Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

9786055513467Hukuk, egemen sınıfın çıkarlarıyla örtüşen ve onun sistematik şiddetini/iktidarını muhafaza eden bir toplumsal ilişkiler sistemi ya da düzenidir.
P. İ. STUÇKA

Sınıf egemenliğinin ve dışa karşı savaşın örgütlenmesi olarak devlet, hukuksal yorumlanmaya ihtiyaç duymadığı gibi buna kesinlikle olanak da tanımaz.
E. B. PAŞUKANİS

Anne sütüyle birlikte emdiğimiz kavramlar vardır. Bunlardan bir tanesi de hukuktur.
A. G. GOJBARG

Marx ve Engels’in külliyatı temeli itibarıyla güçlü bir siyasal ekonomi eleştirisidir. Bu eleştirinin tamamlanmış bir siyasi tahlille taçlandırılamadığını biliyoruz. Marksizm, 20. yüzyıl boyunca, siyasal ekonomi eleştirisinden (tarihsel materyalizmden) beslenen ayrıntılı bir devlet ve hukuk teorisi ortaya koyabilmek için çaba sarf etmiştir. Bu çaba, hiç şüphesiz, homojen bir siyaset bilimine doğru açılmamış, aksine değişik uyarlamalara hayat vermiş, farklı eğilimlere kapı aralamış, yeni konu başlıkları açmış, kısacası zengin bir tartışma ortamı yaratmıştır.
Marksist devlet ve hukuk teorisi içinde yer alan eğilimlerin genel olarak iki kutup etrafında kümelendiği görülür. İlk kutup mübadele alanını esas alır ve gerek devleti gerekse hukuku meta fetişizmiyle bağlantı içinde kavrar. Diğeri ise kapitalist üretim tarzını merkeze koyar ve devletle hukuku daha çok kuvvet ilişkilerinin yoğunlaşmış bir sonucu olarak görür. Ancak bu kutupların uç tiplere tekabül ettiğini hatırda tutmak gerekir; tarihsel materyalizmden ilham alan siyasi/hukuki çözümlemeler gerçekte bu iki çekim merkezi arasında yer alır ve burada tutarlı bir bileşim oluşturmak için uğraş verir. Bütün bu çabaların zaman zaman ihtilaflı da olabilen bir çeşitliliğe yol açtığı muhakkak. Ancak bu çeşitlilik, bütün olarak bakıldığında, devleti kutsal halesinden ayıran, hukuku gizemli sis perdesinden kurtaran, kısacası devletin/hukukun sömürüyle ve şiddetle suç ortaklığını vurgulayan bir manifestoya dönüşür. Tarihsel materyalizm bu itibarla kamu hukukuna (burjuva devlet ve hukuk teorisine) karşı geliştirilmiş en güçlü muhalefeti temsil eder.
Marksist Devlet ve Hukuk Teorisi bu tartışmaların bir çeşit panoramasını sunuyor. Bu derleme-kitap, tarihsel materyalizmin siyasi ve hukuki serüvenini kronolojiye uygun bir biçimde gözler önüne sermeye çalışıyor; dolayısıyla sınıf mücadelesinden hareket eden güçlü bir eleştirinin günümüze bıraktığı siyasi/hukuki mirası ana hatlarıyla ortaya koyuyor.

 İçindekiler

Teşekkür
Giriş   Taner Yelkenci
Marx’ta (ve Engels’te) Hukuk-Devlet İmgesi  Bora Erdağı
Marksist – Leninist Devlet Teorisi   Taner Yelkenci
Paşukanis ve Meta Biçimi Teorisi  Ronnie Warrington
Paşukanis ve Sosyalist Yasallık   Piers Beirne & Robert Sharlet
Devrim ve Stalinizm Arasında Marksist Hukuk Teorisi: Paşukanis Örneği   Norbert Reich
Sovyet Hukuk Doktrininde Uluslararası Hukuk Teorileri   Ateş Uslu
Weimar Cumhuriyeti’nde Sosyal Demokrat Hukuk Kuramı   Joachim Perels
Antonio Gramsci ve Louis Althusser: Hukuk İdeolojisinin Eleştirisi   Ekrem Ekici
Güç İlişkilerinin Hukuki Yoğunlaşması: Nicos Poulantzas ve Hukuk   Sonja Buckel
Batı Almanya’da Devlet Türetme Tartışması: Marksist Devlet Teorisi Sorunu Olarak Ekonomi ve Politika İlişkisi   Elmar Altvater & Jürgen Hoffmann
Marksizm ve Devlet   Colin Hay
Dizin

 

Giriş

Taner Yelkenci

Özgürlük, Eşitlik, Mülkiyet ve Bentham. – Karl Marx

I
Sosyal devlet anlayışının 1980’den itibaren tedricen ortadan kalkmaya başlaması ekonomi alanında değişikliklere yol açmıştır. Teknolojik altyapıda yaşanan gelişme, endüstri ve imalat süreçlerinde göze çarpan dönüşüm, hizmet sektöründe tanık olunan genişleme ve elbette enformasyonda/iletişimde görülen patlama… Siyasal ekonominin temel konu başlıklarını tekrar değerlendirmeyi gerekli kılan gelişmelerdir bunlar. Bu gelişmelerin kapitalist üretim tarzında temelli bir değişikliğe işaret edip etmediği şüphelidir; dolayısıyla enformasyon ekonomisi, hizmet ekonomisi ya da biyo-politik üretim tarzı ile karşı karşıya olup olmadığımız tartışmalıdır. Ancak şurası açıktır: Sermayenin hareket kabiliyetinde yaşanan artış neo-liberalizmi iktisadi düzeyde karakterize eden temel belirtidir. Madalyonun diğer yüzü ise “esnek emek piyasası”, nam-ı diğer düşük ücret ve güvencesiz çalışmadır. Kente sıkışan yığınla insan belirsiz ve rizikolu bir geleceğe doğru sürüklenmeye şimdilik mahkûmdur. O halde kapitalist üretim tarzını vücuda getiren iki temel faktörün (sermaye ve emek-gücünün) zamanla elastiki ve akışkan bir yapıya büründüğünü ifade etmek yanlış olmaz. Bu durum insanları kaotik bir sosyo-ekonomik yapıyla baş başa bırakmaktadır. Bugünkü hayatı ekonomik düzlemde özetleyen kelimeler hightech ve yoksulluktur. Neo-liberalizm bu ikisinin tehlikeli bir karışımına dayanır; yani karakteri distopiktir.
Ekonomik alanda gözlenen bu değişim siyasi ifadesini hikmet-i hükümette bulur. Artan belirsizlik ve kaos istisnai hale ilişkin idari prosedürleri daimi hale getirmeyi teşvik etmektedir. “Terörü” önlemeyi amaçlayan yasal düzenlemeler ruhlara şekil veren ve kamuoyu oluşturan bir teknolojiye dönüşmüştür. Elastikiyetin ve akışkanlığın bu alanda da hâkim olduğunu ifade etmek gerekir. Dinleme ve gözetleme teknikleri, kriminal laboratuarlar, olay yeri inceleme ekipleri, teknik ve fiziksel takip ekipleri, incelikli hale gelmiş idare teknikleri vs. Bütün bunlar poli-teknikte yaşanan devasa bir büyümeye işaret etmektedir. Neo-liberalizmi karakterize eden kuvvet polistir; onu siyasi düzeyde özetleyen kavram siyasi teknolojidir. Hükümetler sanık aleyhine delil yaratabilmekte, toplumsal ve özel hayatı suç konusu haline getirebilmekte, terörü tanımlayabilmekte, ardından en meşru siyasi talepleri dahi kriminalize edebilmekte, kısacası topluma belirli amaçlar doğrultusunda şekil verebilmektedir. Ceza hukuku toplum mühendisliğinin en önemli araçlarından bir tanesi haline gelmiştir. Devlet, kendisini sıradan bir siyasi aktörmüş gibi göstermeye çalışanlara nispet edercesine, varlığını tüm ağırlığıyla hissettirmekte, üstünlüğünü apaçık bir şekilde kanıtlamaktadır. Hükümet, zaman zaman parıldayan anayasal iktidara karşı, şiddetle yoğrulmuş derin bir mantığa (devlet mantığına) sahip olduğunu bu günlerde hiç çekinmeden hatırlatmaktadır.
İktisadi ve siyasi alanda görülen bu elastikiyetin hukuki bir ifadesi var mıdır? Demokratik hukuk devletine yapılan vurgunun özellikle bu dönemde artmış olması anlamlıdır. Evrensel hukuki kural ve kaidelere gönderme yapan kozmopolit bir dünya görüşünün (neo-liberalizmin) ideolojik ve teorik düzeyde neredeyse rakipsiz sayılabilecek bir konuma yükselmiş olması dikkate değer. Devletleri eşit ölçüde bağlayabilecek evrensel/rasyonel ilkelerin inkâr edilemez birer gerçek oldukları kabul ediliyor. İlginç olansa şudur: Doğal hukuka, evrensel ahlaka (etiğe) ve adalete açılan bu türden bir rasyonalizmin hikmet-i hükümete engel olacağı iddia ediliyor. İç hukukunu birçok konuda uluslararası antlaşmalara bağlayan devletler bu rasyonalizmin epey önce maddi bir kuvvet haline geldiğini kanıtlamaktadır. Keza siyasetin hukukileşmesi (insanlar değil de yasalar hükümet etmeli) yönünde yapılan telkinlerin bu derece kuvvet kazanmış olması da aynı bağlamda değerlendirilmelidir. Bütün bu gelişmeler, doğal hukuku hikmet-i hükümete karşı, büyük siyasi entegrasyonları (Pax Romana/Pax Europaea) ulusal devlete karşı, dolayısıyla hukuk devletini polis devletine karşı konumlandırmayı teşvik etmektedir. Hâlbuki yanlıştır. Çünkü özel mülkiyet rejimi ve liberal ekonomi bu evrensel hukuki anlayışın temelidir. Doğal hukukun soyut kural ve kaidelerini cisme kavuşturan sermayedir. Sermayenin hareket kabiliyetiyle (devlet müdahalesinden kurtulma becerisiyle) doğal hukukun ikna kabiliyeti (pozitif hukuku alt etme becerisi) arasındaki ilişki doğru orantılıdır. O halde sermayenin diğer yüzü, yani “esnek emek piyasası”, asıl adıyla düşük ücret ve güvencesiz çalışma, doğal hukukun ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilmelidir. Evrensel hukuki kural ve kaidelerden yayılan parıltı kaotik toplumsal yapıyı ve çelişkileri gizlemeye çalışır. Liberal ekonomik tahlillerde göze çarpan yüzeysellik kitlesel yoksulluğu hafızalardan uzak tutmaya yarar. Adaletin (evrensel ahlaki ilkelerin) sosyo-ekonomik cürufla yüzleşmekten kaçınması sonuçta hikmet-i hükümetle olan bağlantısını ele verir. Parlak (içerikten yoksun) ilkeler, kaosu ve kitlesel yoksulluğu kolluk kuvvetiyle baş başa bırakmanın en uygun yolu haline gelir. Adalet, devletin sert müdahalelerini cılız bir tavsiyeyle geçiştirmek zorunda kalır. Kısacası doğal hukuk, yoksulluktan türeyen radikal talepler söz konusu olduğunda, devlet mantığıyla hiçbir zoru olmadığını, dahası onunla uyum içinde bulunduğunu gösterir.

II
Oysa pozitif hukuk teorisi devlete sınır koymanın hiç de kolay olmadığını göstermişti. Bu teorinin homojen bir bütün meydana getirdiğini iddia etmek elbette mümkün değil. Ancak hukuki pozitivizm, genel olarak bakıldığında, metafiziğin baskısını kabul etmemiş, ahlak ve felsefeyi dışarıda tutmuş ve hukukun bilimsel bir yapıya kavuşması için çaba sarf etmiştir. Bu iddialı girişimin (“ideoloji”den arınmış bir “hukuk bilimi” yaratmanın) başarıya ulaşıp ulaşmadığı ayrı bir konu; ancak dikkatleri metafizikten, yani ahlaktan, mistisizmden ve doğal hukuktan uzaklaştırıp devlet gerçeğiyle yüz yüze getirdiği açıktır. Hukuki pozitivizm, normativizme çalan versiyonunu bir kenara bırakacak olursak eğer, devletin hukukla kuşatılamayan sert bir temel üzerinde yükseldiğini ortaya koymuştur. Bu eğilim, hukuki düzenin evrensel bir akla izafe edilemeyeceğini, aksine belirleyici olanın emir ve yaptırım olduğunu göstermiştir. Emir ve yaptırıma “içsel” (rasyonel) bir faktörü, yani görev ya da rızayı ekleme çabalarının başarıyla sonuçlandığını ileri sürmek çok zor. Bu nedenle hukuki pozitivizmin belki de en tutarlı ve radikal ifadesi desizyonizm olmuştur. Desizyonizmin temel iddiası şudur: Hukuki düzen, kaynağına doğru takip edildiğinde, egemenin temyiz edilemeyen nihai kararına (emrine) ulaşılır. Bu emrin (kararın) hiçbir yasal ifadesi yoktur; yani ne akıldan beslenir ne de ahlaktan. Aksine akıl ve ahlakı belirleyen mutlak iradedir. Kurucu olan egemendir; hukuku yaratan devlettir. Başka bir deyişle, mutlak iktidar, kamu hukukunun mantıksal ve sistematik bir gereğidir. O halde pozitif hukuk teorisinin nispeten gerçekçi bir devlet tahliline olanak tanıdığı söylenebilir. Bu teori, uç noktaya kadar sürüklendiğinde, egemenliğin (devletin) sınırlandırılamayacağını, hukuk devletinin ideal bir tasarımdan öteye gidemeyeceğini, dolayısıyla devletin yasal olmayan faaliyetlerinin (devlet mantığının ya da hikmet-i hükümetin) hiçbir zaman tam olarak yok edilemeyeceğini gösterir.
Fakat pozitif hukuk teorisi iktisadi alana ilişkin hiçbir şey söylemez. Bu teori, saf bir hukuk öğretisi (bilimi) kurma uğruna, sadece felsefeye (metafiziğe) değil, siyasal ekonomiye de sırt çevirmiştir. Bu özelliği onu doğal hukuk öğretisiyle aynı kefeye yerleştirir. Doğal hukuk teorisi, günlük hayatı (sosyo-ekonomik kaosu ve kitlesel yoksulluğu) yüzeysel bir iktisadi tahlille gölgede bırakırken; pozitif hukuk teorisi bu hayatı kayıtsız kalmak suretiyle karanlığa mahkûm eder. Yüzeysellik ve kayıtsızlık ne yazık ki sadece teorik bir yetersizliğin ifadesi değildir; aynı zamanda barbarlığa (yoksulluğa ve hikmet-i hükümete) katkıda bulunmanın belirli bir yoludur.

III
Oysa Marksizmin siyasi ve hukuki terminolojisi ayrıntılı bir ekonomik tahlil üzerinde yükselir. Sosyo-ekonomi ve sınıf mücadelesi (toplumsal çelişkiler ve kaos) onun temel hareket noktasıdır. Marksizm her şeyden önce bir eleştiridir; klasik siyasal ekonominin (kapitalist toplumun) bir eleştirisi. Marksist devlet ve hukuk teorisi bu eleştirinin siyasi bir ifadesidir. Bu siyasi teori sosyo-ekonomik kaos içinde kök salmış ve kitlesel yoksulluğu bilimsel bir ifadeye kavuşturmuştur. Onu diğer siyasi teorilerden ayıran temel özellik budur. Marksizm her şeyden önce bir toplumsal devrim teorisidir. Daha doğrusu proletaryanın sınıfsal mücadelesini kavrayan ve onun hareket kabiliyetini artırmak için çalışan bir eleştiri-teori… Teori geleneksel anlamıyla temaşaya işaret ederken Marksizm aynı zamanda eylemdir ve dolayısıyla kılavuzdur. Bu kılavuz burjuvazinin siyasi ve hukuki literatürünü kökten sarsan kavramsal bir hazineye sahiptir.
Ekonomi-politiğin eleştirisine verilen önemin araçsal ya da indirgemeci bir siyaset teorisine yol açtığı iddia edilir. Yani siyasetin, ideolojinin, kültürün, sanatın ve diğer tüm üstyapıların ekonomiye kıyasla bağımlı birer değişkene indirgendiği ileri sürülür. Çok eski ve yaygın bir iddiadır bu. Şurası doğrudur: Marx ve Engels, siyasal ekonomi eleştirisiyle boy ölçüşebilecek bir devlet ve hukuk teorisi ortaya koymamıştır. Fakat bu eleştirinin indirgemeci bir siyaset anlayışına doğru açılmak zorunda olduğunu ileri sürmek yanlıştır. Çok erken tarihli bir örnek, yani Vladimir İlyiç Lenin, bunun açık bir kanıtıdır. Onun ayrıntılı siyasi çözümlemeleri, zengin taktik anlayışı ve derin stratejik bilinci çok kez iradecilikle itham edilmiştir; yani başta iktisadi olmak üzere diğer toplumsal değişkenleri hesaba katmamakla. Marksizme katkıda bulunan birçok kişinin aynı ithama maruz kalmış olması tarihsel materyalizmin (ekonomi-politiğin eleştirisine katkı yapan çalışmaların) indirgemeci-araçsal bir devlet ve hukuk teorisiyle örtüşmediğini gösterir. Devletin görece özerkliği üzerine vurgu yapan sonraki Marksist eserler bu kanıtı pekiştirir. Hiç şüphesiz, siyasal ekonomi eleştirisinin bu eserlerde dahi belirleyici olmaktan çıkarılmadığına dikkat çekenler olacaktır. Bunu memnuniyetle kabul etmek kalıyor geriye. Ancak bu tür siyasi tahlillerin indirgemeciliğe değil de çok önemli bir gerçeğe işaret ettiğini eklemek gerekir. Max Weber bu gerçeği Meslek Olarak Bilim adlı yazısında çok güzel bir şekilde göstermiştir: “Yaşama karşı alınabilecek mutlak tutumların bağdaşmasına olanak yoktur. Bunların çatışması hiçbir zaman kesin bir sonuca vardırılamayacaktır. Onun içindir ki insanın kesin bir seçim yapması gerekiyor”. Disiplinli bir muhakeme sürecinin (bilimin) yaşamsal tercihlerden arınabileceğini beklemek yanlıştır. Bu nedenle, ekonomi-politiğin eleştirisinde ısrar eden bir devlet/hukuk teorisi, indirgemeciliğin değil, yaşamsal bir tutumun ve tercihin ifadesi olarak görülmelidir.
Bilindiği gibi, ideoloji eleştirisi Marksizmin ayırt edici özelliklerinden biridir. Fakat bu geleneğin eleştiriyle yetinmediğini ifade etmek gerekir. Marksizm, ideolojinin ardında yatan sosyo-ekonomik gerçekliğe işaret etmekle yetinmemiş, aksine ideolojinin nasıl doğduğunu, yani toplumsal ilişkilerden nasıl türediğini de göstermeye çalışmıştır. Üstelik ta en başından itibaren. Rus Sovyet Cumhuriyeti’nin medeni kanun hazırlıklarını yürüten önemli bir hukukçu-düşünür, Aleksandr Grigoryeviç Gojbarg, hukuki ideolojiyi eleştirmenin yetmeyeceğini, asıl önemli olanın açıklamak olduğunu, dolayısıyla hukuki biçimin günlük hayat içinde nasıl üretildiğini göstermek gerektiğini ifade etmiştir. Bu kitapta görüşleri ayrıntılı bir şekilde tartışılacak olan hukukçu-düşünür, Yevgeniy Bronislavoviç Paşukanis, mesaisinin hatırı sayılır bir bölümünü bu önemli konuya ayırmıştır. Üstelik çalışmalar sadece hukuki biçimle sınırlı değildir. Batılı Marksistler sosyo-ekonomik gerçeklik ile temsil arasındaki ilişkiyi başta epistemoloji ve estetik olmak üzere birçok alanda ele almıştır. Kısacası sosyo-ekonomiye yapılan vurgu ayrıntılı çalışmaların bir ürünüdür. Bu gerçek ortadayken, Marksizmden ekonomi-politik eleştirisi konusunda ısrarla fedakârlık beklemek, ondan müstakil bir devlet ve hukuk teorisi talep etmek değil, yaşamsal tutumunu ve tercihini değiştirmesini istemektir.
Marksist gelenek içinde süren siyasi ve hukuki tartışmaları kısa bir şekilde özetlemek hiç şüphesiz çok zordur. O nedenle biraz da karikatürize ederek şöyle ifade edelim: Marksist devlet ve hukuk teorisi temel olarak iki ana eğilime ayrılabilir. Ekonomik determinizme
vurguda bulunan ilk eğilim daha çok klasik metinlere atıfta bulunur. Bu eğilimin hâkim çizgileri kitabın özellikle ilk altı bölümünde ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır. Kitabın bu kısmında E. B. Paşukanis’in Genel Hukuk Teorisi ve Marksizm adlı eserine ayrıcalıklı bir konum tahsis edilmiş olması tabii ki tesadüf değil. Zira bu eser ekonomi-politiğin eleştirisini hukuki alana taşıyan ve bu itibarla klasik Marksist hukuk eleştirisine-teorisine şekil veren (belki ilk değil ama) en kapsamlı girişimi temsil eder. Ayrıca bu konuda etkisi hiçbir eserle kıyaslanamayacak kadar büyük olmuştur. Nitekim eser dilimizde de mevcuttur. Paşukanis’in “meta mübadelesi okulu”nu ele alan yazıların eleştirel bir içeriğe sahip olmasını özellikle istedik; böyle bir seçimin kıyaslama olanağı yaratmak ve yeni çalışmaları teşvik etmek bakımından faydalı olacağını düşündük.
Marksist tartışmalarda hâkim olan ikinci eğilim ise devletin görece özerkliği üzerine vurguda bulunur. Temsilini kısmen Antonio Gramsci ve esas olarak Louis Althusser ve Nicos Poulantzas’da bulan bu eğilim devletin kimi durumlarda kapitalist üretim tazına müdahalede bulunabileceğini ve dolayısıyla ekonomik sürecin ancak son tahlilde belirleyici olarak kabul edilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Bu tahlilin belki de en önemli yanı, hukuku açıklarken mübadele alanına değil de kuvvete başvurmuş olması, yani hukuki biçimin oluşumunda esaslı faktörü daha çok devlette aramış olmasıdır. Bu girişimin ayrıntıları ve sonuçları kitabın özellikle sekizinci ve dokuzuncu başlıklarında tartışılmıştır.
Ancak tekrarlamakta fayda var: Bu iki eğilimi saf halde bulmak mümkün değildir. Örneğin Marx ve Engels’in metinleri üzerinde yapılacak dikkatli bir inceleme, ekonomik determinizmin skolastik önkabullerle donatılmadığını, aksine kimi durumlarda siyasete belirleyici özellikler atfedildiğini gösterebilir. Kitabın ilk başlığında bu konu ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır. Aynı şey 1970’lerde gelişen teoriler için de söylenebilir: Devlet türetme tartışmaları, devletin görece özerkliği üzerine vurgu yapan yapısalcı-Marksist tezleri bünyesine dahil etmiş, ama ekonomik determinizmin ikna kabiliyetini artıran bir argüman da geliştirmekten vazgeçmemiştir. Kitabın son iki başlığında bu konu detaylarıyla birlikte incelenmiştir. Dolayısıyla yukarıda anılan temel
eğilimleri daha çok çekim merkezleri olarak görmekte fayda var. Tarihsel materyalizmden beslenen siyasi/hukuki çözümlemeler gerçekte bu iki çekim merkezi arasında yer almış ve burada tutarlı bir bileşim oluşturmak için uğraş vermiştir. Bütün bu çabaların zaman zaman ihtilaflı da olabilen bir çeşitliliğe yol açtığı muhakkak. Ancak bu çeşitlilik, bütün olarak bakıldığında, devleti kutsal halesinden ayıran, hukuku gizemli sis perdesinden kurtaran, kısacası devletin/hukukun sömürüyle ve şiddetle suç ortaklığını vurgulayan bir manifestoya dönüşür. Tarihsel materyalizm bu itibarla kamu hukukuna (burjuva devlet ve hukuk teorisine) karşı geliştirilmiş en güçlü muhalefeti temsil eder.
Bu kitap yukarıda anılan tartışmaların bir çeşit panoramasını sunuyor. Derlenen yazılar, tarihsel materyalizmin siyasi ve hukuki serüvenini kronolojik bir biçimde gözler önüne sermeye çalışıyor; dolayısıyla sınıf mücadelesinden hareket eden güçlü bir eleştirinin günümüze bıraktığı siyasi ve hukuki mirası ana hatlarıyla ortaya koyuyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıMarksist Devlet ve Hukuk Teorisi
  • Sayfa Sayısı384
  • YazarAteş Uslu,Bora Erdağı,Colin Hay,Ekrem Ekici,Elmar Altvater,Joachim Perels,Jürgen Hoffmann,Nobert Relah,Piers Beirne,Robert Sharlet,Ronnie Warrington,Sonja Buckel,Taner Yelkenci
  • ISBN9786055513467
  • Boyutlar, Kapak13,5x19,5, Karton Kapak
  • YayıneviNota Bene Yayınları / 2013

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur