Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Gri Yeryüzü
Gri Yeryüzü

Gri Yeryüzü

Galsan Tschinag

Neye benziyorum ben, utanmadan ve korkusuzca Bagşı diye çağırıldığım hâlde? Lama olarak çıplağım. Yine de her şey olacağına varıyor. Mesele şu ki pelerin, sutra,…

Neye benziyorum ben, utanmadan ve korkusuzca Bagşı diye çağırıldığım hâlde? Lama olarak çıplağım. Yine de her şey olacağına varıyor. Mesele şu ki pelerin, sutra, davul, çan, yağ kandilleri için kâseler ve geri kalan her şey içimde saklı. Zaman bunu gerektiriyor. Fakat nasıl ki tahtsız, taçsız krallar insanların bedenlerine hükmetmeye başladıysa, şavıdsız, aynasız şamanlar ve davulsuz, çansız lamalar da insanların ruhlarına hükmedecek.

Galsan Tschinag, etnograf titizliğiyle örülmüş biyografik üçlemesinin ikinci eseri olan Gri Yeryüzü’nde, değişim ve gelenekler arasında kalan çocukluğunu öykülemeye devam ediyor. Moğolistan’da yaşayan Altay Tuvaları’nın kültürüne ve geleneklerine dair ayrıntılı tasvirlerin, rejimin soğuk yüzüyle iç içe örüldüğü bu eser, Şamanlar’dan çalınanları ve onların nasıl “çıplak” bırakıldığına dair arka planı sarsıcı öykülerle anlatıyor. Tschinag, öykülerle rejimin ideolojisini ve Şamanlığı bir zıtlık olarak ortaya koyarken, sosyalizm dönemine ait siyasi eleştirilerini ve bazen de alaylı hicivlerini kaleme almaktan sakınmıyor.
Yazarın ilk kitabı Mavi Gökyüzü’nün devamı olan Gri Yeryüzü VakıfBank Kültür Yayınları ayrıcalığıyla okurlarıyla buluşmayı bekliyor.

içindekiler

Ruh 11
Ağabey 23
Nehrin Ötesindeki Dünya 31
Yüz Sayısı 43
Mahkûm 55
Kışın Gelişi 75
Yanlış Soru 93
Küçük Mavi Farecik 117
Beyaz Tavşanın Siyah Kuyruğu 139
Tamamen İyi ve Kısmen İyi Günler 163
Göğü Olmayan Gün 189
Bir Ocak Sönüyor 209
Taşın Yok Edilişi 241
Editörün Notu 265
Sözlük 269

Ben kalabileyim diye gitmesi gereken
Sevgili kardeşim ve öğretmenim
Çokonay için

gri yeryüzü

ruh

Ayaklarımın dibinde sefil, dilsiz ve korkunç bir gökyüzü duruyor ve yıpranmış, bakır kepçe bulutlara ulaşarak her seferinde onlardan bir parça koparıp kaldırdığında, gökyüzünün bulanıklaşıncaya kadar dayanması, korkudan titremesi ve sarsılması gerekiyor. Bense tıpkı bir Şaman gibi üzerinde oturuyorum onun ve keyifle, yapağını topladığım koyunu düşünüyorum. Nehre daldırdığım her bir kepçeyle şu an ihtiyaç duyduğum dizeler bana doğru yükseliyor.

Su, kavak ağacından yapılan kovaya sırma sicim hâlinde koyu bir gürültüyle dökülüyor ve kova uzun süredir dolu olduğundan, ışıldayıp sıçrayarak kenarından taşıyor. Dizelerse usuldan ve sessizce dilimin üzerine dökülüyor ve kelime kelime boğazdan aşağı yuvarlanıp şarkıya dönüşüyor. Köpüren suyun çınlayan, karıncalanan, neredeyse acı veren sıçramalarında duyduğum, dalgalı, ışıltılı tavrı sürdürerek her bir dörtlüğün sonundaki heceyi keyifle uzatıyorum. İnsanın sırtını yasladığı, onu yabancı gözlerden ve kulaklardan gizleyen, sık bir çalılığın olması güzel. Burada dilediğim kadar kalarak uzun ve yüksek sesle şaman ayini yapabilirim. Ve içimden geldiği ve cesaretim yettiğince ruhlarla konuşabilirim. Annem ve babam karşı olmasına rağmen, şaman olmaya kararlıyım. Soyumuzda hiç şaman olmadığından ve kadın şamanımız aileye evlenerek sonradan katılan biri olduğu için benim köksüz olduğumu düşünüyorlar. Şamanlık yaptığımı duyduklarında beni azarlamalarının nedeni de bu. Fakat şamanın kendisi, Pürvü, onu taklit ememe izin verdi ve bu yurtumuzda, ebeveynimin ve bir avuç şahidin gözleri önünde gerçekleşti. Üzerinden yıllar geçti.

O zamanlar kardeşlerim henüz evdelerdi. Köpeğim Arzılan yaşıyordu, büyükannem hâlâ yeryüzündeydi. Onu görebiliyor, ona dokunabiliyorduk. Ancak ben günlerdir hasta vaziyette yatıyordum, bu yüzden şamanın gelmesi gerekti. Şaman şavıdıyla, yani rengârenk kumaş şeritlerinden yapılmış püskülüyle beni döverken yakalayıp onun elinden almışım. Hatta dediklerine göre bununla kalmayıp ocağın etrafında hoplayıp zıplayarak koşmuş ve beni kurtaracak ak bir koyunun şarkısını söyleyip kendimi şavıdla kamçılamışım. Önce beni yakalamak ve tekrar yatağa sokmak istemişler. Fakat vahşice karşı koymuşum ve beni yaşatmak istiyorlarsa bir koyunun kutsanması gerektiğinde ısrarcı olmuşum. Şarkı söylemeyi bırakan ve kafası karışan şaman, hemen dileğimi yerine getirmeye karar vermiş.

Bunun üzerine, arzu edilen koyun getirilmiş ve kutsanmış. Bunların hiçbirini artık hatırlayamıyorum. O günden bana yalnızca bulanık, bölük pörçük anlar kaldı. Havale geçirmiş olmalıyım. Kısa sürede iyileştim. İyi ki de öyle oldu. Dönüştüğüm çocuğun garip davranışları uzun süre dillerden düşmedi ve bir rivayet olarak zaman ve mekânda yayıldıkça tesiri arttı. Neyin daha çok hoşuma gittiğini söylemeliyim. Öteki çocuklara bundan bahsederken, hikâyeyi daha güzel kılan detaylar eklemekle kalmayıp beni daha önemli gösterecek başka ayrıntılarla süslemeyi de unutmadım. Nedeni bu muydu söyleyemem ancak, herkesin beni tanıdığı ve bana hayranlık duyduğu hissine kapılmıştım. Yabancılar benden bahsederken “İş-Maani’nin küçüğü?” diyordu ve bu en küçüğe gösterilen saygı onların ses tonunda rahatlıkla duyulabilirdi, İş-Maani babamın diğer adıydı.

Pürvü Yenge yine bir gün şamanlık yaparken muhtemelen tüm bu yaşananlar ikinci kez müdahale etmemin önünü açtı. Bu defa bilincim tamamen açıktı. Aniden ayağa fırladım ve erişebildiğim ilk kişinin başındaki örtüyü aldım ve onu sallayıp çığlıklar atarak, gece bozkırında görünmez varlıkların üzerine yürür gibi tuhaf sesler çıkarıp hırladım, tepine tepine kapıdan çıkan şamanı takip ettim. Ateşin titrek ışığında, korkuyla bana bakan yüzlerin taş kesilmesinden duyduğum memnuniyet içimi ürpertti. Bir adamın boğuk bir sesle adeta tıslayarak “Geri dön, seni yaramaz çocuk!” dediğini işittim fakat o sırada neredeyse eşiğe varmıştım ve geri dönmeye hiç niyetim yoktu. Aksine, bu yabancının benim kim olduğumu bilmeyişi bende şaşkınlık yarattı. Gülmeme engel olamadım, ancak sonra hemen ciddiyetimi takındım, öne atıldım ve sahip olduğum ne varsa hepsinden güç alarak devam ettim.

Gecenin karanlığında göremediğim ama önümde gizlendiğini var saydığım kötü ruhu kovması için şamanı yüreklendirdim. Şamanın kanatları altında yurta geri dönüşümün hemen ardından aynı ayıplayıcı sesin pişkinlikle ebeveynime yönelip “Yalnızca sizin mi en küçük çocuğunuz var!” dediğini duydum. Bir başka ses de “Öyle ya, haddi aştı. Kim bilir nereye varacak!” diyerek onu onaylıyordu. Bu ses Tuuday’ındı, onu derhal tanıdım.

Ne zaman büyük bir hayvan kessek, Tuuday hep orada olurdu. Bütün insanların arasında onun varlığı beni herkesinkinden çok rahatsız etti ve kendi kendime bir dahaki sefere sol kolunun altındaki o yağlana yağlana parlamış keçi derisinden çantasıyla aylımızın köşesinde belirdiği zaman ona yapacaklarımı düşündüm. Eskisi gibi köpeği zapt etmek için ona doğru koşacak mıydım? O sırada Şaman şarkısını kesti ve “Bırak öyle olsun. Onun da kendince sebepleri var. Aksi hâlde öyle davranmazdı” deyiverdi. Ona müteşekkirdim ancak devam edecek cesaretim kalmamıştı. Bu yüzden oturdum ve üzerlerine ağır bir sessizlik çökerken geride duran insanların ardına gizlendim. Ertesi gece kurtlar aylımızın sürüsüne saldırdı. Hayvanların bir kısmı kaçmaya başladı ve kısa sürede gözden kayboldular. Fakat gittikleri yöne doğru ateş edip sopalarla kovalara, kazanlara vurarak ve en ufak bir ses duyabilmek ümidiyle durup dinleyerek kurbanlarla bir şekilde gün ağarana dek irtibatta kaldık. Sanki hayvanlar bu seslerin kendileri için olduğunu biliyor ve meleyerek karşılık veriyordu. Gün doğarken atları eyerleyip ölü ve yaralıları geri getirmek için gübre sepetlerini yükledik.

Bir düzineden fazla hayvan telef olmuş, kalıntılarından yığınlar oluşmuştu. Köpekler günler ve geceler boyunca utanç ve öfkeyle dolu nafile yakarışlarla havlayıp uludular. Her felaketin bir suçlusu vardır. Bu defa hüküm benim için verilmişti. Eğer suçlama tek bir taraftan gelseydi, kendimi savunmayı denerdim muhtemelen. Kendimi suçluluktan kurtarmak için bunun yaşamın bir parçası olduğunu ve sıranın uzun zamandır böyle bir felaket yaşamayan aylımıza geldiğini söyleyebilir ya da en azından böyle olduğunu düşünebilirdim. Gelgelelim çok fazla insan, neredeyse herkes bana cephe almıştı; hatta annem bile. Beni bir delinin dahi olamayacağı kadar utanmaz olmakla suçlayıp kıpırdanmalarım ve feryatlarımla, tüm dünya görsün diye yüzünü kızarttığımı iddia etti. Babam da onunla aynı fikirdeydi.

Davranışımla ailemi utandırmaktan daha kötüsünü yapmış, gökleri öfkelendirmiştim. Çünkü doğumumda göklerin bana verdikleri arasında şamanlık yoktu. Sanki artık onların en küçük çocuğu değilmişim gibi, sesleri soğuk ve sertti. Diğer insanlar geldiler ve adeta anne-babamdan bedel talep edercesine davrandılar, zira ben kötü ruhları uyandırmış, küstahlığımla üzerimize çekmiştim ve neticede onların çocuğuydum. Çok geçmeden direnişim çöktü. Dizelerimde kimi andığımı hatırladım;

Arı börü, aza gooşu…
Açgözlü kurtlar, musallat ifritler…

Tabii ki onları üzerimize çekmek yerine uzaklaştırmayı denedim. Aslında onları tam olarak çağırmadım, kovalamaya çalıştım. Fakat isimlerini andığım bir gerçekti ve belki de isimlerini duyduklarında, hızla bize doğru geldiler ve beni pas geçip gittiler. Ne yazık, küstah olduğum kadar da kördüm. Bir kene gibi küçüldüm ve birinin, şarkımın o ölümcül dizelerini bir taş gibi kafama fırlatmasını acı içinde bekledim. Neyse ki kimse böyle bir şey yapmadı, gelgelelim her şey zaten yeterince kötüydü. Sürünün bu kaybının -eğer mümkünse- ne zaman telafi edileceğini bilmenin hiçbir yolu yoktu. Pişmanlığı ve hüznü uzun süre üzerimden atamadım. Bir daha asla şamanlık yapmayacağıma dair sessizce tekrar tekrar yeminler ettim. Zaman geçti. Şamanlarla ve gece ayinleriyle çevrili olmama rağmen sözümü tuttum. Onların seyirci ve dinleyicilerinden biriydim yalnızca, üstelik çok sessiz ve de suskundum.

Ne vakit bir şamanın ölüme ve şeytana karşı koyduğunu görsem kabahatim aklıma geldi. Pişmanlığın acı verici keskinliğini karın boşluğumda bir çekilme gibi hissettim. Yara kapanmış olabilirdi ama iyileşmekten uzaktı. Ve sonra kötü bir yıl gelip çattı. Benim mavi göğe meydan okuyup en güçlü silahlarımı, yani sözcüklerimi ona doğrultmamla sona erdi. Ona karşı çıktım ama o her zamanki gibi yanıtsız bıraktı. Erişilmez ve dokunulmazdı. Öfkeden deliye döndüm. Gök tam olarak neydi? Bunun yanıtını bulmalıydım. Önceleri korkuyor, intikam alacağından endişe ediyordum. Fakat kesinlikle hiçbir şey olmadı. Bu beni memnun edip yüreklendirse de aynı zamanda hayal kırıklığına uğrattı ve sinirlendirdi. Sanki annesinin gelip onu emzirmesini heyecanla bekleyen ve sonra hiç kimse gelmeyince ağlamaya başlayan bir süt kuzusundakine denk bir merak uyandı içimde. Benim ağlayışım her zaman şamanın şarkı söylemesi gibiydi. Nihayetinde yine şamanlığa başlamıştım, hem de eskisinden de abartılı biçimde. O uyanıştan beridir gökyüzüne sesleniyorum.

Benim dilim şiirdir, şarkıdır. Dizelerim çoğunlukla yakarışlardan, bazen de tehdit ve taşlamalardan teşekkül ediyor. Gökyüzüne yaklaşma arzusu duyduğumda insanlardan kaçıyorum. Şayet onlar şamanlığıma kulak misafiri oluyorsa bir hata yapıyorum demektir. Bu durumda azarlanmayı kabul etmeliyim. Ancak insanların gelip geçici ikazları hoş görülebilir. Onlar bana, Şamanın ruhani işinin bir çömlekçinin zanaatı için ellerini eğitmesi gibi öğrenilemeyeceğini hatırlatıyor. Zira yalnızca gökyüzü şamanlığa çağrıda bulunabilir ve bu hiçbir şekilde bir ödül değildir. Hatta ağır bir yük, neredeyse bir cezadır ve sulu gözlü, yufka yürekli bir insanın bu yükü taşıması imkânsız derecede zordur. Gerçek bir şaman kendini yüklerin en ağırını kader icabı yıllar boyu taşımaya mahkûm hisseder.

Şaman yengemiz bunun böyle olduğunu söyler. Bununla birlikte o yılki en talihsiz günden beri hiç dayak yemedim. Ebeveynimin bana karşı daha dikkatli davrandığını söyleyebilirim. Muhtemelen hepimiz için en iyisi bu. Zira sık sık kaçma arzusu duyuyorum. Nasıl ve nereye olduğu önemli değil ama bir kuş gibi uzaklara uçmayı ya da bir balık gibi yüzebilmeyi, tüm bu aciz insanlar ve hayvanlardan, bir günden diğerine başımıza ne işler açacağını kestiremediğimiz bu tekinsiz dağlar ve vadilerden uzaklara gitmeyi isterdim. Sözüm ona her şeyi bilen, gören ve duyan, fakat duyulmak ve görülmek istediğim anda sağır ve kör taklidi yapan dilsiz ve acımasız gökyüzünden hayli uzağa gitmek isterdim.

Eklendi: Yayım tarihi
dcanetwork_AWR-Brand Awr_CPM_Affiliate_ActolyeQDCABanner_Affinity_Multi_Banner_1x1_ActolyeQDCABanner_OSD0003CEJ
dcanetwork_AWR-Brand Awr_CPM_Affiliate_ActolyeQDCABanner_Affinity_Multi_Banner_1x1_ActolyeQDCABanner_OSD0003CEJ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

dcanetwork_AWR-Brand Awr_CPM_Affiliate_ActolyeQDCABanner_Affinity_Multi_Banner_1x1_ActolyeQDCABanner_OSD0003CEJ

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Edebiyat Eleştirisi ve Teori ~ Galsan TschinagEdebiyat Eleştirisi ve Teori

    Edebiyat Eleştirisi ve Teori

    Galsan Tschinag

    “Elbette edebiyat teorisi ve eleştirisi, üzerine kafa yorduğu edebiyat kadar eskidir. Düşünce tarihinde çok disiplinli, uluslararası ve son derece önemli bir alan olan edebiyat...

Beriahome Harf Kupa

Aynı Kategoriden

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur