Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen


Dostoyevski’nin ünü ve etkisi dünyaca büyük romanlarından kaynaklanır ancak yazar uzun öykülerinde de insan ruhunun dehlizlerine dalmış hayal ve fantezilerinin dünyasında hayatın gerçeğinden kopuk yaşayan insanların yalnızlıklarına hayata ‘tutunma’ çabalarına okuruna yürekten yakalayan sağlam yapılı anlatılarla pencereler aralamıştır. Bitmeyen kumar tutkusunun girdabına zaman zaman debelenmiş olan Dostoyevski’nin bu metni bir içe bakış çabası olduğu kadar rulet masası çevresine adeta mıhlanmış soylulara onların çürümüş ilişkilerine yönelik alaycı bir eleştiri özelliği de taşıyor.

***

ÖNSÖZ

Büyük Rus yazan Dostoyevski’nin dünya çapındaki ünü ve etkisi, haklarında sayısız kitap, yorum ve eleştiri yazılan romanlarından ileri gelmektedir. Bu romanların konularının ilginçliği, hayatın içinden ele aldıkları kesitlerinin tamamen yazara özgü bir dünyanın damgasını taşıması, bu anlamda da “gerçekliğin” alışılmadık bir durumu ile bizleri karşı karşıya getirmesi ve benzer başka özellikleri, ciddi bir okuru, oldum olası bu metinlerle birlikte derin ve heyecan verici bir okuma serüvenine sürüklemiş, metinlerin tematik dediğimiz ana fikir yapılarını, anlamsal kodlarını çözmeye itmiş ve itmektedir.

Ne var ki, Çarlık Rusyası’nın son demlerini yaşadığı belli bir tarihsel dönemde de olsa, hayat denen gerçekliğin kar şısında “duruş sarsıntıları” geçiren, aydınlanma hareketinin oralara kadar uzanan etkisi sonucunda modern “birey” ile “Rusya’ya özgü insan” arasındaki gergin ipte yürümeye çalışan, varoluşun anlamını inanç dünyası içinde bir yerlerde (de) temellendirmeyi deneyen, hayatın politikasını çizmeye çalışırken romanlardaki kahramanlarını elinden kaçıran; kişilerinin, onun hayat projesinin hep ötesine geçip ona isyan ettikleri bu yazar ya da onun metinleri, geride anlamı tam tüketilmemiş, kodları çözülmemiş anlamsal derinlikler bırakırlar.

Demek ki romanları bu yönden hiç beklenmedik soru işaretleri ile dolup taşan metinler oluşturan yazarın dünyasını ve çalkantılarını temsil eden bu soru işaretlerinin, okur kadar ya da okurdan önce onun kafasını karıştırıp durduğunu bile ileri sürmek pek yanlış olmayacaktır. Onun romanlarına sırası geldikçe yazmaya çalıştığımız önsözlerle, yaptığımız açıklamalarla bu sorulara, sınırlı da olsa değin meye çalışıyoruz. Bu edebiyata özgü ve zaten edebiyattan (romandan/öyküden) beklenmesi gereken, edebiyatın ayrılmaz özelliği olan “anlamsal boşluklar”, onun Suç ve Ceza sının, Budala’sının ya da Karamazov Kardeşlerinin, çevrildikleri bütün dillerde bir solukta okunmalarını önlememiştir. Bugün de geçerlidir bu merak. (Çeşitli film uyarlamalarını da bu hatırlatmaya eklemek gerekir.) Onun roman tipleri, figürleri ya da kahramanları ve bu insanların içinde sürüklendikleri olaylar, sözünü ettiğimiz “bir solukta” okuma ve okunanın tartışılması ihtiyacını destekleyen ilgi ve heyecan kaynaklarıdırlar.

Dostoyevski romanlarının burada kısaca değindiğimiz sürükleyiciliği; insanı bir soru işaretinden ötekine savurması, edebiyattan beklenen bir başka özelliği zaman zaman geri plana itebilmiştir, demek de mümkün. Çünkü Dostoyevski eleştirmenleri, onun bu büyük yapıtlarının tek başlarına ele alındıklarında, bir romandan beklenen, özerk bir sanat ya pıtı olma kriterini kolay kolay karşılayamadığını ileri sürüp dururlar. Romanların gerek “kompozisyonları” gerekse dilleri, daha iyisinin pekâlâ mümkün olabileceğini düşünen eleştirmen ve edebiyat tarihçilerini zaman zaman rahatsız edip durmuştur. Gene de kahramanların yaşadıkları olaylarla birlikte oluşturdukları içeriğin etkisiyle, sözü edilen “biçim” zaaflarından okurun etkilenmemesi, ilginç ve “roman nedir?” sorusu üzerinde düşündürücü bir veri olsa gerekir.

Gerçi iç burkucu, hüzün verici koşulların, Dostoyevski’yi hiç de sağlıklı olmayan koşullarda, olmaması gereken hızlar la yazmaya mecbur bıraktığını biliyoruz. Örneğin 1866 yılında yazdığı elimizdeki metin, Kumarbaz, yazarın hayatında ve kariyerindeki önemli bir döneme rastlar. Suç ve Cezayı yazmaya koyulduğu dönemin yan ürünü olan Kumarbaz, sonradan yazarın ikinci eşi olan genç stenograf Anna Snitkina’ya ayaküstü dikte edilmiştir. Ne var ki, ‘ben bir böcek miyim, yoksa gözümü kırpmadan gözünü para bürümüş o yaşlı tefeciyi öldürebilir; sonra da eylemime özgür bir birey olarak sahip çıkabilir miyim?’ biçiminde özetlenebilecek bir düşünce bağlamında kişiliğini arayan Raskolnikofu (Suç ve Ceza) okur önüne çıkarmaya hazırlanan Dostoyevski, sanki kendi kişiliğinin en temel ve yıkıcı tutkularından biri olan kumarı; bu kendi hayatında çökertici ve mutsuz bir saplantı halini almış bağımlılığı psikolojik içe bakışla, ironik bir mesafeyle deşip arınmanın bir yolunu arar gibidir. Suç ve Ceza’da, cinayeti bir deney haline getiren Raskolnikofun yazarın kişilik arayışında ya da bunalımında hangi rolleri üstlendiği sorusu, ayrı bir metnin konusu olabilir, hatta/ olmuştur da, ancak orada ve Kumarbaz’da son tahlilde bir arınma çabasının, bir arayışın bütün izlerini, istekli bir okur bulabilir, diye düşünüyoruz.

Bu arada, Beyaz Geceler ve Kumarbaz’la birlikte Dostoyevski’nin uzun- öykü, novelle, kısa-roman diye tarif edebileceğimiz metinlerine de girmiş oluyoruz.

Dostoyevski okurları ve hayranlarının pek bilmediği bir şey de, romanlarının yanı sıra uzun, kısa bir dizi öykü yazdığıdır. Bu öyküler sadece konuları bakımından ilginç olmakla kalmayıp bunların tematik derinlikleri de azımsanmayacak boyutlarda olduğu gibi, az önce romanları için geçerli olduğunu ileri sürdüğümüz “biçimsel zaaflardan” iyice yoksun olma özelliği de taşırlar. Onun bu metinleri kompozisyon ve biçim olarak tutarlıdırlar. Dev romanlarının gölgesinde kalmış bu metinler, okuru Dostoyevski dünyasına, özellikle de -Ölüler Evinden Anılar’ın önsözünde hatırlattığımız gibi-onun rüyalar, hayaller içinde yaşayan, gerçeklikten kaçıp duran kişilerinin evrenine sokan bir kapı aralarlar.

Şeytani ruhları analiz etmenin heyecanına kendini kaptırmış, düşler, hayaller içinde kendinden kaçan insanların peşindeki yazar, metinlerini çeviri gündemine aldığımız E. Th. A. Hoffmann’ın ve de Charles Dickens’ın paralelinde romantik akımın içinde okunabilecek anlatılar üretmiş, aynen bu ikisi gibi ironi ve mizah yanı şaşılacak kadar başarılı metinler oluşturmuştur. Yayınevimiz yazarın öteki öykülerini de çeviri gündemine almış bulunmaktadır.

Dostoyevski 28 yaşındayken, Ölüler Evinden Anılarda geniş bir biçimde anlattığımız gibi, Çar’a karşı bir komploya katılma suçlamasıyla önce kurşuna dizilerek idam edilme ye mahkûm olur; Çar’ın düzmecesidir bu idam hükmü ve ardından gelen afla birlikte kendini önce Omsk’taki Cezaevi’nde sonra da askerde bulur. Bu, yaklaşık on yıl, onun üzerinde derin izler bırakır. 1859’da Sibirya’daki askerlik görevinden ayrılmasına izin verilir. 39 yaşındaki Dostoyevski ikinci kez yazarlık hayatına başlar. Ölüler Evinden Anılarla birlikte onun asıl yazarlık serüveni başlamış olur. Ne var ki borçları yüzünden sık sık kendini Rusya dışında bulur. Bu “uğramalarda” şansını kumarda deneyip hayatını kurtarma girişimleri hiç eksik olmaz. Ancak ömrünün son on yılında iyi kötü huzurlu ve rahat bir hayat sürebilir Rusya’da. 1881’deki ölümünden önce düşünce hayatına son büyük katkısı ünlü “Puşkin Konuşması”dır. Rusya’nın yüreğine yönelik bu konuşma, araştırması bir daha bitmeyecek bir Puşkin- evreninin kapısını aralamıştır adeta.

Dostoyevski çevresindeki tartışmalar yazarın kimliğini, kişiliğini kapsayacak şekilde sürüp gitmiştir. Romanlarındaki, insan ruhunun şeytani uçurumlarına araladığı kapıların ardında onu da aradıklarından, hatta bulduklarından olacak, bu metinleri aklını kaçırmış, ‘iyi saatte olsunlara bulaşmış’ birinin yazdığına hükmedenler de olmuştur. Öyküleri ise, doğrudan düşlerinin, hayallerinin içinde çıkış yolları arayan insanların yüreklerinden kopup gelen sesleri duyururlar bize.

Veysel Atayman Ocak 2004, İstanbul

KUMARBAZ

İki haftalık bir ayrılıktan sonra nihayet geri döndüm. Arkadaşlar iki gündür Roulettenburg’daydılar. Beni büyük bir sabırsızlıkla beklediklerini sanıyordum, ama yanılmışım. General oldukça kibirli görünüyordu, benimle lütfediyormuş gibi yukarıdan konuştu ve kız kardeşine yolladı. Hatta yüzüme bakmaya utandığını bile düşündüm. Marya Filippovna oldukça meşguldü ve benimle neredeyse hiç konuşmadı; fakat parayı aldı, saydı ve tüm anlattıklarımı dinledi. Mezentov adlı küçük Fransız adamı ve birkaç İngiliz’i bekliyorlardı; para bulunca hemen bir yemek ziyafeti vermek bir çeşit Moskova âdetidir zaten. Polina Alexandrovna beni görünce bunca zamandır nerelerde olduğumu sordu ve cevabımı beklemeden yanımdan ayrıldı. Elbette bunu kasten yapmıştı. Oysa konuşmamız gerekiyordu. Anlatacak o kadar çok şey birikmişti ki.

Bana otelin dördüncü katındaki küçük bir odayı ayırmışlardı. Buradakiler General’in maiyetinden olduğumu biliyorlardı. Anlaşılan bizimkiler insanları etkileyip, kendilerini saygın kişiler olarak tanıtmayı başarmışlardı. General’i çok zengin bir Rus soylusu sanıyorlardı. Öyle ki, General bana yemekten önce, diğer işlerin yanında bir de bozdurmam için iki tane bin franklık banknot verdi. Parayı otelin döviz bürosunda bozdurdum. Şimdi herkes, en azından bir hafta boyunca bize milyoner gözüyle bakacak. Tam Misha ve Nadya’yı gezmeye götürüyordum ki merdivenlerden inerken General’in beni çağırdığını söylediler; adama kibarca onları nereye götürdüğümü öğrenmesini söylemiş. General gözlerime bakamıyor; aslında bunu çok istiyor ama ben dik dik, saygısızca bir edayla bakınca bozuluyor. Oldukça tumturaklı bir dille, cümleleri peş peşe sıralayıp, en son, lafı epeyce uzatıp içinden çıkılmaz bir hale getirdiğinde, anladığım tek şey bana çocukları kumarhaneden mümkün olduğunca uzak bir yerde, parkta gezdirmemi söylediğiydi. Derken sinirlendi ve devam etti;

“Size kalsa onları kumarhaneye götürürsünüz. Bağışlayın ama,” dedi ve ekledi, “sizin hâlâ biraz düşüncesiz ve kumar oynamaya yatkın olduğunuzu biliyorum. Gerçi akıl hocanız değilim -olmayı da istemem zaten- ama hiç değilse, beni küçük düşürücü hareketlerden uzak durmanızı isteme hakkım var, demem o ki… ”

Sakince, “İyi de benim hiç param yok ki,” dedim, “bir şeyi kaybetmek için önce ona sahip olmak gerekir.”

General biraz kızararak, “Birazdan olacak,” dedi. Çekmecesini bir süre karıştırdı ve hesap defterine baktı. Bana 120 ruble borçlu olduğu ortaya çıktı.

“Nasıl yapalım?” dedi. “Bu parayı önce talere çevirmemiz lazım. Şimdilik şu yüz taleri alın, gerisini de sonra alırsınız, kaçmıyoruz ya.”

Bir şey söylemeden aldım parayı.

“Sözlerime alınmayın lütfen, çok hassassınız bili yorum… Bunları söylediysem, sadece… nasıl söylesem, sizi biraz uyarmak içindir ve elbette buna az da olsa hakkım olduğunu düşünüyorum.”

Akşam yemeğinden önce çocuklarla eve dönerken yolda bir grup atlıyla karşılaştım. Bizimkiler bazı harabeleri görmeye gitmişler. İki görkemli at arabası ve olağanüstü güzellikte atlar! Arabaların birinde Matmazel Blanche’la birlikte Marya Filippovna ve Polina vardı; Fransız, İngiliz ve bizim General ise at sırtındaydılar. Yoldan geçen herkes durup onları seyrediyordu; istenilen etki yaratılmıştı; ancak bütün bunların General’in burnundan geleceğinden şüphe yoktu. Hesapladım; benim getirdiğim dört bin franka onların sağdan soldan buluşturduklarını da eklersek toplam yedi, sekiz bin frank eder; bu kadar para Matmazel Blanche’ın neyine yeterdi ki?

Matmazel Blanche da annesiyle birlikte otelde kalıyor; Fransız da öyle. Hizmetçiler ona, “Monsieur le Comte”, Matmazel Blanche’ın annesine ise “Madame la Comtesse” diye hitap ediyorlar; kim bilir, belki de gerçekten kont ve kontestirler.

Yemekte karşılaştığımızda M. le Comte’un beni tanımayacağını biliyordum. Ve tabii ki bizi tanıştırmak ya da ona benim hakkımda bir şeyler anlatmak, General’in de aklının ucundan bile geçmemişti. M. le Comte daha önce bizzat Rusya’da bulunmuştu ve buralarda bir outchitel’in1 ne kadar önemsiz olduğunun farkındaydı. Hoş, beni gayet iyi tanırdı ya… Doğrusunu söylemek gerekirse ben bu yemeğe davetsiz katılmıştım; General emir vermeyi unutmuş olmalı, diye düşündüm bir an için, yoksa şimdiye kadar beni çoktan otelin tabldotuna göndermişti. Kendi kafamdan gelmiştim konuk masasına ve General şaşkınlık içinde bana bakıyordu. Sağ olsun, iyi kalpli Marya Filippovna hemen bana masada yer açtı; ancak durumu asıl kurtaran, Bay Astley’le tanışıklığım oldu, böylece ister istemez, gruba ben de katılmış oldum.

Bu tuhaf İngiliz’le ilk tanışmamız Prusya’da, ailemi ziyarete giderken bindiğim trende olmuştu. Karşı karşıya oturmuştuk; sonra Fransa’ya giderken ve en son İsviçre’de karşılaşmıştık; yani o iki haftalık süre içerisinde iki kez ve şimdi de ansızın Roulettenburg’da çıktı karşıma. Hayatımda böylesine çekingen bir adam görmedim. Aptallık derecesinde bir çekingenlik içinde ve o da bunun farkında, çünkü hiç de aptal sayılmaz. Öte yandan çok kibar ve sevimli.

Prusya’daki ilk tanışmamızda onunla sohbet etmiştim. Bana o yazı North Cape’de geçirdiğini ve Nizhni’deki panayıra gitmek için can attığını söylemişti. General ile nasıl tanıştıklarını bilmiyorum, ama bana öyle geliyor ki Polina’ya umutsuz bir aşk besliyor. Polina içeri girdiğinde yüzü akşam güneşi gibi kızardı. Masada yanında oturmamdan son derece hoşnuttu ve daha şimdiden, bana samimi bir arkadaşı gibi davranmaya başlamıştı.

Yemek boyunca Fransız bir hayli kasıldı; herkese karşı son derece kayıtsız ve mağrurdu. Hatırlıyorum, Moskova’dayken boş gezenin boş kalfasıydı. Durma -dan Rusya’nın politik ve iktisadi durumundan söz ederdi. General arada bir itiraz ediyor, ama bunu saygınlığına zarar gelmeyecek şekilde, temkinli yapıyordu.

Ben tuhaf bir ruh hali içerisindeydim; yemeğin ortalarına gelmeden kendi kendime her zaman sorduğum soruyu tekrar sordum elbette: “Neden şu General’e hâlâ katlanıyorum, neden onları çoktandır terk edip gitmedim ki?” Arada bir Polina Alexandrovna’ya bakıyordum. Varlığımdan bile haberdar değildi. Sonunda hiddetlendim ve kabalık yapmaya karar verdim.

Birdenbire, alakasız bir yerde, bağırarak lafa girdim. Her şeyden önce, şu Fransız’a haddini bildirmek için can atıyordum. General’e döndüm ve çok yüksek ve açık bir ses tonuyla, sanırım, lafını da bölerek, bu yaz Ruslar için tabldotta yemek yemenin tamamen imkânsız olduğunu söyledim. General hayretler içerisinde başını çevirip bana baktı.

“Kendinize saygınız varsa,” diye devam ettim, “itibarınıza yönelecek taciz ve hakaretlere de davetiye çıkarmışsınız demektir. Paris’te Ren kıyısında, hatta İsviçre’de o kadar zavallı Leh ve onlarla aynı kafada Fransız var ki, eğer Rus iseniz tek kelime bile etmeye hakkınız yoktur.”

Fransızca söylüyordum bunları. General şaşkınlık içerisinde bana bakıyordu. Bana kızgın mıydı, yoksa kendimi böylesine kaybetmem karşısında sadece şaşırmış mıydı bilmiyordum.

Fransız kayıtsızca ve aşağılayan bir edayla, “Anlaşılan birileri size iyi bir ders vermiş,” dedi.

“Bir Leh’le ilk defa Paris’te kavga etmiştim,” diye cevap verdim; “sonra da ona arka çıkan bir Fransız subayıyla. Sonra, bir monsenyörün2 kahvesine nasıl tükürmek istediğimi söyleyince Fransızların birkaçı benden yana tavır almışlardı.”

General, mağrur bir şaşkınlıkla ve yüzünde dehşet ifadesiyle, “Tükürmek mi?” diye sordu.

Fransız kuşkulu gözlerle beni süzdü.

“Evet, aynen öyle,” diye cevap verdim. “İşlerimiz yüzünden kısa bir süreliğine Roma’ya gitmem gerektiğine iki gün uğraşıp kendimi zar zor ikna et tikten sonra, pasaportuma vize almak için Papalık Elçiliği’ne gittim. Orada beni, yüzünde buz gibi bir ifadeyle, elli yaşlarında, küçük bir papazcık karşıladı. Beni nazikçe, fakat son derece kayıtsız bir tavırla dinledikten sonra, biraz beklememi söyledi. Acelem olduğu halde, mecburen oturup bekleme ye başladım. L’Opinion Nationale’i aldım elime ve Rusya’ya karşı korkunç hakaretlerle dolu bir yazıyı okumaya koyuldum. Bu arada, bitişikteki odadan, monsenyörü görmek istediğini söyleyen birinin se sini duydum; bizim papaz, adamın karşısında saygıyla eğildi. Ben tekrar ne istediğimi söyledim; bana beklememi söyledi -hem de öncekinden de kayıtsız bir edayla- derken biri daha girdi içeri, bir Avusturyalı’ydı ve o da iş için gelmişti; ne istediği soruldu ve hemen üst kata yönlendirildi. Buna çok sinirlenmiş tim; kalktım, papaza gittim ve kararlı bir ifadeyle, monsenyörün gelenleri kabul ettiğini ve benim işimi de halletmesi gerektiğini söyledim. Papaz birdenbire…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıKumarbaz
  • Sayfa Sayısı188
  • YazarFyodor Mihayloviç Dostoyevski
  • ÇevirmenDeniz Boyraz
  • ISBN9786053540816
  • Boyutlar, Kapak11 x 21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviBordo Siyah / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur