Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Baskılara tüm gücüyle karşı koyan genç bir kadın…

Yedi yıl önce, düğün arifesindeki narin Leydi Jessica Sheffield hiçbir masum genç kızın hayal edemeyeceği kadar ateşli bir manzaraya tanık olur. Şaşkına düşen ancak tuhaf bir şekilde heyecanlanan genç kadın, skandallarla dolu Alistair Caulfield hakkındaki sessizliğini koruyarak evliliğine adım atar. Ancak Caulfield’ın cazibesi genç kadının hayalinde ateş gibi yanarak en yasak rüyalarını süslemeye devam eder.

Kalbini aşka açmaktan korkmayan genç bir erkek…

Alistair, gözlerinde tutkunun ateşi yanan bu ciddi genç kızın cazibesinden kaçarak uzaklara gider. Ancak yıllar sonra Jessica denizaşırı bir yolculuk için genç adamın gemisine adım attığında, yedi yıldır bastırdıkları arzularının esiri olurlar. Eğer bu tutkuya teslim olurlarsa, birbirlerine kapılıp gideceklerdir…

Erotik, kışkırtıcı ve reddedilemeyecek bir davet…

“Sylvia Day kitabında sempatik karakterler yaratıp ustaca bir kurguyla bezemiş. Cüretkâr ve açık aşk sahneleriyle süslü bir kitap!” -Publishers Weekly-

“Akıcı üslubu, harika karakterleri ve ilgi çekici sahneleriyle, ateşli ve seksi bir roman…” -Romantic Times-

***

İTHAF

The Stranger I Married’ı beğenen tüm okurlarıma; bu kitabı sizin için yazdım.

TEŞEKKÜRLER

Catalina Adası’ndaki bir devre mülkün yemek masasında hayal kırıklığıyla ağlarken, karşıma oturup beni teselli ettikleri için eşsiz dostlarım Karin Tabke ve Maya Banks’e sevgilerimle… Sizin dostluğunuz sayesine hayatım daha parlak bir hal aldı.

Bu hikâyeyi gerçekten de istediğim gibi yazmama izin veren editörüm Alida Condon’a teşekkürler. Yaptıkların benim için armağandır, hepsi için çok teşekkür ederim.

Bonnie H. ve Gina D.’ye kucak dolusu sevgüer, en iyi çevrimiçi sohbet odası moderatörleri sizsiniz! TheWîckedWriters.com sitesi için yaptıklarınıza minnettarım…

Ve The Wicked Loop’taki tüm mükemmel insanlara… Loop’a getirdiğiniz inanılmaz harikalar için teşekkürler.

GİRİŞ

Birbirleriyle boğuşan atletik yapılı erkekleri seyretmenin karşı konulmaz bir cazibesi vardır. Bu erkeklerin bitmek bilmeyen saldırganlık ve acımasızlıkları özlerinde var olan hayvani içgüdüleri ortaya çıkarır. Vücutları harcadığı fiziksel eforla, kadınların en ilkel güdülerini harekete geçiren bir güç sergiler.

Leydi Jessica Sheffield’in bir leydi olarak kendisine öğretildiği şekilde duygulardan yoksun bir kadın olduğu söylenemezdi.

Dar ve sığ göletin karşı tarafındaki çayırlıkta birbirleriyle kıyasıya boğuşan iki genç adamdan gözlerini alamıyordu. Bu adamlardan bir tanesi yakında kayınbiraderi olacaktı; diğeriyse onun, kadınlan baştan çıkaran yakışıklılığı sayesinde hak ettiği eleştiri oklarının büyük bir kısmından sıyrılmayı başaran arkadaşıydı.

“Ben de onlar gibi yerlerde sürünebilmeyi isterdim,” dedi kız kardeşi efkârlı bir sesle. Hester da Jessica gibi yaşlı bir çınar ağacının gölgesi altına oturmuş, boğuşan adamları seyrediyordu. Vücutlarım okşayan hafif bir esinti içinde bulundukları parktan, oldukça etkileyici bir görünüme sahip olan Pennington Malikânesine kadar uzanan otların hışırdamasına neden oldu. Güneş ışığını yansıtan altın sarısı taş duvarları ve varaklı pencere pervazlarıyla ziyaretine gelen herkesin içini huzurla dolduran bu malikâne, ağaçlarla kaplı bir tepenin altında geniş bir alana yayılıyordu.

Jess dikkatini tekrar elindeki nakışa verdi ve kendisi de aynı kabahati işlediği halde gözlerini adamların üzerine diken kız kardeşini azarlamak zorunda olmaktan üzüntü duydu.

“Kadınlar bu tür oyunları sadece çocukken oynayabilirler. Elde edemeyeceğimiz şeylere imrenmesek iyi olur.”

“Neden erkekler hayatları boyunca çocuk kalabiliyorlar da biz kadınlar genç olsak da yaşlıymışız gibi hareket etmeye mecbur bı­rakılıyoruz?”

“Çünkü dünya erkeklerin hayadan üzerine kurulu,” dedi Jess usulca.

Hasır şapkasının geniş siperliği altından birbiriyle boğuşan iki genç adama kaçamak bir bakış daha attı. Tam o sırada bağırarak verilen bir emir, itişip kakışan adamların donakalmasına ve onun da sırtının kasılmasına neden oldu. Aynı anda hepsi başlarını se­sin geldiği yöne çevirdi. Jess, iki genç adama doğru yürüyen kişinin nişanlısı olduğunu fark edince az önce duyduğu gerginliğin kıyıya çarpan bir dalganın hızını yitirmesi gibi yavaş yavaş kaybolduğunu hissetti. Şimdi bir kez daha günün birinde bir kavganın kaçınılmaz olduğu durumlarda hissettiği bu yoğun kaygıdan kurtulmayı başarıp başaramayacağım ve erkek öfkesinden korku duymayacak kadar iyi yetiştirildiği için hayatının sonuna dek bu öfkeye maruz kalıp kalma­yacağını merak ediyordu.

Halihazırda Tarley Vikontu olan ve gelecekte Pennington Lordu olması beklenen uzun boylu, şık giyinimli Benedict Reginald Sinc­lair, sahip olduğu gücün fazlasıyla bilincinde olan bir erkeğin kararlı adımlanyla çayırlığın karşı tarafına doğru yürüdü.

Benedict m doğuştan asil olmanın verdiği bu kibirli halleri, hem Jess’in rahatlamasını sağlıyor hem de onu nişanlasına karşı temkinli davranmaya zorluyordu. Bazı erkekler önemli birisi olduğunu bilmekle yetinir, bazılarıysa sahip olduğu önemi fark gözetmeksizin herkese karşı kullanma ihtiyacı hissederdi.

Hester onu altı ila on yaş arası daha genç gösteren inatçı bir ifade takınıp suratım asarak, “O halde kadınlar bu dünyaya neden geliyor?” diye sordu. Ardından elini sabırsızca yanağına götürüp Jessica’nm saçlarıyla aynı renk olan bal rengi buklelerinden birini geriye attı. “Erkeklere hizmet etmek için mi?”

“Erkekleri yaratmak için.” Jess kendisine coşkuyla el sallayan Tarley’ye aynı şekilde karşılık verdi. Onunla bir sonraki gün Sinc­lair ailesine ait şapelde, sosyetenin kalburüstü üyelerinin katılacağı bir törenle evleneceklerdi. Jess pek çok farklı nedenden dolayı bu düğünü dört gözle bekliyordu. Bu nedenlerin belki de en önemlisi babasının ne zaman gerçekleşeceği bilinmeyen ve görünüşte herhangi bir sebebe dayanmayan öfke nöbetlerinden nihayet kurtulacak ol­masıydı. Hadley Markisi toplumsal itibarın önemini ve bu itibarın korunmasında Jessica’nın üstlendiği rolü vurgulama hakkına sahipti ve Jessica da babasına bu hakkı çok görmüyordu. Şikâyetçi olduğu tek şey, Marki’nin onun yaptığı hataları düzeltmekte son derece sert bir üslup takınmasıydı.

Hester homudamr gibi bir ses çıkararak, “Bunlar babamızın sözleri,” dedi.

“Aynı zamanda dünyada hâkim olan görüş. Bunu bizden daha iyi bilen birisi olabilir mi?” Annelerinin Hadley vârisine tahammül edebilmek için gösterdiği bitmez tükenmez çabalar nihayet onun ha­yatına mâl olmuştu. Hadley Markisi bu ölümün ardından bir başka kadına katlanmaya zorlanmış, bu evlilikten bir kızı daha olmuş ve nihayet beş yıl önce yere göğe sığdıramadığı oğlunu kucağına almıştı.

“Ben Tarley’nin seni damızlık bir kısrak olarak gördüğünü dü­şünmüyorum,” dedi Hester. “Hatta sana âşık olduğundan eminim.”

“Bu doğruysa şanslıyım demektir. Ancak ben de onun gibi asil bir aileden gelmeseydim Tarley benimle asla evlenmek istemezdi.

Jess böylesine sert bir oyun oynadığı için erkek kardeşini azar­layan Benedict’i izledi. Michael Sinclair yaptıklarından pişman ol­muş gibi görünüyordu fakat Alistair Caulfield’in hiç de öyle bir hali yoktu. Küstahça demek yanlış olurdu belki ama olanlardan en ufak bir pişmanlık duymadığım gösterecek kadar gururlu bir duruşu vardı.

Bu adamlar son derece dikkat çekici bir üçlüydü; Sinclair kardeş­lerin koyu çikolata rengi gölgeleri olan saç bukleleri ve güçlü kaslara sahip vücutları, Mephistopheles’in gözdelerinden biri olduğu söylenen Caulfield’ın ise kömür karası saçları ve bir kadını rahatlıkla baştan çıkarabilecek kadar çekici yüz hatları vardı.

Hester öne doğru eğüip, “Bana onunla mutlu olacağım söyle,” dedi ablasma yalvarırcasına. Ayaklarının altında uzanan otlarla aynı parlaklıktaki yeşü gözleri endişe doluydu. Hester tıpkı açık renkli saç bukleleri gibi göz rengini de annelerinden miras almıştı. Jess’in gözleriyse babalarınınki gibi griydi. Hadley Markisinden kızına miras kalan tek şey göz rengiydi. Jess bu durumdan üzüntü duyduğunu söyleyemezdi.

“Niyetim bu yönde.” Elbette mutlu olacağının garantisini vere­mezdi ama şimdi Hester’ı boş yere üzmesine ne gerek vardı?

Tarleyyi babalan seçmişti ve karşılaşacağı sonuçlar ne olursa olsun, Jess bu evliliğe alışmak zorundaydı.

Hester ısrarcı davrandı. “Ne senin ne de benim, acınılacak bu şekilde ancak bu dünyadan ayrılarak huzur bulan annemizle aynı kaderi paylaşmasını istemiyorum. Hayattan zevk alıp tadını çıkar­mamız gerek.”

Jess oturduğu yarım daire şeklindeki mermer bankta yan tarafına döndü ve nakışım dikkatli bir şekilde yerde duran çantasına bıraktı. Hester’ın bu tatlı ve iyimser mizacım sonsuza dek koruyabilmesi için Tanrı’ya dua etti. “Tarley ve ben birbirimize saygı duyuyoruz. Onun dostluğu ve sohbeti hoşuma gidiyor. Zeki, sabırlı, ilgili ve nazik birisi. O kelimenin tam anlamıyla örnek bir erkek. Bütün bu saydıklarımı göz ardı edebilmem mümkün değil.”

Hester’m yüzündeki gülümseme, altına sığındıkları gölgeyi güneş ışığının yapabileceğinden çok daha parlak bir şekilde aydınlattı. “Evet, o gerçekten de örnek bir erkek. Şimdi babamın benim adıma da böyle yakışıklı bir seçim yapması için dua etmekten başka şansım yok.”

“Önceden gözüne kestirdiğin bir centilmen var mı?”

“Hayır, yok. Hâlâ bana en uygun özellikleri taşıyan bir aday arıyorum.” Hester, ciddi bir şeyler konuşuyormuş gibi görünen üç adama baktı. “Bu kişi Tarley’ninkine benzer bir unvan taşımalı ama aynı zamanda Bay Sinclair’den daha neşeli ve Bay Caulfield kadar da yakışıklı olmalı. Gerçi İngiltere’de -hatta belki daha da uzaklarda- Alistair Caulfield kadar yakışıklı bir adam olmadığı için daha azıyla yetinmek zorundayım.”

Jess, yan gözle sohbetlerinin odak noktası olan adama baktı ve kız kardeşine yalan söyledi: “Bence Alistair bir eş adayı olarak değerlendirilemeyecek kadar genç sayılır.”

“Saçmalama. Herkes onun yaşma göre çok olgun olduğunu söy­lüyor.”

“Bence o gereğinden fazla başıboş bırakıldığı için feleğin çem­berinden geçmiş. Arada epeyce fark var.”

Jess hayatına konulan sınırlamalarla boğuşurken Caulfield da tam aksine, fazla özgür olmanın sıkıntılarını yaşıyordu. Üç ağabeyi onlara uygun görülen rolleri üstlenip aile veliahtı, subay ve papaz olmuş, Caulfield’ın üstlenebileceği başka bir rol kalmamıştı. Annesinin onun üzerine titremesi de sorumluluk bilincini geliştirme ihtimalini azaltıyordu. Caulfield, kendini sürekli tehlikeye atması ve bahis ya da düellolardan kaçmamasıyla kötü bir üne sahipti. Jess’in onu tanıdığı birkaç yıl boyunca her balo döneminden sonra daha da ele avuca sığmaz bir adam haline dönmüştü.

“İki yıllık yaş farkının lafı bile olmaz,” dedi Hester ona itiraz ederek “Otuz yaşındaki birisini otuz iki yaşındakiyle kıyaslıyor olsaydık, bu söylediğin doğru olabilirdi. Ama on altı yaşındaki birisini on sekiz yaşmdakiyle kıyaslamak?.. Bence bu ciddi bir yaş farkı sayılır.”

Jess, Benedict’in annesinin hızlı adımlarla kendisine yaklaştığım fark edince telaşlı düğün hazırlıklarından nefes almak için verdiği molanın sona erdiğini anladı. Ayağa kalktı. “Her halükarda ilgini başka birisine yöneltsen iyi olur. Bay Caulfield’ın bu dünyaya fayda sağlayacak bir amaca hizmet etme ihtimali çok düşük. Bir ailenin gereksiz görülen dördüncü oğlu olarak içler acısı bir pozisyona sahip olması hiçbir yere varamayacağım açıkça belli ediyor. Ailesinin itibarlı isminden faydalanmak yerine tehlikeli işlerin peşinden koşması üzücü bir durum ama bu tamamen onun suçu ve sen de bu suça ortaklık etmemelisin.”

“Babasmm ona bir gemi ve bir şeker kamışı tarlası verdiğini duydum.”

“Büyük ihtimalle Masterson bunu oğlunun tehlikeli işlere olan merakını farklı şeylere yöneltme umuduyla yapmıştır.”

Hester iç geçirdi. “Bazen buradan uzaklara, çok uzaklara gide­bilmeyi istiyorum. Bunu arzu eden tek kişi ben miyim acaba?”

Jess kardeşine, kesinlikle değilsin, diyebilmeyi isterdi. Kendisi de zaman zaman oradan kaçıp gitmeyi düşünüyordu ama onun sı­nırları keskin çizgilerle belirlenmişti. Bu açıdan soylu bir aileye men­sup olmayan kadınlara göre çok daha şanssız sayılırdı. Onun Hadley Markisi’nin kızı ve müstakbel Vikontes Tarley olmak dışında ne önemi vardı ki? Babası ya da eşi uzun bir seyahate çıkmak istemediği sürece, Jess’in böyle bir fırsat elde edebilmesi mümkün değüdi. Ama şimdi duyduklarından kolayca etküenen kız kardeşine bu düşüncelerinden bahsetmesi, hem uygunsuz bir davranış hem de vicdansızlık olurdu.

Onun yerine, “Tanrı’nın izniyle ileride bütün bunları yapmana izin verecek bir eşin olacak,” dedi kardeşine, “sen bunu sonuna dek hak ediyorsun.”

Jess çok sevdiği pug cinsi köpeği Terbiyelinin tasmasını çözdü ve hizmetçisine çantasını almasını işaret etti. Kız kardeşi Hester’ın yanından geçerken durdu ve eğilip onu ahundan öptü. “Bu geceki yemekte gözlerini Lord Regmont’ın üzerinden ayırma. Yakışıldı ve fazlasıyla çekici bir erkek olan Regmont, çıktığı Avrupa seyahatinden yeni döndü. Döner dönmez karşılaştığı ilk güzellik sen olacaksın.”

“Sosyeteye takdim edilmem için iki yıl beklemesi gerekecek,” dedi Hester yüzünde memnuniyetsiz bir ifadeyle.

“Senin için beklemeye değer. Zevk sahibi her erkek bunu seni görür görmez fark edecektir.”

“O benden etkilense büe benim bu konuda bir seçim yapma şansım var mı sanki?”

Jess kardeşine göz kırptı ve kısık sesle, “Regmont, Tarley’nin yakın arkadaşı,” dedi. “Benedict’in gerektiğinde babama onun hak­kında güzel şeyler söyleyeceğinden eminim.”

“Gerçekten mi?” Hester’ın omuzlan gençliğin verdiği heyecan dolu beklentiyle kıpırdadı. “Bizi tanıştırmalısın.”

“Elbette tanıştıracağım.” Jess kız kardeşine el sallayıp oradan ayrılmaya hazırlandı. “Sen o an gelene kadar etraftaki serserilerle ilgilenme yeter.”

Hester elini yüzüne götürüp gözlerini kapıyormuş gibi yaptı ama Jess onun bulduğu ilk fırsatta tekrar karşısında duran adamlara ba­kacağından emindi.

Onun yerinde kendisi olsaydı kesinlikle böyle yapardı.

Michael Sinclair üzerindeki tozlan silkelerken uzaklaşan ağa­beyinin arkasından bakarak, “Tarley’nin sinirleri tepesinde,” dedi.

“Nasıl olmasını bekliyordun ki?” Alistair Caulfield yerde duran ceketini aldı ve kaliteli kumaşına yapışan birkaç otu silkeledi. “Adam yarın özgürlüğüne veda ediyor.”

“Balo döneminin en gözde kızıyla evlenecek. Bu pek de kötü bir kader sayılmaz. Annem onun Truvalı Helen’den bile daha güzel olduğunu söylüyor.”

“Mermerden yapılmış bir heykel kadar da soğuk.”

Michael bakışlarım Alistair’a çevirdi. “Pardon?”

Alistair aralarında duran sığ göletin üzerinden, peşinde küçük köpeğiyle birlikte çayırlıktan geçip eve doğru yürüyen Leydi Jessica Sheffield’a baktı. Genç kadının zayıf vücudu, rüzgârla birlikte üzerine yapışan açık renkli, çiçekli bir kumaşın altına gizlenmişti. Bir şapka yardımıyla güneşten koruduğu yüzü başka tarafa dönüktü ama zaten Alistair onun yüz hatlanm ezbere biliyordu. Böyle bir güzelliğe bak­madan geçebilmesi imkânsızdı. Bu durum sadece onun değil, diğer pek çok erkek için de geçerliydi.

Leydi Jessica’nın saçları doğanın bir lütfü gibiydi; Alistair o güne dek hiçbir sarışında bu kadar uzun ve gür saçlar görmemişti. Neredeyse gümüş rengi sayılabüecek kadar açık bir renge sahip olan bukleleri, aralarında onlara canlılık katan altın rengi gölgeler barındırıyordu. Sosyeteye takdim edilmeden önce saçlarım dağınık bıraktığı zamanlar olmuştu ama artık tıpkı yürüyüş biçimine olduğu gibi onlara da özen göstermek zorundaydı. Yaşı genç olmasına rağmen çok daha olgun bir kadınmış gibi sakin ve mesafeli görünüyordu.

“Açık renk saçlar, süt beyazı bir ten,” diye mırıldandı Alistair, “ve gri gözler…”

“Eee?”

Arkadaşının sesindeki alaya tınıyı fark eden Alistair daha etkileyici bir ses tonuyla konuşmaya başladı. “Ten rengi mizacıyla mükemmel bir uyum sağlıyor,” dedi çabucak. “Tıpkı buzdan yapılmış bir prensese benziyor. Ağabeyin onun bir an önce çocuk doğurması için dua etse iyi olur çünkü erkeklik organı buz tutma tehlikesiyle karşı karşıya.”

Ellerini koyu kahverengi saçlarının arasından geçirerek düzel­ten Michael, “Sen de biraz diline hâkim olsan iyi olur,” diye uyardı arkadaşını. “Sözlerini üzerime alınabilirim. Ne de olsa Leydi Jessica yakında ağabeyimin karısı olacak.”

Dalgın bir tavırla başını sallayan Alistair dikkatini bir kez daha hem fiziksel hem de sosyal anlamda kusursuz sayılan bu zarif kıza çevirdi. Onu seyretmekten büyük zevk alıyor ve dışım kaplayan por­selenin her an çatlamasını bekliyordu. Eskiden beri baskı görmek­ten hoşlanmayan ve artık buna karşı koymaya başlayan birisi olarak onun bu yaşta böyle bir baskıya nasıl katlandığım merak ediyordu. “Kusura bakma.”

Michael dikkatle Alistair’ı inceledi. “Onunla aranızda bir tartışma falan mı geçti yoksa? Ses tonun insana bunu düşündürüyor.”

“Belki dün gece bana selam vermediği için ona biraz dargın ola­bilirim,” diye itirafta bulundu Alistair sert bir sesle. “Onun beni gör­mezden gelmesi, oldukça çekici bir kız olan kardeşi Hester’ın samimi tavırlarıyla kıyaslanamaz bile.”

“Evet, Hester çok hoş bir kız.” Michael’ın hayranlığını ifade eden ses tonu, az önce kendisinin Leydi Jessica hakkında konuşurken kul­landığı ses tonuna öyle çok benziyordu ki Alistair sessiz bir soru so­rar gibi kaşlarım yukan kaldırmaktan kendini alamadı. Yüzü kızaran Michael sözlerine devam etti: “Jessica seni duymamış da olabilir.”

Alistair ceketini giydi. “Hemen arkasındaydım.”

“Sol tarafında miydin? Onun sol kulağı tamamen sağırdır.”

Alistair’ın bu bilgiyi özümseyip bir cevap vermesi epeyce zaman aldı. O güne dek hep Leydi Jessica’nın kusursuz birisi olduğunu dü­şünmüştü ama şimdi onun da bir kusuru olduğunu öğrenmenin içini rahatlattığını hissediyordu. Bu kusur onu bir Yunan tanrıçasından çok, bir ölümlü yapıyordu. “Bunu bilmiyordum.”

“Aslında çoğu kişi onun bu kusurunu fark etmiyor. Sadece büyük davetlerde gürültü fazla olduğu için zorluk yaşıyor.”

“Şimdi Tarley’nin neden onu seçtiğini anlıyorum. Etraftaki de­dikoduların sadece yansım duyabilen bir kadın bulunmaz bir nimet saydır.”

Michael homurdanarak eve doğru yürümeye başladı. “Jessica’nm içine kapanık bir kadın olduğu doğru,” dedi bu gerçeği kabullenerek, “ama zaten gelecekte Pennington Kontesi unvanını alacak olan bir kadına da bu yakışır. Ayrıca Tarley bana onun keşfedilmemiş pek çok özelliği olduğunu söyledi.”

“Hımm…”

“Buna inanmıyorsun belki ama fazlasıyla yakışıklı bir yüze sahip olmana rağmen kadınlar konusunda Tarley kadar deneyimli sayıl­mazsın.”

Alistair’ın dudakları alaya bir şekilde yukarı kıvrıldı. “Emin misin?

“Onun senden on yaş büyük olduğu gerçeğini değiştiremeyece­ğimize göre, evet, eminim.” Michael kolunu Alistair’ın omzuna attı. “Bence ağabeyimin senden çok daha olgun olmasının ona nişanlısının gizli yönlerini keşfetme üstünlüğü verdiğini kabul etsen iyi olur.”

“Ben öyle her şeyi olduğu gibi kabullenmekten hoşlanmam.”

“Biliyorum dostum. Ama az önce yarım bırakmak zorunda kal­dığımız güreş karşılaşmasında yenildiğini kabullenmek zorundasın. Birkaç dakika daha oynayabilseydik zaferime şahit olacaktın.”

Alistair, Michael’ın karnına bir dirsek attı. “Tarley seni kurtarmasaydı şu an merhamet etmem için yalvarıyor olacaktın.”

“Haydi canım sen de! Kazananı yarışarak belirlemeye ne…”

Alistair, daha Michael sözlerini tamamlamadan koşmaya başlamıştı.

***

Birkaç saat sonra evlenecekti.

Gecenin karanlığı yerini şafak sökmeden önce oluşan alacakaran­lığa bırakırken Jessica şalını omuzlarına sarmış, köpeği Terbiyeliyi Pennington Malikânesinin etrafını çevreleyen ormanın derinliklerinde gezdiriyordu. Köpeğin küçük taşlarla kaplı patikayı döven telaşlı adım­lan, aşinalığıyla Jessica’yı rahatlatan bir ritim tutturmuştu.

“Neden bu kadar seçici olmak zorundasın?” dedi Jess köpeğini azarlayarak. Serin havada bir sigara dumanı gibi görünür hale gelen nefesi, içini henüz kavuşamadığı sıcak yatağına kıvrılma arzusuyla dolduruyordu. “Yap bir yere işte.”

Jess’in öfkeli olduğunu anlayan Terbiyeli başım kaldırıp sahibine baktı.

Onun bu bakışlarına karşı koyamayan Jess, “Tamam,” dedi gö­nülsüzce. “Biraz daha yürüyelim.”

Bir dönemeçten döndüler ve Terbiyeli durup etrafı kokladı. Bu­rayı beğenmiş olmalıydı ki Jess’e arkasını verip bir ağacın önüne çömeliverdi.

Onun gözlerden uzak olma isteğine gülümseyerek karşılık veren Jess başını çevirip etrafa göz gezdirdi ve bu yolu gündüz saatlerinde daha detaylı bir şekilde keşfetmeye karar verdi. Bahçe ve ormanla­rında dikilitaşlar, Yunan heykel ve tapmaklarının kopyaları, bazen de Budist tapınaklarını andıran çardaklar olan pek çok malikânenin aksine Pennington Malikânesi arazisinin doğal güzelliğini ön planda tutmayı tercih etmişti. Jess’in yürüdüğü patikada, insana medeniyet ve yerleşik halktan kilometrelerce uzakta olduğu duygusu veren kısımlar vardı. Jess, bu duygudan fazlasıyla hoşlandığını fark etti; özellikle de kendisine sadece evlenerek elde edeceği unvan yüzünden ilgi duyan insanlarla saatler boyu anlamsız ilişkiler içerisine girdikten sonra.

“Gökyüzünde güneş ve benim üzerimde daha uygun giysiler var­ken,” dedi omzunun üzerinden, “seni burada gezdirmekten büyük zevk alacağımdan eminim.”

Terbiyeli işini bitirip tekrar ortaya çıktı. Tuvalet ihtiyacım gi­dermeye uygun bir yer bulabilmek için bunca zaman harcadıktan sonra sabırsızlanan köpek, tasmasını çekiştirerek eve doğru yürü­meye başladı. Tam Jess de onun peşinden gidiyordu ki sol taraftan gelen bir hışırtı Terbiyelinin durup dikkat kesilmesine neden oldu. Koyu renkli kulakları ve kuyruğu dikeldi; kahverengi, kaslı vücudu merakla gerildi.

Jess’in kalp atışları hızlandı. Bu ses bir yaban domuzuna ya da vahşi bir tilkiye aitse başı dertte demekti. Onu, gereklerine uygun davranmak için büyük çaba sarf ettiği ahlaki değerlere göre yargıla­mayan tek canlı olan köpeğine kötü bir şey olursa yıkılırdı.

O bunları düşündüğü sırada bir sincap hızla yolun karşı tarafına geçti. Jess rahatladı ve nefes nefese kalmış bir halde kahkaha patlattı. Ama Terbiyeli rahatlamak yerine onun gevşettiği tasmadan kurtulup öne doğru fırladı.

“Kahretsin. Terbiyeli!”

İki küçük vücuda ait tüyler bir anda gözden kayboldu. Kovalama sesleri de -yaprakların hışırtısı ve köpeğin hırıltısı- kısa bir süre içerisinde duyulmaz oldu.

Jess ellerini öfkeyle havaya kaldırdı ve yürüyüş yolundan ayrılıp ezilmiş yapraklarla kaplı patikayı takip etmeye başladı. Bu takibe öylesine dikkatli bir şekilde odaklanmıştı ki neredeyse çarpana dek geniş bir çardağa ulaştığını fark etmedi. Hemen yolunu değiştirip sağ tarafa döndü.

Etrafa hükmeden sessizlik bir kadının boğuk kahkahasıyla bo­zuldu. İrkilen Jess tökezleyerek durdu.

“Elini çabuk tut, Lucius,” dedi kadın ısrara bir sesle nefes nefese. “Yoksa Trent yokluğumu fark edecek.”

Wilhelmina ya da diğer adıyla Leydi Trent. Jess nefes almaya bile çekinerek hiç kıpırdamadan olduğu yerde durdu. Etrafta belli belirsiz duyulan bir çatırtı vardı.

“Biraz sabret sevgilim,” dedi tamdık bir erkek sesi, tecrübeli ol­duğunu belli edecek şekilde ağır ağır konuşarak. “İzin ver de ödediğin bedelin hakkını vereyim.”

Çardak bu defa daha gürültülü bir sesle çatırdadı. Daha hızlı ve sert bir sesle. Leydi Trent’in boğazmdan bir hırıltı koptu.

Alistair Lucius Caulfield. Trent Kontesiyle zina halinde. Yüce Tanrım. Bu kadın Caulfield’dan en az on yaş daha büyüktü. Tamam, güzel bir kadındı ama neredeyse annesi yaşındaydı.

Caulfield’a ikinci ismiyle seslenildiğini duymak insanın tüylerini diken diken ediyordu. Belki de bu isim onun?.. Görünenin aksine, belki de bu ikisinin arasında derin bir ilişki vardı. Güzel kontes çapkın Caulfield kendisine âşık olduğu için mi ona hiç kimsenin kullanmadığı ikinci ismiyle seslenme cesareti bulmuştu?

“Sen ödediğim parayı sonuna dek hak ediyorsun,” dedi Kontes bir kedi gibi mırlayarak. Yüce Tanrım. Belki de bu bir yakınlıktan çok bir alışverişti. Bir anlaşma. Karşısındaki kadına hizmet sunan bir erkek…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıGünaha Davet
  • Sayfa Sayısı400
  • YazarSylvia Day
  • ÇevirmenMüge Kocaman Özçelik
  • ISBN9786053430575
  • Boyutlar, Kapak13,5 X 21,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviPegasus Yayınları / 2013-3

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur