Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Olayın geçtiği yer, Kuzey Denizi’nin kıyı şeridi. Bir yanda, her zaman son sözü söylemeye inat eden Doğa, öte yanda ise, denizin saldırılarına karşı koymak ve ondan mümkün olduğunca fazla toprak ‘çalmak’ için çaba harcayan yöre insanlarının direnci ve mücadelesi. Doğaya meydan okumanın sembolüne dönüşen bir set inşa etme projesi ve bu projenin arkasındaki ödünsüz, kibirli bir insanın trajediye dönüşen hayatı. Kuzeyin sisli karanlık denizlerine gizlenmiş ürpertici, akıl almaz, doğaüstü güçlerin yuttuğu bir insanın, hayalet olarak geri dönüşü. Fantastik korku edebiyatının olduğu kadar modern bireyin trajedisinin düzyazı biçimindeki bir örneği.

Hayalet Süvari: Akıl ile doğaüstü güçlerin çatışması.

***

ÖNSÖZ

“Duyulurlaşıyor sesler,
Derinliğin üzerindeki”

Lukács, “Burjuvalık ve Sanat İçin Sanat; Theodor Storm” başlıklı denemesinde (1909) burjuva bir yaşam tarzı ile sanat için sanat anlayışı arasındaki bağı önce genelde ele alır. Cevabını aradığı ya da bildiği soru, öncelik hayatta mı, yoksa sanatta mıdır sorusudur? Lukács’a göre, bu iki düzlemin aynı kişi içinde dengeli bir birliktelik oluşturması imkânsızdır; bu iki yandan biri, ötekine baskın çıkmak durumundadır. İşte, Theodor Storm, hayatı sanata feda etmeyen yazar tipinin örneğidir. Yazarlık onun için çalışma, kendisini topluma bağlayan, toplum için yararlı olmasını sağlayan, yalnız, yalıtılmış bir hayat sürmesini önleyen bir etkinliktir.

Sanatı her şeyin önüne koyan, bu kaygıyla sanatçı yeteneğini geliştirmeye büyük önem veren birinin hayatında, hayatın ağırlık noktasının yeteneğe doğru kayması tehlikesi baş gösterecektir. Burada artık sanatçının mesleği, işi, hayat için değil, hayat, meslek (sanat) için vardır, ama işte bu tür bir yetenek ile özdeşleşmiş bir sanat çalışması, kendisinden, niteliğinden kolay kolay emin olunamayacak bir şeydir; hayat ile çalışma arasındaki ilişki bu anlamdaki sanat yeteneği üzerinden kuruldu mu, kişi korkunç depresyonlara, sinir krizlerine sürüklenip duracaktır. Eser (çalışmanın ürünü sanat eseri) dönüp hayatın anlamı, amacı olmuş, hayatın merkezi içten dışa kaymış, “kesin olmayışların kabaran denizine” düşmüştür.

Lukács’ın, edebiyat eleştirisi tarihi içinde çok önemli bir yer tutan Ruh ve Biçimler başlıklı, yaklaşık 25 yıl önce çevirip çevirisini kaybettiğim bu çok ünlü kitabının içinde yer alan denemesinin birkaç satıra sığdırdığımız bu girişi, ‘sanatı sanat için’ yapmayan, yazarlık mesleği ile hayatı arasındaki dengeyi, hemen hep hayatı öne alarak kurmuş olan Storm’un edebiyatçılığını değerlendirebilmemiz için verimli bir tespittir. Storm, hayatını sanatın içinde eritip, Lukács’ın sözünü ettiği krizleri, depresyon ve yıkımları yaşamaya niyetli biri değildi. Hayatı ile mesleği (yazarlığı) arasındaki ilişkiyi, hayatı öne çekerek kurmuştu. Storm başka bir Alman yazarı E. Mörike ile Stuttgart’ta buluştuğunda, Mörike, sanat çalışmasını kastederek, “insanın gerisinde bir iz bırakacağı kadar olmalı” demiştir. “Aslolan hayattır ve bu asla unutulmamalıdır.” Storm anılarında, Mörike’nin genç bir arkadaşını (kendisini) uyarmak için bunları söylemiş olduğu izlenimini edindiğini yazacaktır.

Peki hayatı sanatın büyüsüne, yetenek yarışmasına feda etmeye yanaşmayan Storm’un yazarlık hayatı hakkında neler söylenebilir? Hangi hayattır bu? Hangi coğrafyanın, hangi çağın ve sosyal katmanın hayatı?

Sanatın, yazma kaygısının, yeteneği yükseltme, öteki yeteneklerden geri kalmama takıntısının, neredeyse sağlıklı bir hayat sürme endişesiyle bile bile dışlandığı bir örnekle karşı karşıyayızdır burada. Theodor Storm’un hayatı, sağlığı korumaya yönelik hijyenik bir önlem almış gibi yüksek sanat kaygısını hep kapı önünde tutmuştur. Hayat ile sanat arasındaki ilişkiyi bir trajedi düzlemine tırmandırmaya hiç niyeti yoktu onun. Storm’un hayatı sağlıklı, sorunsuz, karmaşıklıktan uzak, güvenli, her türlü trajediyi kapı dışında tutmayı, bundan etkilenmemeyi, en azından hayatının ritmini bozmamayı beceren, gelenekçi bir burjuvanın hayatıdır. ‘Trajedi bile onun hayatı için mide rahatsızlığı ve soğuk algınlığı gibidir,’ der Lukács; derin, sarsıcı olaylar, onda hiçbir zaman trajediye dönüşmez. Hiçbir zaman herhangi bir şey çözülmez bir sorun oluşturmamıştır onun hayatında. Çok sevdiği karısının ölümü bile. Bu ölümün ardından E. Mörike’ye yazdığı mektupta, “Ben hemen çözülecek adam değilim,” diye yazar.

Storm’un özelinde gördüğümüz gibi, çalışma, şiir ve öyküler alanından hayata uzanan etki, şöyle bir ışıldayan sınırlı bir yansı gibi de olsa, söz konusu olan edebiyatsa, başka her sanattan daha fazla, dönemin akımlarının ve etkilerinin bu çalışmada payı olmalıdır. Dönelim Storm döneminin sosyo-ekonomik, politik koşullarına.

Almanya’da birçok gelişme, özellikle de iktisadi (ekonomik) gelişme, başka birçok Avrupa ülkesindekinden oldukça sonra başlamıştır. Bu ülkede eski toplumsal yaşama biçimleri, gelenek ve alışkanlıklar, başka bir yere göre çok daha uzun süre ayakta kalmıştır. On dokuzuncu yüzyılın ortasında Almanya’da, özellikle de ülkenin kenar bölgelerinde, yirminci yüzyılın başındaki burjuvazi ile kesin bir karşıtlık oluşturan eski burjuvazinin hiç değişmeden, bütün gücüyle varlığını koruduğu kentler bulunmaktaydı. Bu eskiye bağlı burjuvazinin kucağından, onun hakiki temsilcileri olan Storm, Keller gibi yazarlar çıktı. Kaldı ki bu yazarlar, neyin temsilcisi olduklarının da farkındaydılar; durumlarını entelektüel düzlemde içselleştirmeleri anlamında değil de tarihsel duyguları, pratik, etkili yaşama biçimlerine taşımış olma anlamında. Bu gerçekçiler için yurt, köken, sınıf en belirleyici etmenler; hayatın başlıca değer alanlarıydılar; aslında yurdu, ait oldukları sınıfı, kökenlerini sevgiyle anlatmaları, bu düzlemler ile ilişkilerinin asıl belirleyici özelliği değildi; bunu başka yazarlar da (daha önce ve aynı yıllarda) sıkça, hatta onlardan daha heyecanlı ve coşkulu bir dille yapmışlardı. Storm ve Keller için yurt, sınıf, köken, yaşadıkları bölge, soyut, genelleştirilmiş birer değer değil, duyulan, algılanan, yaşanan, elle tutulur şeylerdi; buralıyım, burada doğdum, köklerim burada! Bunun sonucu da, ancak ana toprağın taşıdığı şeyi sahici duygularla ve güçlü gözlerle kavramalarıydı; insanları anlamaya çalışırken, bu toprakların, buradaki geçmişin ve geleneğin birikimleri ve değerleri ile hareket ediyorlardı. Her şeyin ölçüsü, somut, yaşadıkları o ‘dar’ sosyo-kültürel, tarihsel coğrafyanın içinden alınmıştı. Bu anlamda, onların eserlerinde bu eskiye bağlı Alman burjuvazisi tarihselleşmiştir. Almanya’nın belli bölgelerinde (kentlerinde) hâlâ bütünlüğünü koruyan bu eski burjuvazinin bu son yazarlarının eserlerinde, koyu gölgeler yapan ışıklar, en sıradan hayatların üzerine düşer. Eski Alman burjuvazisinin “modernleşmeye” başladığı bir döneme rastlayan bu kişilerin metinlerinde, hâlâ ayakta duran bir yandaki o eski hanların, meyhanelerin, dans salonlarının, odaların, ev içlerinin, mobilya ve eşyanın masalsı, fantastik pırıltıları, karşı yanda da “Tanrı’nın bahçesinde” hayatın bu dünyadaki sonuna işaret eden demirlerle çevrili, itinalı düzenlenmiş mezarların ve ölümün sessizliği yansır ve artık bir anı olarak da olsa, o eski rokoko tarzı, muhafazakâr burjuva evlerinin canlılığında, bu mekânların ince, saf, basit, biraz da dar kafalı insanları karşımıza çıkarlar. Şeyler neyse o olarak kalırlar onun anlatılarında; ironi, şeyleri fark edilmeyecek kadar belirsiz sarar, (Hauke’nin muhtemel evliliğine, papaz kocasının alacağı paradan ötürü sevinen kadın gibi) ama Storm’un gözleri bu nesneler, insanlar üzerinde onları okşayarak kayar ve onların yitip gidişine melankolik bir şekilde bakar.

Ama bu geçip gitmenin, bitiş yolunda olmanın şiiri, Storm’da, bir başka gerçekçi yazar G. Keller’deki kadar bilinçli düzenlenmemiştir. Hissedilen bir bitiştir bu onda, açıklanan, yorumlanan değil.

Onun insanları, moderne dönüşümün farkında olmaksızın emin adımlarla bildikleri yolda yürürler; ne kendilerini ne de bu eski burjuva dünyasına aidiyetlerini bir sorun olarak kavrarlar. Ve dönüşümün zorunluluğu, yeninin zorlamaları onları bir kader gibi sarsa da, bu tek bir kişinin kaderiymiş gibi görünür okura; bir tek kişinin başına gelmiş, gelebilecek bir şey gibi. Toplumun, sosyal çevrenin, sarsıcı, kader oluşturucu bir olaydan etkilenişinin ne düzeyini ne de boyutlarını bulabiliriz orada. Genelde bu ‘eski’ burjuva cemaatinin içinde hâlâ her şey güven içinde ve sarsılmaz bir sağlamlıkla ayakta durur gibidir. Kaderin darbelerini, talihsizlikleri, sabır ve metanetle, gözyaşlarını bastırarak seyreder bu insanlar. Gerçek güçleri sabır ve tahammüllerinde yatar onların, hayatın, sevincin, mutluluğun gözlerinin önünden hızla geçip gittiğini seyredişlerinde; Alman (eski) burjuvazisinin yeni dayatan hayat karşısındaki gücüdür onlarda yansıyan; kadere boyun eğişindeki güç. Öyleyse Storm istese de istemese de moderndir; bir şeyler gözlerden yitip kaybolmakta, birileri de bu kaybolanın arkasından hüzünlü gözlerle bakmakta, ama yaşamaya devam etmekte; o geçen ile birlikte yok olmamaktadır, ama içinde hiç geçmeyen, hiç kaybolmayan ve ebedi yaşayan şey, hatıralardır onun; bir şeyler vardı ve geçip gitti; bir zamanlar bir şeyler şöyle de olabilirdi…

Görüyorum beyaz giysinin önümden uçup geçtiğini
Ve senin hafif, yumuşak bedenini
Ve her zamankinden daha tatlı akarak fışkırıyor ıtırı
gecenin

Ve rüya içinde gibi, çanak yaprağından bitkilerin
Hep, hep seni düşündüm;
Ben uyumak istiyorum; ama sen dans etmeye
mecbursun.

Goethe’nin Faust’ta, “insanlığın en iyi yanı” diye tanımladığı “onun ürperme; dehşete kapılma” özelliğini, Theodor Storm’un bugün hâlâ geçerliliklerini ve etkilerini koruyan şiirleri ve özellikle de Hayalet Süvari uzun öyküsü için geçerli kılabiliriz. Bu uzun öykü, Storm’un son usta eseridir. Denetlenemez, kavranamaz olanın karşısındaki ürperti, dehşet, Storm edebiyatının kasvetli, ürkütücü rengini oluşturur. Storm’un gerek şiirlerini gerekse de öykülerini, müzikten alınma bir terimle söyleyecek olursak, bir kontrapunto tekniğiyle yazılmış metinler olarak tanımlamak mümkündür. Kontrapunto, melodinin alt alta bir ya da daha fazla (karşı) notayla oluşturulması ise, Storm metinlerindeki o şeytani güçlerin, akıl dışı dünyanın, bildik tekin dünyaya eşlik etme, onlarla birlikte hayatın melodisini ıslıkla çalma durumunu bu kavramın çok iyi özetlediğini düşünebiliriz. Bu akıldışı, kasvetli, karanlık hava, yazarın yaşlanmasıyla azalacağına artmış, hayatı tehdit edici, meşum bir hal almıştır.

Yukarıda Lukács denemesinden yaptığımız sınırlı özette, Storm şiirlerinin ve öykülerinin hatırlardan, hatırlananlardan beslendiğini, geriye dönük olduklarını söyleyip bunun benimsenebilir bir açıklamasını getirmeye çalıştık. Özetlemenin sonuna aldığımız ve ayak üstü çevirdiğimiz şiir de, Storm’un duygusallığına bir işaret. Artık dünyadan çekilmeye (uyumaya) hazırlanan bir insanın, gençliğe (yeniye) çaresiz, hüzünlü bir vedası bu. Biri uyumak zorunda, öteki dans etmek zorunda. Çiçeklerin kokusu da rüyada duyulan bir koku gibi. Özellikle eski Alman burjuva geleneğinin son temsilcilerinden biri olan Storm’un bu duygusallığının nesnel kaynaklarını da yukarıda açıkladığımızı umuyorum.

Storm öykülerini, Hayalet Süvari’de iyice belirginleştiği gibi, bir çerçeve ön anlatının içine yerleştirip okurun uzağına koyar. (Rüzgârlı Bayır gibi ve başka birçok anlatının özelliğidir bu çerçeve öykü). Yaşanan bir şeyi değil yaşanmış bir şeyi anlatacaktır biri bize. Bu ilk uzaklaştırma, bu kopukluk, çerçeve öyküdeki bir anlatıcının “anlatmaya” başlamasıyla ortadan kalkar. Bir an için uzaklaştırıldığımız bir dünyaya bu kez değişik bir kaygıyla geri döneriz. Burada da İvan İlyiç’in Ölümü* metninin önsözüne sıkıştırdığımız bir durum söz konusudur; okur orada daha ilk sayfada İvan İlyiç’in ölüm merasimi ya da ölüye veda ritüelleri ile karşılaşır. İvan İlyiç ölmüştür. Bu kesinlik cümlesi, okurun dikkatini, sonunda ne olacak merakından, “nasıl oldu da böyle oldu?” sorusunda özetlenebilecek bir arayışa ve doğrudan hayat-ölüm ilişkisinin üzerinde düşünmeye çeker. Hayalet Süvari’de de, şu ürkütücü Kuzey Denizi kıyılarında bir yerde, yağmurlu, soğuk bir gecede bir hana gelen yolcu, yolda bir gölge ile, belirsiz bir görüntüyle karşılaşır. Sonra handa, köyün öğretmeni (anlatıcı) onu ve okuru, yıllar öncesine geriye götürecektir, ama yolcunun gördüğü bir hayalet ya da ona benzer bir şeyse, okur ve yolcu daha baştan bilirler; Hauke Haien ölmüştür. Ve aynen Tolstoy öyküsündeki gibi, bütün dikkat hayatın üzerine bu ölümün taşıdığı anlama çevrilir.

Storm anlatısının yapı özelliklerine baktığımızda, hayatında olduğu gibi, edebiyatında da yaşadığı bölgenin doğal manzarasının (peyzajın), sevginin ve geçiciliğin, buna bağlı olarak ayrılığın, hastalık ve ölümün, girişte belirttiğimiz gibi, belirleyici güçler olduğunu görürüz.

Hayalet Süvari (Der Schimmelreiter: Kır Atlı Binici) Storm’un en son eseridir ve bu uzun öyküde yazarın hayatını ve duygularını belirleyen güçler bir kez daha bir araya gelirler: Doğal çevre, sevgi ve ölüm. Kavranamaz, akıldışı, tekinsiz olan karşısındaki ürperti bu öykünün asıl özünü oluşturur. Kır atlı binici efsanesi, kökenini eski Germen mitlerinde bulur. Yazarın küçükken eski dergiler arasında okumuş olduğunu ileri sürdüğü bir öyküdür bu. Storm bu malzemeyi uzun yıllar kafasında taşımış, ama kimi endişelerinden ötürü ona edebi bir biçim vermekten kaçınmıştır. 1885 Şubatında kızına yazdığı bir mektupta, “Çocukken okuduğum bir set efsanesi hayalet gibi içimde dolaşıyor şimdi; ama (yapılması gereken) ön incelemeler çok geniş alana yayılıyor,” der. (Öykünün mekân düzlemini oluşturan Nordfriesland kıyı şeridi, önünde sayısız adanın bulunduğu sığ sular boyunca uzanır. Buranın insanları, 6. yüzyıldan başlayarak bu kıyı şeridinin gerisinde hem denizden, baskınlardan, taşkınlardan korunarak hem de denizden adım adım toprak “çalarak” deniz ile güvensizlik üzerine kurulu bir ortak yaşam (simbiyoz) oluşturmuşlardır. Schleswig kıyı şeridi denizden kazanılan binlerce dönüm arazisiyle bu güvensizliğin izlerini de taşıyagelmiştir: Setler. Başlangıçta anlaşılır nedenlerle düzensiz, basık, kusurlu olan bu setler, köy ya da köylerin ortak çabalarıyla inşa ediliyordu. Baş amirin, köylerden seçilmiş amir yardımcıları; özellikle ilkbaharda setlerin durumunu gözden geçirip raporlar oluştururlardı. Bu bölgelerde yaşamanın vazgeçilmez teknik parçası olan setin inşası ve korunması mecburiyeti, sosyal çevreye getirdiği yükümlülüklerin düzenlenmesi ve resmileşmesiyle, onlardaki toplumsal yaşama biçimini de çeşitli düzlemlerde belirliyordu elbette.

Storm bu konuda, öyküsünde yaklaşık 1750’li yılların düzenlemelerini ve geçerli ilkelerini kullanıyor. Bu bilgileri Schleswig-Holstein bölgesinde imar müdürlüğü yapan arkadaşı Christian Eckermann’dan edindiği bilinmektedir.

Elbette bütün önlemlere rağmen, doğanın gücünün son sözü söylediğine hâlâ bugün bile sık sık tanık olup duruyoruz. Anton Heimreich’ın 17. yüzyıldaki bir kroniğinden, 1634 yılında yıkıcı bir tufanın kıyı şeridini vuruşunu anlatır. Storm’un 7 yaşındayken Husum’da büyük bir baskının tanığı olduğu da biliniyor. Bu baskını, Carsten Curator öyküsünde anlatmıştır. Storm, yaşlı bir fırıncı eşi olan bayan Wies’in ağzından çocukluğunun en güzel hikâyelerini dinlediğini söyler. (Gedankenblatter für Lena Wies) Yaşlı kadının öteki masal ve hikâyeler arasında Storm’a bir kır atlı hayalet süvari masalı da anlattığını öğreniyoruz: “Su baskını sırasında afetten önce set üstünde görünür ve atıyla, setin yıkıldığı yerde suya dalardı.” Yazarın kızı Gertrud Storm, babasını anlatırken şöyle diyor: “3-4 Şubat gecesi yaşanan muazzam su baskını felaketi, Storm’un çocukluğunda karşılaştığı en büyük olaydı… O meşum gecede Husum kenti büyük kayıplara uğramıştır. 1791 yılından itibaren bütün gerekli önlemler alınmış olduğu halde, su düzeyi, en son 1717’de görülmüş bir yüksekliğe ulaşmıştır… Su baskını öğleden sonra saat 15.00’te beklenirken, saat 13.00’te sular bodrum katlarına kadar yükselmiştir. Buralarda oturanlar mallarını terk ederek kentin yüksek kısımlarına çekilmek zorunda kalmışlardır… Theodor Storm ile kardeşi büyükannelerinin yanına sığınmışlardır. Bu arada sular ana yola ulaşmış, fırtına camları zangır zangır titretmektedir. Storm, batıya bakan pencereden parlak ay ışığı altında yükselen suların köpüklerini seyretmektedir.” Storm, işte bu felaketi 1756 yılına taşır ve öyküdeki betimlemesine: “Ekimde Noel’den önceydi…” diye başlar.

Yazarın aniden hastalanması ile öykü üzerindeki çalışma bir süre için ertelenir. Oğlu Hans’ın ölüm haberi de Storm’u feci sarsar. Storm 1887 yılında öykü üzerindeki çalışmasını kaldığı yerden sürdürme imkânı bulabilir. Kitap 1888’de Berlin’de yayımlanmadan önce Deutsche Rundschau’nun 55. cildinde çıkar. Storm’un arkadaşları öyküyü olumlu karşılarlar. Kendi deyişiyle, bir kez daha “yüreğini harekete geçirecek” bir şey başarmıştır. Ne var ki aynı yılın 4 Temmuzunda ölüm kalemini elinden alacaktır yazarın.

Bu uzun öykü Storm’un en halkçı, yaşadığı çevrenin halk geleneğine bağlı anlatısıdır. Bu yaşlılık dönemi öyküsünün korku verici, ürpertici yanı gençliği o gün bu gün kapıp götürmeyi başarmıştır. Yazar öykünün sonunda, kır atlı hayaletin ortaya çıkışının gerisindeki duyuüstü, akıldışı, kavranamaz güçlerin varlığı konusundaki soruyu açıkta bırakır. Kavranamaz şeyler karşısındaki ürpertiyi, dehşeti derinleştirme kaygısı, onun yazarlık amacının içinde yer alır. Fırtınalı gecenin ardından, ertesi gün güneş yeniden altın ışıklarını gösterse de, sır, açıklanamazlığı korur. Sondaki uzlaşmışlık, her şeyin yeniden yoluna girdiği havası, her şeyin gerisindeki o meşum, ürpertici fonu ve yaşanan olayların trajedisini ortadan kaldırmaz. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi, hayatın trajik boyutu karşısında Storm’un insanları, kaderin darbelerini kişisel sorun olarak alıp göğüslerler; sabırla, metanetle, olup bitenin geçmesini beklerler.

Dr. Wolfgang Heybey, öyküye yazdığı uzun bir tanıtma yazısının son bölümünde, Hauke Haien’in ve Elke’nin kaderini bu iki insanın kendilerine özgü karakteristik özelliklerinden de türetebileceğimizi hatırlattıktan sonra, bu öykünün Shakespeare tragedyaları ile karşılaştırmasını yapıp buradaki kaderin büyük İngiliz yazarının tragedyalarındaki kader anlayışından pek de uzak olmadığına dikkati çeker. “Burada uzun öykü, dramın düzyazıdaki karşılığı, kızkardeşidir,” der Storm’un kendisi. Öykünün yapısının kuruluşuna bakınca, eylemin sahne sahne geliştiğini tespit etmemiz zor olmaz. Anlatıcı işlevini yüklenmiş öğretmenin, araya giren aydınlatıcı, eleştirel açıklamaları, bu sahneler arasındaki geçişleri temsil eder gibidir. Girişteki, yolcunun gelişi ile öğretmenin öyküyü anlatmasına kadar olan çerçeve bölümü, tragedyalardaki “proloğa” (bir oyunun giriş, başlatıcı bölümüne) benzetebiliriz. Her sahici tragedyadaki gibi burada da kahraman kaderin o hesaplanamaz, öngörülemez, kendisinden çok güçlü, kudretli darbelerine yenik düşer. Şeytani, kötü güçler hem insanın içinde hem de dışarıda, hayatın içinde kol gezmektedirler.

Storm, kuzeyin kasvetli peyzajını bir ressam duyarlılığı ve ustalığıyla çizerken, bu tragedyanın fonunu, içeriğine bir sahne oyunundan çok daha etkili katıştırır. Sahnede mekân, ölü, hareketsiz bir fon olmaktan kurtulamaz. Burada, insan varlığının tepesinde cirit atan, algıların gerçeklikten kopardıkları ve meşumlaştırıp ellerinden kaçırdıkları güçler, cezirin çektiği suların geride bıraktığı balçıklı kıyıda, setin üzerlerinde çığlıklar atarak dolanan karabatakların, balıkçıl kuşlarının karaltılarıyla harmanlanır. Met cezir ya da günümüzdeki deyişle gel-git, hayatın bir gevşeyen bir saldıran darbelerinin görünürleşmiş hareketi gibidirler; Hauke Haien’in elindeki kuşu kapan uzun tüylü Ankara kedisi, Jack London’ın Beyaz Diş’indeki, ya da Vahşetin Çağrısı’ndaki tetiklenince özüne dönen doğanın amansızlığının görselleşmesinden başka bir şey değildir. Kediyi boğan Haien, doğanın meydan okuyuşuna pabuç bırakmayacağını daha baştan ilan eder. Haien’in geri zekâlı kızının hilebaz, sinsi sulardan korkusu, doğaya meydan okumanın, aklın, iradenin gücü ile birleşmesi koşulundan geçtiğini gösteriyor olabilir. Bu bağlamda, Öklit geometrisi, salt akıl aracı olarak, taşkınlığına set çekilmesi gereken doğanın karşısındaki biricik yol olarak görünse de, bütünde, doğayı denetleme, onu insan ile ortak bir yaşamanın gerekli sınırlarının içine çekme zorunluluğu ya da imkânı, doğanın gerisinde, onunla iç içe geçmiş doğadışı, akıldışı bir düzlemin varlığı iması ya da duygusu ile düşündürücü bir uyarı özelliğine bürünmektedir.

İçinde romantiğin, gotik romanın etkilerini bulabileceğimiz, mitsel, trajik bir dünya duygusudur bu. İnsanın suçlu duruma düşmesi, onun kibirliliği, küstahlığı, hayat (doğa) karşısında sarsılmaz bir üstünlüğü temsil etme saplantısıyla yeterince açıklanamaz bu metinde. Hauke Haien, sonda, hayatı kavrayışına, hayat projesine (eserine) kendini kurban edecektir. Haien ve Elke de sürüklenen insanlardır; tutkuların, aşkın sürüklediği insanlar; çarptıkları güçler de, en azından Storm’un kavrayışında, tragedyadaki gibi, önlemez, sinsi kaderin dünyadaki engellerle birleşmiş tezahürüdürler.

Veysel Atayman
Nisan 2004, İstanbul

————

* İvan İlyiç’in Ölümü, Tolstoy, Bordo Siyah Yayınları, Mart 2004.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıHayalet Süvari
  • Sayfa Sayısı170
  • YazarTheodor W. Storm
  • ÇevirmenGenç Osman Yavaş
  • ISBN9786054439102
  • Boyutlar, Kapak11x21, Karton Kapak
  • YayıneviBORDO SİYAH / 2010

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur