştir.

Titled Americans, 1890

1

Kuşbaz

Newport, Rhode Island, Ağustos 1893

Ziyaret saati bitmek üzereydi. Bu yüzden kuşbaz, arabasıyla Atlantik Okyanusu ve Newport malikânelerinin arasındaki dar yolda ilerlerken at arabalarına nadiren rastladı. O öğleden sonra Newportlu hanımların bazıları sezonun son ve en önemli balosuna hazırlık yapmak, bazıları da en azından yapıyormuş gibi görünmek için oyun kâğıtlarını ellerinden erken bıraktılar. Sosyete, akşamı evinde dinlenerek beklediğinden Bellevue Bulvarı’nın alışılmış gürültüsüyle kalabalığı yok olmuş, ardında yalnızca durmaksızın kayalıklara vuran dalgaların sesini bırakmıştı. Hava kararmaya başlamıştı fakat günün son ışıkları, düğün pastası gibi tepelerde sıralanmış, içlerinde en güzeli olabilmek için komşularını kıskanan muhteşem evlerin kireç taşı cephelerinde hâlâ ışıldıyordu. Smokini andıran tozlu bir frak ile eski püskü bir melon şapka giyen kuşbaz ne Breakers’taki verandaya, ne Beaulieu’nün küçük kulelerine, ne de porsukağacından yapılmış çitlerin ve yaldızlı kapıların arasından görülebilen Rhinelander fıskiyelerine bakmak için durdu. Kuşlar son yolculuklarında tanıdık bir ses duysunlar diye siyah bezle örtülü kafesleri parmağıyla tıklatıp ıslık çalarak yola devam etti. Gideceği yer yolun sonuna gelmeden hemen önceki Fransız şatosuydu. Burası soylu sınıfın yaşadığı caddedeki en büyük ve en süslü ev olan, Cash ailesinin sayfiye evi Sans Souci’ydi. Bir kulede Birleşik Krallık’ın bayrağı, diğerindeyse Cash ailesinin flaması dalgalanıyordu.

Girişteki kulübenin önünde durduğunda kapıcı ona yarım mil ötedeki ahırın girişini işaret etti. Kuşbaz arazinin diğer tarafına doğru giderken, uşaklar evi ve bahçeyi dolaşarak kehribar rengi, ipek siperlikli Çin fenerlerini yakıyor, yayılan turuncu ışıklar solgun alacakaranlığı delmeye başlıyordu. Taraçayı geçer geçmez, batmak üzere olan güneşin balo salonunun büyük camlarından yansıyan güçsüz ışıkları gözlerini kamaştırdı.

O geceki balo için sekiz yüzden fazla davetiye göndermiş olan Bayan Cash, daha önce Versailles’da bulunmuş olan misafirlerin orijinalinden daha muazzam olduğunu belirttikleri Aynalı Salon’da sonsuzluğa uzanan yansımasına bakıyordu. Elbisesinin esas etkisini görebilmek için güneşin batmasını sabırsızlıkla beklerken ayağını yere vuruyordu. Yanında duran Bay Rhineheart’ın alnından damlayan ter, sıcağın sebep olduğundan belki biraz daha fazlaydı.

“Yani şu kauçuk düğmeye basınca hepsi ışıldayacak, öyle mi?”

“Evet, Bayan Cash, siz yalnızca elinizdekini sıkıca tutun. Bütün ışıklar semavi bir şekilde parlayacak. Fakat size bunun kısa süreceğini hatırlatmalıyım. Piller dayanıklı değil ve ben de elbisenize hareket etmenizi engellemeyecek kadarını yerleştirdim.”

“Ne kadar zamanım var, Bay Rhinehart?”

“Söylemek zor, ancak muhtemelen beş dakikadan fazla vaktiniz yok. Daha uzun sürerse güvenliğinizi garanti edemem.”

Ama Bayan Cash dinlemiyordu. Sınırların onun için pek önemi yoktu. Akşamın kızıllığı karanlığa gömülüyordu. Vakit gelmişti. Kauçuk düğmeyi sol eliyle kavradı. Giysisindeki yüz yirmi ve tacındaki elli ampule ışık dolarken hafif bir çıtırtı duydu. Aynalı balo salonunda bir havai fişek atılmıştı sanki.

Yavaşça dönerken, Alman İmparatoru’nun son ziyareti için aydınlatılan Newport limanındaki yatı hatırlatıyordu. Arka tarafın görünüşü, en az ön tarafınki kadar ihtişamlıydı; omuzlarından dökülen pelerin gece göğünün bir parçası gibi görünüyordu. Parıltılı bir memnuniyet reveransı yapıp elindeki düğmeyi serbest bıraktı. Bir uşak gelip de şamdanları yakana dek oda karanlığa gömüldü.

“Beklediğim etki tam olarak buydu. Bedelini hesabınıza göndereceğim.”

Elektrikçi, alnındaki teri pek de temiz olmayan bir mendille sildi. Selam verir gibi başını eğdikten sonra gitmek için döndü.

“Bay Rhinehart!” Adam parlak parkelerin üzerinde durdu. “Belirttiğim gibi ihtiyatlı olduğunuz konusunda size güveniyorum.” Bu bir soru değildi.

“Evet, Bayan Cash. Kimsenin haberi yok. Her şeyi kendim yaptım. Bu yüzden şimdiye kadar teslim edemedim. Tüm çıraklar gittikten sonra her gece atölyede bunun üzerinde çalıştım.”

“Güzel…” İzin verildi demekti bu. Bayan Cash dönüp iki uşağın kapıyı açmak için beklediği Aynalı Salon’un diğer ucuna doğru yürüdü. Bay Rhinehart ise eliyle soğuk korkulukta koyu bir leke bırakarak mermer merdivenlerden indi.

* *

Mavi Oda’da, Cora Cash kitabına odaklanmaya çalışıyordu. Çoğu romanda kendinden bir şeyler bulamazdı, genelde hepsi sıkıcı mürebbiyeleri anlatıyordu. Ancak bunu beğenmişti. Kahraman güzel, zeki ve zengindi; kitap adeta Cora’yı anlatıyordu. Cora, güzel olduğunu biliyordu, mecmualar ondan daima “Mükemmel Bayan Cash” diye bahsetmiyor muydu? Zekiydi de; üç dil konuşabiliyor, hesap yapabiliyordu. Zenginliğe gelince, söylenecek bir şey zaten yoktu. Romanın kahramanı Emma Woodhouse, Cora Cash denli zengin değildi. O, Marie Antoinette’in Triyanon Sarayı’ndaki yatak odasının – etraftaki boya kokusu hariç – aynısı olan bir odada, bir zamanlar Madam du Barry’nin sahip olduğu lit polonaise’ler* içinde yatmamıştı hiçbir zaman. O, özel salonlarda verilmiş maskeli balolara değil, toplantı salonlarındaki danslara gitmişti. Ama Emma Woodhouse’un annesi yoktu. Cora’ya göre bunun anlamı onun güzel, zeki, zengin ve özgür olduğuydu. Sırtına bağlı çelik bir çubuk olduğu için o esnada kitabı tam olarak önünde tutan Cora için aynı şey söylenemezdi. Kolları ağrımıştı ve Madam du Barry’nin yatağına uzanmak için can atıyordu ancak annesi her gün iki saati sırtı bağlı şekilde geçirmenin Cora’ya, bir Amerikalı da olsa, prenses duruşu kazandıracağına inanıyordu. Cora’nın, en azından şimdilik, kitabını bu aşırı rahatsız pozisyonda okumaktan başka çaresi yoktu.

Annesinin balodan önce vereceği yemeğin oturma planını kontrol ettiğini biliyordu. Bayan Cash’in maskeli balosuna davet edilmek bir onurdu, öncesindeki yemeğe davet edilmekse ayrıcalık, ancak Bayan Cash’e dokunma mesafesinde oturmak gerçek bir seçkinlik işaretiydi ve asla hafife alınmamalıydı. Bayan Cash, Galler Prensi ile Prensesi’nin masada daima karşılıklı oturduklarını öğrendikten sonra eşiyle yüz yüze yemek yemekten hoşlanır olmuştu. Cora, sezonun güzeli olduğunu ispat etmeye yetecek, ancak annesinin gelecekteki manevralarını tehlikeye atmayacak kadar flört etmesinin beklendiği iki uygun, bekâr erkeğin arasına oturtulacağını biliyordu. Bayan Cash, bu baloyu Cora’yı imrenilmesi ancak dokunulmaması gereken pahalı bir mücevher gibi sergilemek için düzenliyordu. Bu mücevherin kaderi, en azından bir taca kondurulmaktı.

Balodan hemen sonra Cash ailesi, yatları SS Aspen ile Avrupa’ya yola çıkacaktı. Bayan Cash, Cora’ya bir unvan bulmak için Avrupa’ya gittiklerini belirtmek gibi bir görgüsüzlük yapmamıştı ya da Newport’taki bazı hanımlar gibi zengin bir Amerikalı gelin arayan Avrupalı, soylu ama beş parasız genç erkeklere ilişkin detaylar içeren bir mecmua olan The American Titled Lady’ye abone olmamıştı. Fakat Cora, annesinin hırslarının bir sınırı olmadığını biliyordu.

Romanı bırakıp çelik omurgalığın içinde rahatsız bir şekilde kalktı. Bertha’nın gelip onu çözme vakti gelmişti. Sırtındakinin bir uzantısı olan ve başını çepeçevre saran kayış alnına batıyordu; kaşlarının üzerindeki kırmızı izle bu gece baloda aptal gibi görünecekti. Annesinin bozum olması umrunda bile değildi fakat mümkün olduğunca güzel gözükmeyi istemek için kendi sebepleri vardı. Avrupa’ya gitmeden önce Teddy ile son şansı olacaktı bu gece. Dün piknikte o kadar yakınlaşmışlardı ki, Teddy’nin neredeyse onu öpmek üzere olduğundan emindi ama annesi bir şey olmasına fırsat vermeden bulmuştu onları. Cora, annesinin onlara yetişmek için pedal çevirirken nasıl terlediğini düşünerek gülümsedi. Bayan Cash bisiklete binmeyi erkek işi olarak görürdü, ta ki kızının ondan kaçmak için bisiklet kullandığını anlayana dek. İşte o zaman, bisiklete binmeyi bir günde öğrendi. Belki Amerika’daki en zengin kızdı ama aynı zamanda en çok eziyet göreniydi. Bu gece onun takdim eğlencesiydi. Ama burada, bu işkence aleti içinde sıkışıp kalmıştı. Artık serbest kalma zamanı gelmişti. Kaskatı bir hareketle yerinden doğrulup zili çaldı.

* *

Bertha, kuşbazla birlikte mutfaktaydı. Adamla hizmetçi Güney Carolina’nın aynı bölgesindendi. Her yıl Newportlu hanımların en sevdiği parti hilesini yapmak için geldiğinde, Bertha’ya ailesinin geriye kalan fertlerinden mesaj getirirdi. On yıl önce, Papaz tarafından Kuzey’e götürülmek üzere alındığı o günden beri ailesinden hiç kimseyi görmemişti ama bazen ekmek pişirme günlerinde mutfaklar arasında gezinip o tatlı kokuyu duyarken, annesinin mavi-beyaz çizgili eteğinin savruluşunu gördüğünü zannederdi. Annesinin yüzünü güçlükle anımsıyordu fakat koku onu eski kulübeye o denli hızla götürürdü ki gözleri yaşla dolardı. Önceleri, annesinin okutacak birini bulabileceği ümidiyle hediyeler ve parayla birlikte mektup da gönderiyordu ama sonra bir yabancının, annesine kalbinin sırlarını yüksek sesle okumasını istemediği için bunu yapmayı bıraktı.

Belki saygısını göstermek, belki de Bertha’yı soylu başıyla etkilemek için şapkasını çıkararak, “Annen amcan Ezra’nın öldüğünü söylememi istedi,” dedi kuşbaz. Bertha başını eğdi; amcasının omuzlarında kiliseye gittiğinde acaba kulağından çıkan kılları tutsam bir şey olur mu, diye düşündüğüne dair silik bir hatırası vardı.

“Güzel bir cenaze oldu. Bayan Calhoun bile son görevini yerine getirmek için geldi.”

“Ya annem, o nasıl? Gönderdiğim şalı giyiyor mu? Anneme, hanımın onu Avrupa’dan getirdiğini söyle.”

“Tabii, söylerim.” Kuşbaz durup sinek kuşlarının uyuduğu, yerdeki örtülü kafese baktı. Bertha kötü bir şeyler olduğunu anlamıştı; adam sanki bir şey söylemek istiyor ama uygun kelimeleri bulamıyor gibiydi. Ona yardımcı olmak ve derdini söylemesini sağlamak için soru sorması gerekiyordu ama garip bir gönülsüzlük çökmüştü üzerine. Annesinin mavi-beyaz çizgili elbisesi içinde sıcak, tatlı ve sağ salim kalmasını istiyordu.

Arka tarafta mutfaktan bir kırılma sesi geldi ve sinek kuşları kısa, beyhude çırpınışlarıyla havayı uğultularla doldurarak uyandılar.

Konunun kapanması ile rahatlayarak, “Bu seferkiler ne renk?” diye sordu Bertha.

“Hepsini altın sarısı yapmamı istediler. Kolay olmadı. Sinek kuşları boyanmayı sevmez; kimisi hemen saldı kendini, yatıverdi yere. Bir daha da uçmadı.”

Bertha diz çöküp örtüyü kaldırdı. Karanlıkta hareket eden parlak kıpırtıları görebiliyordu. Bütün misafirler akşam yemeğine oturduğunda, tıpkı altından bir yağmur gibi kış bahçesine salınacaklardı. Belki de on dakika boyunca salonda konuşulan tek konu olacaklardı. Genç erkekler flört ettikleri kızların gözüne girmek için onları yakalamaya çalışacak, hanımlarsa Nancy Cash’in insanları etkilemek için hiçbir şeyden kaçınmayacağını düşünecekti. Sabah da hizmetçiler minik, altın sarısı bedenleri süpürüp çaresiz bir yığın oluşturacaklardı.

“Annem bana bir mesaj gönderdi mi, Samuel? Kötü bir şey mi var?” diye sessizce sordu Bertha.

Kuşbaz kuşlarıyla konuşuyor, ağzıyla küçük cıvıltılar çıkarıyordu. Dilini yuvarlayıp üzüntüyle Bertha’ya baktı.

“Sana her şeyin yolunda olduğunu söylememi istedi, ama durum hiç de öyle değil Bertha. O kadar zayıfladı ki fırtına mevsiminde uçup gidecek gibi. Eriyip gidiyor. Önümüzdeki kışı görebileceğini sanmıyorum. Onu tekrar görmek istiyorsan bunu bir an önce yapmalısın.”

Bertha, kafeslerinde maytap gibi vızıldayan kuşlara baktı. Ellerini düz saçlarına koydu. Annesinin saçları kıvırcıktı. Sürekli olarak başörtüsüyle bastırılması gerekiyordu. Kuşbazın ondan bir duygu, en azından gözyaşı beklediğini biliyordu. Ama Bertha yıllardır – aslında on yıldır – ağlamamıştı, Kuzey’e geldiğinden beri. Ağlasa ne olacaktı ki? Hem yapabileceği hiçbir şey yoktu. Bertha ne kadar şanslı olduğunu biliyordu; hanımın hizmetçisi olmuş başka zenci kız tanımıyordu. Bayan Cora’nın hizmetçisi olduğundan beri, elinden geldiği kadar

————

* 18. yy.da kadınların dar bir korse ve iç etekleriyle giydikleri bir tür elbise. (çev.)

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıDüşes
  • Sayfa Sayısı452
  • YazarDaisy Goodwin
  • ÇevirmenEsra Topaloğlu
  • ISBN9786058808546
  • Boyutlar, Kapak13,5 x 21, Karton Kapak
  • YayıneviEphesus / 2011

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

PaintCV.net



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur