Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Lord Arthur Savile’in Suçu

Oscar Wilde

Lord Arthur Savile’in Suçu

Lord Arthur Savile’in Suçu: Aykırı yaşam tarzı ve düşünceleriyle tanınan Oscar Wilde’ın edebiyatçı karakterinin belirgin özelliklerini yansıtıyor: Keskin bir zekâ, derin bir mizah gücü, iğneli bir eleştirellik ve her biri bir kuyumcu özeniyle işlenmiş cümleler… Dört öyküden oluşan bu metin Oscar Wilde’in dünyasına açılan kapılardan biri.

***

ÖNSÖZ

Victoria Çağı’na Tepki

Oscar Fingal O’Flahertie Wills Wilde, 105 yıl önce, 1900’de, Paris’te, Sebastian Melmoth adıyla kaldığı küçük bir otel odasında öldü. İngiltere’de 64 yıl tahtta kalmış olan Kraliçe Victoria da ondan iki ay sonra, 20. yüzyılın kapısında hayata gözlerini yumuyor, böylece “Victoria Çağı” sona ermiş oluyordu. “Üzerinde güneş batmayan imparatorluk” olarak tanımlanan Britanya İmparatorluğu, kıta Avrupası’nı bir yüzyıldan fazla bir süredir sarsan devrim ve ayaklanmalara en azından doğrudan sahne olmamış, ancak, sanayi devrimiyle sayısız çelişkiyi de içinde barındırır hale gelmişti: Victoria Çağı’nın katı kuralcılığına karşı tepkiler yayılıyor, burjuvazinin kıran kırana rekabeti gelişiyor, zenginleşen yeni orta sınıf ve büyük burjuvazi, aristokrasiyi ekonomik, siyasal ve kültürel düzlemde sıkıştırdıkça sıkıştırıyordu; çalışanlar, sendikal ilk haklarını elde etmiş, kadınlar kimliklerinin tanınması için seslerini yükseltiyorlardı. “Özellikle soylular, geleneksel inançları, değerleri sorgulayan ve temelinden sarsan yeni düşünce ve teoriler karşısında tedirgin oluyor, geleceğe endişe ve kuşkuyla bakıyorlardı. Victoria Çağı insanları, duydukları korkular karşısında, dinsel kurallara, kör inançlara daha sıkı tutunuyor, doğmacılığı benimsiyor, kişiler, olaylar, düşünceler üstüne iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış, ahlaka uygun ya da ahlaka aykırı gibi genel sınıflandırmalarda bulunurken kişisel yeni görüşler ileri sürmekten kaçınıyor, büyük bir tedirginlikle kendilerini korumaya çalışıyorlardı.”1 Özetle o dönem, aşırı ahlakçı, tutucu, dar görüşlü, dogmacı, ikiyüzlü, maddeci bir ortam olarak anımsanacak ve sonraları çok kullanılacak olan “Victoria Çağı ahlakı” deyimi bu nitelikleri içerecekti.

“Avrupa’da eskiye” karşı çıkan iki tepkiden biri sosyalizmin teori ve pratiğinde dışavuruyor, sosyalistler somut dönüşüm tasarımları öneriyordu, öteki eleştiri (Wilde, Rilke,2 Nietzsche,3 Hoffmansthal,4 Fransız nihilistler5 vb.) muhafazakârlığa, geleneklere saldırıyor, ama “alta karşı da” duruma göre mesafeli ve uzak duruyorlardı ve tepkinin aracı, daha çok sanat-düşünce yani estetikti. İngiltere’dekiler de dahil olmak üzere, Avrupa burjuva aydını, sanatı, estetiği bir kurtuluş, aynı zamanda bir kaçış ve sığınma “mıntıkası” olarak algılıyordu. Oscar Wilde, bu “estetikçi” eğilimin ya da akımın önemli temsilcilerinden biridir. Temas edebildiği kadarıyla halktan, alttaki insandan yana yürek sızılarını yansıtmaktan geri durmayan bir estetikçi.

Estetikçi Akım ile Tanışma

Oscar Wilde ile ünlü mizahçı B. Shaw,6 iki İrlandalı genç, bir yıl arayla Dublin’den gelip Londra’ya yerleşmişlerdi (1874, 1875). Birkaç yıl içinde Wilde estetikçi akımın sözcülerinden oldu. Wilde’ın yazarlığı, ozanlığı seçmesinde, konuşma yeteneğinin gelişmesinde, başkaldıran bir kişi olmasında, aile ortamının, özellikle annesinin büyük etkisi olduğu kabul edilir. Wilde’ın annesi Jane Francesca Elgee, aralarında Türkçe’nin de bulunduğu 5 dilden çeviri yapan aydın bir kadındı; Dublin’deki evi aydın ve bohemlerin toplantı merkeziydi. Oscar Wilde, Oxford’da Magdalen Koleji’nde okurken estetikçi akımın öncülerinden John Ruskin7 ve Walter Pater’in8 etkisi altında kaldı. Pater, denemelerinde sanatın amacının sadece “güzellik” olduğunu, bunun dışında sanatın, ne siyasal ne ahlaksal ne dinsel ne de başka herhangi bir amaca bağlanmayacağını söylüyordu. Kişi anını, başkalarının daha önce yaşadığı deneyimlerden, onların yaşantılarından alarak değil, doğrudan kendi yaşantısından, kendini yaşayarak geçirmelidir diyordu. Estetikçi akımın “yaşantıyı”, öznel deneyimi yücelten bu anlayışı, kendini ürünlerinde belirleyici bir kılavuz olarak gösterir. Ruskin ise, ahlakın, toplumsal sorunların sanat yoluyla yansıtılmasına karşı çıkmamakla birlikte, iyi sanat anlayışıyla yaratılan ürünlerin bütünü kapsayıcı önemini vurguluyordu. Avrupa solu, emeğin özgürlüğünü kitlelerin mücadelesine bağlamış ve kadim düzenin değişmesini özgürlüğün ön koşulu olarak görürken, “estetikçiler”, bu örnekte olduğu gibi, herkese yaratıcı bir sanatçı olarak çalışma imkânı verilmesiyle toplumsal adaletin gerçekleşebileceğini ileri sürüyorlardı. Walter Pater’in başını çektiğiestetikçi akım, ozan ve ressam Gabriel Dante Rossetti,9 ozan Swinburne, ressam Burne-Jones’un kurduğu Ön-Rafaelloculuk anlayışının bir uzantısıydı. “Ön-Rafaellocular” ideal güzelliğe Ortaçağcılık üzerinden ulaşmaya çalışırlarken, Walter Pater, “güzellik” kavramının en kusursuz örneklerini Rönesans’ta arıyordu. Pater, arıtılmış, ama çekici bir dekadans’tan (yozluktan) yanadır. Çünkü dekadans ya da yozluk, estetik tarzla birleştiğinde; yerleşik, muhafazakâr düzene bir tepki olarak işlevselleşebilir. Oscar Wilde “gerçeği”, onun Dorian Gray’in Portresi romanının gördüğü büyük tepki, 2 yıllık hapis cezasına kadar uzanan “dışlanmalar”, herhalde dekadans ile estetiğin bu sentezinde yorumlanabilir.

Wilde artık oldukça yaşlanmış annesi ve kardeşiyle birlikte Londra’ya geldikten sonra, aydın çevrelerin ve kibirli yüksek sosyetenin de sevgilisi olup çıkar, dönemin önde gelen siyaset adamları ile tanışır, üstelik henüz bu kadar ünlenmesini sağlayacak herhangi bir şey de yazmamıştır. Ancak ününü konuşma ustalığına borçludur; onun “sözlü anlatım ya da ifade” konusundaki bu yeteneği Amerika ziyareti sırasında verdiği konferanslarda iyice öne çıkar. Lord Alfred Douglas’a göre, “Wilde’ın konuşmacılığı ancak Sokrates(inkiyle) karşılaştırılabilir; üstelik Wilde’ın nükte gücü Sokrates’te yoktur.” Wilde’ı çok seven André Gide’e göre, “Onun en güzel yazıları bile, konuşmalarının görkemli parlaklığının soluk bir yansımasıdır.” Herbert Tree’ye göre, “O, sözcükleri elmaslara dönüştürüyor, sonra da onu Ay’a fırlatıyordu.” (Oscar Wilde, Tutkular, Acılar, Gülümseyen Deyişler, Ş. Eczacıbaşı, Remzi Kitabevi, 2001).

Victoria Çağı toplumu karşısında Wilde’ın sanat anlayışı, mimarlığa, çiçek sevgisine kadar, çevredeki her şeyde, yaşamın her olayında, bir tat, bir gizem bulmayı amaçlayan bir davranış biçimini kapsıyordu. Wilde, “Victoria Çağı ahlakı”nın “korselerine” direnirken, estetikçi akımın öncülüğünü üstlenmiş, böylece on dokuzuncu yüzyılda İngiltere’de George “Bea” Brummell’in öncülüğünü yaptığı, sonraları da Fransız ozanlarının, özellikle Baudelaire’ın büyük bir ilgiyle karşıladıkları dandizm akımının yeniden ortaya çıkmasına önayak olmuştur. Dandiler kendilerini burjuva centilmeni olarak tanımlıyorlardı; gücünü gittikçe yitiren aristokrat sınıfından üstün olduklarını söylüyor, soyluların yaşamlarındaki yapmacıklığa, tekdüzeliğe küçümseyerek bakıyorlardı. Dandizm, Baudelaire’e göre yeni bir soyluluktu.

Wilde tanıştıktan bir iki ay sonra, Vera ya da Nihilistler oyununun özel baskısını Ellen Terry’e, “belki birgün size yaraşır bir oyun yazacak kadar talihli olurum” notuyla iletir. Terry ile Wilde’ın dostu Bernard Shaw arasında, giderek romantik bir aşka dönüşecek karşılıklı yazışmalar başlayacak, Shaw bu konuda, ideal bir aşk ilişkisinin postayla sürdürülen ilişki olduğunu söyleyecektir.

Wilde estetikçi akım konusunda bir dizi konferans vermek üzere 1882 yılında Amerika’ya gider ve 260 günde 140 konferans verir. Geri döndükten sonra bir kez daha Vera ya da Nihilistler adlı oyunu vesilesiyle Amerika’ya gider. Amerika’dayken ünlü oyuncu Mary Anderson için yazmaya söz verdiği Padua Düşesi’ni zamanında bitirip yolladığı halde, oyun ancak ölümünden sonra New York’ta sahnelenecektir. Klasik trajedi tarzında yazılmış bu oyun, 16. yüzyılın sonunda İtalya’nın Padua kentinde, öldürülen babası Padua Dükü’nün intikamını almaya ant içmiş Guido ile âşığı Düşes’in öyküsü üzerine kuruludur. Vera ya da Nihilistler ve Padua Düşesi “Wilde’ın bir trajedi yazarı olamayacağı”nı artık ortaya koymuştu. Yarım kalan üç oyunu da (Bir Floransa Trajedisi, Ermiş Fahişe ve Bir Kadının Trajedisi) beklenen nitelikte değildir. Wilde Paris’te Fahişenin Evi ve Sfenks adlı şiirlerini bitirir. Sfenks, Wilde’ın en çok okunan şiirlerindendir. Sfenks’te bir söylence yaratığının insanlarla, hayvanlarla, hatta tanrılarla yaşadığı cinsel serüvenleri anlatılır; sonunda çarmıha gerilmiş İsa anımsanır… İsa konusundaki belki de en lirik, en güzel şiiri olan Humanitad’da, İsa ile insanoğlu, çektikleri acılarla bütünleşirler. Wilde, Reading Hapishanesi Baladı’nda Victoria Çağı’nın klişeleşmiş Hıristiyanlık anlayışı ile gerçek İsa arasındaki farkı göstermeye çalışır; baladın (türkünün) temelinde, kendisi ile aynı zindanı paylaşan idama mahkûm bir asker vardır.

Oscar Wilde, 1884 Mayısı’nda evlenir; bu evlilikten Cyril ve Vyvyan adlı iki çocuğu olur; ailesini geçindirmek için kitap, tiyatro eleştirmenliği yapar. The Women’s World dergisinde çalışırken öyküler, masallar yazdığını öğreniyoruz; bunları Mutlu Prens ve Başka Masallar, Narlı Ev adlı kitaplarda toplarken, Lord Arthur Savile’in Suçu ve Başka Öyküler’de ise, Lord Arthur Savile’in Suçu, Canterville Hortlağı, Gizemsiz Bir Sfenks, Model Milyoner öykülerini bir araya getirmiştir. Bu masallar Andersen ve Grimm Kardeşler’in yapıtları kadar sevilmiştir. Mutlu Prens ve Başka Masallar’da, İyiliksever, Bencil Dev gibi masallara yer vermiştir. Wilde’ın masallarında bütün bir İrlanda folklorunun, söylencelerinin renkleri vardır. Söz konusu kişiler, özgürlüğü, sevgiyi, mutluluğu özleyen, ezilmiş, yoksul, sıradan insanlardır. Wilde İrlanda’nın kıtlık yıllarını görmemiştir, ama o yılların öykülerini özellikle annesinden hep dinlemiştir. Genç Kral öyküsünde, yoksul halk krala şunları söyler: “Üzümün suyunu biz çıkarıyoruz, ama şarabı başkaları içiyor. Buğdayı biz ekiyoruz, ama kilerimiz boş. Prangaya vurulmuşuz, ama gören yok zincirlerimizi. Köleyiz, ama bize her insan özgürdür diyorlar…” (Oscar Wilde, Tutkular, Acılar, Gülümseyen Deyişler, Ş. Eczacıbaşı, Remzi Kitabevi, 2001).

Wilde’ın en sevdiği öyküsüolarak bilinen Mr. W. H.’nin Portresi’nde, Wilde’ın özel yaşamının izlerini ya da yansımalarını bulabiliyoruz. Bu metinde ünlü İngiliz yazarı gibi evli ve çoluk çocuk sahibi olan Wilde, Shakespeare ile bir tür duygudaşlık kurar. İki yıldır evli olan Wilde artık sıkılmaya, kanıksamaya başlamıştır evliliği. O sıralarda Cambridge’de öğrenim gören senato başkanının oğlu Robert Ross ile tanışır. Wilde’a göre, Ross “peri yüzlüdür”. Aralarında kurulan tutkulu dostluk giderek başka boyutlara uzanır. Evinden gittikçe uzaklaşan Wilde, Ross ile kurduğu ilişki üzerinden, Victoria Çağı’nın ahlak anlayışına sadece sözle ve yazıyla karşı çıkmakla kalmaz; artık tutum ve tercih ettiği ilişkilerle de bir tür muhaliflik oluşturmaya başlar. “Portre”nin ardından Wilde uzun denemeler yazmaya başlar. Dört denemesini Niyetler (Intentions) adlı kitabında toplar. Yalan Söylemenin Sona Ermesi adlı denemesinde ise kendi çocuklarını karşılıklı konuşturur. Bu deneme, iki yüz yıllık gerçekçilik akımına bir karşı çıkıştır. Sanatçı, estetikçi akım bağlamında altını çizdiğimiz anlayışa ve Wilde’a göre “güzel şeyler yaratan kişidir”, öyleyse yalan söylemek, gerçek dışı güzel şeyler anlatmak sanatçının görevidir. Çünkü gerçek çirkindir. Zamanla düş gücünün ve uydurmanın yerine doğruyu söylemek, yalnızca gerçekleri anlatmak gibi bir eğilim geçmiştir ki (gerçekçi sanat akımları), Wilde’a göre sağlıksız bir durumdur bu. Gerçeklik oldum olası güzellik ile bağdaştırılmaya çalışılmışsa da, beyhude bir çabadır bu. Birinin bulunduğu yerde ötekinin yeri yoktur.

Oscar Wilde, Dorian Gray’in Portresi adlı ünlü romanında, kendini bir bakıma romanın üç baş kişisine bölüştürüp estetikçi bir arayışın sınırlarını zorlar. Zamanın amansız yıpratıcılığı, ödünsüzlüğü karşısında, estetik olan (portre) kalıcı ve küstahtır sanki; gençliği hatırlatır, duygulara, zamana, yıpranmaya aldırış etmez; çünkü estetik olan “zamanüstü”dür.

Gene de Wilde’ın, toplumcu, halktan yana tavrını unutmamak; hayatı ile yaşama tarzını ve düşüncesini (eski Yunan idealinde olduğu gibi) bütünleştirmeye çalışmış ve bunun “faturasını ödemiş” bir yazara haksızlık etmemek için, onun en çok okunan denemesine dikkati çekmek yerinde olacaktır.

Wilde’ın en çok okunan, büyük tartışmalara yol açan ve hâlâ değerli bulunan bu denemesi Sosyalizmin Egemenliğinde İnsan Ruhu başlığını taşıyor. Wilde bu denemede geleneğe karşı değişimi, uyumluluğa karşı uçarılığı, kurumlaşmaya karşı başkaldırıyı ve kapitalizme karşı sosyalizmi savunup egemen sınıfların kendisine sırt çevirmesine yol açmakla kalmaz; girişte değindiğimiz Marki Queensberry davasında suçlu bulunmasının geri düzleminde bu denemede ileri sürdüğü düşüncelerin etkisi de bulunmaktadır. Her ne kadar estetik bir yaşam biçimini savunması söz konusu olmuş olsa da, onun sosyal ve siyasal düşüncelerle bu biçimi ve estetikçi kuramı desteklemek istediğini öğreniyoruz. (Oscar Wilde, Tutkular, Acılar, Gülümseyen Deyişler, Ş. Eczacıbaşı, Remzi Kitabevi, 2001). Söz konusu denemede, estetikçi amaçlara ancak sosyalizm yoluyla ulaşılabileceğini söyler. Böylesine iğrenç yoksulluklar dünyasında ne zenginin ne de yoksulun mutlu olabileceğini ileri süren Wilde, olumsuz koşulların kişiliğin gelişmesini de engellediğini düşünmektedir. Wilde’a göre, sanayileşmiş bir dünyada makineler insanoğluna layık olmayan işleri üstlenebilir, Eski Yunan ile Hıristiyanlık kültürlerinin sentezinden oluşan bir uygarlık kurulabilir; özgürleşen insan, bir sanatçı gibi yaşayabilirdi. Eninde sonunda kurtuluşu estetik olanda, sanatta bulan Wilde’ın sosyalizim ile bireysel-estetikçi bu kurtuluş projeleri arasında kurduğu ilişkiye, en başta sosyalist yazarlardan eleştiri gelmesi normaldi. Üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti üzerinden yapılan ve pazar ekonomisine değil de ihtiyaca dayalı bir üretimi (çalışmayı) özgürleşmenin yolu olarak gören sosyalist düşünce ile Wilde’ın sanayiyi, çalışmadan kurtulmanın bir imkânı olarak gören, tek tek bireylerin sanatçı olmasını, özgürlüğün gerçekleşmesi olarak kavrayan anlayışı temelden çelişse bile, gerek Wilde gerekse de sosyalistler, kapitalist toplumda insanın özgürlüğüne ve mutluluğuna yer olmadığı tespitinde birleşmiş oluyorlardı.

Kuşkusuz Oscar Wilde’ın şiir, oyun (absurd komedi), öykü, masal ve roman (Dorian Gray’in Portresi) alanındaki yazıya dökülmüş ürünlerinin yanı sıra, ses dalgaları olarak uzaya yayılıp gitmiş konuşmaları, söyleşileri, gazete, dergi eleştiri ve yorumları, denemeleri estetikçi akımın çerçevesi içinde değerlendirilebilseler bile, bir bütünlükten söz etmek herhalde zor olacaktır. Freud süblimasyon kavrayışında, libidonun kanal değiştirmiş enerji miktarının sanatı/kültürü yarattığını ileri sürer. Bir an için bu modeli kabul ettiğimizde, Oscar Wilde’ın libidinöz enerjisinin, sanat kanalında bile denetlenemediğini söylememiz gerekir herhalde. Oscar Wilde’ın eşcinsel tercihlerinde çağın ahlaki kalıplarına darbe indiren bu enerji, ailenin kaderini de belirlemekte önemli bir etmen olmuştur. Wilde’ın hüküm giymesinin ardından eşi Constance ve oğulları, bir Swiss Otel’de ikamete tabi tutulup adlarını Holland olarak değiştirmeye zorlanmışlardır. Aile bir daha Wilde adını geri alamamıştır.

Elimde Wilde’ın torunu Merlin Holland’ın 1994 toplu eserler basımına yazdığı önsöz var. 1993 tarihli uluslararası Wilde Konferansı’nda saygın bir akademisyen ve Anglo-İrlanda edebiyatı uzmanışu soruyu soruyor: “Oscar Wilde gerçekten de büyük bir yazar mı? Yaklaşık yüz yıldır sorulagelmiş ve hâlâ doyurucu bir cevabı bulunmayan bir soru bu” diyor M. Holland.

Az çok yukarıdaki önsözden de çıkartabileceğimiz gibi, yaşayış tarzı ile sanatı birbirinden kolay kolay ayrılmayan biriydi belki; bu iki düzlemi birlikte değerlendirmeden, sadece edebiyatına dönmek, ürünlerinin niteliği konusunda karar vermeyi zorlaştırabilir. Edmund Grosse, Oscar Wilde ile yakın tanışıklığı olan André Gide’e 1910’da bu ilişkiye işaret eden bir mektup yazmıştı, orada, “Hayatını bir yana koyarsanız, geriye, aklı başında, orta halli bir eleştiricilik kalır ondan,” diyordu.

Bugün Katalanca ve Arapça dilleri dahil, Çince’ye, Yidiş diline, Türkçe’ye ve öteki dünya dillerine çevirilmiş Oscar Wilde metinlerinin artan popülerliği, hele yetmişli yıllardan bu yana başta refah toplumları olmak üzere, buralarda geli

————

1     Oscar Wilde, Tutkular, Acılar, Gülümseyen Deyişler, Ş. Eczacıbaşı, Remzi Kitabevi, 2001.
2     Rainer Maria Rilke (1875-1926): Duino Ağıtları, Orpheus’a Soneler gibi yapıtlarıyla ünlü Avusturya asıllı şair.
3     Friedrich Wilhelm Nietzsche (1844-1900): Alman filozof, ilkçağ uzmanı, kültür eleştirmeni ve şair. Böyle Buyurdu Zerdüşt adlı yapıtı en tanınmış, üstünde en çok tartışılmış eserlerindendir.
4     Hugo von Hoffmansthal (1874-1929): Avusturyalı şair, oyun ve deneme yazarı.
5     Hiççilik olarak da bilinen nihilizmi savunanlar. 19. yüzyılda Rusya’da ortaya çıkan, şüpheci temellere dayalı bir felsefe anlayışıdır.
6     Bernard Shaw (1856-1950): 1925 Nobel edebiyat ödülünü kazanan İrlandalı gülmece yazarı. Cesur eleştirileriyle çağının edebi, siyasal ve ekonomik düşüncesinin yönlendirilmesinde önemli rol oynamıştır.
7     John Ruskin (1819-1900): İngiliz yazar, eleştirmen ve sanatçı. Dekoratif sanatlarda ve mimarlıkta gotik canlandırmacılık akımının öncülüğünü yapmıştır.
8     Walter Pater (Hatio) (1839-1894): İngiliz eleştirmen, denemeci ve hümanist. Estetikçilik akımının temel ilkesi “sanat sanat içindir” ilkesini savunmuştur.
9     Gabriel Dante Rossetti (1828-1882): İngiliz şair ve ressam.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıLord Arthur Savile'in Suçu
  • Sayfa Sayısı112
  • YazarOscar Wilde
  • ÇevirmenSevil Cerit
  • ISBN9786053541677
  • Boyutlar, Kapak12x21, Karton Kapak
  • YayıneviBORDO SİYAH / 2013

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur