Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Efendi ile Uşak, tümü coşkuyla kaleme alınmış, insani değerlerle dinî değerleri aynı platformda ele alan hikmet dolu öykülerden oluşuyor. Öğüt veren, yol gösteren, iyilik ve doğruluğa yönelten, sevgi ve şefkati insanlık için bir kurtuluş yolu olarak sunan öyküler bunlar… Romanlarıyla aynı kuvvette olan bu öyküler, Tolstoy’un görkemli bir edebiyat çatısı altında kurduğu sanatın büyüsünü tüm canlılığıyla ortaya koyuyor.

Efendi ile Uşak’ta Tolstoy’un insana bakışındaki inceliği, varlığı algılayışındaki bilgeliği ve açık bir şekilde ortaya koyduğu inancındaki derinliği fark edecek, farklı perdelerden seslenen her bir öyküde, çağın varlık dengeleriyle çelişen felsefelerine karşı onun duru ve net bakış açısına hayran kalacaksınız.

***

I

Anlatacağımız bu olay 1870’lerde bir kış mevsiminde geçti. Aziz Nikolay Yortusu’nun ertesi günüydü. Yortu, köyün kilisesinde topluca kutlanıyordu; kilisenin yönetim başkanı olan ikinci sınıf tüccar, Vasili Andreyiç Brehunov’un oradan ayrılıp işlerinin başına dönmesi söz konusu bile olamazdı. Ayrıca kilisedeki kutlama töreninden sonra evinde akraba ve tanıdıklarını ağırlamalıydı. Ve işte son misafirler de gitmişti. Brehunov komşu köyden bir toprak ağasının epeydir fiyatını kararlaştırdıkları korusunu satın almak üzere yol hazırlığına koyuldu. Vasili Andreyiç bu koru işini şehirli tüccarlar duymadan halletmeliydi. Sırf Vasili Andreyiç koru için yedi bin ruble veriyor diye, korunun sahibi genç toprak ağası fiyatı on bine yükseltmişti. Aslına bakılırsa yedi bin ruble korunun değerinin üçte biriydi. Belki Vasili Andreyiç fiyatı on binden aşağı düşürebilirdi; çünkü koru, onun bulunduğu bucağın sınırları içindeydi ve ilçenin tüccarlarıyla yapılan anlaşmaya göre, bir tüccar bir başkasının bucağında satılan malın fiyatını artıramazdı. Ne var ki, il merkezindeki kereste tüccarları Goryaçkino köyü korusuna göz dikmişti ve Vasili Andreyiç onlardan evvel davranıp toprak ağasıyla pazarlığı sonuca bağlamalıydı. İşte bu yüzden tören sona erer ermez Vasili Andreyiç sandıktan yedi yüz ruble çıkardı, üç bini tamamlamak için buna kilisenin parasından iki bin beş yüz ruble ilave etti. Özenle saydığı para destelerini cüzdanına yerleştirdikten sonra yol hazırlığına başladı.

Vasili Andreyiç’in o gün sarhoş olmayan tek uşağı Nikita’ydı; kızağı koşma işi Nikita’ya kalmıştı. Büyük Perhiz’den bir gün evvel gömleğini, çakşırını, meşin çizmesini satıp iyice kafayı çekmişti, bu yüzden bir daha içki içmeye tövbe etmişti. İki aydır ağzına tek damla içki koymamıştı, şarabın su gibi aktığı Aziz Nikolay yortusunun ilk iki gününde bile… Nikita komşu köylerde, hayatını daha çok şunun bunun yanında uşaklık yaparak geçirdiği için evsiz-barksız sayılan, elli yaşlarında bir adamdı. Çalışkan, eli çabuk, güçlü olduğundan, en çok da uysal kişiliğinden dolayı aranan bir işçiydi. Gelgelelim, yılda birkaç kez zil zurna kafayı çekerek nesi var, nesi yok sattığı için, daha da kötüsü, içince azgın, çekilmez bir adam olduğu için hiçbir yerde dikiş tutturamamıştı. Vasili Andreyiç, onu evinden birkaç kez kovduğu halde, dürüst olduğu, hayvanları sevdiği için, en çok da az ücretle çalıştığı için yeniden yanına almıştı. Nikita’ya senede, böyle bir uşağın gerçek değeri olan seksen ruble değil, yarısını öderdi, onu da bölük pörçük, daha çok dükkânından pahalıya mal vererek…

Nikita, Marfa adında, becerikli bir kadınla evliydi. Güzelliğini geçmiş yıllarda bırakan Marfa, delikanlı yaşında bir oğlu ve iki küçük kızıyla evini çekip çeviriyordu. Kocasını eve almıyordu. Yirmi yıldır başka köyden bir fıçıcı ustasıyla yaşıyordu, ayrıca ayıkken Nikita’yı parmağında oynattığı halde, sarhoşluğunda ondan şeytandan korkar gibi korkardı. Bir keresinde evde iyice kafayı çeken Nikita, ayık olduğu zamanki uysallığının acısını çıkarmak istercesine, baltayı kaptığı gibi karısının çeyiz sandığına saldırmış; ne kadar güzel giysisi, çamaşırı varsa hepsini dilim dilim doğramıştı. Nikita’nın bütün kazancı karısının elindeydi, buna hiç sesi çıkmazdı. İşte, yortudan iki gün evvel Marfa gene Vasili Andreyiç’in dükkânına gelmiş, ondan, hepsi topu topu üç ruble tutan buğday unu, çay, şeker, küçük bir şişe şarap ve beş ruble para almıştı. Vasili Andreyiç’ten en azından yirmi ruble daha alacakları olduğu halde, tüccara bir de teşekkür etmişti…

“Ben sana hesap kitap tutalım dedim mi hiç?” derdi Vasili Andreyiç, Nikita’ya. “Bizde öyle ‘Sonra gel, al! Deftere yazdım! Sana şu kadar ceza kestim!’ gibi şeyler yok. İhtiyacınız mı var, gel al. Biz dürüst adamız, kimsenin hakkını yemeyiz, bunu böyle bil! Sen bana hizmet ettiğin sürece ben de seni bırakmam.” Vasili Andreyiç bunları söylerken, Nikita’ya babalık ettiğine iyiden iyiye inanıyordu. Onun verdiği parayla ayakta durmaya çalışan Nikita gibi insanlar da tüccarın kendilerine iyilik yaptığından hiç şüpheleri yokmuş gibi davranırlardı.

Nikita, “Söylediklerinizi çok iyi anlıyorum Vasili Andreyiç,” derdi. “Ben de size karşı hizmette kusur etmiyorum. Babam olsa, ancak onun işine böyle canla başla koşardım.”

Vasili Andreyiç’in onu aldattığını adı gibi bilirdi oysa. Ama başka ne yapabilirdi ki? Hesabını açık açık göremedikten sonra Vasili Andreyiç’in kendisine verdiğini almaktan başka çıkar yolu yoktu.

Nikita, efendisinden kızağın koşulması talimatını alır almaz, her zamanki aceleciliğiyle samanlığın yolunu tuttu. İşe öylesine istekle sarılmıştı ki, kurşun gibi ağır püsküllü koşum başlığını bir çırpıda asılı durduğu yerden aldığı gibi, kantarmanın çıngıraklarını şıngırdatarak ahırın kapalı kapısına doğru yürüdü. Kızağa koşulacak at ayrı bir yerde duruyordu. Sarı benekli, dolgun sağrılı at onu görünce, selam verir gibi başını öne doğru sallayarak hafifçe kişnedi. “Ne o, canın sıkıldı galiba?” dedi Nikita. Sanki söylediklerini anlıyormuş gibi konuşuyordu tayla. “Hele dur bakalım, önce seni bir tarayalım… Eyer vurulmaktan ortası çukurlaşmış belindeki ve güçlü omuzlarındaki tozu toprağı, gocuğunun eteğiyle şöyle bir silkeledi. Sonra başlığı hayvanın kafasına geçirip kulaklarını, perçemini kayıştan kurtardı; yularını eline alarak atı sulamaya götürdü. Ahırdaki diz boyu gübre yığınının içinden kurtulan tayın keyfi yerine geldi ve kuyuya doğru ardı sıra koşturan Nikita’ya vurmak ister gibi, arka ayaklarıyla birkaç kez çifte attı. “Seni gidi seni,” diye söylendi Nikita. Doru tayın bu oyunundan pek hoşlanırdı. Bilirdi ki tayın bu çifteleri kirli paltosunun eteklerinden başka bir yere değmez, ona zarar veremezdi. At, soğuk sudan kana kana içtikten sonra derin bir nefes aldı, damlalar kıllı dudaklarından yalağa doğru düşerken sanki bir şeyler düşünür gibi durdu ve sonra gürültüyle pofurdadı. Nikita, “Tamam mı? Bu kadarı yeter diyorsan biz de bilelim. Sonra tekrar istersen, başka yok bilesin!” dedi. Bunları söylerken doru tayın kendisini anlamasını bekler gibi ciddi bir tavır takınmıştı. Sonra durmadan çifte atan ve kişnemesiyle avluyu çınlatan hayvanı çekerek ambara doğru götürdü.

Avluda aşçı kadının bayramlaşmaya gelen kocasından başka kimse yoktu. Nikita onu görünce:

“Sor bakalım, tüccar efendi büyük kızağı mı istiyor, yoksa ufağını mı?” diye seslendi.

Aşçının kocası temeli taşlardan yapılmış ve bir hayli yüksek olan, sac damlı eve girdi. Biraz sonra dışarı çıktığında Nikita’ya, küçük kızağın koşulmasının istendiğini söyledi. Bu sırada Niki-

ta çoktan atın boynuna hamutu geçirmişti. Bir elinde cicili bicili boyunduruk, öteki elinde de yuları olduğu halde, kabara döşemeli süslerle donatılmış eyeri tayın sırtına vurarak, onu kızakların bulunduğu ambara doğru çekiyordu. “Tamam, öyle olsun bakalım,” dedikten sonra, akıllı hayvanı kızağın okları arasına yanaştırdı. Aşçı ve kocası, birlikte doru tayı küçük kızağa koşmaya çalışırlarken, o da ısırmak istermiş gibi numaralar yapıyordu. Son olarak dizginlerin takılması kalmıştı. Nikita, biraz saman ve kızak yaygısını getirmesi için aşçının kocasını ambara gönderdi. Taze yulaf samanı kızağın dibine döşenirken at sinirli bir şekilde kıpırdandı. Nikita:

“Dur, sinirlenme bakalım. Önce şu samanı iyice bir yerleştirelim, üstüne de yaygıyı serdik mi tamam demektir. Bizim bey artık rahat rahat oturur.” dedi.

Yaygıyı kızağın oturma yerine iyice yerleştirdi ve samanın üzerini örttü. Sonra aşçının kocasına döndü:

“Sağ ol, iki gözüm. Beraberce bu işi çabucak bitirdik.” Ucu tokalı kayış dizginleri elinde topladıktan sonra, kızağın sürücü yerine çöktü ve hareket etmek için sabırsızlanan doru tayı donmuş gübrelerin üstünden avlu kapısına doğru sürdü.

O sırada siyah paltolu, başında kışlık şapkası, ayaklarında yeni beyaz keçe çizmeleriyle koşarak evden çıkan yedi yaşlarındaki bir oğlan çocuğu, bir yandan paltosunun önünü iliklemeye çalışıyor, diğer yandan da, “Nikita amca, Nikita amca beni de al!” diye bağırıyordu. Nikita kızağı durdurdu, “Koş koş, yavrucuğum!” diye seslendikten sonra, efendisinin sevinçten yerinde duramayan, sıskalıktan kemikleri sayılan oğlunu kızağa bindirdi. Sokağa çıktıklarında saat öğle üzeri üç sularıydı. Dışarda berbat bir ayaz vardı, hava eksi on derece olmalıydı. Gökyüzünün büyük bir kısmını koyu bir bulut tabakası kaplamıştı. Oysa avlunun içi sakindi.

Rüzgar, komşunun ambarının damından karları savuruyor, hamamın köşesinde küçük hortumlar oluşturuyordu. Nikita kızağı avludan dışarı yeni çıkarmıştı ki, Vasili Andreyiç ağzında sigarasıyla evin kapısında belirdi. Koyun derisi kürkünü belinden kayışla sımsıkı bağlamıştı. Meşin kaplı keçe çizmelerinin altında, karla örtülü sahanlığın döşeme tahtaları gıcırdıyordu. Vasili Andreyiç sigarasından bir nefes daha çektikten sonra izmariti yere atıp üstüne bastı; dışarıda onu bekleyen kızağa şöyle bir göz atıp, kürkünün yün kaplı yakası nefesinden nemlenmesin diye, tıraşlı kırmızı yanaklarından iki yana indirdi, ağzından buğular çıkara çıkara avlu kapısına doğru yürüdü. O sırada kızakta oğlunu gördü:

“Vay, yaramaz! Hemen buraya da mı yetiştin?” dedi.

Misafirleriyle birlikte içtiği votka kanını kaynatmıştı; yaşadığı, sahip olduğu her şey onun için bir gurur kaynağı olmuştu. Varisim dediği oğlunu görmek sevincini bir kat daha arttırmıştı. Gözlerini kısıp uzun dişlerini göstere göstere gülüyordu çocuğa bakarken. Vasili Andreyiç’in arkasından solgun yüzlü, zayıf, hamile karısı sahanlığa çıktı. Kocasını uğurlamaya gelen kadının omuzlarını ve başını sardığı yün atkının altından yalnızca gözleri gözüküyordu. Kocası yürümeye başlayınca, “Nikita’yı da alsay-dın,” diye seslendi ona. Karısının kendisine seslenmesinden pek hoşlanmamış olmalı ki, karşılık vermedi, kaşlarını öfkeyle çattı, yere tükürdü. “Para taşıyorsun yanında. Hem havanın durumuna bak, neredeyse fırtına kopacak,” dedi kadın aynı acıklı sesle.

Vasili Andreyiç, bir müşteriyle konuşurken yaptığı gibi, dudaklarını sıkıp sözcüklerin üstüne basarak, “Sanki yolu bilmiyorum, bir de kılavuz alacağım yanıma,” dedi.

Kadın atkısının ucunu omzuna atarak, “Yalvarırım, ne olur! Nikita’yı da yanına Tanrı aşkına al!”

“Sen de kene gibi yapıştın… Alıp da ne yapayım onu?”

Nikita konuşulanları duymuştu. “İsterseniz sizinle gelmeye hazırım,” diye bağırdı. Sonra efendisinin hanımına dönerek neşeli bir şekilde, “Ben yokken ahırdaki atlara yem vermeyi unutmasınlar,” diye seslendi.

Kadın, “Unutmazlar… Semyon’a söylerim,” dedi.

Nikita, “Ne diyorsunuz Vasili Andreyiç, gidelim mi artık?” diye sordu ve efendisinin emrini beklemeye başladı.

Adam, uşağının yıllardır giyile giyile etekleri eprimiş, sırtında, koltuk altlarında kocaman delikler açılmış kirli gocuğuna bakıp gülümseyerek göz kırptı. “Anlaşıldı, kocakarının elinden kurtuluş yok. Gelmek istiyorsan, git de sırtına kalın bir şeyler giy ”

Nikita, avluda duran aşçının kocasına, “Gel koçum, şu atı tutuver biraz,” diye seslendi.

Küçük çocuk soğuktan kızarmış ellerini ceplerinden çıkardığı gibi, soğuktan buz kesmiş dizginlere yapıştı. “Ben tutarım… Ben tutarım… ”

Nikita, “Hemen geliyorum, Vasili Andreyiç,” diyerek ayaklarının uçlarına basa basa uşakların kaldığı barakaya koştu. Ayaklarında, eskidikçe yama vurulan keçe çizmeleri vardı.

“Arinuşka, ocağın üstündeki paltomu ver. Efendiyle yola çıkıyorum.” diye bağırdı ve çividen kuşağını aldı.

Aşçı kadın öğle uykusundan kalkmış, kocası için yaktığı semaver ile uğraşıyordu. Nikita’nın telaşlı halini görünce hareketlendi ve yüzüne yerleşen bir gülümsemeyle ocağın üstünde kurumaya bırakılmış eski püskü, tiftiği çıkmış gocuğu aldı, onu düzeltmeye, silkelemeye başladı. Nikita yüz yüze geldiği aşçı kadına güzel bir şeyler söylemiş olmak için, “Demek kocanla günün tadını çıkaracaksın, ha,” dedi. Zayıf karnını daha da içeri çekerek incecik, eski ve dağılmış kuşağını gocuğun üstünden sıkıca doladı, ucunu beline soktu. “Hah tamam! Şimdi çık da görelim bakalım!..” diye söylendi. Kollarının rahatça hareket edebilmesi için omuzlarını şöyle bir yukarı aşağı oynattı, gocuğun üstünden paltosunu giydi. Sonra kollarının serbest kalması için sırtını kamburlaştırıp gerindi, ellerini koltuk altlarına sokarak oradan elliklerini çıkardı:

“Şimdi tamam işte.”

Aşçı kadın, “Stepaniç, şu çizmelerini de değiştirseydin.” diye seslendi.

Nikita, kadının haklı olduğunu düşünürmüş gibi bir süre durdu, sonra, “İyi olurdu. Neyse, gideceğim yer uzak değil,” dedi ve kızağa doğru koşmaya başladı. Kızağın yanına varmıştı ki, evin hanımı arkasından seslendi:

“Nikita, böyle üşümez misin?”

“Ne üşümesi, yanıyorum ben!..”

Kızağın önüne oturup ayaklarını samanla örttü, genç ve güçlü at kamçıya ihtiyaç duymayacağı için onu yaygının altına soktu. Vasili Andreyiç üst üste giydiği iki kürk yüzünden kızağın yarısı kapalı olan arka tarafını neredeyse tek başına doldurmuştu. Kızağa oturur oturmaz, Nikita dizginleri çekip atı sürdü, ancak kızak hareket ettikten sonra bir ayağını uzatarak sol yana doğru yerleşebildi.

Kızak çiğnene çiğnene sertleşmiş köy yolunda, kirişleri karda gıcırdayarak ilerliyor, güçlü tay, kızağı hiç zorlanmadan çekip götürüyordu. Vasili Andreyiç, varisini yanı başında görmekten gizli bir sevinç duyarak, “Bak şu kerataya! Nikita, kamçıyı uzat hele. Ben sana gösteririm köpoğlusu, koş bakalım annenin yanına,” dedi. Oğlan kızaktan aşağı atladı. Doru tay daha da hızlanarak tırısa kalktı.

Kresti köyündeki altı evden biri de Vasili Andreyiç’indi. Nalbant dükkânını geçip köyün dışına çıktıkları zaman rüzgarın düşündüklerinden daha şiddetli olduğunu gördüler. Kar, yolun üzerini tamamen örtmüş, altında kalan yol görünmez olmuştu. Kar, ilerleyen kızağın izlerini hemen örttüğünden, yoldan çıkmadıklarını ancak zeminin düzgün olup olmadığından anlayabiliyorlardı. Dört bir yanda kar burgaçları dönüyor, ufuk çizgisi gözükmüyor, gökyüzünün nerede başlayıp bittiği anlaşılmıyordu. Telyatin ormanı savrulan karların arasından arada bir gözüküp kayboluyordu. Sol taraftan esen rüzgar, gürbüz tayın yelesini yana yatırmış, topuz yapılan tüylü kuyruğunu da sağa doğru itip duruyordu. Rüzgara arkasını vererek oturan Nikita’nın geniş yakası yüzüne yapışmıştı.

Vasili Andreyiç atıyla övünerek:

“Şu tipiye bak. Hayvan gerçek yürüyüşünü gösteremiyor ki. Bir keresinde beni Paşutino’ya yarım saatte götürmüştü,” dedi.

Yüzüne yapışan yakasından dolayı Nikita, efendisinin söylediklerini duymamıştı.

“Ne dediniz?” diye sordu.

“Paşutino’ya, diyorum, yarım saatte götürmüştü beni…”

“Atın yiğitliğine diyecek bir şey yok aslında.”

Sonra ikisi de sustular. Ama Vasili Andreyiç konuşmak istiyordu.

“Hey, Nikita, fıçıcıya içki aldı diye karına ne ceza verdin bakalım?”

Vasili Andreyiç bunları kendine güvenli bir sesle söylemişti. Uşağının, kendisi gibi akıllı bir efendiyle konuşmaktan zevk alacağından hiç şüphe duymuyordu. Nikita’nın bu konuşmadan hoşlanmayacağı aklının köşesinden bile geçmemişti. Fakat Ni-kata, rüzgar yüzünden efendisinin söylediklerini gene duymadı. Bunun üzerine Vasili Andreyiç sesini yükseltti, sözcüklerin üzerine tek tek basarak yeniden fıçıcıyla ilgili şakasını tekrarladı.

“Siz ona bakmayın Vasili Andreyiç. Karımın işlerine akıl sır ermiyor. Delikanlı oğlumu incitmesin, ondan başka bir şey istemiyorum…”

“Orası öyle,” dedi Vasili Andreyiç.

Sonra başka bir konu açtı:

“E, bahara kendine bir at alıyorsun, değil mi?”

Bu konuşma Nikita’nın ilgisini çekmişti. Hemen yakasını yüzünden indirdi, efendisine doğru eğildi:

“Almaz olur muyum? Oğlan artık büyüdü, çifti çubuğu kendisi sürecek. Yeter artık başkasından hayvan kiraladığımız.” Vasili Andreyiç de heyecanlanmış, kazanç hırsı yüzünden aklını başından alan bu çok sevdiği konuya sımsıkı sarılmıştı, “Benim bodur atı satayım size, fazla paranızı da almam.” Nikita, Vasili Andreyiç’in onlara satmak istediği bodur atın en fazla yedi ruble edeceğini ama onu almaya kalktıklarında tüccarın 25 rubleden azına razı olmayacağını biliyordu. Ondan sonra da ırgatlık ücreti olarak altı ay tek kuruş koklatmayacaktı.

“Siz bana maaşımdan onbeş ruble verin, ben at pazarında bir tane bulurum,” dedi.

“Bodur at tam size göre, yalan söylüyorsam kör olayım. Ben vicdan sahibi bir adamım. Kimsenin hakkını yemek istemem. Biri zarar edecekse, o zararı ben edeyim. Sana bütün namusumla söylüyorum ki, bodur atın üstüne at yoktur.”

Vasili Andreyiç alışveriş yaparken takındığı göz boyayan tavırlarını takınmıştı hemen. Bu konuşmada bir yere varamayacağını anlayan Nikita, “Ya, ya, öyle!” diyerek yakasını elinden bıraktı. Serbest kalan yaka, rüzgarın şiddetiyle hemen kulaklarına, yüzüne yapıştı. Yarım saat kadar süren bir sessizlik oldu. Nikita’nın yırtık paltosundan içeri giren rüzgar, göğsünü ve yırtıktan dolayı açıkta kalan kolunu üşütmeye başlamıştı. Büzüşüyor, ağzını kapattığı yakasının içinde nefes alıp vermeye çalışıyordu. Ama soğuk onu donduracak kadar üşütmüyordu.

Vasili Andreyiç, “Ne diyorsun? Karamışevo’dan mı gidelim, yoksa kestirmeden mi?” diye sordu.

Karamışevo köyünden giden yol biraz uzundu ama sağlı sollu iki yanına işaret direkleri dizili olduğu için yol düzgün sayılırdı. Kestirmeden giden yolda ise işaret direkleri olmaması, olanların da kar altında kalması bir yana, yol birçok yerde bozuktu.

Nikita bir süre düşündükten sonra, “Karamışevo’dan gidersek yol biraz uzar ama düzgündür,” dedi.

Vasili Andreyiç kestirmeden gitmek istiyordu. “Kestirmeden gidersek vadiden geçmemiz gerekiyor, öteki yol orman yüzünden daha kuytu olur ama biz gene de kestirmeden gidelim,” dedi.

“Siz bilirsiniz,” diyerek Nikita gene yakasını bıraktı.

Yarım kilometre kadar yol aldıktan sonra yüksek bir meşe ağacının yanından sola doğru saptı. Dallarında birkaç kuru yaprak kalmış olan ağaç, rüzgarla sallanıp duruyordu. Dönemecin sonunda rüzgar tam karşılarına geldi. Karlar bititp tükenmeden uçuşmaya devam ediyordu. Nikita ön tarafta uyuklamaya başladığından beri, kızağı oflaya puflaya Vasili Andreyiç sürüyordu. Böylece bir on dakika kadar gitmişlerdi ki, aniden Vasili Andreyiç’in bir şeyler söylediğini işitti Nikita.

“Ne dediniz?” diye sordu gözlerini açarak.

Efendisinden cevap alamayınca, “Bir şey mi söylediniz?” diye sordu tekrar.

“Sağır mısın, be adam! Yolu kaybettik diyorum sana” diye çıkıştı Vasili Andreyiç ve “Baksana, direk mirek görünmüyor,” diye ilave etti.

“Öyleyse duralım da yola bir bakayım,” dedi Nikita ve hemen kızaktan aşağı atladı, kamçıyı samanların arasından alıp sol tarafa doğru yürümeye başladı.

O yıl kar az yağmıştı, bu yüzden çekinmeden yürüdü. Ama yine de çukurlardan geçerken, kar, çizmelerinin içine doluyor, zaman zaman da diz boyu karlara gömülüyordu. Ayaklarıyla ve kamçısıyla yolu bulmak için epeyce uğraşmasına rağmen bir sonuç alamadı. Dönüp kızağın yanına geldiği zaman efendisi, “Ne oldu?” diye sordu.

“O tarafta yol yok. Şu yana gitmek lazım.”

“Şurada kara kara bir şeyler görünüyor, git de bak bakalım.” Nikita işaret edilen yere doğru yürüdü. Yerler, rüzgarın tarlalardan karlar üzerine savurduğu topraklar yüzünden koyulaşmıştı. Etrafta epeyce dolaşan Nikita bir süre sonra kızağın yanına döndü. Çizmesinde ve üstünde başında biriken karları silkeledi. Kararlı bir sesle:

“Sağa gitmemiz lazım. Yoldan sapmadan evvel soldan esen rüzgar şimdi tam karşıdan geliyor. Sağ…” dedi.

Uşağının sözleri üzerine Vasili Andreyiç atın yönünü sağa çevirdi. Bir hayli yol almalarına rağmen yolu bulamadılar. Rüzgar hâlâ şiddetle esiyor, kar yağışı artıyordu. Nikita bu duruma pek sevinmiş gibi, “Vasili Andreyiç, anlaşılan biz yolu iyice şaşırdık,” dedi. Sonra karların altından kara kara gözüken patates köklerini işaret etti. “Bunlar da ne?”

Vasili Andreyiç yorgunluktan şişkin karnı inip kalkan, terden sırılsıklam olmuş atı durdurdu:

“Ne diyorsun?”

“Burası Zaharovo köyünün bostanları. Ta nerelere gelmişiz gördünüz mü?”

“Hadi canım sen de!”

“Vallahi doğru söylüyorum. Baksanıza, buralar hep patates tarlası! Kızağın ikide bir tümseklerden geçmesi boşuna değil. Kökleri toplayıp götürmüşler.”

“Amma da uzaklaşmışız! E, şimdi ne yapacağız?”

“Dümdüz gidersek ya Zaharovo’ya, ya da ağanın çiftliğine ulaşır, elbet bir yere çıkarız…”

Vasili Andreyiç bu defa da uşağını dinledi ve atın dizginlerini ona bıraktı. Böylece hayli yol aldılar. Kızak kimi zaman kışlık ekinlerin arasından, kimi zaman da sonbaharda biçilmiş tarlaların üzerinden geçiyordu. Kar altından çıkmış saplar ya da rüzgarın savurduğu saman öbekleri çıkıyordu karşılarına. Bazen de yerde mi, gökte mi gidiyorlar anlayamadıkları, baştan başa karla örtülü yumuşak yerlerden geçiyorlardı. Kar hem yukarıdan, hem de aşağıdan savruluyordu. At iyice yorulmuş, koşmayı çoktan bırakmıştı. Terden top top olan tüyleri kırağı bağlıyordu. Bir çukura ya da hendeğe saplanmış olan doru tayın yürüyüşü aniden değişti. Vasili Andreyiç atı durdurmak istedi. Ama Nikita itiraz etti.

“Bırakın kendisi çeksin. Buradan başka türlü çıkamayız.”

Sonra kızaktan aşağı atladığı gibi, atın takıldığı çukura daldı.

“Hadi yavrum, davran!”

Nikita bağırdıktan sonra doru tay silkinerek tekrar kızağa asıldı ve toprak yığınının üzerine çıktı. Bir hendeğe düşmüşlerdi.

Vasili Andreyiç, “Nereye geldik?” diye sordu.

“Şimdi anlarız.”

Tüccar ilerde, karların arasından görünen bir karaltıyı işaret etti.

“Yoksa burası Goryaçkino köyü ormanı mı?”

“Neresi olduğunu anlarız, yaklaşalım hele.” dedi Nikita.

Rüzgarın uçurduğu uzun kuru yapraklardan karşılarında duran karaltının orman değil, bir köyün söğütlüğü olduğunu anlamıştı Nikita. Ama bu konuda sessiz kalmayı tercih etti. Gerçekten de hendeği geçeli henüz yirmi metre bile olmamıştı ki, önlerinde beliren ağaçların çıplak dallarında rüzgarın hüzünlü uğuldaması duyuldu. Nikita’nın tahmini doğruydu. Bunlar köyün harman yerinin çevresindeki hendeğe dikilmiş söğüt ağaçlarıydı. Dallarında kalan tek tük yaprakların çırpındığı yüksek söğüt ağaçları. Ağaçlara iyice yaklaştıkları sırada doru tay ayaklarını yüksekçe bir yere bastı, ardından arka ayaklarının üstünde yükseldi, sola kıvrıldı. Ayakları diz boyu karların içinden kurtulmuş, rahatça yürümeye başlamışlar, yola çıkmışlardı.

“Yola geldik ama neredeyiz, bilemem,” dedi Nikita.

Karla kaplı yolda sağa sola sapmadan yürüyordu at. Yüz metre ancak gitmişlerdi ki, önlerinde karla örtülmüş bir ot yığınının etrafındaki düzgün çitler çıktı karşılarına. Yığının üstündeki karlar sağa sola savruluyordu. Çitin bittiği yerde yol sola doğru dönüyordu. Tam bu sırada derin bir kar tabakasına saplandılar. Karşılarına iki ev çıkmıştı ve görünen o ki, tipi evlerin arasındaki boşluğu tamamen karla doldurmuştu. Burayı geçer geçmez kendilerini bir sokakta buldular. Kenardaki evin avlusunda ipe asılmış çamaşırlar göze çarpıyordu. Biri beyaz, biri kırmızı iki gömlek, bir etek, bir pantolon, birkaç kuşaktan ibaret bu donmuş çamaşırlar rüzgarda çırpınıp duruyordu. Kollarını durmadan sallayan beyaz gömleğin çırpınışı görülmeye değerdi.

Nikita, “Bunları asan karı ya tembelin biri ya da ölüm döşeğinde kıvranıyor,” dedi, “Baksana yortu gününe kurutup yetiş-tirememiş çamaşırları.”

Rüzgar, şiddetini sokağın başında da devam ettiriyor, yolu kalın bir kar tabakasıyla örtüyordu. Köyün ortasına yaklaştıkça hava aniden durgunlaştı. Evlerden birinde bir köpek havlıyordu. Bir başka evin önünde görünen kadın kapıya doğru hızlı adımlarla yürüdü, evin eşiğine gelince durdu. Kafasının üzerine örttüğü bir erkek gocuğunun altından, geçenlere dikkatle baktı. Evlerden, genç kızların söylediği şarkılar duyuluyordu. Köyün içinde tipi, kar, ayaz azalmış gibi geldi tüccarla uşağına.

“Grişkino burası,” dedi Vasili Andreyiç.

“Evet, tanıdım.”

Gerçekten de Grişkono’ya gelmişlerdi. Tipi yüzünden yollarından sekiz kilometre kadar uzaklaşmışlar ama sonuçta gidecekleri yerden çok uzaklaşmamışlardı. Grişkino ile Goryaçkino’nun arası en fazla beş kilometre tutardı. Köyün ortasına geldiklerinde yolda yürüyen uzun boylu bir adamla karşı karşıya geldiler. Adam atın dizginine sarıldı, Vasili Andreyiç’i tanıyınca kızağın okuna tutunarak içinde oturanlara yaklaştı ve ön tarafa oturdu. Bu adamı Vasili Andreyiç yakından tanıyordu.

İsa adında, çevrede at hırsızı olarak ün yapmış bir köylüydü. İsa, ağzındaki votka kokusunu tüccarın yüzüne savura savura,

“Sizi hangi rüzgar attı, Vasili Andreyiç?” dedi.

“Goryaçkino’ya gidiyorduk.”

“Şunlara bakın, çok sapmışsınız. Malahovo’dan gitseydi-niz ya!”

“Biz de biliyoruz ama yolu şaşırdık işte.” dedi Vasili Andreyiç kızağı durdurarak.

Atı tepeden tırnağa süzen İsa, alışkın bir el hareketiyle hayvanın saçaklı kuyruğu için yapılmış gevşek topuzu yukarı doğru iterek sıkılaştırdı.

“Güzel bir at! Geceyi burada mı geçireceksiniz?” diye sordu.

“Olmaz. Muhakkak gitmeliyiz!”

“Anlaşılmıştır. Bu da kim? Sen misin Nikita Stepaniç?”

“Başka kim olacak! Bak, iki gözüm, yolu bir daha kaybetmemek için ne yapalım, söyler misin?”

“Kaybetmezsiniz, korkmayın. Buradan geriye dönüp, sokağı dosdoğru geçin, sağa sola sapmayın sakın. Ana yola çıkınca sağa döneceksiniz.”

“İyi de, ana yola nereden döneceğiz?”

“Sol tarafta çalılar var. Onların karşısında meşe ağacından kocaman bir işaret direği duruyor. İşte oradan.”

Vasili Andreyiç atın başını geriye çevirip, köyün çıkışına doğru yöneldi, arkalarından İsa’nın “Geceyi burada geçirseydi-niz keşke!” diye bağıran sesini duydular.

Tüccar dizginlerle ata vururken adama cevap vermedi. Önlerinde kalan toplam beş kilometrelik yolun iki kilometresi zaten ormandı. Tipi biraz dinmişti, kar da azalmışa benziyordu. Yolculuk pek zor görünmüyordu. Taze gübrelerin öbek öbek koyulaştırdığı, çiğnenmiş karlı sokaktan geçip, çamaşır asılı evin önüne vardıklarında, beyaz gömleğin yalnızca bir kolundan asılı, kaskatı olarak durduğunu gördüler. İç parçalayan uğultular çıkaran söğütlerin yanından geçip, kırların ortasına geldiklerinde, fırtına dinmek şöyle dursun, hızını daha da artırmışa benziyordu. Kardan yol izi belli değildi ancak işaret direklerine bakarak bulabiliyorlardı gidecekleri yönü. Ama rüzgarın karşıdan esmesi direkleri görmelerini hayli zorlaştırıyordu.

Vasili Andreyiç işaret direklerini kaçırmamak için gözlerini kısıp, başını eğiyor, ama yolu bulmayı daha çok ata bırakıyordu. At da yolunu bulma konusunda usta bir hayvandı doğrusu. Ayaklarının altındaki yolun sertliğine göre dönemeçlere uyarak bazen sağa, bazen sola dönüyordu. Şiddetini iyice arttıran kar ve tipiye rağmen kızaktakiler yolun iki tarafındaki işaret direklerine bakarak ilerlemeye devam ettiler. On dakika kadar sonra önlerinde, rüzgarın uçuşturduğu kar bulutunun ötesinde kımıldanan bir karaltı gördüler. Onlarla aynı yöne giden bir kızaktı bu. Doru tay onlara yetişince, ayakları öndeki kızağın tahtasına çarpmaya başladı.

Öndeki kızağın içindekiler, “Önümüze geçin!” diye bağırıyorlardı. Vasili Andreyiç dizginleri yana doğru çekerek öndeki kızağı geçmeye başladı. Kızakta üç erkek, bir de kadın vardı. Yortu ziyaretinden dönüyorlardı anlaşılan. Erkeklerden biri elindeki çubukla durmadan atın kar tutmuş sağrısına vuruyor, diğer erkekler ellerini sallayarak bağırıyorlardı. Kızağın arkasında oturan kadın iyice örtünmüş, üstüne yağan karların altında taş kesmiş gibi kıpırdamadan oturuyordu.

Yayım tarihi

“Efendi ile Uşak” için bir yanıt

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıEfendi ile Uşak
  • Sayfa Sayısı130
  • YazarLev Nikolayeviç Tolstoy
  • ÇevirmenLeyla Şener
  • ISBN9786055656164
  • Boyutlar, Kapak 13,5x21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviAntik Yayınları / 2010-2

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur