Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

“Gerçek miydi? Portre gerçekten değişmiş miydi? Yahut sadece kendi muhayyilesi mi neşeli bir bakışı şeygtanca bir bakış olarak görmesine neden olmuştu? Boyanmış bir tablo gerçekten değişebilir miydi? Böyle bir şey saçmaydı. Bu, bir gün Basil´e anlatılacak bir hikayeydi.” Çok yakışıklı bir gen olan Dorian Gray, ressam Basil Hallward tarafından çizilen portresinden o kadar etkilenir ki geçen günler taze bedenini yaşlandıracakken tablonun daima genç ve güzel kalacak olmasına esef eder. Acaba gerçekten öyle mi olacaktır?

***

ÖNSÖZ

Sanatçı, güzel şeylerin mimarıdır. Sanatın gayesi, sanatçıyı hem saklamak, hem de ifşa etmektir. Eleştirmen ise, sanatı bir başka biçime dönüştüren yahut güzel şeylerin kendisinde bıraktığı izlenimi, yeni bir vasıtayla ifadeye kavuşturan kişidir.

Eleştirinin en düşük formu gibi, en kaliteli biçimi de, bir tür otobiyografidir. Güzel şeylerde çirkin manalar bulanlar, cazibeden uzak, yozlaşmış insanlardır. Bu, hatalı bir tutumdur.

Güzel şeylerde güzel manalar bulanlar ise, kültürle donanmış insanlardır. Bu çeşit kimseler için umut beslenebilir. Onlar, güzel şeylerin kendilerine yalnız güzel anlamlar ve çağrışımlar taşıdığı seçkin insanlardır.

Ahlaki yahut gayri ahlaki kitap diye bir ayrım yapılamaz. Bir kitabın iyi ya da kötü yazıldığından bahsedilebilir ancak. Yegâne kriter budur.

19. yüzyılın realizmden hoşlanmayışı, yüzünü aynada gören Caliban’m duyduğu öfkeye benzer. 19. yüzyılın romantizmden hoşlanmaması ise, aynada yüzünü göremeyen Caliban’m öfkesine teşbih edilebilir. Beşeriyetin ahlaki yaşantısı, sanatçının ele aldığı konuyu şekillendirmekle beraber, sanatın ahlakiliği bizatihi kusurlu araçların kusursuz kullanımı ile mümkündür. Hiçbir sanatçı bir şeyleri kanıtlama arzusu taşımaz, çünkü yalnız gerçekler kanıtlanabilir. Sanatçı etik kaygılar da gütmez. Aksi takdirde, ahlaki hususlara yönelttiği ilgi, bağışlanmaz ölçüde abartılmış bir üslup olarak karşımıza çıkar.

Diyebiliriz ki kötülüğe temayül göstermemek, sanat adamının özelliğidir. Sanatçı her şeyi açıklayabilir. Düşünceler ve dil, sanatın sanatkârane öğeleri, ahlaki yozluk ve erdem, sanatçının malzemeleridir. Her çeşit sanat, biçimsel bakış açısından değerlendirilirse müziğe, duyarlılıklar açısından ise tiyatro sanatına benzer. Sanat bir satıh ve sembol meselesidir. O sathın derinliğine inenler, bunu bütün tehlikeleri göze alarak yaparlar. Aynı şekilde, sembolleri okuyanlar da tehlikeye maruzdurlar. Hayatın bizzat kendisi sanatı değil; sadece bir ayna olan sanat, hayatı izler. Bir sanat yapıtına ilişkin kanaatlerdeki farklılık, bu yapıtın yeni, çok katmanlı ve hayati önemde olduğunu gösterir. Eleştirmenler ihtilafa düştüklerinde, sanatçı kendi benliğiyle çatışmadan, iç âleminde vardığı uyumu muhafaza eder.

Beşeriyet, yararlı işler ortaya koyan birini, o kişi eserine hayran olmadığı sürece bağışlayabilir. Faydasız işler vücuda getirmenin tek bahanesi ise, dünyanın ona ölesiye hayranlık duymasıdır.

Sanat tamamen faydasız bir şeydir.

BİRİNCİ BÖLÜM

Atölye, güllerden yayılan nefis bir kokuyla dolmuştu. Ilık bir yaz rüzgârı, bahçedeki ağaçların arasında dolanıyor, leylaklardan yahut pembe çiçekler açmış dikenli otlardan yükselen hoş bir esans, açık kapıdan içeri giriyordu.

İran işi örtüyle kaplı sedirin köşesinde, âdeti olduğu üzere uzanmış, birbiri ardına sigara içen Lord Henry Wotton, sarısalkım ağaçlarının, taşıdıkları güzelliğe güç bela dayanıyorlarmış gibi görünen titrek dallarını basmış bal rengi çiçeklerin ve tatlı gün ışığının ancak farkına varabilmişti. Ara sıra geçen kuş sürülerinin, büyük pencereye gerili, uzun, ipek perdelere yansıyan fantastik gölgeleri, bir anda Japon sanatını andıran bir görüntü yaratıyor ve ona, sanatın ister istemez hareketsiz olduğu dönemler boyunca, akıcılık ve hareket hissi uyandıracak formlar arayan, Tokyo’nun solgun yüzlü ve yorgun ressamlarını hatırlatıyordu. Arıların, biçilmemiş uzun çayırlar boyunca yahut şurada burada boy vermiş hanımellerinin tozlu çiçekleri etrafında biteviye dönerken çıkardıkları can sıkıcı vızıltı, durgunluğu daha da bunaltıcı hale getiriyordu. Londra’nın belli belirsiz uğultusu, uzaklardaki bir enstrümanın çaldığı tek perdeli, sönük bir nağme gibiydi.

Odanın ortasındaki dimdik şövalenin üstünde, olağanüstü güzellikte genç bir erkeğin boydan portresi durmaktaydı. Portrenin önünde, biraz ileride, onu vücuda getiren sanatçı, birkaç yıl önce aniden ortadan kaybolması halk arasında epeyce sansasyona ve pek çok garip dedikodunun türemesine yol açmış Basil Hallward oturuyordu.

Ressam, yüzünde hoşnut bir gülümseme olduğu halde, büyük bir ustalıkla tuvale yansıttığı bu zarif ve yakışıklı vücuda bakıyor ve portrenin önünden bir türlü ayrılamıyormuş gibi görünüyordu. Fakat aniden kımıldadı; sanki uyanıp da onları yitireceği endişesiyle, kimi esrarlı hayalleri beynine hapsetmeye çalışırcasma gözlerini yumdu, parmaklarını dudaklarının üzerine koydu.

Lord Henry, “Bu senin en iyi işin Basil; şimdiye dek yaptığın en iyi eser” dedi yavaşça. “Bunu gelecek yıl mutlaka Grosvenor’a göndermelisin. Akademi fazlasıyla büyük ve bayağı. Oraya ne zaman gitsem, o kadar çok insan oluyor ki, resimleri göremiyorum; bu berbat bir durum. Ya da öyle fazla sayıda resimle dolu oluyor ki ortalık, bu kez insanları göremiyorum; bu daha da kötü. Grosvenor gerçekten en iyisi.”

Ressam, Oxford’da iken arkadaşlarının kendisiyle dalga geçtiği o garip hareketi yapıp, başını arkaya doğru atarak, “Onu herhangi bir yere göndermem gerektiğini sanmıyorum” diye cevap verdi. “Hayır, onu hiçbiryere göndermeyeceğim.”

Lord Henry kaşlarını kaldırdı ve ressamın ağır, afyonlu sigarasının düşsel helezonlar halinde kıvrılan, ince mavi dumanı arasından ona baktı. “Niçin onu hiçbir yere göndermiyorsun sevgili dostum, niçin? Sebep ne? Siz ressamlar ne garip adamlarsınız! Şöhrete kavuşmak için her şeyi yapar, amacınıza ulaştığınızda ise onu başınızdan savmak ister gibi davranırsınız. Hakkında konuşulmasından daha kötü olan tek bir şey vardır dünyada:

Hakkında hiçbir şey konuşulmaması. Bu senin aptallığın olur. Böylesi bir portre, seni İngiltere’deki bütün genç erkeklerden daha âlâ bir yere taşıyabilir ve eğer hâlâ bir parça heyecan du-yabiliyorlarsa, bütün yaşlı erkekleri kıskançlıktan çatlatabilir. ”

Ressam, “Biliyorum bana güleceksin” diye yanıtladı onu, “fakat onu gerçekten sergilemeyeceğim. Bu portrede fazlasıyla ben varım.”

Lord Henry sedirin üstüne uzanıp gülmeye başladı.

Ressam: “Evet, bunu yapacağını biliyordum. Gene de doğru olan bu.”

Lord Henry: “Resimde fazlasıyla sen varsın ha!? Basil, bu kadar mağrur olduğunu bilmiyordum doğrusu. Haşin ve keskin yüz hatların, siyaha çalan kahverengi saçlarınla sen ve sanki fildişi ile gül yapraklarından ibaretmiş gibi bakan bu genç Ado-nis arasında herhangi bir benzerlik göremiyorum ben. Bunun nedeni şu sevgili dostum Basil: O bir Narcissus, sen ise sadece zeki bir yüz ifadesine sahipsin, hepsi bu. Fakat güzellik, yani gerçek güzellik, zekice ifadelerin başladığı yerde son bulur. Zekâ bir aşırılık halidir ve yüzün kendine özgü uyumunu yok eder. Bir dakika dur ve bir insanın tamamen burundan yahut alından ibaret olduğunu düşün ya da buna benzer berbat bir durumu. Mesleklerinde başarılı olan adamlara bak. Nasıl da iğrençler! Tabii ki kilisedekiler hariç. Fakat kilisedekiler düşünmezler zaten. Başpapaz, on sekiz yaşında bir delikanlıyken anlatması buyurulan ne varsa, seksen yaşma geldiğinde yine onları söylemeye devam eder ve dolayısıyla daima neşeli bakar. Senin resmini büyüleyici bulduğum halde ismini bana söylemediğin şu genç ve esrarengiz arkadaşın asla düşünmüyordur. Bundan son derece eminim. O, güzel ve aptal bir varlık olarak daima burada olmalı ki, kışın seyredecek çiçek bulamadığımızda, yazın da zekâmızı ürpertecek bir şey aradığımızda ona koşalım. Boşuna gururunu okşama Basil, ona zerre kadar benzemiyorsun.”

“Beni anlamıyorsun Henry” diye cevap verdi ressam. “Elbette onun gibi değilim. Bunu gayet iyi biliyorum. Aslında ona benze-seydim üzülmem gerekirdi. Omuzlarını mı silkiyorsun? Sana gerçeği söylüyorum. Fiziki özellikleri itibariyle ya da zekâsıyla şöhret olmuş bütün insanların ölümcül bir yazgısı vardır ve yazgının bu çeşidi tarih boyunca kralların sendeleyen adımlarını takip eder. Aslında insanın çevresindekilerden farklı olmaması en iyisi. Çirkin ve aptal kişiler, bu dünyada daima galip geliyor. Çünkü kolayca yerlerine oturur ve oyunu ağızları açık izlerler. Zafere dair hiçbir şey bilmiyorlarsa bile, en azından mağlubiyetten de haberleri olmaz. Hepimizin yaşaması gerektiği gibi yaşarlar; sarsıntısız, kaygısız ve huzursuzluk duymaksızın. Ne insanların yıkımına sebep olurlar, ne de böyle bir yıkıma maruz kalırlar. Senin rütben ve servetin Henry, benim beynim, daha başka sanatım, kıymetli olan her şey; Dorian Gray’in enfes bakışları… Biz, tanrıların bize verdiği bütün bu şeyler nedeniyle acı çekeceğiz, müthiş bir acı.”

Lord Henry, stüdyonun bir ucundan öbür ucuna yürüyüp Basil Hallward’a doğru ilerlerken, “Dorian Gray? Adı bu mu?” diye sordu.

“Evet, ismi bu. Onu sana söylemeye niyetim yoktu.”

“Neden?”

“Açıklayamam. Tutkuyla sevdiğim insanların isimlerini asla başkalarına söylemem. Çünkü isimlerini söylemek, onların bir parçasını yabancılara teslim etmeye benziyor. Ben sır saklamayı severek büyüdüm. Modern hayatı gizemli yahut harikulade yapabilecek tek şey bu adeta. Müşterek bir şey, eğer onu saklayan biri varsa büyüleyici hale gelir. Bu kasabadan ayrıldığımda, hiç kimseye nereye gittiğimi söylemeyeceğim. Aksi takdirde, bütün huzurumu kaybedebilirim. Bu aptalca bir alışkanlık, ama ben şunu söylemeye cesaret ediyorum: Böyle yapmak, birinin hayatında büyük bir aşk var etmenin tek yolu gibi görünüyor bana. Sanıyorum bu konuda epey budalaca davrandığımı düşünüyorsun?”

“Katiyen!” diye cevapladı onu Lord Henry, “Katiyen sevgili Basil. Benim evli olduğumu unutuyor gibisin. Biliyorsun ki evliliğin bir tılsımı da aldatmacalı bir hayatı eşlerin her ikisi için de gerekli kılmasıdır. Karımın nerede olduğunu asla bilmem, karımın da benim ne yapıyor olduğumdan haberi yoktur. Bir araya geldiğimiz zaman -bunu bazen yaparız, birlikte akşam yemeği için dışarı çıkar yahut Dük’e gideriz- en ciddi yüzlerimizi takınarak birbirimize gülünç hikâyeler anlatırız. Karım bu işte çok iyidir, daha iyi, gerçekten, benden daha iyi. Randevu tarihlerini asla şaşırmaz, bense daima şaşırırım. Fakat karşılaştığımızda asla ağız dalaşı yapmaz. Bazen bunu yapmasını isterim ama o bana yalnızca güler.”

“Evliliğin hakkında konuşmandan nefret ediyorum Henry” dedi Basil Hallward, bahçeye açılan kapıya doğru ağır ağır ilerlerken. “Senin gerçekten iyi bir koca olduğuna inanıyorum fakat bizzat kendi ahlaki değerlerinden utanıyorsun. Sen olağanüstü bir dostsun. Asla bir ahlakçı gibi konuşmaz, katiyen yanlış bir şey yapmazsın. Senin olumsuz bakış açın sadece numara.”

Lord Henry gülerek, “Doğal olmak, bildiğim en tahrik edici numaradır!” diye bağırdı ve iki genç adam birlikte bahçeye gidip, büyük bir defne ağacının gölgesine yerleştirilmiş uzun bambu sandalyeye bıraktılar kendilerini. Gün ışığı parlak yaprakların üzerinden kayıyordu. Çimenlerde beyaz papatyalar ürkek ve titrekti.

Bir zaman sonra Lord Henry, saatini çıkardı. “Korkarım gitmeliyim, Basil” diye fısıldadı, “Fakat gitmeden evvel biraz önce sana sorduğum sorunun cevabını almakta ısrar ediyorum.”

“Hangi soru?” dedi ressam gözlerini yere mıhlayarak.

“Sen gayet iyi biliyorsun.”

“Bilmiyorum Henry. ”

“Pekâlâ, sana sorumun ne olduğunu söyleyeceğim. Dorian Gray’in portresini neden sergilemeyeceğini bana açıklamanı istiyorum. Bunun gerçek nedenini öğrenmek istiyorum.”

“Sana gerçek nedenini söyledim.”

“Hayır, söylemedin. Sen yalnızca o portrede kendinden çok fazla iz bulunduğunu söyledin. İşte bu çok saçma.”

“Henry” dedi Basil Hallward dosdoğru arkadaşının yüzüne bakarak, “Hislerin yönlendirmesiyle çizilen her portre aslında ressamın portresidir, poz veren kişinin değil. Model yalnızca bir vesile, tesadüfî bir araçtır. Ressamın rengârenk tuval üzerinde gözler önüne serdiği kişi, modelden daha ziyade kendisidir. Bu resmi sergilemekten kaçınmamın nedeni, onda kendi ruhumun sırrını açığa çıkarmış olmamdır.”

Lord Henry güldü. “Bu ne demek?”

“Sana anlatacağım” dedi Hallward. Fakat yüzünde aniden sıkıntılı bir ifade belirdi.

Lord, arkadaşına kısa bir bakış atarak, “Benim de bütün umudum bu Basil” diye devam etti.

“Ah, söylenecek çok az şey var Henry” diye cevapladı ressam “Ve korkarım onu çok az anlayacaksın. Hatta belki de anlattıklarıma inanmayacaksın.”

Lord Henry gülümsedi ve eğilip otların arasından pembe taç yaprakları olan bir papatya kopararak incelemeye başladı. “Söyleyeceklerini anlayacağıma eminim” diye karşılık verdikten sonra, küçük, altın renkli ve beyaz kuş tüyleriyle süslenmiş levhaya dikkatlice bakarak devam etti, “İnanmak mevzuuna gelince… İnanılmaz bir şey olduğu ispatlanmamış her şeye inanabilirim.”

Ağaçların üstündeki tomurcuklar rüzgârla birlikte salındı ve yıldızlara benzeyen leylak salkımları durgun havanın içinde sağa sola hareket etti. Duvarın üstünde bulunan çekirgeler incecik sesler çıkarmaya başladı. Bu esnada mavi bir iplikçiğe benzeyen uzun, ince bir kız böceği, tül gibi kahverengi kanatlarıyla uçtu. Lord Henry, adeta Basil Hallward’m kalp atışlarını hisseder gibi oldu ve duyacağı şeyleri iyice merak etti.

“Hikâye kısaca şöyle” dedi ressam bir zaman sonra. “İki ay önce, Lady Brandon’un evinde tertiplenen bir toplantıya gitmiştim. Biliyorsun, biz zavallı sanatçılar yaban olmadığımızı topluma hatırlatmak için zaman zaman ortalıkta görünmek zorundayız. Bir defasında söylediğin gibi, gece toplantılarına mahsus bir kıyafet giyip beyaz bir kravat taktığında, herkes, hatta bir borsa simsarı bile medeni bir adam olduğu hükmüyle alâka görebilir. Salona girdikten yaklaşık on dakika sonra gayet şık, zengin dullar ve can sıkıcı akademisyenlerle konuşmaktaydım ki aniden birinin bana baktığını fark ettim. Yarım bir dönüş yaptım ve işte o an Dorian Gray’i ilk kez gördüm. Bakışlarımız karşılaştığında, benzimin adeta solduğunu hissettim. Dehşetli bir merak duygusu benliğimi kapladı. O an büyüleyici bir şahsiyetle karşı karşıya bulunduğumu anladım ve hissettim ki, onun beni etkilemesine izin verirsem bütün benliğimi, bütün sanatsal gücümü, hatta bütün ruhumu içine çekebilirdi. Böyle harici bir faktörün hayatıma tesir etmesini istemezdim. Özgürlüğüme nasıl düşkün olduğumu bilirsin Henry. Hayatım boyunca kendimin efendisi oldum, en azından Dorian Gray ile karşılaşana dek böyleydi. Orada -bunu nasıl açıklayacağımı bilmiyorum- içimden bir ses, bana hayatımı etkileyecek bir felaketin kıyısında olduğumu söylüyordu. Kaderin benim için şiddetli oyunlar ve üzüntüler hazırladığını çok güçlü bir biçimde hissediyordum. Bunun üzerine korktum ve ona bakmaktan vazgeçtim. Bana bunu yaptıran vicdanım değil bir çeşit korkaklıktı. Kaçmaya çalıştığımdan ötürü kendime olan saygımı yitirmiştim.”

“Vicdan ve korkaklık aslında aynı şeylerdir Basil. Vicdan ticari bir isimdir sadece. Hepsi bu.”

“Buna inanmıyorum Henry ve senin bunların herhangi birini yaptığına da inanmıyorum. Ne var ki, beni böyle davranmaya sevk eden her ne ise -normalde gururlu biri olduğum için, gurur olabilir- kapıya doğru hamle yaptım. Tam orada, tabii ki Lady Brandon’a rastladım. ‘Bu kadar erken ayrılmayı düşünmüyorsun herhalde, değil mi Bay Hallward?’ diye çığlık attı. Lady Brandon’un ne kadar tiz bir sesi olduğunu bilirsin.”

“Evet, güzelliği müstesna, her yönüyle tavus kuşuna benzer” dedi Lord Henry, uzun gergin parmaklarıyla papatyayı yolup küçük parçalara ayırırken.

“Elinden kurtulamadım. Beni kraliyet ailesinin yanma; göğüslerinde yıldızlar ve şövalye nişanları bulunan adamların, kocaman taçlar takmış, papağan burunlu, yaşlı kadınların arasına götürdü. Benimle, çok yakın bir arkadaşıymışım gibi konuşuyordu. Oysa onunla daha önce yalnızca bir kez karşılaşmıştık, fakat Lady Bran-don o karşılaşmayı aklından hiç çıkarmamış gibi yakın bir alâka gösteriyordu bana. Bu ilgiyi, 19. yüzyılın bir numaralı gündem oluşturma aracı sayılan küçük gazetelerde hakkımda gevezelik yapılmasıyla bazı resimlerimin büyük bir şöhret kazanmasına mal ettim. Kendimi aniden, biraz evvel kişiliği beni müthiş heyecanlandıran genç adamla yüz yüze buldum. Birbirimize oldukça yakındık, neredeyse değecek kadar. Yeniden göz göze geldik. Pervasızca bakıyordu, bense Lady Brandon’dan beni ona tanıtmasını istedim. Bunun üzerine o pervasız bakışları bıraktı, mecburen bakmaya başladı. Herhangi bir takdim olmaksızın da birbirimizle konuşabilirdik aslında, buna eminim. Dorian bir süre sonra benimle konuşmaya başladı. O da, kaderin bizi birbirimizi tanımaya yönelttiğini hissetmişti.”

“Lady Brandon bu muhteşem genç adamı nasıl tanıttı?” diye sordu arkadaşı. “Lady Brandon’m, konuklarını kısaca tanıtmaktan hoşlandığını biliyorum. Bir seferinde, şeref rütbeleri ve şövalyelik nişanları bulunan, kırmızı suratlı bir grup ihtiyar herifi bana tanıtmasını hatırlıyorum. Yılan ıslığı gibi sesiyle kulağıma eğilip anlattığı en şaşırtıcı ayrıntıları, odada bulunan herkes duymuştu büyük ihtimalle. Hemen oradan kaçmıştım. Ben insanları kendim keşfetmekten hoşlanıyorum. Lady Brandon, konuklarına aynen mallarını takdim eden bir mezatçı gibi davranıyor. Onları ya üstünkörü tanıtıyor ya da karşısındaki insanın gerçekten bilmek isteyeceği temel özelliklerinden bahsetmeyerek, lüzumsuz ne varsa anlatıyor.”

“Zavallı Lady Brandon! Ona pek acımasızca davranıyorsun Henry!” dedi Hallward neşesizce.

“Benim sevgili dostum, kadın aslında bir salon sahibi olmaya çabaladığı halde, ancak bir restoran açabilmeyi başardı. Ona nasıl hayran olabilirim? Söyle bana, Lady Brandon Bay Dorian Gray için ne söyledi?”

“Ah, evet… ‘Büyüleyici bir delikanlı. Sevgili yoksul annesiyle benim yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez. Ne yaptığını tamamen unuttum. Korkarım herhangi bir işle meşgul değil. Ah, evet, piyano çalıyor yoksa keman mıydı Bay Gray?’ gibi şeyler söyledi. Gülmemek elimizde değildi ve hemen arkadaş olduk.”

“Kahkaha, arkadaşlık kurmak için hiç de kötü bir başlangıç olmadığı gibi, bir arkadaşlığı bitirmek için iyi bir son değildir” dedi genç Lord, başka bir papatyayı koparırken.

Hallward başını salladı. “Arkadaşlığın ne olduğunu bilmiyorsun Henry” diye fısıldadı, “ya da düşmanlığı, hiç fark etmez. Her ikisinden de hoşlandığını söylüyorsun. Oysa bu sadece sözde kalıyor, her ikisine karşı da kayıtsızsın.”

Lord Henry, şapkasını geriye atıp, birbirine dolanmış beyaz ve parlak ipek yumaklara benzeyen küçük bulutlara bakarak, “Nasıl bu kadar adaletsiz olabilirsin!” diye bağırdı. “Evet, korkunç bir adalet duygum var. İnsanlar arasında ayrım yapıyorum elbette. Arkadaşlarımı iyi hallerine, tanıdıklarımı düzgün karakterlerine ve düşmanlarımı da zekâlarına bakarak seçiyorum. Aptal tek bir arkadaşım, tanıdığım yahut düşmanım yok. Hepsi de zeki insanlar ve dolayısıyla benim kıymetimi biliyorlar. Bu, sence kibir mi? Sanırım bu kibirden daha fazla bir şey. ”

“Bunu düşüneceğim Henry. Fakat yaptığın sınıflandırmaya göre, ben sadece bir tanıdığın oluyorum.”

“Benim sevgili eski dostum Basil, sen bir tanıdıktan ötesin benim için.”

“Fakat bir arkadaştan daha az. Bir tür kardeş diyebilir miyiz?” “Ah, kardeşler! Kardeşlerim umurumda değil. En büyük erkek kardeşim hiç ölmeyecek gibi davranıyor, küçük kardeşlerimin de onun için çabalamaktan başka işleri yok.”

“Henry!” diye bağırdı Hallward, kaşlarını çatarak.

“Sevgili dostum, bunları söylerken tamamen ciddi değildim fakat yakınlarımdan tiksinmemek elimde değil. Sanıyorum şöyle bir gerçek var: Hiçbirimiz bizimle aynı hataları yapan insanlara tahammül edemeyiz. Ben, üst sınıfların ahlaki yozlaşmışlığı denen tavırlara karşı, İngiliz demokrasisinin yaklaşımına sempati duyuyorum. İşçi sınıfı, sarhoşluğun, budalalığın ve yozlaşmanın kendi alâmet-i farikaları olduğunu düşünür ve eğer bizlerden biri o tarz bir aptallık yaparsa, o kişiyi kendi haklarına tecavüz etmiş sayar. Zavallı Southwark, boşanma davası için mahkeme salonuna girdiğinde, aşağı tabakadan insanların öfkeleri ne kadar dehşetliydi. Oysa proletaryanın yüzde onluk bir kesiminin bile doğru dürüst yaşadığını sanmıyorum.”

“Söylediklerinin tek bir kelimesine bile katılmıyorum ve dahası Henry, sen de kendi sözlerine inanmıyorsun, buna eminim.” Lord Henry, sivri kahverengi sakalını sıvazlayıp püsküllü abanoz bir çubukla, rugan çizmelerinin ucuna hafifçe vurdu. “Sen nasıl İngilizsin Basil! Bu gözlemi ikinci kez dile getiriyorsun. Eğer biri gerçek bir İngiliz’in karşısında bir fikir ileri sürerse -bunu yapmak daima gözü karalık gerektirir- öne sürdüğü fikrin doğru mu yanlış mı olduğunu düşünmez. Kaale aldığı ve önemsediği tek şey, muhatabının o fikre inanıp inanmadığıdır. O halde, bir fikrin değerinin, o fikri açıklayan adamın içtenliğiyle alâkası yoktur. Demek ki, fikir sahibinin niyeti, arzuları yahut önyargıları işin içine karışmadığında, hatta onu ifade eden ne kadar samimiyetsiz olursa öne sürdüğü fikir o kadar saf ve değerli olur. Bununla birlikte, seninle politik, sosyolojik yahut metafizik konularda tartışmaya niyetim yok. İnsanları prensiplerden daha çok seviyorum çünkü ve prensiplerin ehemmiyetsizliğine inanan insanlardan hoşlanıyorum. Neyse, bana Bay Dorian Gray’den bahset. Onu ne kadar sıklıkla görüyorsun?”

“Her gün. Tek bir gün onu görmesem mutlu olamıyorum. Ona ihtiyacım var, o bana gerekli.”

“Ne kadar sıra dışı bir şey! Oysa senin sanatından başka bir şeyle ilgilenmediğini düşünürdüm.”

“O, benim sanatımın ta kendisi” dedi ressam ciddiyetle. “Bazen düşünüyorum da Henry, dünya tarihinde ehemmiyeti olan yalnız iki dönem var: İlki, sanat için yeni araçların ve İkincisi yine sanat için yeni kişiliklerin ortaya çıkmasıdır. Eski dönemlere ait ressamların keşfettikleri şey Venedik tarzıydı. Antinous’un yüzü geç dönem Yunan heykeliydi, Dorian Gray’in yüzü de bir zaman sonra tıpkı bu saydıklarım kıymetinde olacak benim için. O, portresini boyadığım, karakalemini çizdiğim ve resmettiğim biri değil yalnızca. Tabii ki, bütün bunları onun modelliğinde ben yaptım. Fakat o bir modelden ya da bana poz veren herhangi birinden daha farklı benim gözümde. Sana, onun için yaptığım hiçbir sanatsal çalışmanın bana hiçbir zaman yeterli gelmediğini yahut sanatın onun güzelliğini asla bütünüyle açığa çıkaramayacağını söylemeyeceğim. Sanat yoluyla ifade edilemeyen hiçbir şey yoktur. Ve ben, Dorian Gray ile karşılaşmamdan bu yana yaptığım bütün sanatsal çalışmaların, şimdiye dek yaptıklarımın en iyileri olduğunun farkındayım. Fakat hayret verici bir biçimde -bilmem anlayabilecek misin beni- kişiliği sanatta tamamen yeni bir üslup bahşetti bana, tamamen yeni bir tarz. Artık etrafımdaki her şeyi daha farklı görüyor ve daha farklı değerlendiriyorum. Hayatı şimdiye dek benden gizlenmiş yeni bir tarzda, yeniden yaratabilirim. Hani, bir dize vardı ya, ‘düşüncelerin alacağı biçimin günlerce süren rüyası’ kim söylüyordu bunu? Şimdi yazarını unuttum fakat bu dize Dorian Gray’in bendeki tesirini özetliyor. Ah, bu delikanlının sadece görünür varlığı -yaşı gerçekte yirmiden biraz fazla olmasına rağmen, bana bir delikanlıdan çok daha fazla bir şey olarak görünüyor- sadece görünebilir varlığı! Bunun ne anlama geldiğini bilmem anlayabilir misin? O, farkında olmaksızın içinde romantik ruhun bütün tutkularını ve mükemmelliğini barındıran, yepyeni ve bambaşka bir okulun sınırlarını benim için yeniden tayin ediyor. Ruhun ve bedenin uyumu onda nasıl da belirgin!

Biz kendi çılgınlığımızla ikiye bölündük ve bayağı bir realizm, bomboş bir kimlik icat ettik. Henry! Keşke Dorian Gray’in benim için ne anlama geldiğini biliyor olsaydın! Agnew’in büyük bir meblağ karşılığı almayı teklif ettiği manzara resmimi ona satmaya kıyamayışımı hatırlıyor musun? O, şimdiye dek yaptığım en iyi resimdi. Peki neden öyle davrandım biliyor musun? Çünkü o resmi çiziyorken, Dorian Gray yanıma oturmuştu ve varlığı akıl erdiremediğim bir etki yaratmıştı üzerimde. Bu sayede, hayatımda ilk kez, önümdeki o sade ormanlıkta, o güne dek durmaksızın aradığım ve özlediğim bir mucizeyi görmüştüm.”

“Basil, bu olağanüstü! Dorian Gray’i mutlaka görmeliyim” Hallward sandalyeden kalkarak bahçenin aşağısına doğru yürümeye başladı. Biraz sonra geri döndü ve “Henry” dedi, “Dorian Gray, sanatımda beni motive ediyor. Belki sen onda hiçbir şey görmeyeceksin fakat ben onda her şeyi buluyorum. Ayrıca, ona ait hiçbir imajın olmadığı zamanlardan sonra, o benim için büyük bir hediye hükmündedir. Söylediğim gibi, bana yeni bir sanat tarzı getirdi. Onu ben, keskin sınırların kavisleri, elvan renklerin zarifliği ve güzelliği içinde keşfediyorum. Hepsi bu.”

“Peki, neden portresini sergilemeyeceksin?” diye sordu Lord Henry

“Çünkü, gayri ihtiyari, ona olan bu garip hayranlığımı ifşa eden kimi ayrıntılar yerleştirdim resme. Tabii bunu onunla konuşmadım hiç. Bu konuda hiçbir şey bilmiyor ve kesinlikle bilmeyecek. Fakat, insanlar bu durumu kestirebilseler bile, onların derinlikten nasipsiz, meraklı gözleri önünde ruhumu açığa vurmayacağım. Kalbim asla onların mikroskobu altına girmeyecek. Bu portrede bana dair çok fazla şey var Henry, çok fazla!”

“Şairler senin kadar vicdanlı değiller. Tutkularını nasıl malzeme olarak kullanabileceklerini gayet iyi biliyorlar. Şimdilerde, kırık bir kalp piyasaya birçok eser kazandırıyor.”

“Bu yüzden onlardan nefret ediyorum!” diye bağırdı Hall-ward. “Bir artist güzel şeyler yaratmalı fakat eserlerine kendi özel hayatıyla ilgili hiçbir şey koymamalıdır. Öyle bir zamandayız ki, insanlar sanatı bir tür otobiyografi olarak algılıyorlar. Adeta güzelliğin soyut algısını yitirdik. Bir gün soyut güzelliğin ne olduğunu dünyaya göstereceğim ve yine bu sebepten, dünya hiçbir zaman benim Dorian Gray’i konu alan portremi görmeyecek.” “Basil, yanlış düşünüyorsun ama bu konuda seninle tartışmayacağım. Tartışan her kim olursa olsun, bu bir kayıptır. Söyle bana, Dorian Gray seni çok mu seviyor?”

Ressam birkaç dakika düşündü. Nihayet suskunluğunun ardından, “Benden hoşlanıyor” dedi ve devam etti, “benden hoşlandığını biliyorum. Elbette, onun gururunu fazlasıyla ok-şuyorum. Sonradan pişmanlık duyacağımı bildiğim methiyeleri kendisine söylemekten garip bir haz alıyorum. Kesin olan şu, Dorian Gray bana çekici geliyor, birlikte atölyede oturup yüzlerce şeyden bahsediyoruz. Bununla beraber, bazen korkunç derecede bencil oluyor ve adeta bana acı vermekten müthiş bir keyif alıyormuş gibi görünüyor. Ve ben Henry, bütün ruhumu kendisine bağışladığım kişinin ruhuma, sanki ceketine iliştirilmiş bir çiçek, kıyafetini daha çekici kılan bir aksesuar yahut bir yaz gününün ziynetiymiş gibi muamele ettiğini hissediyorum.”

“Yaz günleri uzun sürer” diye mırıldandı Lord Henry. “Belki de sen daha tez zamanda ondan usanacaksın. Bunu düşünmek üzüntü verici fakat şüphesiz yetenek, güzellikten daha uzun yaşar. Bu da şu gerçeği açığa kavuşturur ki, hepimiz bütün bu acıları bizi daha fazla olgunlaştırsınlar diye çekiyoruz. Varolmak için gösterdiğimiz çılgın uğraşlarla, sonsuz olan bir şeylere sahip olmak istiyoruz. Bu yüzden de zihnimizi bir sürü süprüntü ve gerçekle dolduruyor, bulunduğumuz yeri kaybetmemek için saçma umutlar büyütüyoruz. Baştan ayağa bilgili bir adam, çağdaş bir ideal. Oysa tepeden tırnağa bilgili bir adamın zihni ürkütücüdür. Tıpkı bir antikacı dükkânına benzer; orada ne varsa -ister çer çöp, ister hilkat garibesi olsun- mutlaka gerçek değerinden yüksek fiyattadır. Ben evvela senin usanacağını düşünüyorum. Bir gün arkadaşına bakacaksın ve onun senin çizdiğin adamdan çok daha az olduğunu göreceksin. Onda bulduğun renkler veya öteki şeyler artık hoşuna gitmeyecek. Kalbinden ona acı sitemler edecek ve sana çok kötü davranmış olduğunu düşüneceksin. Sana her seslenişinde, ona karşı soğuk ve kayıtsız davranacaksın. Bu acınası durum seni giderek değiştirecek. Bana anlattığın şey fevkalade romantik bir hikâye, hatta birileri onu sanata dair bir romantik bir serüven olarak da nitelendirebilir. Fakat her türden romantik serüvenin en kötü tarafı, bu serüvenin insanı romantizmden tamamen uzaklaştırıp, kaskatı hale getirmesidir.”

“Henry, böyle konuşma. Yaşadığım sürece, Dorian Gray’in şahsiyeti bana hükmedecek. Sen benim neler hissettiğimi anlayamazsın. Çok sık değişiyorsun çünkü.”

“Ah sevgili Basil, neler hissettiğini anlayabilmemin nedeni de bu işte. Sadık kişiler aşkın yalnızca görünen tarafını bilirler, aşkın trajedisini bilenler ise hainlerdir.” Lord Henry böyle söyledikten sonra, zarif gümüş bir kutudan ateş alarak, sanki bir cümlede hayatı özetlemişçesine memnun bir edayla sigarasını içmeye başladı. Sarmaşıkların yeşil ve parlak yaprakları arasında serçelerin cıvıldayışları işitiliyordu. Bulutların mavi gölgeleri, tıpkı kırlangıçlar gibi, çayırlar boyunca kendilerini takip etmişti. Bu bahçe nasıl da güzel görünüyordu! İnsanların duyguları nasıl da tatlıydı! Şimdi bu duygular, Lord Henry’ye, insanların fikirlerinden daha tatlı görünüyordu. Bir insanın ruhu, bir arkadaşın tutkusu, bütün bunlar yaşamın en büyüleyici şeyleriydi. Basil Hallward’m yanında bu kadar uzun kaldığından ötürü kaçırdığı sıkıcı öğle yemeğini gizli bir neşe ile tahayyül etti. Teyzesine gitmiş olsa, orada Lord Goodbye ile karşılaşacağı kesindi ve sohbet boyunca mutlaka yoksulların doyurulması ve pansiyonların ihtiyaçları üzerine konuşulacaktı. Her sosyal sınıf kendi yaşamlarında pratik etmeye lüzum duymadıkları bu erdemlerin önemi hakkında vaaz verecekti. Zenginler tasarrufun öneminden söz açacaklar, aylaklar insan emeğinin onuru üzerine belagatlı laflar edeceklerdi. Bütün bu konuşmalardan uzakta olmak ne kadar hoştu! Teyzesi hakkında düşünürken, birden akima bir şey düştü. Hallward’a dönerek, “Sevgili dostum, şimdi hatırladım” dedi.

“Neyi hatırladın Henry?”

“Dorian Gray’in ismini nerede duyduğumu.”

“Nerede duymuştun?” diye sordu Hallward hafifçe kaşlarını çatarak.

“Böyle kızgın bakma Basil. Teyzemde, Lady Agatha’da duydum. Bana, Dorian Gray isminde, East End’de kendisine yardım edecek olan muhteşem bir genç adam keşfettiğini söylemişti. Bütün bilgim bundan ibaret, çünkü teyzem bana onun ne kadar yakışıklı olduğundan hiç bahsetmemişti. Kadınlar görünüşe hayranlık duymazlar, en azından iyi kadınlar. Teyzem onun çok ağırbaşlı ve güzel bir yaradılışa sahip olduğunu söylemişti. Onu, önce gözlüklü, uzun ve cansız saçları olan, korkunç derecede çilli ve kocaman adımlarıyla ağır ağır yürüyen bir yaratık olarak hayal etmiştim. Keşke senin arkadaşın olduğunu bilseydim.”

“Bunu o zaman bilmediğin için çok mutluyum Henry” “Niçin?”

“Onunla karşılaşmanı istemem.”

“Onunla buluşmamı istemezdin, öyle mi?”

“Hayır.”

Bahçeye gelen uşak, “Bay Dorian Gray atölyede bayım” dedi.

Lord Henry gülerek, “İşte şimdi beni onunla tanıştırmak zorundasın!” diye bağırdı.

Ressam, güneşten gözlerini kırpıştırarak ayakta bekleyen uşağa döndü. “Bay Gray’a beklemesini söyle Parker, birkaç dakika içinde orada olacağım.” Uşak başını eğdi ve çıkıp gitti.

Hallward, Lord Henry’e baktı. “Dorian Gray benim en yakın arkadaşım” dedi. “Temiz ve güzel bir tabiatı var. Teyzen ona dair söylediklerinde haklıydı. Onu şımartma. Onu etkilemeye çalışma. Senin tesirin kötü olabilir. Dünya küçük bir yer ve içinde pek çok olağanüstü insan yaşıyor. Sahip olduğu büyüleyici ne varsa sanatıma katan birini benden çekip koparma. Bir sanatçı olarak bütün hayatım ona bağlı. Unutma Henry, sana güveniyorum.” Ressam yavaşça konuşuyordu ve sözleri, bütün çabasına rağmen, yine de canını yakıyormuş gibiydi.

Lord Henry gülümseyerek, “Ne kadar mânâsız konuşuyorsun!” dedi ve Hallward’m koluna girerek onu eve doğru sürükledi.

İKİNCİ BÖLÜM

İçeri girdiklerinde Dorian Gray’i gördüler. Sırtı onlara dönük halde piyanonun başında oturmuş, Schumann’m “Orman Manzaraları” eserine ait bir cildin yapraklarını karıştırıyordu. “Bunları bana ödünç vermelisin Basil!” diye bağırdı. “Onları öğrenmek istiyorum. Gerçekten çok büyüleyiciler.”

“Bu tamamen senin bugün nasıl modellik yapacağına bağlı Dorian.”

“Ah, poz vermekten yorgunum ve bire bir ölçülerde bir portrem olsun istemiyorum” diye cevap veren delikanlı, sinirli ve inatçı bir hareketle piyano oturağı üzerinde aniden geri döndü. Lord Henry’i görür görmez yanakları hafifçe kızardı ve ayağa kalktı. “Affını istirham ediyorum Basil; fakat yanında bir başkasının olduğunu bilmiyordum.”

“Bu Oxford’dan arkadaşım Lord Henry Wotton, Dorian. Onunla biraz evvel senin ne harika bir model olduğunu konuşuyorduk ki geldin ve her şeyi mahvettin.”

“Gelişiniz benim sevincimi mahvetmedi Bay Gray” dedi Lord Henry, ileri doğru yürüyüp ona elini uzatarak. “Teyzem bana sizden sıkça bahsederdi. Onun favorilerinden ve korkarım kurbanlarından biri de sizdiniz.”

“Şimdiyse Lady Agatha’nm kara listesindeyim” diye karşılık verdi Dorian, yüzünde garip bir pişmanlık ifadesiyle. “Geçtiğimiz Salı günü, onunla Whitechapel’deki kulübe gitmeye söz vermiştim ama bunu tamamen unuttum. Birlikte bir düet yapmak için sözleşmiştik, üç düet sanırım. Bana ne söyleyeceğini bilmiyorum. Onu çağırmaya çok korkuyorum.”

“Oh, teyzemle aranızı yapacağım. Kendisi size çok düşkündür. Üstelik orada bulunmayışınızın bir soruna yol açtığını sanmıyorum. Dinleyiciler bir düet dinlediklerini düşünmüşlerdir muhtemelen. Zira Agatha teyzem piyano başına oturduğunda iki insanmki kadar ses çıkarır.”

“Bu onun adına çok korkunç bir şey, benim içinse gayet hoş” diye yanıtladı Dorian gülerek.

Lord Henry ona baktı. Evet, çok hoş biçimli, kırmızı dudakları, açık mavi gözleri, altın sarısı kıvırcık saçlarıyla gerçekten olağanüstü yakışıklıydı. Yüzünde, onu görenlere güven telkin eden bir şey vardı. Gençliğin bütün tutkulu ve saf yanları kadar, bütün samimiliği dahi yüzünde aşikârdı. İnsan bu yüze baktığında, onun kendisini lekelenmekten koruduğunu hissederdi. Basil Hallward, hiç kuşkusuz ona büyük bir saygı duyuyordu.

“Hayırseverlik adına çalışmak için çok cazipsiniz Bay Gray, fazlasıyla cazip.” Lord Henry kendisini kanepenin üzerine bıraktı ve sigara kutusunu açtı.

Ressam bu esnada, boyalarını karıştırmak ve fırçalarını hazırlamakla meşguldü. Endişeli bakıyordu ve Lord Henry’nin son cümlesini duyduğunda, bir an ona göz attı. Kısa bir tereddütten sonra, “Henry, bu resmi bugün bitirmek istiyorum. Senden gitmeni istesem beni kabalıkla itham eder misin?”

Lord Henry gülümseyerek Dorian Gray’e baktı. “Gitmeli miyim Bay Gray?” diye sordu.

“Ah, lütfen gitmeyin Lord Henry. Basil’in yine somurtkanlığı üzerinde ve böyle asık yüzlü iken ona tahammül edemiyorum. Üstelik bana neden hayırseverlik faaliyetlerinde bulunmamam gerektiğini söylemenizi istiyorum.”

“Size ne söylemeliyim bilmiyorum Bay Gray. Bu o kadar nazik bir konu ki, hakkında ciddi bir şekilde konuşulmalı. Kesinlikle gitmeyeceğim, üstelik şimdi beni durdurmak için soru da sordunuz. Basil, hatırlıyorsun değil mi? Bana sık sık modellerinin birileriyle sohbet etmelerinden hoşlandığını söylerdin.”

Hallward dudaklarını ısırdı. “Eğer Dorian isterse tabii ki kalabilirsin. Dorian’m kaprisi herkes için bir kuraldır, kendisi istisna.” Lord Henry, şapkasını ve eldivenlerini aldı. “Çok ısrarcısın Basil; fakat korkarım ki gitmeliyim. Orleans’ta buluşmak için birine sözüm var. Hoşçakalm Bay Gray. Bazı hafta sonları Curzon Caddesi’nde bulunuyorum, gelip beni görebilirsiniz. Hemen her gün saat beşte ise evdeyim. Ne zaman geleceğinizi bana yazın. Sizi özleyeceğim.”

“Basil” diye bağırdı Dorian Gray, “Eğer Lord Henry Wotton giderse, ben de giderim. Resim yaparken asla ağzını açmıyorsun ve bir platform üzerinde dikilip, hoşnut bir edayla bakarak poz vermek korkunç sıkıcı. Ona kalmasını söyle. Bunda ısrar ediyorum.” Hallward ısrarla resmine bakarken, “Kal Henry. Dorian’a lütufta bulun, bana da” dedi. “Çalışırken asla konuşmadığım doğru, üstelik başkalarını da dinlemem. Benim talihsiz modellerim için müthiş can sıkıcı olmalı bu durum. Sana kalman için yalvarıyorum.” “Peki Orleans’ta beni bekleyen adam ne olacak?”

Ressam güldü. “O konuda herhangi bir sıkıntı olacağını sanmıyorum. Otur Henry. Ve şimdi Dorian, platformun üzerine çık ve çok fazla hareket etme yahut Lord Henry’nin sözlerine dikkatini ver. Onun ben hariç bütün arkadaşları üzerinde çok kötü bir tesiri vardır.”

Dorian Gray, genç bir Yunan azizi edasında kürsüye çıktı. Bu esnada Basil’den daha fazla kanının ısındığı Lord Henry’e bakarak, durumundan hoşnutsuz olduğunu belirten küçük bir mimik yaptı. Lord Henry, Basil’e hiç benzemiyordu. Birbirlerine tamamen zıttılar. Lord Henry’nin çok güzel bir sesi vardı. Birkaç dakika sonra Dorian Gray, “Arkadaşlarınızı gerçekten de kötü mü etkiliyorsunuz Lord Henry? Basil’in söylediği kadar kötü mü?” “Olumlu tesir olarak sayılabilecek çok fazla şey yoktur Bay Gray. Bütün tesirler ahlaksızcadır bilimsel bakış açısına göre.” “Niçin?”

“Çünkü bir insanı etkilemek, ona bizzat kendi ruhunu vermektir. Bu durumda kişi, kendi tabiî fikirleriyle hemhal olmaz yahut kendi tutkularıyla yanıp tutuşmaz ve sahip olduğu faziletler gerçek değildir. Günahları, eğer günah olarak nitelendirilebilecek şeyler varsa, ödünç alınmış şeylerdir. Bu kişi, bir başkasının söylediği şarkıyı tekrar eden yahut kendisi için yazılmamış bir senaryo metnini oynayan bir aktördür. Oysa yaşamın amacı, kendini geliştirmektir. Kendi doğamızı mükemmel surette gerçekleştirmek her birimizin dünyada bulunuş amacıdır. Şimdilerde insanlar kendilerinden korkuyorlar. Görevlerin en yücesini, kişinin ancak kendi benliğinin etkisi altında olması gerektiğini unuttular. Bu aktörler elbette cömert kişilerdir. Açları doyurur, dilencileri giydirirler. Oysa kendi ruhları çırılçıplak ve açlıktan ölmek üzeredir. Bizim neslimizde cesaret tükenmiştir. (Cesaret artık koşuyu kaybetmiştir.) Belki de hiçbir zaman ona sahip olmamıştık. Toplumun ahlâkî kaideler üzerinden sürdürdüğü…

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıDorian Gray'in Portresi
  • Sayfa Sayısı282
  • YazarOscar Wilde
  • ÇevirmenFatma Çolak
  • ISBN9789944184366
  • Boyutlar, Kapak 13,5x21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviAntik Yayınları / 2011

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur