Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Gizli Geçitleri Bulmanın Yolları
Gizli Geçitleri Bulmanın Yolları

Gizli Geçitleri Bulmanın Yolları

Mavisel Yener

olunay Masalcıları’nın izinde, “Mavi Zamanlar” efsanesine geri dönüş… Mavisel Yener, Tudem Edebiyat Birincilik Ödüllü romanı Mavi Zamanlar’ın okurla buluşmasının 20. yıl dönümünü, Gizli Geçitleri Bulmanın Yolları isimli…

olunay Masalcıları’nın izinde, “Mavi Zamanlar” efsanesine geri dönüş…

Mavisel Yener, Tudem Edebiyat Birincilik Ödüllü romanı Mavi Zamanlar’ın okurla buluşmasının 20. yıl dönümünü, Gizli Geçitleri Bulmanın Yolları isimli sürpriz devam kitabıyla taçlandırıyor.

Kurmaca ile gerçeği, üç ayrı zaman diliminde geçen nefes kesici bir serüvende buluşturan yazar; okurları masalların ışığında yıkanmaya, ortak kültür mirasımıza sahip çıkmaya ve iyiliğe uzanan gizli geçitlerin sırrını keşfetmeye çağırıyor.

Kadim kent İzmir’in şah damarından beslenen eser, uygarlığın bir döngü olduğuna dikkat çekiyor; tarihin tozlu sayfalarının, dünyayı hükmetme hırsıyla yakıp yıkan nice açgözlü insanı yazdığını hatırlatıyor.

1974 yılının 1 Şubat gecesi, saat 02.04’te meydana gelen 5.2 şiddetindeki deprem, eski zaman masallarına ev sahipliği yapmış İzmir’in yeraltında gizlenen onlarca asırlık sırrın da gün yüzüne çıkmasına sebep olur. Tarihî İzmir Saat Kulesi’nin zemininde ortaya çıkan antika bir kapak, kulaktan kulağa yayılarak başta bilim insanları olmak üzere tüm İzmirlilerin merakını cezbeder. Kulenin bakımından sorumlu horolog Mehmet Fikri Bey bu gizemli konunun dillendirilmesine pek sıcak bakmasa da oğlu Fethi’nin merakını bastırmayı başaramaz. Öyle ki oğlu, elinden hiç düşürmediği Gizli Geçitleri Bulmanın Yolları isimli kırmızı kapaklı, el yazması kitabın kulağına fısıldadıklarıyla, şifrelerle örülü çıkmaz bir yola sapmıştır bile…

Sadece ona hazır olanların eline geçerek kendisine sorulan tüm sorulara yanıt veren antika bir kitap.
Tekrarlayan rüyalarda beliren gizemli bir çocuk.
Aniden sırra kadem basarak kendisinden haber alınamayan bir arkeolog ve tuhaf biçimde birbirine bağlı olaylar dizisi…
Dolunaylı gecelerde bir araya gelen Dolunay Masalcıları için yine, yeni, yeniden ayrım yapmaksızın yeryüzündeki herkese yardım eli uzatma vakti geldi de geçiyor!

Yerel ile evrenseli su gibi akan bir anlatıda buluşturarak insanın tarihteki rolü üzerine düşündüren bu çok katmanlı roman; 1974, 2035 ve 2185’te cereyan eden esrarengiz hadiseleri son sayfalara kadar gizemini koruyan müthiş bir kurgu eşliğinde sunuyor.

Geçmişte yaşananları bilmeden bugünü anlayamayacağımızı ve geleceğe umutla bakamayacağımızı ileri süren Gizli Geçitleri Bulmanın Yolları, okurları iyilik yolunda birleşmeye ve yeraltında güvenle saklanan sırların edebî koruyuculuğunu üstlenmeye davet ediyor.

Kim bilir, belki de aramızda “Yeni Nesil” Dolunay Masalcıları vardır…

1

Gelecek kuşaklara söyleyin: Yiğitlik olmaz sözle. Sırlar zamana sığmaz, çözülecek bilmeceler bitmez. Taşlar kapıları mühürler. Yer altı ülkesinin ve göklerin kapısını gerçek Dolunay Masalcıları açabilir. Bu kitap, sadece hazır olana gelir.

Fevzi kitabındaki bu satırları okuduktan sonra gözlerini yumdu. Uykusunun en tatlı yerindeyken uğultular yükseldi topraktan, dalga dalga yayıldı. Sarsıntıyla delindi uykular, yatağından fırladı çocuklar, çalkalandı Ege Denizi. Saat Kulesi, komşusu Çinili Cami ile göz göze geldi. Sonrası, sıkıntılı saatler… 1 Şubat 1974 Cuma gecesi, Mehmet Fikri Bey, Mukadder Hanım ve oğulları Fevzi, sarsıntının artmasıyla, yataklarından fırlayıp hızla giyindiler. Dolap kapakları açılıp kapanıyor, eşyalar şangır şungur yerlere savruluyordu. Üçü birlikte kendilerini dışarı attılar. Mehmet Fikri Bey, evin kapısını çekerken el fenerini ve Saat Kulesi’nin anahtarını da yanına almayı unutmamıştı. Hayatının ayrılmaz parçalarından biriydi İzmir Saat Kulesi.

Herkes bambaşka telaşlardayken, Mehmet Fikri Bey kendini Saat Kulesi’ne doğru yürür buldu. Fevzi de babasıyla gitmek istemişti fakat, “Sırası değil,” diyerek annesi onu durdurmuştu. Mehmet Fikri Bey, babası Mustafa Şükrü’den el almış, o da saat ustası olmuştu. Dört katlı Saat Kulesi’nin her şeyi ondan sorulurdu. Daracık kuledeki altmış altı basamağı çıktıktan sonra ulaştığı mekanik katında saati kurar, bakımını yapardı. Padişah Abdülhamid’in tahta çıkışının yirmi beşinci yılı şerefine dikilen nakışlı kulenin ona emanet edilmesinden gurur duyardı. Kuleyle arasında derin, duygusal bağlar vardı. Mehmet Fikri Bey oraya ulaşmaya çalışırken, İnşallah bir şey olmamıştır, inşallah! diyordu içinden. Hıçkırıklara boğulmamak için kendini zor tutarak, şehrin telaşına kulaklarını tıkayıp yürüdü. Kuleye yaklaşırken başını kaldırıp baktı, gecenin karanlığında pek bir şey ayrımsayamadı. Mesafe azalınca el fenerini doğrulttu, gözlüğünün üstünden baktı. On iki küçük sütun üzerine oturan dördüncü katın yıkıldığını gördüğünde şakakları zonkladı, ürperdi. Biraz daha ilerleyince, kulenin dört yanındaki saatlerin 5.2 şiddetindeki depremin olduğu anda, yani 02:04’te durduğunu gördü. Saat, yapıldığı 1901’den beri ilk kez görevini yerine getirememişti. Mehmet Fikri Bey, olanların suçlusuymuş gibi, yıkıntının önünde öylece kalakaldı.

2

Mehmet Fikri Bey’in kafası karmakarışıktı. Nice sevincin, hüznün tanığı olan Saat Kulesi’nin gözlerinin içine baktı. Kaidesinden zirvesine, sütunlarından sarı renkli pirinç çeşmelerine, kemerciklerinin sayısına kadar her şeyini bilirdi onun. Kesme taşları tek tek kontrol etti, mermerleri okşadı, dört yanındaki çeşmeleri, yalakları kontrol etti. Diz çöküp kubbeden kopan parçalara dokundu; hepsi birer moloza dönüşmüştü. Mehmet Fikri Bey’e göre kule, şehrin kalbiydi. Gördüğü manzara karşısında o da yıkıldı. Deprem sonrası restorasyonun bitirilmesi, saatlerin onarımı epey zaman alırdı. Bir an Mehmet Fikri Bey’in aklına Münevver Teyze geldi. Saat Kulesi’nin eteğinde güvercin yemi satan Münevver Teyze o sabah güneş Yamanlar’ın başını öperken yola düşemeyecek; denizden, karadan uçuşan güvercinler onu sevinçle karşılayamayacaktı. Meydandaki kambur piyangocu ortalarda görünmeyecek, kimse Kemeraltı’na tatlı yemeye gitmeyecek, randevusunu Saat Kulesi’nin dibinde verenler buluşamayacaktı. Meydanın güvercinleri bile orayı terk edecekti belki. Kanat sesleri yankılanmayacak mıydı körfezde? Koskoca bir boşluk mu olacaktı şehrin meydanında?

Mehmet Fikri Bey, sessizce bunları düşündü, Konak Meydanı böyle bir hüznü uzun süre taşıyamazdı. Sabah, Mehmet Fikri Bey’in de aralarında bulunduğu görevliler, kulenin çevresine güvenlik şeritleri çektiler. Sonraki günlerde paravanlar konuldu, “Yaklaşmak Tehlikelidir!” tabelası yazılıp asıldı. Saat Kulesi o hâliyle antik bir yıkıntıya benziyordu. Neyse ki güvercinler bir yere gitmedi, birkaç gün içinde Münevver Teyze de, kambur piyangocu da işlerinin başına döndüler. Bir haftaya kalmadı, saati göstermese de yıkık Saat Kulesi yine İzmir’de yaşayanların buluşma noktası oldu.

Restorasyonun başlamasının üzerinden çok zaman geçmemişti. Bir sabah Mehmet Fikri Bey, evinin kapısının vurulmasıyla uyandı. Gelen, genç bir polisti. “Fikri Ağabey, amirim seninle konuşmak istiyor. Karakola kadar gelebilir misin?” dedi saygılı ses tonuyla. Mehmet Fikri Bey uyku sersemliğiyle, “Hayırdır! Gir bir çay iç,” diyerek onu içeri buyur etti. Polis girmedi, karakola kadar gelmesini söyleyip gitti.

3

Anafartalar Caddesi’nde, şadırvanlardan akan suların şırıltısı duyuluyordu. Tezgâhtar çığırışları, sebillerin başında arkadaşlarıyla su içme yarışı yapan çocukların sesleri, hanlardaki atölyelerde sallanan çekiçlerin çınlamaları başlamamıştı henüz. Anafartalar Caddesi’nde bulunan iki katlı Anafartalar Karakolu, dairesel balkonu, kemerli pencereleri, geniş saçakları, oymalı ahşap payandalarıyla karakoldan çok, şirin bir bibloya benzerdi. Nedense, bina o gün Mehmet Fikri Bey’in gözüne hiç de sevimli görünmedi. Kemerli kapının önüne varınca durdu. Taze sabah havasını ciğerlerine doldurup besmeleyle içeri girdi. Başkomiser, Mehmet Fikri Bey’in geldiğini görünce ayağa kalktı; selamlaştılar. Komiser, misafirini ceviz çalışma masasının yanındaki iskemleye buyur etti. Konuya hemen girmedi. “Bir çay içeriz değil mi Fikri Ustam?” “Kahvaltı yapmadım, çay içeyim, iyi olur.” “Ben de açım vallahi. Börekçi Avram’dan peynirli börek aldıralım, çaya yarenlik eder.” Başkomiser hemen çayları, börekleri söyledi.

Mehmet Fikri Bey, komiserle tanışıyordu fakat karakola çağrılmanın gerginliği vardı üstünde. Bir an önce konuya girmek istediğini her hâliyle belli ediyordu. Dayanamayıp sordu. “Hayırdır komiserim? Beni emretmişsin, konu neydi?” “Estağfurullah ustam. Bir konuda bilgi almak istiyoruz senden. Hele karnımızı doyuralım da öyle…” Komiserin sakin tavırları, Mehmet Fikri Bey’i biraz olsun rahatlatmıştı. Havadan sudan biraz lafladıktan sonra çayları gelince başkomiser sonunda konuya girdi. “Ustam, seni buraya kadar yormamın nedeni, Saat Kulesi ile ilgili bir tutanağın bize ulaşması. Bilgine başvurmak istiyorum,” dedi saygılı ses tonuyla. Mehmet Fikri Bey şaşkınlıkla, “Buyur tabii, neymiş o?” diye sordu. Başkomiser dikkatle yüzüne baktı. “Lafı eğip bükmeden soracağım sana usta, Saat Kulesi’nin zemininde antik bir eser olduğuna dair bilgin var mı?” Mehmet Fikri Bey duraksadı. “Anlamadım, nasıl yani zemininde?” “Haklısın usta, anlayamadın tabii. Bak şimdi, Saat Kulesi, koruma ilkeleri doğrultusunda onarıldığı için restorasyon raporu çıkarıldı biliyorsun.” “Evet, biliyorum. Restorasyon, uzmanların denetiminde sürüyor. Ben bile alana giremiyorum.”

“Çalışan ekibin dikkatini çekince tespit yapılmış, tutanak hazırlanmış. Ben de bununla ilgili olarak ifadene başvuruyorum işte.” “Anlamadım ki komiserim, ne tespiti yapılmış? Hangi konuda ifade vereceğim?” “Bak Fikri Ustam, restorasyon sırasında, kulenin tabanında kesme taş bulunmuş. Orada bir yer altı girişi olabilirmiş. Kuyu ya da kovuk diyebiliriz herhâlde. Bu konuda fikrin var mı diye sormak istedim. Saat Kulesi’nin bir parçası mı diye araştırılmış, özgün projede böyle bir şeye rastlanmamış. Senin haberin var mı, şu giriş neyin nesidir dersin?” Mehmet Fikri Bey düşünmeden yanıtladı. “Saat Kulemizi avucumun içi gibi bilirim. Tabanda öyle bir şey yok!” “Pekâlâ, o hâlde ekiplerin bulduğu bu giriş depremden sonra ortaya çıkmış olabilir mi?” “Onu ben bilemem başkomiserim…”

“Peki, teşekkür ederim. Seni de yorduk buraya kadar. Anlaşılan, bilirkişi raporu beklenecek. Yeni açılmış bir tünel falansa, failini, nedenini bulmak bizim işimiz, değilse Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü çözer konuyu.” Mehmet Fikri Bey, burnunun ucuna düşen gözlüğünü düzeltti, yüzüne zoraki bir gülümseme yerleştirdi.

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Kayıp Kitaplıktaki İskelet – 3 Fare Sarayı ~ Aytül Akal & Mavisel YenerKayıp Kitaplıktaki İskelet – 3 Fare Sarayı

    Kayıp Kitaplıktaki İskelet – 3 Fare Sarayı

    Aytül Akal & Mavisel Yener

    Çocuk edebiyatımızda iki yazarlı roman geleneğinin gelişmesinde büyük katkıları bulunan Mavisel Yener ve Aytül Akal’ın, ilk iki kitabı yüz binlerce okurun hafızalarında yer edinen “Kayıp Kitaplıktaki İskelet”...

  2. Pinokyo ~ Mavisel YenerPinokyo

    Pinokyo

    Mavisel Yener

    Pinokyo’ya “Sen de Oku” dokunuşu… İtalyan yazar Carlo Collodi’nin hiç eskimeyen sihirli anlatısı Pinokyo, çocuk edebiyatımızın usta kalemi Mavisel Yener’in ellerinde şekilleniyor; herkes okuyabilsin diye “Sen de...

  3. Kayıp Kitaplıktaki İskelet – 1 ~ Mavisel Yener-:Aytül AkalKayıp Kitaplıktaki İskelet – 1

    Kayıp Kitaplıktaki İskelet – 1

    Mavisel Yener-:Aytül Akal

    Kayıp Kitaplıktaki İskelet, Efes antik kentinde bulunan dünyaca ünlü tarihi Selsus Kütüphanesi’nde başlayan bir serüvenin ilk macerası. Özgürlüğüne düşkün Ceylan, küçük kedisi Efes, yaşlı...

Men-e-men Birazoku

Aynı Kategoriden

  1. Kazkafanın Kitabı ~ Yiyun LiKazkafanın Kitabı

    Kazkafanın Kitabı

    Yiyun Li

    “Bir yarım portakalla bir başka yarım portakal birleşse bir tam portakal etmez. İşte benim hikâyemin başladığı yer burası. Kendini bıçağa layık görmeyen bir portakal...

  2. Amok Koşucusu ~ Stefan ZweigAmok Koşucusu

    Amok Koşucusu

    Stefan Zweig

    Hollanda’nın sömürgesi tropik bir adada çalışmak zorunda kalan bir doktorun sıkıcı ve rutin hayatı, kapısını çalan zor durumdaki zengin bir kadının yardım isteğiyle altüst...

  3. Sisle Gelen Yolcu ~ Jean Christophe GrangeSisle Gelen Yolcu

    Sisle Gelen Yolcu

    Jean Christophe Grange

    Ben gölgeyim. Ben avım. Ben katilim. Ben hedefim. Kurtulmak için tek çarem var: diğerinden kaçmak. Peki ya diğeri de bensem? Zil sesi şuuruna kızgın...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur