Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Osmanlı’da Köleliğin Sonu
Osmanlı’da Köleliğin Sonu

Osmanlı’da Köleliğin Sonu

Hakan Erdem

“Osmanlı ve Avrupa kaynaklarına dayalı usta işi bir çalışma olan bu kitap karşılaştırmalı kölelik araştırmalarına büyük bir katkı. Erdem, Osmanlı kölelik kurumunun ayırt edici…

“Osmanlı ve Avrupa kaynaklarına dayalı usta işi bir çalışma olan bu kitap karşılaştırmalı kölelik araştırmalarına büyük bir katkı. Erdem, Osmanlı kölelik kurumunun ayırt edici özelliklerini inceliyor, daha da ilginci, bunu kölelerin kendi bakış açılarından yapıyor. İstanbul’daki azatlı köle toplumunu ele alış tarzı kitabın literatüre ana katkılarından biri… Erdem, Osmanlı köleliğinin alt kültürlerinden birini daha geniş olan Afrika köleliği çalışmalarıyla ilişkilendiriyor.”

Eugene Rogan

“İyi yazılmış ve iyi araştırılmış bir kitap… Konuyu dikkatle ve ikna edici bir şekilde tartışıyor. Konuyu kuşatan neredeyse tam bir toplu bellek kaybını giderme yolunda, 19. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda köleliği araştıran çalışmalara önemli katkıları var.”

Kate Fleet

“Erdem’in çalışması Osmanlı köleliği ve köle ticaretinin bastırılması literatürüne önemli bir katkı. Köleliğin karşılaştırmalı tarihiyle ilgilenen araştırmacılar için özellikle yararlı.”

Mary Ann Fay

“Yazarın genel olarak 19. yüzyıl Osmanlı tarihine derin ve özgün bir yaklaşımı var. Bunu kölelik çalışmalarına uyguluyor ve üzerinde düşünülmesi gereken bazı uyarıcı görüşler öneriyor. Fakat Erdem’in projesinin belki de en önemli noktası, Türkiye’deki Osmanlı köleliği üzerine söylemin, daha geniş Batı kölelik söyleminin artık tam bir parçası olduğu gerçeğini pekiştirmekte tartışılmaz bir başarı göstermesidir.”

Ehud R.Toledano

BIRINCI BÖLÜM

OSMANLI İMPARATORLUĞU’NUN KLASİK
ÇAĞINDA KÖLE İSTİHDAMI

Bütün Müslüman toplumlarda halktan kişiler köle sahibi olabiliyor, pek çoğunda köleler asker ve idareci ihtiyacını karşılıyor, bir bölümünde ise yönetici sınıf esasen kölelerden oluşuyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nda da köleler yüksek konumlara geldi ve zamanla yönetici sınıfın bir bölümünü oluşturdu. Bununla birlikte, iktidar odağını ele geçirerek devleti bir “memluk” sultanlığına dönüştürme noktasına gelmediler. Osmanlılar, şeriata görünürde aykırı olan devşirme sistemini uygulayarak, İslamiyetteki klasik askeri ve idari kölelik düzenini geliştirdiler. Burada, devşirme uygulamasının başlangıç evrelerinde böyle bir aykırılığın olmadığı savunulacaktır. Bu bölümde, kölelerin askeri ve idari görevlere getirilmelerini de ele alarak kısaca hukuki durumlarını değerlendireceğim. Osmanlı İmparatorluğu’nun klasik çağında kölelik kurumu, devlet yapılanmasıyla girift bir ilişki içinde olan askeri-idari kulluk düzeninin yanı sıra başka biçimlerde de varlık gösteriyordu.

Her halükârda, bu dönemde en büyük köle talebi, daha sonraki dönemlerde de olduğu gibi, ev hizmetlerinde ortaya çıkmaktaydı. Ne var ki, bu bölümde incelememi, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde neredeyse bütünüyle ortadan kalkmış olan iki kölelik biçimiyle,1 tarım ve sanayi dallarındaki kölelikle sınırlı tutacağım.

DEVŞIRMELER: ASKERI-İDARI KULLUK SISTEMININ ORTAYA ÇIKMASI

Modern tarihyazımında, Osmanlı’daki askeri-idari kulluk düzenini Müslüman öncüllerinden farklı kılanın devşirme uygulaması olduğu yaygın bir çıkarsamadır. Pek çok Müslüman devlet kendi toprakları dışından köle getiriyor, onları asker, devlet görevlisi ve idareci olarak istihdam ediyorken, devşirme ihtiyacı Osmanlı İmparatorluğu içinden karşılanıyordu. Devşirme düzeninin hukuki temeline ilişkin tartışma, bunun şeriatla bağdaşmadığı ve meşru olmadığı gibi bir aksiyomun pek sorgulanmadan benimsenmesine yol açmıştır.2 Birkaç örnek verelim: Patricia Crone devşirme uygulamasını “alenen hukukun ihlali”3 olarak değerlendirir; Braude ve Lewis, “açıkça zimmet sözleşmesinin özüne ters düştüğünü”4 düşünürken, Metin Kunt sistemi “Müslüman toplumlarda zimmîlere verilen geleneksel hakların ihlali”5 olarak değerlendirmektedir. Devşirme uygulaması yüzünden zimmî hakların ihlal edildiği durumlar olduğuna kuşku yoktur. Yine de, bu uygulamanın hiç değilse başlangıçta şeriatla bağdaştığını ileri sürmek istiyorum.

Devşirme uygulamasının meşru olmadığı aksiyomuna yol açan tartışmanın esas zayıf noktası, Osmanlı idaresi altına girmiş bütün Hristiyan ve Yahudiler için zimmî statüsünün önsel olarak kabul edilmesi olsa gerektir. “Ehl-i kitap” olmaları, onları kendiliğinden zimmî yapmaya yetmiyordu. Hristiyan ya da Yahudi olmanın sadece zimmî statüsüne uygun olmak anlamına geldiği belirtilmelidir. Zimmîler, İslam devletinin yetkesini ve üstünlüğünü kabul ederek bu devletle bir sözleşme yapmış olan kitap ehliydi. Osmanlı yönetimine riayeti ve ikincil statülerini kabul etmelerinin karşılığında kendilerine ibadet, mülk edinme ve kişi özgürlüğü, yani kölelikten muafiyet tanınıyordu.6 İslamiyete karşı savaş açan ve “Darü’l-harb”de yaşayan ehl-i kitap zimmî değil, “harbî”ydi. İslam devletine karşı gelen ya da savaşçı bir devletle İslamiyete karşı fiili bir işbirliği yapan zimmîlerin, korunma altındaki azınlık statüsünden vazgeçerek harbî statüsüne döndükleri düşünülüyordu. Harbîler, ölümle veya kölelikle cezalandırılabiliyordu.

Darü’l-harb’deki gayrimüslimleri tutsak almanın yasallığına ilişkin bir kuşku yoktur. Bir savaş ya da fetih sonrasında tutsakların ya da yenilgiye uğrayanların yazgısı, hükümdar (veliyü’l-emr) tarafından verilecek karara bağlıydı.7 Hükümdar:

1. İdam edilmelerini buyurabilirdi. Bu, belli ki köleliğin ölüm
karşısında bir seçenek oluşturamadığı bir durumdu. Şeyhülislam Ebussuud’un bir fetvası, bir kalenin fethinden
sonra yetişkin erkek tutsakların padişahın buyruğu üzerine
katledilmesinin 16. yüzyılda hâlâ mümkün olabildiğini
göstermektedir.8
2. Fidye verilmesi veya Müslüman tutsakların serbest bırakılması koşuluyla ya da her ikisini birden talep ederek onlara
özgürlüklerini geri verebilirdi.
3. Fidye almaksızın serbest bırakabilirdi.
4. Köleleştirilmelerini buyurabilirdi

Birinci ve ikinci seçeneklerin, fethedilen bir halkın tümüne uygulanmadığı açıktır. Genellikle fiili savaş alanında Osmanlılara fiziki olarak direnmiş kişiler kırımdan geçirilirken, fidye belli ki yenilgiye uğramış bir halk ya da büyük bir insan topluluğundan çok, bireyler için geçerliydi. Yenik düşen gayrimüslimlere derhal zimmî statüsü tanınması, fidye alınmaksızın serbest bırakılmaları demekti. Öte yandan, gayrimüslim bir halkın topyekûn köleleştirilmesi de, önemli savaşların ardından çok sayıda gayrimüslimin köleleştirildiği bilinmekle birlikte, neredeyse olanaksızdı.9 Büyük çaplı bir köleleştirmenin sonuçları, ele geçirilen kentler ve topraklar bağlamında, geleneksel Osmanlı politikalarının zararına olurdu; yerel halkın tutsak olarak dağılması yerel ekonomilerin yıkımına yol açar, dolayısıyla Osmanlıların bu bölgelerden topladığı vergi miktarı azalırdı.

Ancak, şeriat açısından, yenilgiye uğrayanların köleleştirilmesi kuramsal olarak mümkündü. Balkanlar’ın birçok bölgesinde ve Osmanlıların fethinden sonra Anadolu’nun Trabzon gibi gayrimüslim bölgelerinde tam da bunun olduğu anlaşılmaktadır. Bu tür bir “kuramsal köleleştirme”, Osmanlıların gayrimüslim çocukları gerektiğinde askeri-idari hizmette kullanmak üzere fiili olarak köleleştirmelerinin yolunu açmış olabilirdi.

S. Vryonis’in bir makalesinden bazı Rum cemaatlerinin devşirme uygulamasından kaçabildikleri sonucu çıkarılabilir.10 Vryonis’in ele aldığı ortaçağa ait Rum belgelerinin yeniden yorumlanması, bunların bir yanda Osmanlılar, diğer yanda Hristiyan Rumlar ve Cenevizliler arasında yapılmış “zimmet” ve “aman” sözleşmeleri olduğunu fark etmemizi sağlayacaktır.11 Osmanlılar Rumlara, gönüllü olarak boyun eğmeleri ya da padişahın idaresi altına gönüllü olarak girmeleri karşılığında zimmî statüsü tanıyacaklarına söz vermişlerdi. 1430 tarihli ilk belgeden, Sinan Paşa’nın Yanya halkına gönüllü olarak teslim olması karşılığında önerdiği koşulları öğrenmekteyiz: “Köleleştirilme veya çocuklarınızın elinizden alınması ya da kiliselerin yıkılması gibi endişelerinizin olmayacağına… söz veriyorum.”12 Padişah da 1453 yılında egemenliği altına girmek “isteyen” Rum arhontlarına* neredeyse eş koşullar önermişti.13 Demek ki, Osmanlılar, zimmet sözleşmelerinde kendi koşullarını açıkça belirtiyorlardı.

Bu tür sözleşmelerde, devşirme uygulamasından muafiyete ilişkin bir maddenin bulunması gayet doğaldır. Belgelerde köleleştirme ve devşirmeden ayrı olarak söz edilmesi, derhal ve kendiliğinden gerçekleşen bir köleleştirme ile devşirmelik arasındaki farktan kaynaklanmaktaydı; yoksa, hem Rumlar hem de Osmanlılar, devşirmeyi köleleştirme olarak değerlendiriyorlardı. Osmanlıların gözünde köleleştirme zimmî değil, harbî gayrimüslimlere uygulanıyordu.

Yahudilerin genellikle devşirme uygulamasından muaf tutulmuş ve başka bir şekilde de köleleştirilmemiş gayrimüslim cemaatlerden biri oldukları düşünülür. Ne var ki, bunun, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki tüm Yahudilere yapılan bir iltimas olmadığını biliyoruz; uygulama Yahudi olmalarıyla da ilgili değildi.

Osmanlıların, Bizans Yahudileriyle İber Yahudilerini farklı bir uygulamaya tabi tuttuklarını gösteren J. R. Hacker, “Yahudilerin yazgısı”, Bizans İmparatorluğu’nun çökmesinden sonra “Hristiyanlarınkinden farklı olmadı. Pek çoğu öldürüldü, bir bölümü tutsak alındı ve çocuklar devşirildi” diye yazar.14 Osmanlılar neden bir Yahudi cemaatini, Bizans İmparatorluğu’nun diğer sakinleriyle ortak bir yazgıya tabi tutarken, bir kuşak sonra İber Yarımadası’ndan gelen Yahudileri öylesine candan karşılamışlardı? Bu fark, Romanyot Yahudilerinin* Osmanlı idaresini gönüllü olarak kabul etmemiş ya da edememiş olmalarından kaynaklanmış olabilir mi? Dolayısıyla, zorla fethedilen ülke halklarına yapılan uygulamaya, yani yerine göre idam, köleleştirme, sürgün ya da devşirme gibi bir uygulamaya maruz kalmışlardı. Aslında İber Yahudileri, zimmî statüsü verilen tek Yahudi topluluğu değildi. Balkanlar’da bazı Romanyot Yahudi kolonileri, İberyalıların Osmanlı koşullarını kabul ederek imparatorluğa gelmelerinden çok önce, başka şeylerin yanı sıra devşirme uygulamasından da kaçabilmişlerdi.

Gayrimüslimlerin Osmanlı hükümranlık alanına girme şeklinin, gelecekteki statülerinin belirlenmesine önemli ölçüde etkili olduğu anlaşılmaktadır. Osmanlı yönetimine, İber Yahudileri gibi gönüllü olarak boyun eğmiş olan kitap ehline tam zimmî statüsü verilmişti. Zimmî olduklarının belirgin göstergelerinden biri de devşirme uygulamasından muaf tutulmalarıydı. Öte yandan, kuramsal düzlemde köleleştirilebiliyor olmaları, İslam cemaatinin öncüsü ve temsilcisi olarak sultana, zorla fethedilmiş “tutsak” halklar üzerinde mülkiyet hakkı veriyordu. Şeriat ilkelerine göre anne ve babası köle olan çocuklar ebeveynlerinin statüsünü miras alıyordu. İslamiyete geçmek bile ne ebeveynleri, ne de çocukları hür kılmaya yetiyordu.

Boşnakların ve Arnavutların İslamiyeti kabul ettikten sonra bile devşirme uygulamasından muaf tutulmamış olmaları bu bağlamda anlam kazanır ve sonraki dönemlerin söylenceleriyle açıklanması olanaksızdır.

Köle edinilmesinde, devşirme düzeninin rasgele köleleştirmeye göre daha elverişli olduğu açıktır.17 Osmanlılar bu düzen sayesinde mevcut “köle” havuzundan uygun köleleri seçebiliyorlardı. Bu havuzun iyiden iyiye büyük olması, Osmanlıların son derece seçici ve titiz olmalarına olanak sağlıyordu. Yeniçeri nizamnamesinin tuhaf görünen maddeleri, Hristiyan erkek çocuklarının dış görünüşleri esas alınarak seçilmelerinde kılavuz işlevi gören sözde ilim, “ilm-i kıyafet”in hüküm sürmesi bundan dolayıydı.18 Osmanlıların fethedilen halkları görece erken dönemlerden itibaren kelle vergisine (cizye) tabi kıldıklarına ilişkin kanıtlar mevcuttur. Belirli bir gayrimüslim halkın kısmen köleleştirilmesine, ama aynı zamanda onlardan cizye toplanmasına devam edilmesi, zimmî haklarının kesinkes ihlali demek olacaktı; çünkü cizye gayrimüslimlerin itaatinin bir işareti olmakla birlikte, asıl bu itaatin devlet tarafından tanındığının bir göstergesiydi. Başka bir deyişle, cizye bir zimmî için kimlik kartı yerine geçiyordu.

Osmanlılar, belki de bu çelişkinin farkında olarak, devşirme alınan çocukların akrabalarından cizye toplamadılar. H. İnalcık bunu, devlete sunulan belirli bir hizmet karşılığında vergiden muafiyet örneği olarak değerlendirme yanlısıdır.19 Ne var ki, köleler, geleneksel olarak cizyeden muaf tutulan bir topluluğu oluşturmaktaydı.20 Osmanlıların bu şeriat ilkesine bağlı kaldıkları ve köleleri cizyeye tabi tutmadıkları bilinmektedir. Örneğin, ortakçı kullar ancak azat edildikten sonra cizye ve diğer vergilerle yükümlü tutulabildiler.

Demek ki, Osmanlıların devşirme toplarken niyetleri, erkek çocukların ailelerinin köle statüsünde olduklarını ve bu çocukların bundan ötürü seçilmeye uygun görüldüklerini vurgulamak olmuş olabilir. Bu ailelerin devşirmeye tabi tutuluncaya değin cizye ödemiş olmaları, bir tür zimmî statüsünü fiilen kazandıklarını, yani fetih sonrasındaki karışıklığın yatışmasından sonra, gayrimüslimlere gönüllü olarak boyun eğmeleri beklenmeksizin zimmî statüsü verildiğini göstermektedir. Osmanlılara göre bu fiili zimmî statüsü, belki de esas itibariyle sözleşmeye dayanmadığı için, geri alınabilirdi. Osmanlıların fetihten kaynaklanan temel haklarına dayandırdıkları bir kararla, devşirme ailelere yeniden “köle” statüsü verdiklerini öne sürmek mümkündür. Fiilen zimmî olan biri, oğlunun gerçekten köleleştirilmesine dek cizye ödemeyi sürdürüyordu. Osmanlılar bu şekilde, kuramsal olarak tutsak olan gayrimüslim tebaadan vergi toplayabildiler.

Eğer Osmanlıların Anadolu’ya yayılmasıyla zimmî cemaatlere buradaki diğer Müslüman devletler tarafından evvelce tanınmış statülerin feshedildiğini düşünmezsek, bu çözümleme Anadolu’nun eski zimmî cemaatlerinin devşirme kapsamına girmesini açıklayamaz. Daha sağlam sonuçlara ulaşmak için imparatorluk genelinde her gayrimüslim cemaatin statüsüne ilişkin bir araştırmanın yapılması gerekmektedir. Her halükârda, harbîlerin zimmîye dönüşümü, tarihçiler açısından hâlâ karanlıkta olan bir konudur. Bazı Osmanlı kaynaklarında zimmî terimi,22 sözcüğün günümüz kullanımındaki karışıklığa katkıda bulunurcasına, şeriat bağlamı dışında kullanılmıştır ve sadece Hristiyan anlamına gelmektedir. Örneğin, 1578 yılında Üsküdarlı Nasuh Bey, Kıbrıslı kadın kölesi Katerina’yı azat etmişti.23 Katerina, adanın 1571 yılındaki fethi sırasında, belki de daha önce tutsak alınmış olmalıydı. Her halükârda, köleleştirilmesi kanuna aykırı değildi. Burada önemli olan, sahibinin ondan “zimmîye cariyem” diye söz etmesidir; yani sözlerindeki çelişkidir. Nasuh Bey’in bir şer’î mahkeme huzurunda zimmî terimini kullanması, ya söz konusu mahkemenin yetersizliğinin bir kanıtıdır ya da terimin yaygın olarak “Hristiyan” anlamında kullanıldığını göstermektedir.

Bu tartışmayı özetlersek, devşirme uygulamasının hukuka uygun olmadığına ilişkin görüşün Osmanlılar arasında bile bölünmelere neden olduğunu kaydetmek yerinde olur. Üretken 16. yüzyıl yazarı Mustafa Âli, erkek çocukları devşirme almakla yükümlü devlet görevlilerinin zulmü ve usulsüz davranışları konusuna eğildiğinde şöyle der: “Bilhassa, kendilerine verilen görev şeriata aykırıdır. Geçmişte Müslüman sayısını artırmanın bir yolu olarak ihtiyaç gereği benimsenmişti.”24 Ne var ki, 16. yüzyılın daha erken dönemlerinden bir yazar, İdris-i Bitlisî, savaş tutsaklarına yapılan muameleyle ilgili şer’î kurallara gönderme yaparak, devşirme uygulamasının ortaya çıkışını şu şekilde açıklamaktaydı:

Kefere topraklarının büyük bölümü zorla (be’anva), yani savaş sırasında fethedildiği için ve gerek kadın gerek erkek tüm o kâfirler esir edilerek köle yapıldığı ve hepsi birden Gaziler Sultanı’nın kulu olduğu için, cihat sırasında hizmet etmelerini sağlamak çok iyi bir iş olacaktı ve idari buyrukların yerine getirilmesinde bu genç erkeklerden yararlanılması kabul edilebilir ve makul bir şeydi.

Dolayısıyla İdris, Müslümanlar karşısındaki yenilgilerinin sonucu olarak “köle” statüsünde bulunan gayrimüslim halklardan devşirme toplamanın, şeriata göre padişahın hakkı olduğunu vurguluyordu.

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Tarih-lenk /kusursuz Yazarlar, Kağıttan Metinler ~ Hakan ErdemTarih-lenk /kusursuz Yazarlar, Kağıttan Metinler

    Tarih-lenk /kusursuz Yazarlar, Kağıttan Metinler

    Hakan Erdem

    Gerek tarih, gerekse kurmaca alanında ortaya koyduğu eserlerle hem Türkiye’de hem de dünyada kendini kanıtlamış değerli bir kalem olan Y. Hakan Erdem’in tarih yazımı...

  2. Sözden Kalanlar ~ Hakan ErdemSözden Kalanlar

    Sözden Kalanlar

    Hakan Erdem

    Tarih, son dönemlerde geniş kitlelerin ilgisini çekmeye başladı. Böylece tarih yazımının başlıca soruları olan “Tarih nedir?”, “Tarihçi kimdir?”, “Tarihi doğru anlamanın yolları nelerdir?” gibi...

  3. Zaman Çöktü ~ Hakan ErdemZaman Çöktü

    Zaman Çöktü

    Hakan Erdem

    Tarihçi Y. Hakan Erdem, bu kez bilimkurguya el atıyor ve tufandan sonrasına, 41. yüzyıla gidiyor, ama buralardan fazla uzaklaşmadan...

Men-e-men Birazoku

Aynı Kategoriden

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur