Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Senin fotoğrafındı… Bir dergide gördüm… Tabii ki olgunlaşmışsın. Yine de, seni nerede görsem tanırım.
Sakin bir hayat yaşayan Eliza Benedict’in dünyası Walter Bowman’dan gelen bir mektupla altüst olur. 1985 yılının haziran ayında, Eliza henüz on beş yaşındayken bu adam tarafından kaçırılmış ve altı hafta kadar rehin tutulmuştur. Şimdi Virginia’da tecavüz ve cinayet suçundan bir ölüm hücresine kapatılmıştır ve Eliza onunla ilgili geçmişini çoktan temize çektiğini düşünür. Ancak Walter yok sayıldığı zaman akla hayale gelmeyecek şeyler yapabilir ki bunu Eliza çok iyi bilmektedir. Çocukları ve mutlu evliliğinin üzerine kabus gibi inen bu adamdan bir an önce kurtulmak üzere onunla son bir kez görüşmeyi kabul eder.
Ama Walter’ın istediği şey, bağışlanmanın çok daha ötesindedir. Eliza’dan onun hayatını kurtarmasını ister… Çok uzun zaman önceki gerçek su yüzüne çıkacaktır, tıpkı geçmişe gömülen o korkunç sır gibi…
“Hayatta kalmasına izin verdiği tek kurbanını nasıl takıntı haline getirdiğini dehşet içinde okuyacaksınız.”
O, The Oprah Magazine

***

I so, zamanı…”
Eliza Benedict merdivenlerin başına gelince duraksadı. Tam olarak neyin zamanı? Eliza bütün yaz boyunca – şu anda Ağustos’tu – doğru sözcükleri bulmakta zorlanmıştı. Güçlü duyguları veya soyut kavramları ifade etmek, sevdiklerine zorlayıcı itiraflarda bulunmak İçin gerekenler gibi karışık sözcükleri değil. Akla gelecek en kolay, günlük hayatta en sık kullanılan sözcükleri bulmakta zorlanıyordu. Sadece otuz sekiz yaşındaydı. Şimdi böyleyse etli yaşındayken zihni ne halde olacaktı, ya yetmiş yaşındayken? Ama annesi yetmiş yedi yaşında zehir gibiydi.
Hayır, bu, ailenin İngiltere’de altı yıl kaldıktan sonra Amerika’ya dönüşünün sonucu olarak ortaya çıkan geçici bir sorundu. İronikti, çünkü orada yaşarken Eliza İngilizce deyimlerden özellikle uzak durmuştu. Sokak argosuna başvurmaktan çekinmeyen ve bunu bîr avantaj haline getiren Amerikalıların gösteriş meraklısı olduğunu düşünüyordu. Yine de Amerika’ya döndükten sonra bu sözcükleri kelime haznesinden çıkaramıyordu. Bunun sonucu olarak, şimdi olduğu gibi, sık sık dili tutuluyordu. Söyleyecek söz bulamamak değildi bu, aksine kelimelerin altında ezilmek, boğulmaktı. Yeniden seslendi. Sesini, bağırmadan merdivenlerden yukarı iletebiliyordu. Bu tekniğinden gurur duyardı.
“Iso, ayaktopu kampı zamanı.”
“Futbol,” diye cevap verdi kızı, boğuk ama açıkça hor görülü bir sesle. Yedi ay önce on üç yaşına bastığından beri bu ses tonunu kullanır olmuştu. Bir dizi kapama ve vurma sesi geldi.
Çekmeceler ve kapılar açılıp kapanıyordu. Iso yeniden konuştuğunda sesi daha netti. (Az önce kafası neyin içindeydi, çamaşır sepetinin mi, formasının mı, klozetin mi? Etiza yeme bozukluklarından çok korkuyordu, neyse ki şimdiye kadar hepsi asılsız çıkmıştı.) “Neden herkes ayaktopu derken futbol diyordun da, şimdi futbol denmesi gereken yerde ayaktopu diyorsun?”
En azından sona Iso demeyi unutmadım.
“Kamp senin kampın ve geç kalmaktan nefret eden sensin.”
“Ayaktopu daha iyi,” dedi Albie, Eliza’nın dirseğinin altından. Sekiz yaşına yeni basmıştı ve hâlâ Eliza’nın yanında – ve tarafında – olmayı eğlenceli buluyordu.
“Kelime olarak mı daha iyi, yoksa spor olarak mı?”
“Kelime olarak, ayaktopu,” dedi. “Doğru olmaya daha yakın. Çünkü genel olarak ayaklar kullanılıyor, bazen de kafa. Kaleci de ellerini kullanıyor. Amerikan futbolunda ayaklardan çok eller kullanılıyor-topu pek fazla tekmelemiyorlar. Fırlatıp taşıyorlar.”
“Spor olarak hangisini daha çok seviyorsun?”
“Ayaktopu oynamayı, Amerikan futbolu izlemeyi.” Albie, Eliza’nın bildiği kadarıyla, hiç Amerikan futbolu izlememişti. Ama ilginin eşit dağıtılması gerektiğine inanıyordu. Sofradayken bütün yemeklerini aynı anda bitirmeye çalışırdı, yoksa bezelyeleri tavuğu daha çok sevdiğinden şüphelenebilirlerdi.
Isobel – Iso – ev içinde giymemesi gereken kramponlanın kafa tutarcasına takırdatarak merdivenlerden indi. En azından hazırdı, formasını giymiş, saçlarını tek başına nasıl yapmayı başardıysa balıksırtı şeklinde Örmüştü. Eliza istemsiz olarak ellerini kendi dağınık kızıl buklelerine götürdü ve bu dümdüz saçlı, sosyal içgüdüsü tam kararında çalışan uzun bacaklı yaratığı nasıl doğurmuş olabileceğini düşündü. Isobel renk konusunda babasına çekmişti – koyu ten ve siyah saç – ama diğer konularda leylekler tarafından getirildiğinden şüpheleniyordu.
“Bugün abur cuburları getirecek aile biz miyiz?” diye sordu, bir düşes buyurganlığıyla.

“Hayır…”
“Emin misin?”
“Evet…”
•’Unutmak korkunç olurdu,” dedi Iso.
“Korkunç?” diye tekrarladı Eliza, gülümsemesini bastırarak.
“En az ilk kez abur cuburları getiren aile olduğumuz ve su iğrenç kurutulmuş eti getirdiğin zaman kadar.”
“Babamın Güney Afrika seyahatinden getirdiği Bİltong,” dedi Albie, dalgın bir şekilde hatırlarken. “Ben sevmiştim.”
“Neden şaşırmadım acaba?” dedi ablası.
“Didişmeyin,” dedi Eliza.
“Ben didişmiyorum ki.” Albie sadece adalet değil, aynı zamanda doğruluk konusunda da hassastı.
Neredeyse bütün tartışmalarında kışkırtan taraf ablası olurdu. Iso gözlerini devirdi.
Eskiden, bu seferki gibi tek taraflı olsa bile, hiç kavga etmezlerdi. Yakın olmalarının tek nedeni Albie’nin Iso’ya tapması, Iso’nun ise tapı İmayı sevmesi olmasına rağmen yakınlardı.
Ama Londra’dan döndükten sonra Iso Albie’nin yaltaklanmasına ihtiyacı olmadığına karar vermişti. Eliza’yı dehşete düşürecek bir şekilde hayatında acımasız bir bahar temizliği yapıyordu sanki. Küçük kardeşinden adının son hecesine, o zararsız ve sevimli “bel”e kadar, yeni icat edilen kişiliğini tehlikeye sokan her şeyi atmıştı. (“Iso mu?” demişti Peter.
“insanlar İzotop’un kısaltılmışı sanacaklar. Izzo daha iyi değil mi?” Iso gözlerini devirmişti.) kabuslara ve garip açıklamalara eğilimli, çilli ve kızıl saçlı küçük bir erkek kardeş Iso’nun yeni imajına uymuyordu. Annesi de Öyle ama Eliza bunu zaten bekliyordu.
Tahammül edilemez bulduğu, Albie’ye edilen hakaretlerdi.
“Sandalyelerimizi aldın mı?” diye sordu Albie annesine.
“Evet, seydeler…” Doğru kelimeyi bulmak için duraksadı.
“Bagajda.”
Iso tatmin olmamıştı. “Bagaj değil. Valiz bölmesi.”
Eliza çocukları, günlerinin çoğunu geçirdiği ve okullar açıldıktan sonra daha da fazla zamanının geçeceği Subaru Forester marka arabasına bindirdi.
Sabahın 8.30’unda hava çoktan ısınmıştı; Eliza kampın iptal olup olmayacağını merak etti. Açık hava aktivitelerinin ertelenme şartlarını belirleyen, sıcaklık, nem oranı ve hava kalitesiyle ilgili bir tür formül vardı. Diğer anneler büyük ihtimalle bunu internetten kontrol etmişler veya cep telefonlarını öyle bir durumda uyarı verecek şekilde programlamışlardı. Eliza uzun zaman önce öyle bir anne olmayacağını kabullenmişti.
Ayrıca bu özel ve büyük amaçları ile İngiliz hayranlığı olan son derece maço bir kamptı.
Iso’nun Londra’da geçirdiği altı yıl ona büyük bir ayrıcalık tanımıştı ve oradayken edindiği İngiliz futbolu hakkındaki bilgisinden çok daha fazlasına sahipmiş gibi davranıyordu. Eliza bunu nasıl başardığına şaşırıyordu: Bilgisayar başında birkaç seans içerisinde İngiliz gazetelerini ve Wikipedİa’yı okuduktan sonra Iso kendisini konuda uzman olarak gösterebiliyordu. Manchester United ve Arsenal hakkında muhabbet edebiliyor, Tottenham Hotspurs, onun deyimiyle Spurs, hayranı olduğunu ileri sürebiliyordu. Eliza kızının sosyal hırslan ve uygulayış şekilleri konusunda hayranlık duymak ile kınamak arasında kalmıştı.
Kendisini Iso’nun uyum sağlama yeteneğinin onu bu dünyada güvende tutacağı konusunda temkin etmeye çalıştı ama çıkarcı Iso onu güven dolu Albie’den daha fazla endişelendiriyordu.
Kötümser insanlar en kötü ihtimal senaryolarına çözüm Ürettiklerine kendilerini inandırırlar ve hayatın onları nasıl gölgede bıraktığına istisnasız bir şekilde şaşırırlardı.
Hayalperestler ise sık sık hayal kırıklığına uğrarlardı – ancak nadiren konu kendileri olduğu zaman. Eliza bilgisayara kurduğu bir casus yazılım ile Iso’nun internet üzerindeki tehlikesiz görünen mesaj[aşmalarım gözlemliyordu. Şimdi ise Iso kendisine telefon aldırmaya çalışmaktaydı ama Eliza telefondaki mesajları takip edip edemeyeceği konusunda emin değildi. Başka annelerden yardım alması gerekebilirdi – tabii eninde sonunda herhangi biliyle arkadaş olursa Gölgelikten yoksun sahaya taşınabilir kamp sandalyelerini kurdu; sandalyelerine lakılı şemsiyeleri ve gölgelikleri ile gelmiş olan vakıflı annelere hırslı hır bakış altı Eliza böyle şeylerin varlığından geçen haziran ayında haberdar olmuş olmayı diledi ama büyük ihtimalle olsa da salın almazdı zaten tç içe geçen bardak tutacakları olan sandalyeleri aldığında bile kendini yeterince batmış hissetmişti. Albie ile birlikte amansız güneşin altına yerleşti.
Albie hiçbir çekincesi olmadan Saftirik Greg’in Giinlüğü’nü okurken Eliza da Iso’nun idmanlarındaki gelişimini takip edermiş gibi yapıyordu. Aslında yaptığı gizlice diğer anneleri dinlemekti. Bay Anne görevini biraz fazla hevesli bir şekilde üstlenen işten atılmış bir baba dışındaki bütün anneler nazik olmalarına rağmen kısa sürede Eliza’nın çocuklarının kendi çocukları ile aynı okula gitmediklerini saptamışlardı. Bu da onunla arkadaş olmaları için bir neden olmadığı anlamına geliyordu.
“…cinsel suçlular listesindeymiş.”
Ne? Eliza diğer ortam seslerini yoksaydı ve konuşmaya odaklandı.
“Sahiden mi?”
“Eyaletin telefonla bildirim servisine katıldım- Adam beş apartman ileride yaşıyor.”
“Çocuk cinsel İstismarı suçlusu mu yoksa normal cinsel suçlu mu?’
“Çocuk, üçüncü derece. Eyalet’in sitesinden baktım.”
“Üçüncü derece ne demek ki?”
“Bilmiyorum. Ama herhangi bir derece kötü haber demek.”
“Ve Chevy Chase’de mi yaşıyor?”
Uzun duraklama. “Sonuçta Chevy Chase posta adresimiz var.”
Eliza kendi kendine gülümsedi. Ailesinin kendi gayrı menkul araştırmasından insanların belirli adresleri yarım yamalak verdiğini biliyordu. Amerika’nın en zengin ve cazip bulunan bu ilinde bile hiyerarşi içinde hiyerarşi vardı. Hangisi daha kötüydü: Sokağında bir çocuk tacizcisi ile yaşamak mı, yoksa gerçekten Chevy Chase’de yaşamadığını kabullenmek mi? Benedict ailesi Bethesda’da yaşıyordu ve Peter altı blokluk alanda herhangi bir cinsel suçlunun olmadığını tahkik etmişti. Ancak komşularından biri, altmış yaşındaki bir devlet memuru, Smithsonian’daki bir tuvalette taciz suçundan tutuklanmıştı.
Maç sonuçlandıktan sonra – Iso penaltı atışı ile takımım galibiyete ulaştırmıştı, vakarla önemsemediği bir başarı idi – Benedict ailesi arabalarına geri döndü ve uzun, uçsuz bucaksız yaz gününe doğru yola çıktı. Sıcak etkisini göstermeye başlamıştı; hava sıcaklığı üst üste üçüncü gün otuzlu derecelere çıkacaktı ve bu yeni imar edilmekte olan arazideki ağaç yokluğu sıcaklığı daha da arttırıyordu. Eliza’nın yeni evleri ile açıkça sevdiği tek şey mahallenin yeşilliğiydi. Olgun ağaçların gölgesinde sıcaklık Wisconsin Avenue’daki ticaret bölgesinde olduğundan beş İla on derece daha serin hissediliyordu. Yeni evleri Eliza’ya büyümüş olduğu Roaring Springs’i hatırlatıyordu, bir eyalet parkını arkasına alan yeniden yapılandırılmış bir Baltimore değirmen kasabası. Ailesinin kliması bile yoktu, tek sahip oldukları bir sıra pencere vantilatörüydü, ancak buna rağmen asla uykudan mahrum edecek bir sıcaklık söz konusu olmuyordu. Tabii hafızası abartıyor da olabilirdi. Roaring Springs Lemer aile tarihinde efsanevi bir havaya sahipti. Çehov’un Oç kız kardeşi için Moskova neyse onlar için de Roaring Springs oydu. Hayır, Moskova kız kardeşlerin sürekli gitmeyi planladıktan yerdi, ancak Roaring Springs Lemerların suçları olmamasına rağmen ayrılmak zorunda kaldıkları yerdi.
Eliza çocukların “gerçek” bir bakkalın yokluğunda değerini öğrendikleri Trader Joe’s’ta durdu.
Kendisi reyonların arasında dolanıp dükkanın rastgele getirdiği mallara bakımrken – bazı mallar açıklama olmadan getirilip götürülüyordu – çocuklarına birer parça abur cubur almaları iznini verdi. Yazın başında Albie ile şimdiye kadar yedikleri en enfes, büyük ve yumuşak zencefilli kurabiyeleri keşfetmişlerdi, ancak kurabiyeler bir daha dükkanda görülmedi.
Peter’ın yeni iş arkadaşlarının eşleri “Yeniden gerçek bakkallara kavuşmak içini rahatlatmış olmalı” demişlerdi. Görünüşe bakılırsa Amerikalıların, en azından oraya gitmeyenlerin, İngiltere hakkındaki görüşleri 1974’te kalmıştı. Eşler yurtdışındaki hayatının yokluklarla dolu olduğunu, ona yetersiz bir ısıtıcının yanına sığınmış bir halde zorla böbrekli turta ve siyah puding yedirildiğini düşünüyorlardı.
Ancak ingiltere’nin yokluk içerisinde olduğunu düşünen aynı Amerikalılar, Birleşik Krallığı kültür açısından da dünyada Shakespeare ve BBC dışında bir şey yokmuş gibi gözlerinde çok büyütüyorlardı. Eliza Ünlüler konusundaki saplantının Amerika’dan bile fazla olduğunu fark etmişti. Orada yaşadığı sırada Germaine Greer BigBrother’a konuk olmuştu ve bu Eliza’yı aklın Ötesinde bir depresyona sokmuştu. Aslında televizyondaki her şey, ekranların hayatın her aşamasında bulunması onun moralini bozuyordu. Çocuklarının, kocasının bile televizyon veya bilgisayar karşısında donup kalmalarından nefret ediyordu.
“Bazı insanların arabalarında DVD oynatıcılar var,” dedi Albie arka koltuktan. Bazen Eliza’nın düşünce yolunu tekinsiz bir kesinlikle tahmin edebiliyordu. Sanki annesinin beyni düğmelerini çevirerek ayarlayabildiği bir radyoydu. Sesi merak dolu ve yumuşaktı. Sadece eğlenceli bir bilgi paylaşmıştı. Ancak aynı bilgiyi yeni arabalarını aldıklarından beri haftada bir veya iki kez paylaşmaktan da kaçınmıyordu.
“Kusardın,” dedi Iso. “Seni bir şey okurken bile araba tutuyor.” Sanki okuma İşlevinin kendisi şüpheliymiş gibi.
“‘Burada tutacağını sanmıyorum,” diye cevapladı Albie. “O sadece İngiltere’de oluyordu.”
Albie’ye göre İngiltere küçük bir çocuk olmakla aynı anlamı taşıyordu. Oradaki sorunlarının hepsinin geçmişte kaldığına karar vermişti. Artık kabus yok, diye buyurdu ve aynı dediği gibi kabusları sona erdi. Ya da renk vermemek için sabaha kadar kendini tutuyordu. Yemek seçen biri olmasına rağmen kendisini bu konuda maceraperest olarak yeniden yaratmaya karar vermişti.
Bugün abur cubur olarak kırmızı biberli yer fıstığı almıştı. Eliza fıstıkların Albie’nin pek hoşuna gitmeyeceğini düşünüyordu ama kural, yemek boşa gitse bile çocukların kimse karışmadan İstedikleri abur cuburu seçebilecek olmalarıydı, insan bunu ibret alınacak bir derse dönüştürecekse onlara, keşfedip başarısızlığa uğrama Özgürlüğü vermesinin ne anlamı kalırdı ki? Albie kendine yenmeyecek bir abur cubur seçince Eliza anlayış gösterip onu yakındaki büfeden başka bir şeyle değiştirmeyi önerdi. Bu arada Iso güzel olduğu tecrübe ile sabit olan, neredeyse bebeklere göre denilebilecek Pirate’s Booty ve dondurulmuş yoğurt tercih etmişti.
Zihni otuz beş yaşında boşanmış bir kadınınki gibi, midesi ise üç yaşındaki bir çocuğunki gibi işliyordu.
Albie şaşırtıcı bir şekilde yerfıstıklarını sevmişti. Yemekten sonra onları bir kaseye koyup kokteyli – Hawai Pançı ve meyveli soda karışımı — ile birlikte oturma odasına götürdü. Peter eski işinde çalışırken evde pek çok misafir ağırlardı ve Elîza Londra’nın akışkan kültürünün oğlu Üzerinde fazla canlı bir İzlenim bıraktığından korkuyordu. Ancak onu heyecanlandıranın içeceklerin parlak renkleri ve ordövrlerin konduğu minik tabaklar gibi görüntüler ile törensellik olduğu açıktı. Eliza’nın alkole tahammülü çok düşüktü. Bu durum hamilelik sırasında ortaya çıkıp sonrasında eski haline dönmeyen değişikliklerden biriydi. Hamilelik vücudunu da değiştirmişti, ancak bu değişiklik iyi yöndeydi. Yirmili yaşlarındayken kemikli ve beli bile olmayan bir kadınken Iso’yu doğurduktan sonra balık etli olmuş, bu da ona çok yakışmıştı. Vücudu hem biçimli, hem de kıvrımlı hale gelmişti.
Eliza’nın fiziğini kınayan tek kişi, modelleri Örnek alan Iso’ydu, Özellikle İngiltere’de açıklanamayacak şekilde popüler olan korkunç bir Amerikan televizyon programındaki modelleri Örnek alıyordu. Iso’nun Amerika’ya geri taşınmalarındaki tek sorunu programın bir sezon ileride olmasıydı, böylece koca bir sezonu kaçırmıştı. “Kazananı programın açılışında gösterdiler!” diye hayıflandı. Yarışmanın sonucunu bilmesine rağmen neredeyse her gün yayınlanan tekrar bölümlerini izlemekten de kaçınmıyordu. Albie sessiz bir şekilde adım adım aralarındaki mesafeyi kapamaya çalışırken yine bir bölüm izlemekteydi.
“Yüksek nefes almayı bırak,” dedi Iso.
“Yüksek sesle,” diye düzeltti Eliza.
Akşamüstü, kirli çamaşır dolu bir bavulla eve gelen misafir gibi durağan ama beklentili bir şekilde önlerinde uzanmıştı. Eliza yararlı bir şeyler yapmalarının daha uygun olacağını düşünmüş, Iso ise okul kıyafetleri için alışverişe çıkmayı reddetmişti. Peter ise…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıSaplantı
  • Sayfa Sayısı378
  • YazarLaura Lippman
  • ÇevirmenErtunç Ertay
  • ISBN6054188932
  • Boyutlar, Kapak13,5x21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviKoridor Yayıncılık / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur