Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Mavi Gece
Mavi Gece

Mavi Gece

K. Kübra Berk

Emir ve Gece… İki hırçın ve asi âşık. Babasının ölümünün ardından hayattan bir beklentisi kalmayan Gece, yaz tatilini annesinin ve üvey babasının zoruyla bir…

Emir ve Gece…

İki hırçın ve asi âşık.

Babasının ölümünün ardından hayattan bir beklentisi kalmayan Gece, yaz tatilini annesinin ve üvey babasının zoruyla bir tanıdıklarının yanında geçirmeye başlar. Hayallerini ve düşlerini umutsuzluğa teslim etmiştir, rüzgârda savrulan bir yaprak gibidir. Yürüdüğü karanlık yolda, hayatına tehlikeli bir kapı aralayan Emir ise Yeraltı’nın vazgeçilmez isimlerinden biridir. Fakat Gece’nin hayatına girmesiyle duyguları ve hayatı farklı bir yöne evrilir. Aşkın kural tanımazlığı, Emir ve Gece’yi ya Yeraltı’na tutsak edecek ya da tamamen özgür kılacaktır. Tutku ve sevginin maviye boyandığı o gece, iki kişi için de unutulmazdır…

“Ne zifirî karanlık ne aydınlık… O gece bizim umudumuz ve mucizemizdi. O gece maviydi.”

*

BÖLÜM 1: KÂBUS   

Mavi.
Babamın almam için bana uzattığı mavi, parlak kalemde gözlerim bir süre takılı kaldı. Çok geçmeden dudaklarımda beliren tebessümle kalemi aldım. Soru sormama gerek yoktu, bu renkle çizmemi istiyorsa ben de bununla çizerdim.

“Bence güzel bir resim olacak. Ne dersin baba?”

Babam buğulu gözlerle önümdeki yıpranmış beyaz kâğıda baktı. Onunla aynı şeyi gördüğümde kaşlarım hafifçe çatıldı. Bu sayfayı babamla doldurabileceğim eşsiz anılarımızdan biri olabilsin diye tertemiz saklamıştım. Oysa şimdi manzara ürkütücüydü. Kâğıt yer yer yırtılmış, eskimiş, buruşmuştu. Bir kenarı sanki yeni sönmüş bir alevin külüne gebeymiş gibi kahverengiye bürünmüştü. Bu nasıl olabilirdi?

“Kâğıt kötü görünüyor, değil mi?”

Soruma cevap gelmedi.

Gözlerimi eskimiş yapraktan ayırıp babama diktim. Bakışlarında beni ürperten bir dinginlik vardı, önündeki kötü sayfadan ziyade büyük bir boşluğa bakıyor gibiydi. Bu kötü anı bölmek için kısık bir sesle konuştum.

“Şimdi…”

Babam sözümü tamamlamama izin vermedi, bana siyah bir kalem uzattı.

“Bu sayfaya siyahla dokunmak istemiyorum. Karanlık hiçbir şey sürmeyeceğim, baba,” dedim.

Aldığım yanıt korkunç bir sessizlikti. Bana yine cevap vermedi. Kalem parmaklarının arasında emanet gibi duruyordu. Sanki sayfaya dalıp gitmişti. Siyahın uğursuzluğu birden canımı sıkmaya başladı. Renkleri, yıpranmış kâğıdı boş verip ayağa kalktım.

“Baba?”

Bana bakmadı. Kıpırdamıyor, boş bakışlarla hareket etmeden dikiliyordu. Sanki bedeni burada, ruhu başka bir yerdeydi. Hissedebildiğine dair en ufak bir şey göremiyordum. Kabullenmek zordu ancak babam beni ürkütüyordu.

“Baba?” dedim bir kez daha. Korku içime tanıdığım, sevdiğim her şeyin ışıklarını kapatan, karanlığıyla yollarımın izini kaybettiren yoğun bir sis gibi çöktü. Beni neden duymuyordu?

“Ya da duymak istemiyor,” dedi canımı yakmak isteyen acımasız bir yanım. “Ya da görmek istemiyor… Seni istemiyor.”

Bu ihtimal kalbimi öyle sıkıştırdı ki babamın sıkıca kavradığı siyah kalemi parmaklarının arasından çekip attım. “Baba!” diye haykırdım bu defa. “Baba, bana baksana!”

Babam bana bakmadı.  Babam beni duymadı. Hayran olduğum, her gece göğsünde uyurken kulağımı okşayan güzel sesiyle “Kızım” diye fısıldamadı.

Ve acı gerçek sanki sırtımdan bir darbe yemişim gibi beni olduğum yerde sarstı.
Babam gitmişti.

Olduğum yerde sıçradım. Ellerim delirmiş gibi etrafa dokunmaya başladığında tanıdık bir şeyler arıyordum. Göğsüm hızla inip kalkıyor, soluklarıma yetişemiyordu. Ve nihayet gözlerim hemen karşımdaki ufak aynaya takıldığında bana hayli yabancı olan bakışlarla karşılaştım.
Şoför bir şeyleri anlamak ister gibi suratıma kaçamak bakışlar atıyordu.

Her geçen gün biraz daha korku dolu olan kâbuslarıma artık alışmış sayılırdım, derin bir nefes verip koltuğa iyice yaslandım ve alnımdaki ter damlacıklarını sildim.

Araba ilerlemeye devam etti.

Kötü düşünceleri zihnimden atmak için camdan dışarı bakarken telefonum titredi. Parmaklarım ekrana dokunmamak, gözlerim o isme değmemek adına dirense de bundan kaçamayacağımı biliyordum. Ne kadar varlıklarını yok saymaya çalışsam da yüzleşmek zorunda olduklarım vardı. Telefonu kulağıma bezgince götürdüm. Bakmama gerek yoktu, ne de olsa yine annem arıyordu.

Aslında başka bir seçenek olduğu söylenemezdi. Hayat, nerede olduğumu merak edebilecek tek insanı benden acımasızca söküp almıştı.

Araba yeni bir dönemeçten kıvrıldı ve sallandım. ”Evet. Biliyorum, anne. Evet.” Telefonu kulağımdan biraz daha uzaklaştırdım ve yatıştırıcı sesinin etkisini hissetmek istemediğimi kendime itiraf ettim. Duyarsam üzülürdüm. Duymamayı tercih ettim.

Son cümlesini de bitirdiğinde ikinci kez ofluyordum.

”Biliyorum, anne.”

”Gece!” diye çıkıştı telefonda bile olsa beni her yerde azarlayabileceğini ima eden bir tonla. Derin bir iç çektim.

”Efendim? Tamam, dedim, işte.”

”Ama söylediğinin nasıl bir tamam olduğunu ikimiz de biliyoruz, değil mi? Ah, bebeğim…” Annem sitem eder gibi inledi. ”Sence de artık böyle çocukça küslükler için fazla büyük değil misin? Hem bunu konuşmuştuk, değil mi?”

”Konuşmuşuz, evet,” Sesim her tür duygudan yoksundu.

Ofladığını duydum. ”Şu an uçaktan indin ve muhtemelen seni yazlık eve götüren arabadasın. Peki, biz hâlâ neyin tartışmasını yapıyoruz, minik kuşum?”

”Bana böyle hitap etme,” diye homurdandım. ”Uzatan sensin. Anladım, her şey için çok geç.”

Annem zeki bir kadındı. Elbette cümlelerimdeki imanın farkındaydı.

Ne de olsa koca bir yazı ondan uzak geçirecektim. Beni buraya postaladıklarına göre, uzun bir süre görüşmeyecektik. Telefonda, kelimelerle canını yakmamın ne zararı olabilirdi ki?

”Benimle, kırılmış gibi konuşma. Lütfen,” dediğinde sesinde gerçek bir hüzün vardı.

Genç şoförün kaçamak bakışlarla aynadan bana bakmasını umursamadım, sesimdeki hırçınlığı saklayabilmek güçtü.

”Sana kırıldım anne. Sahiden bunu fark etmiyormuşsun gibi devam edecek miyiz, bu konuda ciddi misin?’’

”Bebeğim… Lütfen.” Telefonun ucundaki ses titredi.

Araba soldaki köşeyi döndü ve hoş yazlık evler görüş alanımıza girdi. Demir bir kapı bizim için açıldı ve çoğu bahçeli olan bu evlerin arasındaki taşlı yola giriş yaptık.

”Benim iyiliğim için, biliyorum, biliyorum. Evet,” diye kısaca sözünü kestim. ”Kapatabilir miyim anne?”

”Kapatamazsın,” diye küskün bir sesle konuştu. ”Seni seviyorum. Duydun mu, bebeğim? Orada olup kafanı dağıtmaya ihtiyacın var. Her şey fazla üst üste geldi ve… Belki fark etmesen de çok yoruldun. Biraz… Unutmaya ihtiyacın var.” Sesi yumuşacıktı.

Gözlerime yaşlar doldu. ”Babamı unutmak istemiyorum.”

Öfkeden çatallaşan sesim kulağıma yabancı birine aitmiş gibi geliyordu. Kelimelerim sesim kadar soğuktu ve hepsi de sivri buz parçaları gibi ruhuma ince ince batıyordu.

Ağlamamak için yanaklarımı kemirdim; bedenim gerilmiş, artık tamamen beni dinlediğine emin olduğum şoföre hafifçe yan dönmüştü. Onun gözlerinden kaçabilirdim ancak gerçeklerden kurtulmak o kadar kolay değildi. Annem her şeyi daha da zorlaştırdı.

“Gece,” dedi derin bir nefes verip. “Öyle söylemek istemedim. Yalnızca… Sen çok etkilendin, bir tanem. Lütfen, beni yanlış anlama.”

Tüm yol boyunca içime hapsettiğim gözyaşlarını tutmak artık daha zordu, şimdi her an akacak gibi hazırda bekliyorlardı. Hemen ince tişörtümün ucunu çekiştirip gözlerimi sildim.

Yaşananlar benim için biraz fazlaydı. Umursamıyormuş gibi davranmaksa, daha da fazla.

”Gece? Ağlıyor musun? Bebeğim…” diye fısıldadı annem.

”Saçmalama.”

Ağlayamazdım. Anıları zihnimde eskiyip kaybolmuş olan tanımadığım bir ülkede, sokaklarının nereye çıktığını bilmediğim yabancı bir şehirde, daha kötüsü bana şehirden bile yabancı gelen insanların arasında ağlayamazdım. Toparlanmalıydım. Babam bana yıkık olmayı değil, dik durmayı öğretmişti. Ben bu değildim.

”Seni seviyorum, duydun mu? Lütfen kendini üzme. Yazını güzel geçirmeye bak. Haldun da selam gönderiyor,” diye neşeli bir ses çıkarmaya çalıştı mutluymuş gibi.

Ve nihayet dibine kadar pisliğe batmış olan o adamın yalnızca ismini duymak bile bütün varlığımda, önüne geçemediğim bir nefret yarattı. Belki de saatlerdir içimde tutmaya çalıştığım öfkemin setleri parçalandı. Sesim artık hırçın çıkıyordu.

”Sana…” diye fısıldadım acıyla. ”Hiçbir saygısızlıkta bulunmadım anne. Şimdiye kadar, hiçbir zaman… Ve ben de seni seviyorum. Benim için her şeyin en iyisini istediğini biliyorum. Ancak işin içine o adam girdiğinde, bu artık bizim işimiz olmaktan çıkıyor. Beni anlıyor musun? Ne dediğimi kavrayabildin mi?”

Öfkeyle soludum, bu duygu şimdi katran kadar yoğundu içimde. Daha fazla dayanamıyordum. Artık bütünüyle anlamsız bulduğum yaşama telaşında tek dayanağım, tutunduğum o zayıf dal, uğruna bir şeylerden ödün verdiğim tek insan annemken… O adam için beni silip atması canımı yakıyordu ve ben annemin canımı bu kadar yaktığını hiçbir zaman unutmayacaktım.

Sahiden, bu kadarını hak edecek ne yapmıştım?

”Gece…”

”Beni hiç tanımadığım, yüzlerini bile hatırlamadığım bu insanların yanına göndermeyi kabul ederken kafandan ne geçiyordu, bilmiyorum. Günlerimi, aylarımı benden çalıyorsun. Daha gerçekçi olmamı ister misin? Keşke çaldığın birkaç uyduruk ay olsa. Annemi elimden alıyorsun…”

Sustum ve boğazımdaki o iğrenç yanma hissinin geçmesini bekledim. Telaffuzuna gücümün yetmediği kelimeler sanki oraya düğümlenmişti, yutkunamıyordum. Bedenimde bir sorun yoktu. Sorun, acısı dinmek bilmeyen ruhumdu.

”…Peki, anlamıyor muyum?” diye devam ettim gözlerim dolu dolu. ”Söyle o adama, sakın babamı sana duygu sömürüsü yapmak için kullanmasın. Pis ağzına onun adını almasın. Okul ortalamam düştü, çevrem değişti, yaşadığım acılarla kendimi kaybettim… Ve bir ton zırvalık! Tüm bunların geçmesi için de tatlı bir yaz tatili ha? İnan bana hayatımda duyduğum en saçma şey!”

Bir an korkak olmamayı istedim, babamın yetiştirdiği o güçlü kız olmayı diledim. Anneme hemen şimdi “O şeref yoksunu adam seni aldatıyor, haberin bile yok!” diye haykırmak istedim. Ancak dilime vurduğum kilit çoktan paslanmıştı. Artık istesem de açabileceğimi sanmıyordum.

Onu seviyordu. Kabul etmek istemesem de hayatından değer verdiği birini daha çalmak istemiyordum.

Zaten yıllar önce babamla boşanmalarına sebep olan şey tam olarak “ben” idim. Şimdi annemin yıllarını adadığı bu evliliği de bir çırpıda bozup, onu hayal kırıklıklarıyla dolu bir mahzene kilitlemek hiç kolay değildi.

Bense şimdi bütün acizliğimle; parçalanmış, örselenmiş, kimsesiz kalmış ruhumla olanları bir kenardan öylece seyretmeye mahkûmdum. O adamın onu kandırmasına göz yummak zorundaydım. Başka çarem yoktu.

Kalbimde derin bir acı hissettim. Zihnime aniden düşen o ihtimal nefesimi sıkıştırıyordu; bir gün ağzımı açıp birkaç kelime etsem bile annemin bana inanacağından şüpheliydim. Arzu ettiği şey, artık sakin bir hayat sürmekti; dalgasız bir denizin ortasında akıntıya kapılmış yavaş yavaş süzülen bir yaprak gibi… Denize teslim olmak istiyordu. Benliği ise bir kukladan farksızdı. O adam ipleri avucuna almış, istediğini elde ediyordu. Ve eğer annem bir gün ikimiz arasında bir seçim yaparsa, babamın beni tek başıma bırakıp gittiği bu pis dünyada ben daha da kaybolurdum.

Bunu istemiyordum.

”Baban da bunu isterdi…” diye fısıldadı annem. ”Senin eskisi gibi olmanı… Üzülmemeni… Git ve tatilin tadını çıkar, tamam mı?” Sanırım ağlıyordu. ”Efsun, mükemmel bir kadındır. Orayı seveceksin…” Hıçkırmaya başladı.

”Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak,” dedim kesin bir tavırla. ”Kendimizi kandırmayalım anne. Ve babam, senin o adamın zehirli sözlerine kanıp beni bir başıma tanımadığım insanların yanına göndermeni istemezdi. Babam beni seviyordu, anne. Kabul et veya etme.”

Araba durduğunda derin bir nefes aldım. ”Sanırım bu süre içinde tekrar konuşmasak daha iyi olacak.”

Yoksa sana her şeyi anlatırım anne. Birden ağzımdan çıkıverir ve tüm hayatımız cehennem olur. Seni de kaybetmeye dayanamayacak kadar bencilim. Üzgünüm.

”Bu da ne demek?”

”Beni arama demek. Telefonlarına cevap vermeyeceğim. Eğer üstelersen buradan kaçarım ve tek bir sokağını bilmediğim bu şehirde başıma gelebilecek kötü şeylerin ihtimaliyle vicdanının yükü altında ezilirsin demek… Bunu siz istediniz. Seni seviyorum anne, hoşça kal.”

Telefonu hızla kapattım. Arayacak başka kimsesi olmayan insanlara has rahatlıkla sim kartı içinden çıkardım ve kot pantolonumun cebine sıkıştırdım.

”Geldik, efendim,” dedi tüm konuşmayı en ince detaylarına kadar dinlediğine emin olduğum şoför.

Annemin arkamdan telaşlanacağını ve üzüleceğini düşünmemeye çalıştım. Hayır, belki de bunların hiçbirini yapmazdı. Biricik kocasıyla, geçenlerde bahsettikleri gibi nefis bir Yunan adaları tatili yaparlardı. Kim bilir?

Sıkıntıyla iç geçirip saçlarımın yüzüme düşmesine izin verdim. Islak gözlerimi sakladım, çekiştirdiğim tişörtümün ucuyla hafifçe yaşları kuruladım. Derin bir nefes alıp dikleştiğimde şoför ön koltuktan zavallı beni izliyordu. Aynada göz göze geldik. Ne yapmaya çalıştığımı anlamak istermişçesine gözlerini kıstı. Ne yazık, anlayamazdı.

Çünkü ölümünün üzerinden çok geçmemiş babanızın acısını yaşamanıza izin vermeden, yüzündeki ciddi ifadeyle, ”Tüm yazını bir yazlık evde geçireceksin. Türkiye’de… Bazı dostlarımızla,” diyen bir üvey babası yoktu. Daha tuhafıysa, öz annenizin bu kararı çok olumlu karşılamasıydı! Size her baktıklarında fark ettiğiniz acıma duygusu, sürekli değişen doktorlardan alınan faydasız randevular, psikolojiniz düzelmek üzere bile olsa çevrenizdekilerin buna izin vermeyen korkunç baskısının yarattığı çaresizlik hissi…

Beni kimse anlayamazdı.

”Sizi bekliyorlar, efendim.”

Sesi tekrar duyduğumda zihnimdeki düşüncelerden koptum, yaşadığım ana döndüm ve şoförün bakışlarıyla sanki yüksek bir yerden zemine çakılmak üzereymişim gibi hissettim. Kibarca, arabadan artık inmem gerektiğini söylüyordu. Ancak bu benim istediğim son şeydi. Dışarıya adımımı atacak olmanın verdiği gerginlik avuç içlerimi terletti, titrek bir nefes verdim. Yabancılık... Düşündüğüm tek şey büyük bir yabancılıkta kaybolmak üzere olduğumdu.

Arabadan yavaşça indim.

Bahçe, giriş kapısından itibaren mükemmel biçimlendirilmişti. Oldukça geniş bir alana sahipti, kesinlikle hayal ettiğim kurak manzaraya sahip değildi. Belki öyle olması işime gelirdi, buradan nefret etmek benim için daha basit olurdu. Oysa duvarı saran sarmaşıklar ve birbirinden farklı renklerde çiçeklerle donatılmış ufak bahçe yolu hiç fena durmuyordu. Verandadaki kamelyaları seçebiliyordum. Hoş manzara, iki katlı evin arkasına dek uzanıyordu, bahçenin nerede sonlandığını göremiyordum. Buraya apar topar sürgün edilmemiş olsaydım belki haksızlık etmez, gördüklerimin güzelliğini daha kolay kabullenebilirdim. Ancak şu anda, bunu kabullenmek içimden gelmiyordu.

Köşede boş bir hamak gördüm.

Fena değil, diye düşünmek için kendime izin verdim. Pollyanna…

Tembel bir hareketle kapıyı kapatırken olaylar beklediğimden daha hızlı gelişti. Şoförün arkadan dolaşıp bagajı açmasını beklerken aniden önüme fırlayan orta yaşlı sarışın kadın neşeyle beni kollarının arasına çekip cıvıldadı.

”Gece! Ah, şuna bak Ünal! Ne kadar büyümüş!” Kadın beni sıkıca sarmaladı ve yanağıma birkaç öpücük yapıştırdı. Geri çekilip yüzüme baktığında gözlerinin içi gülüyordu.

“İnanamıyorum, gerçekten sensin! Hoş geldin miniğim… Hoş geldin!’’

Beni omuzlarımdan tutmuş, hayranlıkla zavallı çehremi seyrediyordu. Ne kadar bitkin göründüğümden emin olmasaydım, ben de güzel bir şeylere rastladığına inanabilirdim. Bana tekrar sıkıca sarıldı.

Şaşkınlık ve bunalma duygusu karışmış, tepkisizliğe dönüşmüştü. Kadına ne sarılıyordum ne de onu itiyordum.

”Kızı sıkma, Efsun.”

Bu ses, kalın ve uyarıcı bir tondaydı. Gözlerimi o tarafa kaydırdım, kır saçlı adamla bakışlarımız buluştu.

Eşine kıyasla çok daha sakin bir şekilde konuştu. ”Hoş geldin Gece, biz de seni bekliyorduk.”

Gülümsemeye çalıştım, dudaklarım beceriksizce kıvrıldı. ”Hoş bulduk.”

”Valizleri lütfen yukarı kata çıkar, Serdar. Gece için hazırlattığımız odaya,” diye seslendi kadın. Ardından tekrar bana döndü ve sarı küt saçlarını savurup heyecanla ellerimi tuttu.

”Annen bizi aradığında ne kadar mutlu olduğumu anlatamam. Seni son gördüğümde beş yaşındaydın tatlım. O kadar heyecanlandım ki…”

Bir elini kaldırıp parmaklarını yüzümde dolaştırdığında gözleri geçmişten bir şeyler görüyor ve hüzünlü bir anıyı tekrar anımsıyor gibi doldu. Yüzünde buruk bir tebessüm kaldı. ”Babana ne kadar da benziyorsun… Ona bak Ünal. Vural’ın aynısı değil mi? Ne kadar da güzel…”

Beni bu pis dünyanın acımasızlığına terk eden babamın adını duyduğumda yüzümün acıyla gerilmesine mâni olamadım.

”Baban… Duyduğumuzda çok üzüldük. Cenazeye gelmek istedik ancak o zaman da izah ettiğim gibi, yurt dışına çıkabilmek hiç mümkün olmadı. Tekrar başınız sağ olsun, kızım.”

Ünal Bey sustuğunda hemen burada kendimi yere atıp boğazım patlayana, gözlerim şişene kadar ağlamamak için yalnızca birkaç saniyem olduğunu biliyordum. Her şey üst üste geliyordu. Daha fazla dayanamayacaktım. Bana ondan bahsetmemelilerdi. Bunu yapmamalıydılar. Çünkü canım acıyordu. Hem de hiç olmadığı kadar…

”Sağ olun…” diye bir fısıltı döküldü dudaklarımın arasından.

Aramıza uğursuz bir sessizlik çöktü.

Dilimdeki bu tadı biliyordum. Şu acıyan bakışları da tanıyordum. İsmi “ölüm” olan şeyin bahsi ne zaman açılsa, etrafta bu atmosfer oluşuyordu. Çünkü son birkaç ayım, cennetten buraya tesadüfen gönderildiğine inandığım tek insan olan babam beni bırakıp gittiğinden beri, baş sağlığına uğrayan, cenazede yapmacık gözyaşları döken insanları görmekle geçmişti. Bu anlamsız manzaraya fazlasıyla aşinaydım.

“Baban çok yakın bir aile dostumuzdu. Ne kadar merhametli bir insan olduğunu herkes bilir. Eğer senin yanında ondan sıkça bahsedip üzülmene neden olursak lütfen bize darılma. Bu bizim için de çok zor…”

Sözleri bittiğinde büyük bir şaşkınlık yaşıyordum. İnsanların sahteliğine öylesine alışmıştım ki birinin böyle dürüstçe, herhangi bir nedenle canımı yakabileceğini, acımı hatırlatabileceğini alenen söylemesini garipsedim. Hayatımda, en yakınımdakiler bile arkamdan iş çevirmekte sınır tanımıyorken onun bu hassasiyeti nedense içimi burktu. Geçmişimden kopup giden her bir takvim yaprağını zihnimde canlandırdım, buna rağmen onların arasında bu yüze rastlayamıyordum. Kadını daha önce görmediğime emindim. Oysa karşımdaki bunu önemsemiyor, mesafemizi en aza indiren sıcacık bir gülümseme bahşediyordu bana. Annemle gerçek bir samimiyeti en son yakaladığımız anı düşündüm, ne yazık ki yine kendisini affettirmek istediği bir hatası için çabalıyordu. İkisini kıyasladığımda içimde garip bir his doğdu.

”Uçaktan kaçta indin hayatım? Yolculuğunun fazla bunaltıcı geçmemiş olmasını diliyorum ama yüzündeki ifadeden yorgun olduğun anlaşılıyor. Bizimle yemek yemeden önce yapmak istediğin bir şey var mı?”

Yumuşacık sesi kesildiğinde çoktan koluma girmiş, burnuma hoş yemek kokusunun geldiği bahçeye doğru çekiştiriyordu.

”Kıza biraz müsaade et, Efsun,” diye kibarca tekrar hatırlattı adam. Kadın elini boşlukta bir şeyi savarcasına sallayıp arkamızdan gelen adama bakmadan konuştu. ”Sen de bizim iletişim kurmamıza izin ver, canım.”

Tekrar bana döndüğünde dilimi yuttuğumu düşünmemesi için nihayet konuşmaya karar verdim. Kaba davranmak içimden gelmemişti. ”Aslında biraz yorgunum. Eğer dinlenebilirsem…”

”Ah, tabii ki! Elbette dinlenmelisin!”

Evin büyük kapısını genç bir kız açtı. ”Bunu istemen çok doğal, tatlım. Uyumalısın. Ancak akşam yemeğinde seni de aramızda görmek istediğimi söylemeliyim. Çocuklarla konuştuk, hepsi seni görmek için sabırsızlanıyorlar. İyi anlaşacağınıza eminim!”

Eve girdiğimizde artık önümden yürümeye başlayan kadını inceleme fırsatı yakaladım. Rengârenk bir elbise giymiş, sarı saçlarının arasında parlayan gümüş küpeler takmıştı. Boynuna doladığı fular onu terletiyor olmalıydı ancak bunu umursadığını zannetmiyordum; asıl niyeti, pozitiflik yayan her şeyi vücuduna iliştirmek gibi görünüyordu. Ayağında topuklu sandaletler vardı ve her neşeli adımında rahatsız edici bir ses çıkarıyordu. Ona dışarıda bir yerde rastlamış olsaydım bu garip enerjisiyle mutlaka fark ederdim onu! Keyifli hâli bana şapkasından başka hiçbir şeyi kafasına takmadığını düşündürüyordu.

”Yemeğe inmeye çalışırım,” deyip gülümsedim. Onun olağanüstü canlılığının yanında ben boşluğa karışmak üzere olan soluk bir gölgeden ibarettim.

Uçaktan indiğimden beri yanımdan ayrılmayan ve artık aile ilişkilerime yeterince hâkim olduğunu düşünmeye başladığım kumral şoför, çantalarımı üst katın sonundaki beyaz kapının önüne koydu. Bana bakıp hafifçe gülümsedi ve hiçbir şey söylemeden geldiği merdivenleri inmeye başladı.

Odaya girip bitkin bedenimi yatağa bıraktım. Biraz tavanı seyrettim. Yaşadığım anlamsızlıkları zihnimden defetmeyi deniyordum ama başarısız bir girişimdi bu. Gözlerim, yanımdaki çıplak duvara takılınca dudağım ufak bir tebessümle kıvrıldı. İşaret parmağımı yavaşça havaya kaldırdım ve boşluğa iki büyük tekerlek çizdim. Tam oraya V7 Racer motosiklet posterimin ne kadar yakışacağını hayal ettim.

Tebessümüm söndü.

Korkunç adam, bana ait olan her şeyi çalmıştı. Onlara göre bunalımdaydım, bu yüzden böyle tehlikeli zevkler benim için sakıncalıydı. Motor kullanmamı kısıtlamıştı, onunla tartışmak için fazlasıyla yorgundum, “Canı cehenneme!” diyerek odama kapanmıştım. Keşke söyledikleri bununla sınırlı kalsaydı ve benden aldığı tek şey bu olsaydı.

Oysa benden annemi çalmıştı! Gözlerimi yorgunluk hissiyle kapattım.

Annem ve babam ben altı yaşındayken ayrılmışlardı. Çocukken ağır bir astım hastasıydım. Özgürce nefes alabildiğim herhangi bir an hatırlamıyordum, zamanla azalsa da bu hastalık yakamı bırakmak bilmemişti. Ben hastanede yatarken annem evi terk etmiş ve sadece tedavi sürecimde yanıma uğramıştı. Annem ve babam, doktorun “Çocuğunuz stresten uzak kalmalı,” uyarılarından sonra artık kavga edip durumu daha da kötüleştirmemek için tek celsede boşanmışlardı. Anlaşılacağı üzere somut bir bahaneden ibarettim. Kendi ailemi ben dağıtmıştım.

Yıllar geçtikçe olgunlaştım ve değiştim. Annem, ismini telaffuz etmek istemediğim o adamla evlendi ve zaten seyrek olan görüşmelerimiz daha da azaldı. Babamla birbirimizin her şeyi olmuştuk artık, on dokuz yaşıma dek her gece onun kokusuyla uykuya daldım. Beni hiçbir zaman bırakmayacağına dair söz vermişti.  Ama sonra… Hayatımın belki de dönüm noktasında babam sözünü tutamadı…  Beni yapayalnız bıraktı.

Artık yoktu. Ölmüştü!

Çaresizlik her yanımı sarıp sarmaladı. Gözlerimi açsam ağlayacaktım, açmazsam yine kâbus görecektim… Bir böcek gibi ezilişimi, acizliğimi ve tanımadığım bir yerde, evimden kilometrelerce uzaktaki aptal bir yazlıkta ne aradığımı unutmak isteyerek uykuya daldım. Başka bir çıkış yolu bulamayarak…

Ne yazık ki hiçbir şeyi unutamadım.

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Roman (Yerli) Romantik
  • Kitap AdıMavi Gece
  • Sayfa Sayısı392
  • YazarK. Kübra Berk
  • ISBN9786057583741
  • Boyutlar, Kapak13,5 x 21 cm, Ciltli
  • YayıneviEphesus / 2019

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Operatöre Bağlanıyorsunuz 2 ~ K. Kübra BerkOperatöre Bağlanıyorsunuz 2

    Operatöre Bağlanıyorsunuz 2

    K. Kübra Berk

    Basit bir telefon şakasının hayatınızı değiştirebileceğini öğrendiğiniz yetmezmiş gibi hayatınızın aşkını da size getireceğini söyleseler, ne yapardınız? Serce Sevinç “bir uçan tekme” olarak tanımladığı...

  2. Unutulmuş Kuşlar Göğü 1 ~ K. Kübra BerkUnutulmuş Kuşlar Göğü 1

    Unutulmuş Kuşlar Göğü 1

    K. Kübra Berk

    Evera Alfen ya da yalnızca Era. Bu genç kızın yaşadığı toprakların yer aldığı Yuva’da kurallar basittir: Ormana adım atma. Sınırları sakın geçme. Öncü’ye bağlı...

  3. Unutulmuş Kuşlar Göğü 2 ~ K. Kübra BerkUnutulmuş Kuşlar Göğü 2

    Unutulmuş Kuşlar Göğü 2

    K. Kübra Berk

    “ONUN GÖKYÜZÜYDÜM. ONUN SONSUZUYDUM. BU YAŞAMIN TA KENDİSİYDİ ÖZGÜRLÜĞÜN NEFESİYDİ.” Evera Alfen soğuk zindanda gözlerini açtığında işkence dolu günler onu bekliyordu. Düşman topraklarına sığınmakla...

Bebhome Kahve

Aynı Kategoriden

  1. Şeytanın İflası ~ Nermin BezmenŞeytanın İflası

    Şeytanın İflası

    Nermin Bezmen

    İblis, olduğu yerde doğruldu ve yataktan çıktı. Kollarını göğsünde çapraz yapıp hâkim bir tavırla Selçuk’un gözlerine bakarak devam etti: “Bir kez daha söylüyorum: Seninle...

  2. Yalnız Gözlerin İçin ~ Fatih Murat ArsalYalnız Gözlerin İçin

    Yalnız Gözlerin İçin

    Fatih Murat Arsal

    Sevgi nelere engel olabilir? Acı dolu bir kalbin ilacı olabilir mi? Gizemli bir adama olan öfkeyi yok edebilir mi? Peki ya bitmez sanılan bir...

  3. Zorunlu Yalnızlık ~ Atilla KeskinZorunlu Yalnızlık

    Zorunlu Yalnızlık

    Atilla Keskin

    Zorunlu Yalnızlık, Doktor Ergun’un trajik yalnızlığının öyküsüdür. Doktor Ergun Kuzguncuk’ta büyümüş, hümanist, mesleğinde çok başarılı, yardımsever bir ortopedisttir. Yaralı bir devrimci örgüt üyesinin yarasını...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur