Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Kore Nasıl Kore Oldu?
Kore Nasıl Kore Oldu?

Kore Nasıl Kore Oldu?

Andrew Salmon

Bu kitap, sömürgecilik, savaş, yoksulluk ve siyasi darbelerle yıkıma uğrayan, fakat bütün beklentileri altüst ederek dünyanın en gelişkin toplumlarından birini inşa etmeyi başaran bir…

Bu kitap, sömürgecilik, savaş, yoksulluk ve siyasi darbelerle yıkıma uğrayan, fakat bütün beklentileri altüst ederek dünyanın en gelişkin toplumlarından birini inşa etmeyi başaran bir ülkenin, Güney Kore’nin hikâyesini (ve komşusu Kuzey Kore’ye dair merak edilenleri) anlatıyor.

“Genç kuşaklar Güney Kore’yi canlı bir sosyokültürel hayatın hüküm sürdüğü, sanayileşmiş, zengin, modern bir ülke olarak tanıdılar. Oysa Güney Kore denince benim kuşağımdakilerin aklına, milyonlarca cana mal olmuş korkunç bir iç savaşın yaralarını sarmaya çalışan, olağanüstü derecede yoksul ve geleneksel bir ülke gelirdi.

Aradan yıllar geçti. Ekonomik kalkınma kuramlarına ve tartışmalarına düşkün bir iktisatçı olarak öğrendim ki 1960’lı yılların başında Güney Kore’de kişi başına düşen gelir ve ortalama eğitim süresi Türkiye’nin yarısı kadarken, otuz yıl sonra kişi başına düşen geliri bizimkinin üç katına, ortalama eğitim süresi de bir buçuk katına çıkmış bir ülke vardı artık karşımızda. O gün bugündür de şunu tartışıyoruz: Otuz beş yıllık acımasız Japon sömürgeciliğine maruz kalmış, iç savaşta yakılıp yıkılmış, ardından kırk yıl diktatörlükle yönetilmiş, üstelik geleneklerine de son derece bağlı bir toplum nasıl oldu da böylesi mucizevi bir kalkınma ve modernleşme hamlesini başarabildi?

Bu mucizeye dair çeşitli uzmanların kaleme aldığı pek çok kitap yayınlandı bugüne kadar. Bu kitapsa farklı. Yıllardır Güney Kore’de yaşayan Kuzeydoğu Asya uzmanı gazeteci-yazar Andrew Salmon bize bu olağanüstü dönüşümün öyküsünü sadece ekonomik boyutlarıyla değil, demokrasi uğruna verilen fedakârca çabaları, ayaklanmalar, işkenceler, suikastlar ve infazlarla yoğrulmuş direnişleri, gelenekçilik ile modernleşme arasındaki zorlu mücadeleyi de içerecek şekilde, adeta tarihi bir roman tadında ve son derece akıcı bir dille aktarıyor.”

Seyfettin Gürsel
Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi
(BETAM) Direktörü

İçindekiler
Önsöz: Aşırı Uçlar Diyarı 7
I Bölünme ve Yıkım 11
II Ekonomik Mucize 29
III Siyasi Mucize 57
IV Toplumsal Mucize 79
V Kuzeydeki Münzevi Krallık 101
VI Quo Vadis Kore? 127
Dizin 151

Önsöz

Aşırı Uçlar Diyarı

Tarihi romanlarıyla tanınan Britanyalı yazar George MacDonaldFraser’a göre Amerika’nın batısı inanılmaz bir hızla fethedilmişti. Mesela Altına Hücum döneminde geçen çocukluk yıllarında orta batı eyaletlerinin uçsuz bucaksız ovalarında buharlı trenle seyahat eden bir kimse, yaşlılığında bu dönemi anlatan dizileri evindeki televizyonda izliyordu. Yine de Büyük Okyanus’un karşı yakasında bulunan –ve 19. yüzyılda “Münzevi Krallık” adıyla pek az kişinin bildiği– bir ülkeyle kıyaslandığında bu hızda bir değişim bile aheste sayılır.

Seul’da (örneğin) 1900 yılında doğmuş bir Koreli, Kristof Kolomb’un Amerika’ya ayak basışından yüz yıl önce kurulmuş Joseon hanedanının alacakaranlığında geçirdi çocukluğunu. İlk gençliğini Japon emperyalizminin sert fakat bir şekilde modernleştirici egemenliği altında geçirip, daha sonra özgürlüğün coşkusunu, bölünmenin acısını ve 20. yüzyılın en korkunç savaşlarından birinin dehşetini tattı. En sonunda da ülkesinin tüm beklentileri altüst ederek endüstriyel bir güç ve parlak bir demokrasiye dönüşmesine şahit oldu. Hatta doksanlı yaşlarına geldiğinde son kralın sarayını ziyaret etme şansına bile sahipti. Eskiden Seul’da bu iki katlı saraydan daha yüksek bina yapmak yasaktı, bugünse sarayın etrafı gökdelenlerle çevrili. Hatta bu seyahate ülkesinde üretilen yerli otomobille çıkıp, seyahat anılarını da yine yerli bir fotoğraf makinesiyle ölümsüzleştirebildi. Gençliğinde ancak rüyasında görebileceği cihazlardı bunlar.

Bu çarpıcı dönüşüm, hikâyenin sadece bir kısmı, zira bir başka Kore daha var. Bunun için 2012 yılında yayınlanan iki kitabı anmam gerek: Daniel Tudor’un Güney Kore’yi anlatan Korea: The Impossible Nation [Kore: İnanılmaz Ülke] adlı kitabı ile Victor Cha’nın Kuzey Kore’yi anlatan The Impossible State: North Korea Past and Future [İnanılmaz Devlet: Kuzey Kore’nin Geçmişi ve Geleceği] adlı kitabı. Her iki kitabın başlıklarının gayet yerinde olduğu söylenebilir, zira Güney Kore’nin hikâyesi 20. yüzyılın en muazzam ulusal başarı örneği sayılabilecekken, Kuzey Kore ise 20. yüzyılın en büyük hüsranlarından biri.

Yakın tarihin en çarpıcı dönüşümlerinden biri olan Asya rönesansı içinde bile Kore apayrı bir yere sahip. Bölgenin çoğu ekonomisi bu dönüşümden önce ölçek ekonomisine, modernleşme mirasına veya en azından küresel ticarette belli bir deneyime sahipti. Kore içinse böyle bir durum söz konusu değildi. Bu yarımada ülkesi Çin’e kıyasla minicikti, Meiji dönemi Japonya’sının aksine güçlü bir modernleşme yaşamamıştı ve Singapur veya Hong Kong’unkine benzer bir sömürge dönemi ticareti deneyimine de sahip değildi. Güney Kore’nin sıfırdan zirveye ulaşma başarısını iki kat önemli kılan gerçekler bunlar. Öte yandan Kuzey Kore’nin hâlâ ayakta olması araştırmacıların kafasını karıştırıyor ve 1990’lı yıllardan beri ülkenin çöküşünü bekleyen siyasetçileri de çileden çıkarıyor. Sözün özü, Güney Kore tüm engellere rağmen parlak bir ulusal başarı öyküsü teşkil ederken, Kuzey Kore de rejimini ayakta tutma konusunda beklenmedik bir başarı sergiliyor.

Dünyanın radarına 1950 yılında başlayan savaşla ani ve sert bir şekilde giren bu yarımada, bugün küresel açıdan hiç olmadığı kadar önemli. Güney Kore, ileri teknoloji üreten bir süper güç, küresel ticaretin önde gelen oyuncularından biri ve Asya’nın en dinamik popüler kültür gücü. Hızlı bir şekilde vuku bulan ekonomik, siyasi ve toplumsal kalkınma hikâyesi, gelişmekte olan ülkeler için nirengi noktaları teşkil ediyor. Öte yandan nükleer silahlarla donanmış Kuzey Kore ise sadece bu yarımadaya değil, Çin, Japonya ve Rusya’nın Uzakdoğu topraklarına da gölge ediyor. Kuzeydoğu Asya, ekonomik faaliyet bakımından Avrupa ve Kuzey Amerika’dan sonra üçüncü büyük bölge, fakat aynı zamanda muazzam bir stratejik risk de teşkil ediyor. Bu sebeplerden ötürü parlamentoları, haber merkezlerini ve toplantı odalarını her daim meşgul etse de Kore’nin pek de iyi anlaşıldığı söylenemez. (Bunun bir sebebi de ayrıksı özellikleri. Mesela nasıl ki Güney Kore kapitalizmi Anglosakson kapitalizminden farklıysa, Kuzey Kore sosyalizmi de Rus sosyalizminden farklı.)

Bir de ortada muazzam bir zorluk var: yeniden birleşme. Bu durumun teşkil ettiği tehlikeler yürek hoplatıyor. Pekin ve Washington (yeniden) kendilerini bir savaşın içinde bulabilir ya da nükleer bir felaket Kuzeydoğu Asya’yı kasıp kavurabilir. Yine de birleşmenin getirileri bir o kadar muazzam olabilir: Kuzey Kore devletinin ortadan kalkmasıyla bölgedeki stratejik bir savaş nedeni ortadan kalkar ve Çin, Kore, Japonya ve Rusya’nın daha fazla bütünleşmesinin önü açılır. Dolayısıyla, Kore’nin hikâyesinin en dramatik kısmı pekâlâ henüz yazılmamış olabilir.

Bir halkı ikiye bölen taban tabana zıt iki devletin varlığı, modern Kore’nin öne çıkan bir eğilimini gözler önüne seriyor: Bu dağlık yarımadada her şey olabilecek en aşırı uçlara varıyor. Eski düzeni korumak isteyen güçler ile değişim yanlıları arasındaki mücadele ve uluslararasılaşma talepleri ile yerelcilik yanlısı güçlerin çatışmaları yüzünden Kore’de hizipler asırlar boyunca birbiriyle uğraşıp durdu. Soğuk Savaş, küresel ticaret ve uluslararası iletişim gibi eğilimler aracılığıyla bütün bu paradigmalar 20. yüzyılda daha da belirgin hale geldi. Güney Kore, kendini dünyaya açarak akla hayale gelmeyecek bir başarıya imza attı. Kuzey Kore ise kendini dışa kapatıp yoksulluk ve durgunluk batağına saplanarak bir başka “Münzevi Krallık” haline geldi.

Bu kitapta kapsamlı bir tarih anlatısı değil, kilit meselelere dair açıklamalar bulacaksınız. Kore’ye dair yazılı külliyatın büyük bölümü Kuzey Kore’ye eğiliyor, elinizdeki çalışmanın odağında ise Güney Kore var. Seul, Pyongyang’a nazaran dünyayı daha çok ilgilendiriyor. Bu kitabın konuya pek aşina olmayanlara temel bilgileri, uzmanlara ise birkaç cevher sağlamasını umuyorum. Yıkımdan kalkınmaya, insan haklarından nükleer silahlara, Samsung’dan Psy’a, bir zamanlar “Sabah Dinginliği Diyarı” diye anılan, fakat bugün daha ziyade “Aşırı Uçlar Diyarı” olarak görülebilecek bir yarımadanın hikâyesi bu.

Değerli fikirleri için Peter Bartholomew, Bernie Cho, Choe Sang-hoon, Dr Choi Jin-wook, Sebastien Falletti, Dr. Kim Jeong-noh, Kim Shin-jo, Sue Kim, Dr. Andrei Lankov, Lee Hyeon-seo, Dr. Lee Doo-won, Dr. Tony Michell, Hank Morris, Dr. Brian Myers, Robert Neff, Park Sokeel, James Pearson, Büyükelçi Rah Yong-yil, Mark Russell, Dr. Shin Se-don, Dr. Yoon Jung-won ve Jacco Zwetzloot’a teşekkür ederim. Bu kitapta yer verdiğim birkaç temayı irdeleyen makalemin Korean Times’da yayınlanmasını sağlayan Lee Chang-seop ve Oh Young-jin’e özellikle teşekkür ederim. Ayrıca, insanın ilgisini her zaman diri tutan bu topraklara dair benimle tartışmaktan asla bıkmayan Mike Breen ve Jack Burton’a da müteşekkirim.

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarın Diğer Kitapları

Men-e-men Birazoku

Aynı Kategoriden

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur