Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Hüznün Sonsuz Karmaşası
Hüznün Sonsuz Karmaşası

Hüznün Sonsuz Karmaşası

Tahereh Mafi

Yıl 2003, ABD’nin Irak’a savaş açmasının üzerinden birkaç ay geçmiş. Sinirler gerilmiş, nefret suçları yükselişte, FBI ajanları mahalle camilerine sızmaya başlamış ve Müslüman cemaat…

Yıl 2003, ABD’nin Irak’a savaş açmasının üzerinden birkaç ay geçmiş. Sinirler gerilmiş, nefret suçları yükselişte, FBI ajanları mahalle camilerine sızmaya başlamış ve Müslüman cemaat hiç olmadığı kadar hedef hâline getirilmiş. Tesettürlü bir liseli olan Shadi, sürekli başı önde geziyor.

Kendi dertlerine o kadar gömülmüş ki yobazlarla uğraşacak vakti yok.

Adı mutluluk anlamına geliyor Shadi’nin ama o, hüznün sonsuz karmaşasında boğuluyor. Abisi ölmüş, babası hastanede, annesi darmadağın ve en yakın arkadaşı bir anda sebepsizce hayatından çıkıp gitmiş. Tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de küçük bir gönül meselesi var…

Kalbi kırık.

Shadi dağılmış dünyasında tek kelime etmeden, her şeyden kaçarak yolunu bulmaya çalışıyor. Kendi acısını soluyarak günden güne ruhunun en derinlerine çekiliyor. Sonra bir gün her şey değişiyor.

Ve bardak artık taşıyor.

Aralık
2003

Bir

Bugün güneş ışığı fazlasıyla şiddetliydi, sıcak hava parmaklarını suratıma geçirmiş, bana yüzümü buruşturmam için meydan okuyordu. Sabit duran güneşin tam merkezine gözümü dikmiş, kör olmayı umarken taş gibi hareketsizdim. Bunu seviyordum; yoğun sıcağı, o sıcağın dudaklarımı kavurmasını seviyordum. Dokunulmak iyi geliyordu. Mevsime hiç yakışmayan mükemmel bir yaz günüydü, durgun sıcak yalnızca kaynağını seçemediğim kırılgan bir esintiyle bölünüyordu.

Bir köpek havladı; acıdım ona. Tepede uçaklar süzüldü ve onları kıskandım. Arabalar hızla geçti ve ben yalnızca motorlarının sesini duydum, atıklarını arkada bırakan kirli metal gövdeleri ve henüz… Derin. Derin bir nefes alıp tuttum, ciğerlerimde ve dilimde bir mazot kokusu. Hafıza gibiydi tadı, hareket gibi. Bir yere gitme vaadi gibi –nefesimi bıraktım– herhangi bir yere. Benimse… hiçbir yere gittiğim yoktu. Gülümsenecek hiçbir şey yoktu ama yine de gülümsedim, dudaklarımdaki titreşim yaklaşan isterinin kesin habercisi gibiydi. Artık huzurlu bir körlük içindeydim, güneş retinamı öyle bir yakmıştı ki parlak kürelerden, ışıltılı karanlıktan başka pek bir şey görmüyordum. Tozlu asfalta sırtüstü yattım, o kadar sıcaktı ki tenime yapıştı.

Yine babamı hayal ettim. Işık saçan kafasını, kulaklarının üzerinde yanlış takılmış kulaklıklar gibi duran iki tutam siyah saçını. Her şeyin yoluna gireceğine dair güven veren gülümsemesini. Floresan ışıklarının baş döndüren ışıltısını. Babam yine ölümden dönmüştü ama benim tek düşünebildiğim, eğer ölürse ne kadar süre üzgünmüş gibi yapmam gerekeceğini bilmediğimdi. Ya da daha kötüsü, çok daha kötüsü: Ölürse bu konuda üzgünmüş gibi yapmama gerek kalmama ihtimaliydi. Boğazımda aniden beliren nahoş düğümü yuttum. Gözlerimde yaşların habercisi bir yanma hissettim ve gözlerimi sımsıkı kapayarak toplanmaya çalıştım. Ayağa kalk. Yürü. Gözlerimi tekrar açtığımda bin metre boyunda bir polis memuru tepemde dikiliyordu. Telsizinde cızırtılar. Ayağında ağır botlar, ağırlığını verdiği bacağını değiştirirken metalin metale sürtme sesi.

Gözlerimi kırpıştırdım, yengeç gibi geri geri gittim ve bacaksız bir yılandan yeniden iki ayağı üzerinde dikilen bir insana dönüştüm. İrkilmiş ve şaşkındım. “Bu senin mi?” dedi polis, rengi atmış pembe bir sırt çantasını kaldırarak. “Evet,” dedim çantaya uzanarak. “Hıhı.” Ben dokunur dokunmaz çantayı bıraktı, ağırlığıyla neredeyse öne devriliyordum.

Şişkin çantayı karıştırmaya başladım. Diğer şeylerin yanı sıra dört koca ders kitabı, üç klasör, üç defter ve edebiyat dersi için okumam gereken yıpranmış karton kapaklı iki kitap vardı. Okul sonrası bekleme alanı küçük bir çimenliğin kenarıydı ve benim hep fazlasıyla iyimser bir tavırla uğradığım, ailemden birinin sık sık varlığımı hatırlayıp beni eve yürüme zahmetinden kurtaracağını umduğum bir yerdi. Bugün o kadar şanslı değildim. Çantayı ve çimenleri bırakıp boş park alanına gitmiştim. Telsizden statik gürültüler. Karmakarışık sesler. Başımı kaldırıp baktım.

Yukarıda, kalkmış yarık bir çene ve ince dudaklar, burun ve seyrek kirpikler, ışıltılı mavi gözlerin parıltısı. Polis şapka takmıştı. Saçlarını göremiyordum.

“Bir çağrı aldım,” dedi hâlâ bana bakarak. “Bu okula mı gidiyorsun?” Karganın biri alçaktan süzülüp gakladı, bize salça oldu.
“Evet,” dedim. Kalbim hızla çarpmaya başladı. “Evet.”
Başını bana doğru eğdi. “Yerde ne yapıyordun?”
“Ne?”
“İbadet falan mı ediyordun?”
Kalbim yeniden yavaşlamaya başladı. Sızladı. Beyinden
yoksun değildim, iki gözüm ve haberleri okuma, bir mekânın
havasını ve yüzümü parça parça inceleyen bu adamın ifadesini
okuma becerim vardı. Öfkeyi tanıyordum ama korkuyla daha
yakındık.
“Hayır,” dedim sessizce. “Sadece güneşleniyordum.”
Polis bunu yememiş gibiydi. Gözleri tekrar yüzümde, başımı
saran örtüde dolaştı. “O şeyin içinde sıcaklamıyor musun?”
“Şu an sıcaklıyorum, evet.”
Neredeyse gülümseyecekti ama arkasını dönüp boş park alanına baktı. “Ailen nerede?”
“Bilmiyorum.”
Bir kaşı yukarı kalktı.
“Beni unuttular,” dedim.
İki kaşı da kalktı. “Unuttular mı?”
“Hep birileri gelir diye umuyorum,” diye açıkladım. “Gelmezlerse eve yürüyerek gidiyorum.”
Polis memuru uzunca bir süre baktı. Sonunda iç geçirdi.
“Peki.” Elinin tersini gökyüzüne çevirdi. “Peki, git hadi. Ama
bir daha böyle bir şey yapma,” dedi sertçe. “Burası kamusal alan.
Evinde ibadet et.”
Başımı iki yana salladım. “Ben aslında…” diye konuşmaya
yeltendim. Yapmıyordum, diye haykırmak istedim. İbadet etmiyordum. Ama çoktan uzaklaşmaya başlamıştı bile.

İKİ

Kemiklerimdeki yangının sönmesi tam olarak üç dakika sürdü. Artan sessizlikte başımı kaldırdım. Biraz önce bembeyaz olan bulutlar kabarmış ve grileşmiş, usulca esen yel ürpertici bir rüzgâra dönüşmüştü. Sarhoş aralık günü, aşırılığın sınırına uzanan bir anilikle ayılmıştı ve ben bu sahneye, sahnenin o yanık kenarlarına kaşlarımı çattım. Hâlâ tepemde dönüp duran kargaya, tekdüze bir nakarat gibi tekrarlanan gak gaklarına. Aniden uzaklarda bir yerde gök gürledi. Polis memuru şimdi uzak bir anıya dönüşmüştü. Ondan geriye kalanlar da ağır botları, dengesiz yürüyüşüyle solan ışığa doğru ilerliyordu; telsizine bir şeyler mırıldanırken gülümsemesini izledim. Bir şimşek gökyüzünü ikiye böldü.

Elektrik verilmiş gibi sarsakça titredim. Şemsiyem yoktu. Elimi gömleğimin altına soktum, belime sıkıştırıp gövdeme iyice yapıştırdığım katlanmış gazeteyi çıkardım ve kolumun altına soktum. Hava bir fırtına vaadiyle ağırlaşmıştı, ağaçların arasından esen rüzgâr ürpertiyordu. Gazetenin yağmura karşı gerçekten işe yarayacağını düşünmüyordum ama elimde yalnızca o vardı. Son zamanlarda elimde hep o oluyordu. Evimin köşesinde bir gazete otomatı vardı ve birkaç ay önceanlık bir hevesle New York Times almıştım. Gazete okuyan yetişkinler bende merak uyandırıyordu, orada yer alan ve hayatımı, kimliğimi şekillendiren, arkadaşlarımın Ortadoğu’daki ailelerinin bombalanmasına neden olan makaleleri merak ediyordum.

İki yıllık panik ve 11 Eylül sonrası yas döneminden sonra ülkemiz agresif bir politik eylemde karar kılmıştı: Irak’a savaş açmıştık. Konunun ele alınışı acımasızdı. Televizyon konuyla ilgili öfkeli, şiddetli yayınlar yapıyordu; benim nadiren kaldırabildiğim türden yayınlar. Daha sakin, sessiz bir eylem olan gazete okumak bana daha çok uyuyordu. Daha da güzeli, boş zamanlarımı dolduruyordu. Her gün cebime çeyreklikleri tıkıştırmaya, okula giderken gazete almaya başladım. Bir buçuk kilometrelik yolu yürürken yazıları dikkatle okuyordum; hem bedenim hem de zihnim çalışıyor, tansiyonumu tehlikeli noktalara çıkarıyordu. İlk teneffüs geldiğinde hem iştahım kaçıyor hem de dikkatim dağılıyordu. Haberler kötü ediyordu beni, tiksiniyordum, içim pervasızca acıyla doluyor, zehrin içinde boş yere bir panzehir arıyordum. Şimdi bile başparmağım eski hikâyeler anlatan soluk mürekkeplerin üzerinde ağır ağır geziyor, bağımlılığımı gideriyordu.

Gökyüzüne baktım. O tepemdeki yalnız karga bana bakıp durmayı kesmeyecekti, varlığının ağırlığı ciğerlerimdeki havayı söküp alıyordu sanki. Kendimi hareket etmeye, giderken de zihnimdeki pencereyi sürgülemeye zorladım. Sessizlik, istenmeyen düşünceleri kollarını açıp kucaklıyordu sanki; düşüncelerim yerine gelip geçen arabaların seslerini, o metal gövdelerine çarpan keskin rüzgârı dinledim. Düşünmek istemediğim özellikle iki kişi vardı. Yaklaşan üniversite başvuruları, polis memuru ya da hâlâ yumruğumun içinde büzüşmüş olan gazeteyi de düşünmek istemiyordum ama… Durdum, buruşmuş gazeteyi açtım, kenarlarını düzelttim.

Telefonum çaldı. Cebimden çıkarıp ekrandaki numaraya bakınca kalakaldım. Keskin bir his deldi içimi. Sonra da tıpkı geldiği gibi aniden geçip gitti. Farklı numara. Öyle bir rahatladım ki neredeyse kahkaha atacaktım; az önceki his, göğsümde donuk bir ağrıdan ibaretti artık. Sanki ciğerlerimin arasına gerçek çelik sokulmuş gibiydi. Telefonu açtım.

Alo?” Sessizlik. Nihayet bir ses duyuldu; cızırtıların arasından güçbela kurtulmuş yarım bir kelime. Ekrana, bitmek üzere olan şarjıma, tek çubuk çeken hatta baktım. Telefonu kaparken bir an korkudan sırtım karıncalanır gibi oldu. Annemi düşündüm. Kendini banyoya kilitlerse hıçkırıklarını duymayacağımı zanneden iyimser annem benim. Kafama dolgun bir yağmur damlası düştü. Başımı kaldırıp baktım. Babamı düşündüm; bir hastane yatağında sarılıp sarmalanmış, ölüm döşeğinde uzaklara bakan bir seksenlik adamı. Ablamı düşündüm. İkinci yağmur damlası gözüme düştü.

Gökyüzü ani bir çatırtıyla yarıldı ve bir saniye boyunca tufan kopmadan hemen önceki o anda– hiç kıpırdamadan durdum. Yolun ortasına yatıp sonsuza dek orada kalmayı düşündüm. Ve sonra yağmur. Birden yağmaya, yüzümü dövmeye, kıyafetlerimi sırılsıklam etmeye, sırt çantamın katları arasında birikmeye başladı.

Başımın üzerine tuttuğum gazete su içinde kalmadan önce ancak dört saniye dayandı. Alelacele kaldırıp bu sefer çantama tıktım. Sağanağın arasından gözlerimi kısıp baktım, sırtımdaki cehennem zebanisini düzelttim ve ince ceketime iyice sarındım. Sonra da yürüdüm.

Önceki Sene
I. Kısım

Kapım iki kez sertçe çalındı. İnleyerek battaniyeyi başımın üzerine çektim. Bütün gece fizik dersim için formülleri ezberlemeye uğraşmış, sonuç olarak da en fazla dört saat falan uyumuştum. Yataktan çıkma fikriyle bile ağlayasımı geliyordu. Kapıya bir kez daha sertçe vuruldu. “Çok erken,” dedim. Sesim battaniyenin altında boğuk çıkmıştı. “Git başımdan.”

Annemin, “Pasho,” dediğini duydum. Kalk. “Nemikham,” diye seslendim. İstemiyorum. “Pasho.” “Aslında bugün okula gidebileceğimi sanmıyorum. Sanırım verem oldum.” İtilen kapı halının üzerinde ilerlerken yumuşacık bir tıss sesi duydum ve kabuğunun içindeki bir notilus gibi içgüdüsel olarak kıvrıldım. Kaçınılmaz olanı –annemin beni tamamen yataktan dışarı sürüklemesini ya da en azından battaniyeyi söküp almasını beklerken acıklı bir ses çıkardım.

Ama o üzerime oturdu. Bu beklenmedik ağırlık karşısında neredeyse çığlık atacaktım. Cenin pozisyonunda kıvrılmışken birinin üzerine oturması çok acı vericiydi; iri kemiklerim beni her nasılsa daha da kırılgan hâle getiriyordu. Kıvranıp durdum, anneme üzerimden kalkması için haykırdım ama o yalnızca güldü ve bacağımı çimdikledi.
Bağırdım.

“Goftam pasho.” Kalk dedim.
“Nasıl kalkayım?” diye sordum nevresimleri yüzümden çekerek. “Tüm kemiklerimi kırdın.”
“Ya?” Kaşlarını kaldırdı. “Bana mı diyorsun? Annen” –tüm
bunları Farsça söyledi– “o kadar ağır ki tüm kemiklerini kırabilir, öyle mi? Bunu mu demek istiyorsun?”
“Evet.”
Gözleri kocaman açılırken keskin bir nefes aldı. “Ay, bacheyeh bad.” Ah, seni kötü çocuk. Sonra hafifçe zıplayıp kalçamın
üzerine bütün ağırlığını verdi.
Boğuk bir çığlık attım. “Tamam, tamam kalkıyorum, kalkıyorum of Allah’ım…”
“Anne? Burada mısın?”
Ablamın sesini duyan annem hemen ayağa kalktı. Nevresimlerimi çırptı ve “İçerideyim!” dedi. Sonra bana dönüp gözlerini
kıstı: “Pasho.”
“Pashoyorum, pashoyorum,” diye homurdandım.
Ayağa kalktım ve alışkanlıktan şimdiye kadar en az beş altı
kez susturduğum alarma baktım. Saati görünce neredeyse kalp
krizi geçirecektim. “Geç kalıyorum!”
“Man keh behet goftam,” dedi annem omuz silkerek. Ben demiştim.
“Sen bana hiçbir şey demedin.” Gözlerimi kocaman açarak
ona döndüm. “Saatin kaç olduğunu hiç söylemedin.”
“Söyledim. Belki de verem yüzünden sağır olmuşsundur.”
“Vay be.” Yanından öfkeyle geçerken başımı iki yana salladım. “Müthiş.”
“Biliyorum, biliyorum, müğtişim,” dedi elini savurarak. Sonra tekrar Farsçaya geçti. “Bu arada, bugün seni okula götüremem. Dişçi randevum var. Benim yerime Shayda götürecek.”
“Hayır, götürmeyeceğim,” diye seslendi ablam.

Yaklaştıkça sesi yükseliyordu. Başını odama uzattı. “Hemen çıkmam gerek ama Shadi daha giyinmemiş bile.” “Hayır… Bekle…” Telaşla debelenmeye başladım. “Beş dakikada giyinirim…” “Hayır, giyinemezsin.” “Evet, giyinebilirim!” Çoktan ortak kullandığımız banyoya doğru koridor boyunca koşmaya başlamıştım, diş fırçama delirmiş gibi diş macunu sıkıyordum. “Sadece bekle, tamam mı? Sadece…”

“Hayır… Bekle…” Telaşla debelenmeye başladım. “Beş dakikada giyinirim…”
“Hayır, giyinemezsin.”
“Evet, giyinebilirim!” Çoktan ortak kullandığımız banyoya
doğru koridor boyunca koşmaya başlamıştım, diş fırçama delirmiş gibi diş macunu sıkıyordum. “Sadece bekle, tamam mı?
Sadece…”
“Hayatta olmaz. Senin yüzünden geç kalacağım.”
“Shayda, senin derdin…”
“Yürüyebilirsin.”
“Kırk beş dakika sürer!”
“O zaman Mehdi’ye söyle.”
“Mehdi hâlâ uyuyor!”
“Biri benden mi bahsetti?”

Abimin merdivenlerden çıktığını duydum, sözcükleri her zamankinden çok yuvarlıyordu, belki de konuşurken bir şeyler yiyordu. Kalbim birden tekledi. Diş macununu lavaboya tükürüp koridora koştum. “Birinin beni okula bırakması gerek,” diye haykırdım. Diş macunu hâlâ yumruğumun arasındaydı. “Sen bırakır mısın?” “Neyse, boş ver. Birden sağır oldum.” Merdivenden geri indi. “Of, Allah’ım ya! Bu ailedeki herkesin derdi ne?” Babamın sesi yukarı ulaştı.

“Man Raftam! Khodafez!” Ben çıkıyorum! Görüşürüz! “Khodafez!” diye bağırdık dördümüz bir ağızdan. Alt katın sahanlığında Mehdi’yi görmek umuduyla tırabzana koşarken ön kapının sertçe kapandığını duydum. “Bekle,” dedim. “Lütfen, lütfen…” Mehdi başını kaldırıp bana baktı ve kendine has o etkileyici tebessümünü takındı. Hani şu şimdiden birkaç can yaktığından emin olduğum gülümseme. Ela gözleri sabah ışığında parıldıyordu. “Kusura bakma,” dedi. “Planlarım var.”

“Sabahın yedi buçuğunda nasıl planın olabilir?” “Kusura bakma,” dedi tekrar. İnce bedeni görüş alanımdan çıktı. “Yoğun bir gün.” Annem omzuma hafifçe vurdu. “Mikhasti zoodtar pashi.” Daha erken kalkabilirdin. “Doğru dedin,” dedi Shayda sırt çantasını bir omzuna atarken. “Hoşça kalın.” “Hayır!” Yeniden banyoya koşup ağzımı çalkaladım, yüzüme su çarptım. “Neredeyse hazırım! İki dakika daha!” “Shadi, üzerinde pantolon bile yok.” “Ne?” Kendime baktım. Üzerimde bol bir tişört vardı. Pantolon yoktu.

“Bekle… Shayda…” Ama çoktan merdivenden iniyordu. “Manam bayad beram,” dedi annem. Benim de çıkmam gerek. Bana anlayışlı bir bakış attı. “Okuldan sonra seni alırım, tamam mı?”

Şaşkın bir el sallayışla bu teklifi kabul ettim ve tekrar odama koştum. Şimşek hızıyla bir kot ve uzun kollu bir bluz geçirdim üzerime. Çoraplarımı, tokamı, başörtümü ve fermuarı yarısına kadar açık sırt çantamı alırken neredeyse yere yuvarlanacaktım. Merdivenlerden çılgınca inerken Shayda’nın adını haykırdım. “Bekle,” diye bağırdım. “Bekle, hazırım! Otuz saniye!” Tek ayağımın üzerinde sekerek çorabımı giydim, ayakkabılarımı ayağıma geçirdim.

Saçlarımı toplayıp eşarbımı Jackie O –ya da, bilirsiniz, İranlı kadınların çoğu– gibi bağladıktan sonra kapıdan dışarı fırladım. Shayda kaldırımda arabasının kilidini açıyordu ve annem de hâlâ garaj yolunda park hâlinde bulunan minivanına yerleşmişti. Ona el salladım. Soluk soluğa bağırdım. “Başardım!” Annem gülümsedi ve başparmaklarını havaya kaldırdı. Ben de ânında karşılık verdim. Ardından enerjik gülümsememle Shayda’ya döndüm.

O ise yalnızca gözlerini devirip derin bir iç çekti ve külüstür Toyota Camry’sine giriş izni verdi. Sevinçten havalara uçuyordum.

Hantal çantamı Shayda’nın arka koltuğuna fırlatmadan önce arabasını daha yeni çalıştıran anneme bir kez daha el salladım. Ablam sürücü koltuğunda hâlâ emniyet kemerini takmaya çalışıyor, eşyalarını düzenliyor, kahve kupasını bardaklığa yerleştiriyordu. Ben de bu süreyi yolcu tarafının kapısına yaslanarak nefesimi toparlamak ve zaferimin tadını çıkarmak için kullandım.

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Sonsuz İhtimaller Denizi ~ Tahereh MafiSonsuz İhtimaller Denizi

    Sonsuz İhtimaller Denizi

    Tahereh Mafi

    İran asıllı Shirin, yıllardır yaşadığı Amerika’ya kendini asla ait hissedememişti. İnsanlar bakışları, fısıldaşmaları ve aşağılamalarıyla buna bir türlü müsaade etmiyordu. Fakat 11 Eylül’den sonra...

  2. Bana Dokunma – Novellalar 2 ~ Tahereh MafiBana Dokunma – Novellalar 2

    Bana Dokunma – Novellalar 2

    Tahereh Mafi

    BENİ GÖR 5.5. Bana Dokunma serisinin beşinci kitabı Beni Kışkırtma öylesine şaşırtıcı sorularla bitti ki, Kenji Kishimoto’nun baş rolde olduğu bu muhteşem yan hikâyedeki...

  3. Kışkent ~ Tahereh MafiKışkent

    Kışkent

    Tahereh Mafi

    Hikâyemiz buz gibi bir gecede başlıyor… Laylee, annesi ölüp de hayaleti ona musallat olana ve babası da yas yüzünden aklını kaybedene kadar mutlu bir...

Bebhome Kahve

Aynı Kategoriden

  1. Yeni Başlangıçlar Mevsimi ~ Debbie MacomberYeni Başlangıçlar Mevsimi

    Yeni Başlangıçlar Mevsimi

    Debbie Macomber

    Sonlar, insanı hayata bağlayan yepyeni başlangıçlardır… Kimi zaman hayatın karmaşasından başımızı kaldırmak, dertlerimizi geride bırakmak ya da bize zarar veren alışkanlıklarımızdan kurtulmak için bir...

  2. Kendine Yalan Söyleme ~ Jane FeatherKendine Yalan Söyleme

    Kendine Yalan Söyleme

    Jane Feather

    New York Times çok satan yazarı Jane Feather, Blackwater Gelinleri serisinin bu ilk kitabıyla Georgian döneminde geçen tutku dolu bir hikâyeye imza atıyor. Blackwater...

  3. On Üç Yıl Sonra ~ Jasper KentOn Üç Yıl Sonra

    On Üç Yıl Sonra

    Jasper Kent

    Yıl 1825. Rusya on yıldır barış içinde, Bonaparte çoktan ölmüş, istila tehlikesi kalkmış. Albay Aleksey İvanoviç hâlâ Çar I. Aleksandr’ı korumakla görevli ama korkacak...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur