Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen


Her Şeyde Tanrı’yı Görmek!

Rahmetli Prof. Annemarie Schimmel ile takriben yirmi sene önce bir arkadaşım vasıtasıyla tanışmıştım. Bir akşam ona misafir olduk; bu ağırlıklı olarak İslamın mistik boyutları ve İslamın güncel sorunları üzerinde yoğunlaşan bir sohbet akşamıydı. Ayrılırken, gülümseyerek, “Bir çocuğum daha oldu.” demişti; yeni çıkan bir kitabını kastederek. Hatırladığım kadarıyla Şark Kedisi adlı kitabıydı. Hallac hakkında yazdığı hacmi küçük, içeriği büyük kitapçığı da yeni çıkmıştı veya çıkacaktı.
Hallac konusunda bilinçsiz bir gönül bağını saymazsak, bir bütünlük arzetmeyen sınırlı bilgiye sahiptim. Schimmel’in “Hallac” derlemesini büyük bir heyecanla okudum. Bir daha okudum; sonra Türkçeye çevirdim ve kendime sakladım. Elinizdeki kitapçık bu heyecanın bir yan sonucudur.*
Hallac’ın büyüsüne kapılmamak elde değil. Onun son nefesine kadar sergilediği asil duruş, ademin yaratılış Fikrinin arkasındaki Tanrısal gayenin boyutuna dair bir işaret olmalıdır. Ölüm anında şöyle diyor: Tanrım, “Şimdi Sen’in bu kulların toplandılar, dinlerine bağlılıklarından dolayı beni öldürmek ve böylece Sana daha yakın olmak istiyorlar. Onları affet!…” Bu sözleri bütün hukuk ve ahlak kurallarına aykırı bir şekilde hunharca şehit edilen bir “insan” darağacında söylüyor! Hallac, adem için erişilmesi olanaksız bir ölçüdür – asalet, hoşgörü, fedakârlık, sadakat, sabır ve ilâhî aşk konusunda: “Musibetlerle beni pare pare etsen de, Sen’i her zaman daha fazla seveceğim!”

 


* Bu kitap yayıma hazırlanırken, “Aman bir yerde bir yanlışlık yapıp Büyük Hallac’a karşı bir kusur etmeyelim.” diyerek çırpınan Işık ve Ferruh Gençer’e katkılarından dolayı teşekkür ediyorum. Bu çalışmada onların emeği daha fazladır. Daha doğrusu ve güzelini bulabilmek için hemen hemen her cümleyi, bazen kelimeleri tartıştık. Çünkü burada sözkonusu olan metin, zat-ı şahsına münhasır bir üslup sahibi Annemarie Schimmel’in diliyle “Hallac el-esrar ” ile ilgiliydi!

 

O bir dini değil, bütün yaratılmışları kapsayan müşterek bir gayeyi, ruhun nihai hedefi ilâhî aşkı telkin ediyor; daha doğrusu onu bir sembol olarak yaşıyor. Aynı zamanda bir aile babası olan, yani aile sorumluluğu taşıyan bir “insan” olarak Hallac’ın, hiçbir şahsi hesap yapmadan canı pahasına haksızlığa karşı baş kaldırması, İslam dinini ilkel ırkçı siyasî emellerine alet eden bir yönetimin zulmü altında ezilen mazlumun yanında yer alması, ideal insan için güncelliğini hiçbir zaman kaybetmeyen bir motivasyon unsurudur.
Hallac, inançta dürüstlüğün, fedakârlığın ve her şeyden önce cesaretin sembolüdür: “Elleri bağlı bir insanın ellerini kesmek kolaydır. Er odur ki, sıfat elini arşın üzerinden çeke ve kese.” Onun telkin ettiği inanç tarzı olağanüstü hümanisttir. Ona göre ana gaye insandır, insanın Tanrı aşkında yanıp “yok” olması, daha doğrusu cüzi nurun Mutlak Nur’da ebedîleşmesi veya onun ifadesiyle “fanîlikten kurtulup ezelîde fena bulması”dır. Bu anlamda insan herhangi bir din için yaratılmamıştır, bilakis ortaya çıkış sebebi insan olan her bir din, vasat insanı Tanrı’ya yaklaştıran bir yardımcı unsurdur, bir yoldur, bir öğretidir; daha fazlası değildir. Zira, onun bin yıl önce dediği gibi, “İlâhî Hakikat’i din ışığı ile arayan kimse, güneşi yıldızların ışığı ile arayan insana benzer.”
Hallac’ın telkin ettiği inanç korkuya değil, akla ve gönüle bağlıdır. Duygu-akıl-hakikat onda iç içe, bir bütündür. Bazen, “Tanrım, ya beni benden al, ya beni bana geri ver ki, ben huzura kuvuşayım.” şeklinde feryad-ı figan ederek insanın duygularını altüst ederken, bazen kısa ve öz, “O’ndan O’nunla kurtul!” diyor.
“Elleri bağlı denize attı ve seslendi: Dikkat et, su ıslatmasın seni!” Altaylılar da hayatı bir akar suya benzetiyorlar. Bedenleşen ruhun hayat denizinden ıslanmadan çıkması mümkün mü? Bu sembolik ikilem nasıl aşılacak?
Hallac’ı okuduğu zaman insanın aklına şu soru geliyor: Kim, Kim’dir? Hallac cevap veriyor: “Ben, O’yum, benim sevdiğim O, ve O, benim sevdiğim O, Ben’im.” Hazmı zor bir söylem! İnsanın şaşkınlığı geçmeden o devam ediyor: “O’nu tanımak iddiası, cehalettir. O’na daima hizmet ettiğini düşünmek, saygı eksikliğine işarettir. O’nunla mücadeleden sakınmak iddiası, deliliktir. O’nun huzuruna kanmak, ahmaklıktır. O’nun sıfatlarını tartışmak, şaşkınlıktır. O’nu tanıdığını söylememek (bu konuda susmak) korkaklıktır. O’na yaklaşmaya çalışmak, cesarettir. O’nun uzaklığına şükredip memnun kalmak, basit (aşağı) bir zihniyettir.” Hallac’ın diğer bir ilginç yönü de onun Türklere duyduğu yakınlıktır. Onun Horasan Türkleri ve o devirde Halife’nin ordusunda paralı askerler olarak çalışan Türk kökenli askerler arasında çok sayıda dostlarının olduğunu biliyoruz; örneğin Bağdatlı ünlü sufilerden Türkistan kökenli Şibli de bunlardan biridir.
Hallac, Türk boylarının İslamın duygusal-mistik yüzüyle tanışma ve bu yüzü sevme sürecinin öncüsüdür. Yesevîlik ve Bektaşîlik gibi Türk kökenli akımların ilham kaynağıdır. İpek Yolu 1’i yazarken,* Doğu Türkistan’ın en ücra köşelerinde Hallac’ın izlerine rastladığımda kendime şu soruyu sordum: Acaba Hallac gibi büyük bir İslam sufisinin Türklerle bu denli ilgilenmesinin sebebi neydi? Şeriat İslamı’na ve hilafete muhalif görüş ve aykırı davranışlarıyla çevresini ürküten, iktidar kaygısı taşıyan halifeliği korkutan ve sonunda Halife’nin ve ulemanın müşterek kararıyla hunharca katledilen bu dervişin Türkistan’ın “kâfir Türkleri”yle ne alâkası olabilirdi? Çünkü Tanrı âşığı bu dervişin bizim anladığımız mânâda dinlerle, inanmak veya inanmamakla bir işi yoktu. Ve nitekim diyor ki: “Ben dinlerin ne olduğu konusunu çok düşündüm. Neticede gördüm ki, dinler, bir kökün çeşitli dallarıdır.**

* Bkz. G.Ahmetcan Asena, İpek Yolu 1: Çin-Doğu Türkistan, İstanbul, 2009

** Altay inancında da, “dinler sağlıklı bir bedenin gerekli uzuvlarıdır” deniliyor.

 

Bir insandan, onu alışkanlıklarından alıkoyan ve bağlarından koparan bir din seçmesini talep etme. O zaten varlığın sebebini ve yüce gayelerin mânâsını kendisinin en iyi anladığı şekilde arayacaktır!
İran’ın Horasan bölgesinde yoğunlaşan eski bir Türk boyunun adının halen Halac (Kalac) olması üzerinde durmaya değmeyecek bir tesadüf müdür? Hallac’ın birtakım fikirleri ile eski Türk Tengriciliği arasında ana hatlar itibarıyla ilginç paralellikler dikkati çekiyor. Tesadüf mü yoksa müşterek hafıza mı? Araştırmaya değer bir konu!
Hallac’ın daha çok yanlış yorumlanan “Ene’l-Hak” sözüyle özdeşleştirilmesi, onun daha geniş kitleler tarafından anlaşılmasına engel oluyor; oysa bana göre Hallac olgusunun anahtarı “İçindeTanrı’yı görmediğim hiçbirşey görmüyorum.” sözüdür. Halk dilinde de “Hak’tan geldik, Hakk’a gideceğiz” denilmiyor mu? Hallac ne güzel söylemiş: “Ah Tanrım, Sana şükretmekten aciz olduğumu biliyorsun; o hâlde benim yerime Sen kendine şükret; zira gerçek şükür sadece budur.”

 

G. Ahmetcan Asena

 

 

Giriş

 

Eğer İslam tasavvufunu gerçekten anlamak istiyorsanız, Hallac’ı ve eserlerini tetkik ediniz.” demişti hocam Prof. Heinrich Schaeder. Ben o zaman genç bir öğrenciydim. Profesör Schaeder de yıllar önce Hallac üzerine çalışmış ve onun hakkında şunları yazmıştı:
“Hallac’ın İslam dininin derinliklerinde ifadesini bulan kabullenme ve saklamanın en son ve en saf sonucu olan Tanrı’nın birliğine mükemmel bir aşk ile teslim olmaktaki maksadı, gizliden ve sadece kendi için ermişlik mertebesine ulaşmak değil, bilakis onu anlatmak, onda yaşamak ve onun için ölmekti.”
O günden beri Hallac’a duyduğum hayranlık hiç bitmedi. Ölümünün üzerinden geçen bin yıl içinde sayısız sufi, şair, münekkid ve ilim adamını büyüleyen Hallac, beni de büyülemişti. 922 yılında vahşice şehit edilen sufi her an her yerde varlığını sürdürmüş, onun “Ene’l-Hak” (Ben Yaratıcı Hakikatim) feryadı, İslam dünyasında ve bilhassa Türk ve İran kültürlerinde, Hindistan’ın mahallî lehçelerinde, yüzlerce ve binlerce esrik dizede aksiseda bulmuştur. Mehtaplı akşamlarda Sind vadisinin en ücra köşelerinde,

 

Âşıklara sorun, aşk ne bekler
Şayet bana inanmazsanız,
Mansur misali olanlar söyler!

 

dizeleriyle karşımıza çıkabilen Hallac bazen de Keşmir’de benzeri şarkılarda veya Pencap ve Dekkan’ın hayranlık uyandıran müziğinde, çoğunlukla babasının adıyla, yani “Mansur” olarak tekrar tekrar dile gelmektedir. İslam ile imansızlık arasındaki sınırın ötesine geçebilen ve cezbe halinde sadece Hakikat’i söyleyen aykırı sufilere her zaman bir örnek olan Hallac, bu sufilerin eserlerinde bir panteist olarak gösterilmiştir. Asıl anlamı “Ben Yaratıcı Hakikatim” olan “Ene’l-Hak” sözü de, “Ben Tanrı’yım” şeklinde yorumlanmış ve İslamın ilk devirlerinden beri tasavvuf çevrelerinde Allah’ın en güzel 99 isminden biri olan Hak sözcüğü, Hallac’a istinaden, Allah yerine kullanılmıştır.
Hallac sadece sufilerin arasında değil halk arasında da tanınıp bilinmektedir. Bir defasında, İstanbul’da yataklarımızın keçeleşen pamuklarını, yay ve tokmağının ritmik vuruşlarıyla çözüp ayıran bir hallactan, Hallaclar Loncası’nın piri sayılan Büyük Mansur’un yaşadığı ızdırabı ve acıklı ölümünü bütün teferruatı ile dinlemiştik. Çileyi ve zulmü bilerek ve isteyerek sineye çeken Hallac, modern Şark şairlerine göre, yerleşik âdetlerin dışında kalan ve kişisel dindarlığı yaşarken belli sosyal reformları da gerçekleştirmek isteyen ilerici dindarlar için bir örnektir. Kelimesi kelimesine doğru olmasa da, Hallac’ın yaptıklarının bu modern yorumu, onun çağdaş entelektüeller arasında bu kadar yaygın bir etkisi olmasına bir nedendir. Muhalif görüşleri yüzünden Hint yarımadasında yargılanan veya hapse atılan ilerici yazarlar ise, “darağacı ve yağlı ip”in gerçek âşıkların (veya daha iyi bir geleceğin kavgasını veren insanların) bir kaderi olduğu ve olacağı düşüncesiyle kendilerini teselli etmişlerdir. Zaten, Hallac da, varolan düzenin kavramadığı veya kavramak istemediği şeyleri söylememiş miydi?

 

Kalpte saklı olan sırrı
İfşa etmeyeceksin
Darağacında söyleyebilirsin,
Fakat minberde asla!

 

19. yüzyılda, Mirza E. Galib* Delhi’de yazdığı bu dörtlükle, eski bir motif işlemiştir: Hallac ilâhî aşka dayalı tevhid sırrını açıkladığı için yargılanmıştır. Zira Tanrı ile insan arasındaki aşk sırrının bu şekilde ifşası yasaktır. Vuslat üzerine alenen konuşmak edebe aykırıdır. Tasavvufî yoruma göre “Ene’l-Hak” cesur bir sözdür. Ve Hallac, bunun bedeli olarak ölümü tatmak zorundadır. Sel gibi taşan aşk, saliki çoştursa bile, şeriat onun susmasını gerektirir.
Aynı nedenle, “mutedil” sayılan tarikatlara mensup sufiler de dahil olmak üzere, çok sayıda münekkid, Hallac’ın “Ene’l-Hak” diye haykırmasını onun hamlığının bir işareti olarak yorumlamışlardır. Onlara göre Hallac, şayet gerçek vahdete (Tanrı’yla birlik) ermiş olsaydı, susardı. Zira “Kazan, içindeki su tam kaynamadığı sürece gürültü çıkarır.” ve “Kervan, hedefe vardıktan sonra can sesleri susar.” Öyleyse Hallac aslında Allah’ın cezbesine kapılmamıştır. O, ilâhî vahyin ağırlığını kaldırmaya muktedir olmayansı. bir kaptır, bu yüzden de çabuk taşmıştır!

Daha sonraki yüzyıllarda yaşayan birçok sufi, Hallac’ı panteist olarak kabul etti ve onun meşhur sözünü de “bütün varlıkların birliği”nin bir ifadesi şeklinde yorumladılar. Bu nedenle de, Hallac’ın 17. yüzyıldan itibaren tanınmaya başlamasıyla birlikte ilk Avrupalı araştırmacılar da, onu “katıksız bir panteist” olarak gördüler. Yapılan bu ilk yorumların kaynağı olan protestan din adamı F.A.D. Tholuck’un 1821’de yayımlanan Ssufismus sive theosophia persarum pantheistica adlı eserinin başlığında bile İslam tasavvufunun “panteist karakterinden” yola çıkılmaktadır.

 

* Mirza E. Galib (1797-1869), Hindistan’da Türk Babür İmparatorluğu’nun siyasî ve ekonomik bakımdan çökmeye başladığı bir dönemde yaşadı. 9. yüzyılda Gazneli Mahmut ile başlayan, sonra Babür ve oğullarıyla yaygınlaşıp sağlamlaşan Türk asıllı yönetimin 19. yüzyılın ortalarında (1858) yıkılmasıyla, Hindistan’daki bin yıllık Türk ve Müslüman hâkimiyeti de son buldu. Türk asıllı bir subayın oğlu olarak dünyaya gelen Mirza Galib, şiirlerini Urdu dilinde (Türkçe, Farsça, Sanskritçe, Arapça vs. karışımı bir dil; bugün Pakistan’ın resmî dilidir.) yazmıştır. Çoğunlukla tasavvuf içerikli olan şiirleri, bugün hâlâ Pakistan ve Hindistan’da okunmakta ve yaşamaktadır. (c.n.)

 

Ve bu eserde Hallac’ın “inanılmaz bir cesaretle alenen panteizmin peçesini yırttığı” ileri sürülmektedir. Bu düşünceler, Tholuck’un faydalandığı kaynaklarla ilgilidir. Onun elinde, Bağdatlı şehidin panteist olduğunu iddia eden, geç devirlerde yazılmış Farsça eserler vardı.
Vaktiyle Almanya’nın ilk büyük Arap filologu Johann Jacob Reiske (ö. 1774), Hallac’ın Tanrı’ya şirk koştuğunu iddia ederken, Fransız Bartholome d’Herbelot, Bibliothe`que Orientale adlı eserinde Hallac’ı “gizli bir Hıristiyan” olarak göstermiştir. Bu görüş daha sonra August Müller ve Adalbert Merx gibi bilimcilerce de benimsenmiştir. Bu görüş Hallac’ın insanî ve ilâhî fıtrat hakkında söylediklerine dayanır. Bir süre önce Teoloji bölümünde bu doğrultuda sayfa sayısı epey kabarık bir doktora tezi de yayımlanmıştır. Tezin sahibi N. M. Dahdal, Hallac’ı, Hıristiyanvari düşünceleri yüzünden katledilen gizli bir Hıristiyan olarak göstermeye çalışmıştır. Hallac’ı akıl hastası olarak gören bilim insanları da vardır. (Vaktiyle Hz. Muhammed’i de bir psikopat olarak görenlerin çıktığı gibi!) Başka bir grup bilimci de, Hallac’ın elde kalan az sayıdaki sözlerinde, katıksız bir monizm* olduğunu iddia etmişlerdir. A. von Kremer ve daha çok Max Horten, Hallac’ın “Ene’l-Hak” sözü ile Upanişadların “Aham Brahmasmi” (ben Brahma’yım) arasında bir paralellik kurmuşlardır. Bu eğilime zaman zaman bugün de rastlanmaktadır, özellikle de bazı Müslüman Hint bilimciler arasında…
Hallac’ı doğru bir şekilde anlamak, Louis Massignon’un bir ömür boyu süren çalışmaları neticesinde mümkün olmuştur. Massignon, Hallac’ın bütün risalelerini -bulabildiği kadarıyla- yayımlayarak, büyük sufinin İslam tasavvufu içindeki rolü konu sunda yeni bir anlayışın oluşmasını sağlamıştır.

 

* Var olan her şeyin bir olduğu öğretisi. (c.n.)

Ancak, Massignon’un, eserinde, Hallac gerçeğinin tarihî boyutu ile daha ilk devirlerde ortaya çıkan ve gelişen efsanevî boyutunu her zaman birbirinden ayırmamış olması, N. M. Dahdal tarafından eleştirilmiştir. Ancak ilk devir Arap kaynaklarındaki sayısız tarihî bilgiye rağmen şehit Hallac’ın gerçeğe uygun bir biyografisini hazırlamak hemen hemen imkânsızdır.
Elimizde, Hallac’ın oğlu Hamd’dan kalma bir hayat hikâyesi var. Bu belge, tarihî gerçeğe en yakın olanıdır, ancak bu da rivayetlerle takviye edilmiştir. Diğer bir kaynak da Massignon’un yıllarını vererek topladığı şiirlerdir. Bunlar Hallac’ın mistik deneyimlerini anlamak açısından çok önemlidir. Bu şiirlerde, Hallac’ın, Tanrı’ya yakınlık ve uzaklık arasında nasıl ızdırap çektiği; bu ızdırabı nasıl can-ı gönülden arzuladığı ve nadir vuslat anlarını nasıl dile getirdiği, güzel ve ilâhî bir dille anlatılmaktadır. Elinizdeki kitapta yer alan bilgiler Hamd’ın kısa biyografik notlarının yanı sıra Massignon ve Paul Kraus’un Ekber el-Hallac adlı eserde topladıkları bilgilerden kaynaklanmıştır.
Hallac’ın hayatıyla ilgili sathî bilgileri şöyle sıralamak mümkündür: Hallac, yaklaşık 858 yılında İran’ın güneyindeki Fars eyaletinde, Beyza’da doğdu. Pamukçuluk bakımından zengin olan Tustar veya Vazit’te büyüdü. Hallac mahlası, baba mesleğinden kaynaklanmış olabileceği gibi, gençliğinde gösterdiği bir keramete de bağlı olabilir. Oğlu Hamd’a göre, Hallac, kalpleri tamamen “altüst” ettiği için sevenleri arasında Hallac el-esrar şeklinde isimlendirilmiştir. Takriben iki yıl Şeyh Sehl bin Abdullah et-Tüsterî’ye(ö. 896) şakirdlik yaptı. Şeyh Tüsterî’nin İslam tasavvufuna en önemli katkısı, ezelî nur teorisini geliştirmiş olmasıdır. Bu teoriye göre, Hz. Muhammed’in nuru, ezelî nur olarak kabul edilir ve bütün yaratılışın sebebi olarak görülür. Hallac, bu düşünceyi daha sonra Kitab et-Tavasin adlı risalesinde şiirsel bir dille ele almıştır. Bir süre sonra, aşağı yukarı on sekiz yaşlarındayken Bağdat’a giden Hallac, burada zamanın iki önemli sufisine şakirdlik yaptı. Abbasi Halifeliğinin başkenti olan Bağdat aynı zamanda İslam dini içindeki tasavvuf akımının da merkeziydi.
Bu akım, hızla büyüyen ve zenginleşen İslam İmparatorluğunda, dünyaperestliğin yaygınlaşmasına şüphe ile bakan ilk devir Müslümanlarının katı çileciliğinden doğup gelişmişti. Kendilerini Kur’an’ın derinliklerine bırakan ve dinî vecibeleri içselleştirip derinlemesine yaşayan bu zahitler, muhtemelen Suriye, Irak ve Lübnan’ın Hıristiyan rahipleri ile İslam topraklarının doğu sınırında yer alan Kuzey Afganistan’ın Baktirya bölgesinde yaşayan Budist rahiplerden ve diğer dinlerde göze çarpan çileci akımlardan da etkilenmişlerdi. Müslüman zahitlerin bir kısmı Hıristiyan münzeviler gibi yünden yapılmış elbiseler giyerlerdi; hattâ buna istinaden onlara sufi (suf yani yün) adı verildiği tahmin ediliyor. Fakat onlar safiyet kökünden türettikleri safa kavramını kullanmayı tercih etmişlerdir.
Karanlık çilecilik dünyasına saf Tanrı aşkı düşüncesi, bilebildiğimiz kadarıyla, Rabia adlı bir kadın suŞ (ö. 801) tarafından sokulmuştur. Rabia, cehennem korkusunu veya cennet ümidini aklına getirmeden Tanrı’ya yönelmiş ve ilk defa mutlak Tanrı sevgisini dile getirmişir. Rabia’nın düşünceleri kendinden sonra gelen sufileri derinden etkilemiş ve 9. yüzyılda Kuzey İran’dan Mısır’a kadar İslam dünyasının her tarafında tasavvuf akımları yayılmaya başlamıştır. Mürşitler müritlerine nefse hiçbir kolaylık tanımayan en sert özdenetimi telkin ediyorlardı. İnsan ile Allah arasındaki aşkı her zaman incelikli kelimelerle tanımladılar. Oysa gayet iyi biliyorlardı ki “Aşktan daha latif hiçbir şey yoktur ve kavramlar sadece kavramın kendisinden daha latif birşeyle ifade edilebilir. Bu yüzden de aşk ifade edilemez.” (Sümmün el-Muhib, ö.900). İlâhî Bir’liğin gittikçe daha derinlerine inen sufiler, İslam ile (bilhassa tasavvufî İslam), özellikle Pers etkisiyle Irak’ta yaygınlaşan dualist Zerdüşt öğretisi ve Hıristiyan teslis öğretisi arasına net sınırlar çektiler. Fiilin tek Fail’i O’dur, evet, O’nun Bir’liği o kadar saftır ki, O tek Mevcuddur.
Tevhidin bu tür sırları Bağdat’ta küçük ezoterik çevrelerde konuşuluyordu. Ancak sufiler bu sırları, uzun ve çileli bir hazırlık sürecinden geçmemiş, onların dili ile, tarikatın hâl ve mertebelerini yaşamamış; tövbe edip tevekkül, sabır, korku ve ümide sığınmamış; mutlak “huzur”un basamaklarını takdir-i ilâhîyle çıkmamış; ister rahmet, ister ceza şeklinde olsun, O’nun tarifi mümkün olmayan rahmetinden başka bir şeye ümit bağlamamış ham kimselere açmanın ne kadar tehlikeli olduğunun idraki içindeydiler.
Bu arada tarikat yolunda ilerlemenin ruhsal mertebeleri aşağı yukarı sistematize edilmişti. Sonunda genelde Tanrı aşkı veya Tanrı idraki vardı. Sufinin nihai hedefi “Fena Fillah”, yani “Tanrı’ da fanî olmak” idi. Bu hâl Ortaca. Alman mistiklerinin isabetli bir şekilde Tanrı’da yok olmak (Entwerden) olarak isimlendirdikleri hâldir. Onların hedeşeri var olmadan önceki hâllerine, yani “sadece Tanrı’nın var olduğu”, yani özne ile nesne arasındaki ayrılığın olmadığı, Tanrısal birliğe (tevhid); Tanrı’nın yaratılmamış ruhlara hitap ettiği âna geri dönmekti. Tanrı o zaman ruhlara şöyle sormuştu: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” ve onların cevabı, “…Evet Rabbimizsin, şahidiz…” (Sure 7/172)* olmuştu. Bu elest bezminde ruhların tek Tanrı’ya hizmet etmeleri, O’nun birliğine inanmayı ve hem hayatta, hem de kıyamet gününde O’nun Bir’liğine şahadet etmeyi taahhüt ettikleri bu “ezelî akit”, sufilerin dünya görüşünün esasını oluşturmaktadır.

 

* Araf suresi, 172. ayet. Kadim and’ın içildiği an; Tanrı’nın ruhlara; “Elestübi-rabbiküm?” (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) diye sorduğu gün. (Kur’an-ı Kerim’den yapılan tüm alıntılar, Elmalılı Hamdi Yazır mealinden alınmıştır.)(c.n.)

 

Zamanın yönetimi sufilere şüpheyle baktığı için, Bağdatlı mürşitler ilâhî sırların alenen konuşulmasının ne kadar tehlikeli olduğunu biliyorlardı. “Ben demek hakkı, sadece Tanrı’ya mahsustur.” diyen Harrâz ve özellikle onun daha genç çağdaşı Bağdatlı Cüneyd gibi mürşitler müritlerine, konuşmalarında telmih ve tevcih yolunu tutmalarını telkin ediyorlardı. Önceki sufilerin eserlerinde görülen paradokslar da gerçeği alenen söylemek yerine gizlemek çabası olarak görülebilir. Üç harfi köklerden üretilen ve istenen istikamette türetilebilen, ancak buna rağmen kökündeki farklı mânâları tamamen kaybetmeyen Arap dili, üstü kapalı ifade tarzı için ideal bir araçtı. Zaten eski tasavvufî metinleri tercüme etmenin zorluğu da burada yatmaktadır. Kaldı ki, bu tür metinlerin edebî dil güzelliğini çevirilerde aynen vermek de mümkün değildir.
Genç Hüseyin ibn Mansur el-Hallac, işte böyle bir ortamda Bağdatlı mürşitlerin arasına girdi. Onlardan ders aldı ve içlerinden birinin kızıyla evlendi. Ancak çok geçmeden kayınpederi kızını “çok kurnaz bir sihirbaz ve sefil bir kâfir”le evlendirdiğini anladı! Diğer mürşitlerle de geçinmekte zorluk çeken Hallac, hac niyetiyle Mekke’nin yolunu tuttu. Orada sürdürdüğü riyazet hayatı çok geçmeden çağdaşlarını dehşete düşürdü. Rivayetlere göre, Bağdat’a döndükten sonra bir gün tasavvufî bir meseleyi danışmak üzere Cüneyd’in kapısını çalan Hallac, onun “Kim o?” sorusuna, “Ene’l-Hak” cevabını verir. Bunun üzerine Cüneyd onu, “Bakalım kanınla hangi darağacını lekeleyeceksin” şeklinde lanetler.* Bu olayın 896 yılında, yani Hallac otuz sekiz yaşlarındayken vuku bulduğu tahmin ediliyor. Öyle anlaşılıyor ki, halkın Hallac’a teveccühü çağdaşları ve bilhassa Bağdatlı sufiler arasında kıskançlıklara yol açmıştı.

* Attar’ın Tezkiret ül-Evliya’da naklettiği rivayete göre, iki sufi arasındaki konuşma şöyle devam ediyor: Bunun üzerine Mansur cevap verdi: “Beni ağaca astıkları gün, sen de suretini değiştiresin, başka elbise giyesin ve benim katlime fetva veresin.” Hallac’ın ölüm fetvası ayrıca 84 şahide imzalatıldı. Attar, bunların arasında Bağdatlı Cüneyd’in de bulunduğunu rivayet ediyor: Cüneyd’e de yaz dediler. Cüneyd, derviş hırkasını çıkardı, ulema hırkasını giydi ve dedi ki: “Biz onun zahirine hüküm veriyoruz ki, katledilmelidir. Bâtınını Tanrı bilir.” (c.n.)

 

Bağdat’ı ve ailesini terkeden Hallac, bir kaç sene İslam İmparatorluğunun kuzeydoğusunu gezer; Doğu İran, Türkistan ve Sistan’ı dolaştıktan sonra Güney İran üzerinden geri döner. Ahvaz üzerinden Basra’ya geçer. Gittiği yerlerde sürekli vaaz eder ve halkı Allah yoluna çağırır. Rivayete göre, Basra’dan dört yüz müridi ile birlikte ikinci hac yolculuğuna çıkar.
Bir süre sonra Bağdat’a geri döner. Ahvaz’daki ailesini yanına getirtir ve kendi ifadesiyle, “kâfirler diyarına giderek halkı Hak yoluna çağırmaya” karar verir. Hallac’ın düşmanları onun Hindistan’a ünlü ip oyunu gibi Hint büyülerini öğrenmek için gittiğini ileri sürerler. Gemiyle Basra’dan Gucerat’a geçen Hallac, Sind vadisini dolaşarak Pencap’a ve muhtemelen Keşmir üzerinden Türkistan’a* geçer. Seyahatleri esnasında ne kadar insanın İslam dinine geçmesini sağladığını bilmiyoruz. Fakat Sind, Pencap ve Keşmir gibi bölgelerin mistik halk şiirinde Hallac adına diğer bölgelere nispeten daha çok rastladığımızı söyleyebiliriz. Her ne kadar bu yörelerin edebiyat eserleri daha sonraki devirlerde yaratılmışsa da, biz onun ektiği tohumların insanları ilâhî aşk ve birlik fikirlerine hazırlamış olduğunu kabul edebiliriz. Hallac’ın faaliyetlerini şüpheyle takip eden merkezi idare, onun Sind vadisini gezerken o devirlerde İslam dünyasının her tarafında ortaya çıkan ve tehlikeli bir huzursuzluk kaynağı olarak görülen aşırı Şii grubu Karmatlar ile irtibat kurmuş olabileceğinden endişeleniyordu. Zira Karmatların ezoterik öğretisi siyasî bir darbeyi hedefliyordu.

Oğlu Hamd’ın bildirdiğine göre, Bağdat’a dönen Hallac, dünyanın dört bir yanından mektuplar almaya başlar.

 

* Hallac’ın Türkistan (Kaşgar üzerinden Uygurların bugünkü Turfan yakınlarındaki başkenti Koco, daha sonra oluşacak olan Karahanlılar devletinin ilk başkenti Balasagun ve benzeri önemli yerleşim merkezlerini) bölgesini gezdiği ve Türkler üzerinde halen canlılığını koruyan derin bir etki bıraktığı bilinmektedir. Yesevîlik ve Bektaşîlik gibi büyük Türk tarikatlarında Hallac’ın özel bir yeri vardır.(c.n.)

 

Hallac’a esrarengiz ad ve unvanlarla hitap edilen bu mektupların arasında Orta Asya’daki Maniheistlerin* zengin desenli el yazmalarında olduğu gibi çok kıymetli kağıtlara yazılmış olanlar da vardı. Tabii bu arada muhalif sufilerin çekememezliği iyice artmıştı; yönetim de onun faaliyetlerini yakın takibe almıştı. Hallac’ın böyle bir ortamda yeniden hacca gittiğini görüyoruz. Orada iki sene kaldıktan sonra tekrar Bağdat’a döner. Burada bir arsa alır ve meşhur vaazlarına başlar. Bağdat pazarlarını gezerken anlaşılması güç ifadelerle halkı kendini öldürtmeye çağırması, mutaassıp Müslümanları şaşırtan sözleri, haykırışları, yüksek sesle ağlamaları ve uluorta gülmeleriyle halkı dehşete düşürmesi Hallac’ın farklı vecheleri olarak rivayet olunur.

Düzen yanlılarının Hallac aleyhinde olmalarını anlamak mümkündür. Bu sırada “platonik” aşk üzerine bir kitap yazan en katı mezhebin temsilcileri de Hallac’a düşman oldular ve bir iftira ile onu saraya ihbar ettiler. Zira Hallac’ın mutlak Tanrı aşkı ve insanın, vecdin nadir anlarında yaşadığı yaratılmış insanî ruh ile yaratılmamış (yani ezelden var olan) ilâhî Ruh arasındaki aşk ve vuslat öğretisi, ilâhiyatçılara ve ulemaya göre caiz ve mümkün değildi. Bir yandan da siyasî durum, Hallac gibi şüpheli kişilerin üzerindeki denetimin yoğunlaştırılmasını gerektiriyordu. Sürekli değişen ve birbirine düşman hükümet üyelerine bağımlı genç Halife, ülkedeki Sünnî ve Şii grupları kontrol altında tutmanın gayreti içindeydi. Fakat malî durumun da kötü olması, ülkede yönetimi zorlaştırıyordu. Hallac tasavvuf çevrelerinden yeni muhalifler edinince, beklenen oldu ve yönetim Hallac’ın tutuklanmasına karar verdi. Bunu önceden haber alan Hallac kaçtı, fakat kısa sürede
yakalandı. Ayaklarına zincir vurularak zindana atıldı. İlk yargılanmasından sonra nispeten yumuşak muamele gördü ve bir zindandan ötekine nakledildi.

* Bugünkü Doğu Türkistan bölgesinde meskûn başta Uygurlar olmak üzere birtakım Türk boyları, Hıristiyan-Mazdeist karışımı Mani dinine inanmaktaydılar. (c.n.)

 

Hallac’ın, bir hastalığını tedavi ettiği tahmin edilen Halifenin annesinin araya girmesi neticesinde, mahkumiyet hayatı kolaylaştırıldı ve mabeyinci Nasr el-Kuşurî, Hallac’ın sadık bir dostu olarak kalmaya devam etti. 919 yılından sonra, belki de yaşanan büyük malî kriz neticesinde siyasî şartlar da iyice ağırlaşmıştı. Bu sırada Hallac altı ya da yedi yıldır hapisteydi.
Hallac’ın, mabeyinci Kuşûrî’nin adamlarının yanı sıra bir çok gardiyan ve cezaevi hizmetlisine, “ölüleri diriltmeye muktedir olduğunu ve ruhların ona hizmet ettikleri”ni anlatması, vezir Hamid’in de kulağına gitti. Hallac’ın evi arandı. Verilen bilgilere göre, “aramalar esnasında bazıları altın mürekkeple Çin kağıdına yazılıp brokar ve ipekle ciltlendikten sonra kaliteli deriyle kaplanmış çok sayıda risale ele geçirildi. Bunların arasında içlerinde garip örneklerin yer aldığı yazışmalar vardı. Mektuplarda Hallac arkadaşlarının dünyanın dört bir yanına dağılmalarını istiyordu. İnsanları onun yoluna çağırmalarını; kendisinin onlara öğrettiği gibi, nihaî hedefe varıncaya kadar ilmi hâlden hâle, mertebeden mertebeye adım adım aktarmalarını ve bunu yaparken de herkese kendi akıl ve anlayış, algılama ve itaat ölçülerine göre hitap edilmesini öğütlüyordu. Ayrıca kendisine sorulan sorulara verilen cevaplar da bu risalelerde yer alıyordu. Bunların pek çoğunda sadece yazan ve yazılan kişilerin anlayabileceği sembolik ifadeler kullanılmıştı. Tomar hâlindeki kağıtların bazılarında resimler, resimlerin içine bir çember şeklinde Allah’ın (cc) adı ve bunun içine de “Ali’ye rahmet” cümlesi öyle itina ile işlenmişti ki, bunu ancak dikkatle inceleyen ve düşünen kimse çözebilirdi.
Nihayet vezir başkadıyı Hallac’ın ölüm kararını imzalaması için ikna etmeyi başardı. Karar ayrıca seksen dört şahide imzalatıldı ve 23 Zilkâde 309’da (26 Mart 922) infaz edildi.
Elde kalan raporların çoğunda Hallac’ın darağacı ve çarmıhtaki ölümü üzerinde durulmaktadır. Tam onun azuladığı bir ölüm olmuştu; halkı sürekli olarak -dinin müdafaası için- kendini öldürtmeye teşvik eden o değil miydi! Zira halk, Hallac’ı öldürmekle, işlediği hayrın mükafatını alacak; Hallac da hasretiyle yanıp tutuştuğu Tanrısına kavuşacak, O’nda fena bulacaktı. Acaba burada Massignon’un dediği gibi, “kendini başkaları için kurban etme ülküsü”nden söz edilebilir mi, bilmiyorum. Fakat Hallac, çağdaşlarından birinin ifade ettiği gibi, ölümü sevgiliye götüren bir köprü gibi gören, uzun şehit sufiler zincirinin ilk halkasıdır. O günden itibaren Hallac’ın adı, aşk yolunda kendini mutlak aşka kurban eden ve âşıkın mâşuktan gelen her cefaya severek katlandığını ve hattâ bu cefayı hararetle arzuladığını örnek alan ve bu yüzden duygusuz din adamları ve zalim yönetimler tarafından öldürülen herkes için bir sembol olmuştur.
İşte Hallac menkıbede karşımıza bu şekilde çıkmaktadır ve bu şekildeki bir Hallac efsanesini yıkmak pek de kolay bir iş değildir -onun aleyhinde ve hattâ ona düşman yeni ve eski devre ait bu kadar kaynağa rağmen!- Tutucu Sünnî çevreler daima onun sözlerine karşı olmuşlardır. Bir kısım çağdaşları gibi daha sonraki devirlerde yaşayan bazı yorumcular da onun Tanrı’nın ikili tabiatını anlatan gizli bir Hıristiyan olduğunu zannetmiş olabilirler. Fakat Hallac’ın Hıristiyanlığa özgü terimleri kullanmış olması, kesinlikle bu inancın bir ispatı olarak gösterilemez. Unutulmamalıdır ki, Hıristiyan düşünüş tarzı o çağda Yakın Doğu’da çok yaygındı ve o çevrelerde geliştirilen terminolojinin bir bölümü bütün din âlimleri ve sufiler arasında kullanılmaktaydı. Massignon, Hallac’ın Kur’an-ı Kerim’deki Hz. İsa menkıbesini kendine örnek aldığını göstermektedir; fakat Hallac, “Allah’ın Peygamberi”nden söz ettiği zaman, N. M. Dahdal’in iddia ettiği gibi Hz. İsa’yı değil, daima derin saygı duyduğu Hz. Muhammed’i kastetmektedir. Her sufi gibi Hallac da kesin bir biçimde Kur’an’ın emirlerine göre yaşamaktaydı; hattâ küçük bir kısmı günümüze kadar ulaşan bir de Kur’an tefsiri yazmıştı. Kur’an’la yaşamak onun için “kıyamet gününü yaşamak”tı. Çünkü Allah’ın kelâmı olan Kur’an, olmuş ve olacak her şeyi ihtiva etmektedir. Sufinin gayesi, onun mânâsının derinliklerine inmek ve daima yeni mânâlar keşfetmektir. Peder Nwyia haklı olarak, tam ve kesin mânâsıyla Kur’an’a göre ve Kur’an’da yaşayan ilk devir sufileri için “hafızanın Kur’an’laştırılması”ndan söz etmiştir. Aynı şey, “Tanrı’nın en sevgili kulu” Hz. Muhammed’e duyulan sevgi ve saygı için de geçerlidir. Hallac, mürşidi Tüsterî’nin Hz. Muhammed hakkındaki “ezelî nur” teorisini ele alarak şiirsel bir üslupla yeniden işlemiştir. Ve sıradan bir din âlimi, Peygamber’in hadis ve sünnetlerini rivayet yoluyla gittikçe uzayan bir zincir hâlinde birbirinden öğrenirken, Hallac’ın Rivayet adlı risalesinde bildirdiğine göre, o bütün bu bilgileri kaynağından ve hattâ Kur’an’da olmayan Tanrı kelâmını ilâhî güçlerden öğreniyordu.
Hallac’ta en çok dikkati çeken yön, onun Tanrı iradesine bu derece canlı iştirakidir. Tanrı, hiç şüphe yoktur ki, ulaşılması mümkün olmayandır. Yaratılanın her boyutunun üstündedir. Yücedir. Her şeyden münezzehtir. Lahuttur, bütün zamanlardan ve her yaratılmıştan önce vardı ve dolayısıyla ulaşılması mümkün değildir. Fanî insanı O’ndan ayıran, ezeliyet öncesidir. Fakat Hallac’ı n telkin ve tecrübesine göre, lahut olan Tanrı’nın bir de nasut (insanlık) tarafı vardır ki, bu Âdem’in yaratılmasında tecelli etmiştir. Bu yüzden Âdem karşımıza, Tanrı’da saklı nasutunun aynası olarak, “hüve hüve” (o, o) şeklinde çıkmaktadır. Hallac, sık sık zikredilen bir beytinde şöyle demektedir:

Ben, O’yum, benim sevdiğim O,
ve O, benim sevdiğim O, Ben’im.

Bunun mânâsı da şudur: “Tanrı ezelî nazarı ile ezelî suretini temaşa etmektedir.”

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıHALLAC “Kurtarın Beni Tanrı'dan“
  • Sayfa Sayısı117
  • YazarAnnemarie Schimmel
  • ÇevirmenG. Ahmetcan Asena
  • ISBN978-9944-396-94-3
  • Boyutlar, Kapak13,5 - 19,5, Karton Kapak
  • YayıneviPan Yayıncılık / 2011

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur