Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Piedra Irmağı’nın Kıyısında Oturdum Ağladım

Aykut Derman, Paulo Coelho

Piedra Irmağı’nın Kıyısında Oturdum Ağladım

Adını Simyacı adlı romanıyla duyuran ve dünyanın bütün dillerinde kendine okurlar bulan Paulo Coelho, bu romanında Tanrı’nın kadın yüzünü keşfediyor. Mucizevi bir güce sahip, kendini dine adamış bir erkek ve onun aşkını isteyen, bu aşkı Tanrı’yla bile paylaşmaya yanaşmayan bir kadın: Pilar. Güçlü, ayakları yere sağlam basan bir kadın olan Pilar, çocukluk yıllarında yakın arkadaş olduğu bir erkekle on bir yıl sonra bir konferansta karşılaşır, onun büyüsüne yeniden kapılır. Oysa genç adam onun duygularını paylaşsa da karar verememekte, arzularını özgür bırakamamaktadır. Birlikte çıktıkları bir yolculuk, Pilar’ın yüreğini değişik deneyimlere açar. Yaptıkları bu uzun yolculuk boyunca, kendi yazgılarının ardına düşen çift, uygun bir çözüm bulabilecek midir? Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum Ağladım, çok değişik bir tutkuyu anlatıyor.

***

YAZARIN NOTU

Bir adayı ziyaret etmekte olan bir İspanyol misyoneri, üç Aztek rahibiyle karşılaşır.

“Nasıl dua edersiniz?” diye sorar onlara.

“Tek bir dua biçimi biliriz biz,” diye cevaplar Azteklerden biri. “Şöyle deriz: Tanrım, sen üçsün, biz üçüz. Merhametini esirgeme bizden.”

“Güzel bir dua,” der misyoner. “Ama Tanrı’nın sizden tam olarak beklediği dua değil bu. Ben size çok daha iyi bir dua öğreteyim.”

Din adamı onlara bir Katolik duası öğretir ve İsa’nın öğretisini yaymak üzere yoluna devam eder. Yıllar sonra, onu İspanya’ya geri götüren gemi aynı adaya bir daha uğrar. Üst güverteden bakarken, o üç rahibi kıyıda yine görür ve el sallar.

Bunun üzerine üç adam, suyun üstünde yürüyerek ona doğru ilerlemeye başlar.

‘Peder! Peder!” diye bağırır içlerinden biri, gemiye yaklaştığında “Tanrı’yı hoşnut kılan o duayı bize yeniden öğret; biz onu bir türlü anımsayamadık.”

“Hiç önemi yok.” der, mucizeyi gören misyoner. Ve Tanrı’dan, O’nun her dili bildiğini daha önce akıl edemediği için, af diler.

Bu öykü, benim bu kitapta anlatmaya çalıştığım şeyi çok iyi açıklıyor. Bizler. çevremizi saran her şeyin olağanüstü olduğunun ender olarak farkına varıyoruz. Mucizeler hemen çevremizde gerçekleşiyor. Tanrı’nın işaretleri bize yol gösteriyor, melekler bize seslerini duyurmaya çalışıyor – ne var ki bize, Tanrı’ya ulaşmanın belirli formülleri ve kuralları olduğu öğretildiğinden, bütün bunlara hiç dikkat etmiyoruz. O nun her yerde bizimle birlikte olduğunu anlamıyoruz.

Geleneksel tapınma usulleri önemli: Bu usuller, birlikte tapınmanın ve dua etmenin deneyimini başkalarıyla paylaşmamızı sağlıyor. Ama hiç unutmamalıyız ki, dinsel deneyim her şeyden önce, ‘Ianrı sevgisinin uygulanmasına dayanır. Sevgideyse, kural yoktur. Din kitaplarının buyruklarını yerine getirmeye çalışabiliriz, yüreğimizi denetim altına almaya çabalayabiliriz, belirli davranış biçimlerini benimseyebiliriz, ama bütün bunlar bir işe yaramayabilir. Her şeye karar veren kendi yüreğimizdir, onun karar verdiği şeyse, artık bizim yasamızdır.

Her birimiz, bunun böyle olduğunu bize belleten deneyimler yaşamışızdır. Zaman gelmiş, gözyaşları içinde şöyle dediğimiz olmuştur “Değmez bir sevgi uğruna acı çekiyorum.” Acı çekeriz, çünkü aldığımızdan daha fazlasını verdiğimize inanırız. Acı çekeriz, çünkü sevgimiz karşılıksız kalmıştır Acı çekeriz, çünkü kendi kurallarımızı karşımızdakine benimsetememişizdir. Ama boş yere acı çekeriz, çünkü gelişmemizin tohumu sevginin içindedir. Ne kadar çok seversek, dinsel deneyime o kadar yaklaşmış oluruz. Aydınlığa gerçekten ulaşmış olanlar, ruhları sevgiyle yanıp tutuşanlar, yaşadıkları dönemin tüm önyargılarına karşı durabiliyorlardı. Şarkılar söylüyor, gülüyor, yüksek sesle dua ediyor, dans ediyor, Ermiş Paulus’un “kutsal çılgınlık” dediği şeye katılıyorlardı. Neşeliydiler, çünkü seven kişi, neyi olursa olsun yitirme korkusuna kapılmadan, dünyayı yenmiştir. Gerçek sevgi, kendini tümüyle vermektir.

Piedra Irmağı, bu, kendini verişin önemi üzerine yazılmış bir kitaptır. Pilar ve eşlikçisi, kurgusal kişilerdir, ne var ki Öteki Yarımızı arayışımızda, kaçınılmaz olarak karşı karşıya kaldığımız bir sürü çatışkının simgesidirler. Korkularımızı ergeç yenmemiz gerekiyor – çünkü Tanrı’nın yolu, sevginin günlük deneyimlerinden geçiyor.

Keşiş Thomas Merton şöyle diyordu: “Ruhani yaşam, sevgiden başka bir şey değildir. İnsan, iyilik yapmak, yardım etmek ya da birini korumak istediği için sevmez. Böyle davranırsak, gelecek için basit bir şeyi hedeflemiş oluruz ve kendimizi eliaçık ve bilğe kişi olarak görürüz. Bu davranışın sevgiyle hiç ilgisi yoktur. Sevmek, başkasıyla birleşmek, onda Tanrı’nın kıvılcımını keşfetmektir.”

Dileğim, Pilar’ın Piedra Irmağı kıyısında döktüğü gözyaşlarının bize bu birleşmenin yolunu açabilmesi.

P.C.

**

…Oturdum ve ağladım. Efsaneye göre, bu ırmağın sularına düşen her şey, yapraklar, böcekler, kuş tüyleri, bunların hepsi ırmağın yatağında taşa dönüşürmüş. Ah! Yüreğimi bağrımdan söküp, akıp giden sulara atabilmek için neler vermezdim… Hiç acım kalmazdı o zaman, hiç pişmanlık kalmazdı içimde, anılarım olmazdı hiç.

Piedra Irmağı’nın kıyısında oturdum ve ağladım. Kışın soğuğu, yüzümdeki yaşları hissettirdi bana ve bu yaşlar, önümden akıp giden donmuş sulara karıştı. Bu ırmak bir yerlerde bir başka ırmağa kavuşuyor, sonra bir başkasına ve bütün bu sular, gözlerimden ve gönlümden çok uzaklarda, sonunda denize kavuşuncaya kadar böylece akıp gidiyor.

Gözyaşlarım böylece çok uzaklara akıp gitsin ve aşkım, bir gün onun için ağladığımı hiç bilmesin. Çok uzaklara aksın gözyaşlarım ve ben, ırmağı, manastırı, Pireneler’deki kiliseyi, birlikte yürüdüğümüz yolları unutayım.

Yolları unutacağım, dağları ve düşlerimin tarlalarını, o düşler ki benim düşlerimdi ve ben bunun bilincinde değildim.

O büyülü ânı anımsıyorum, o andan başlayarak bir “evet”in ya da bir “hayır”ın varlığımızı tümüyle değiştirebileceği o ânı. Çok gerilerde kalmış gibi geliyor bana, oysa aşkımı buluşumdan, ardından da onu yitirişimden bu yana ancak bir hafta geçti.

Piedra Irmağı’nın kıyısında yazdım bu öyküyü. Ellerim donmuştu, bükülmüş bacaklarım giderek ağırlaşıyordu, ve her an soluklanmam gerekiyordu yazarken.

“Yalnızca içinde bulunduğun ânı yaşamaya çalış. Eskiyi anımsamak, bizden daha yaşlılara özgüdür.” diyordu sevdiğim adam bana.

Aşk belki de vaktinden önce yaşlandırıyor bizi; sonra, gençlik uçup gittiğinde yeniden gençleşmemizi sağlıyor. Ama o anları unutmaya olanak var mı? İşte bu yüzden yazıyorum ben, hüznü hasrete dönüştürmek, yalnızlığı anılara dönüştürmek için. Bu öyküyü bitirdiğimde, kaldırıp Piedra Irmağı’na atabilmek için – böyle demişti beni ağırlayan kadın. O ermiş kadının ağzından söylersem, ateşin yazdığını böylelikle sular söndürebilirdi.

Bütün aşk öyküleri birbirine benzer.

*

Çocukluğumuzu ve gençliğimizi birlikte geçirmiştik. Sonra o gitti, küçük kentlerdeki tüm erkek çocukların yaptığı gibi. Dünyayı tanımak istediğini, kurduğu düşlerin, Soria topraklarının çok ötesine uzandığını söylüyordu.

Birkaç yıl ondan haber alamadım. Zaman zaman bir mektup geliyordu, hepsi buydu, çünkü çocukluğumuzun ormanlarına, sokaklarına bir daha hiç dönmedi.

Öğrenimimi bitirdiğimde, Zaragoza’ya yerleştim ve onun haklı olduğunu anladım. Soria küçük bir kentti ve o küçük kentin tek büyük şairi, yolların, ancak üzerinde yürünürse yol olduğunu söylemişti. Fakülteye kaydoldum ve bir gençle nişanlandım. Ve kamu yönetimine girmek için açılacak bir sınava hazırlanmaya başladım. Öğrenim giderlerimi karşılamak için satış elemanlığı yaptım; sınavı kazanamadım, nişanlımdan da ayrıldım.

Derken, ondan daha sık mektup almaya başladım, zarfların üzerinde farklı ülkelerin pulları vardı. Kıskanıyordum onu. Yaşça benden büyük dosttu o, her şeyi bilen, dünyayı gezen, kanatları giderek büyüyen; oysa ben, bir yere kök salmaya çalışıyordum.

Günün birinde, mektuplarında Tanrı’dan söz etmeye başladı. Hepsi aynı yerden. Fransa’dan geliyordu. Bu mektuplardan birinde, papaz okuluna girmek ve yaşamını duaya adamak istediğini bildiriyordu. Ona yazdığım cevapta, biraz daha beklemesini, böylesine önemli bir bağlanışa karar vermeden önce özgür yaşamını biraz daha uzatmasını söyledim.

Yazdığım mektubu yeniden okuyunca da yırtmaya karar verdim: Ben kim oluyordum da ona özgürlükten ya da bağlanıştan söz ediyordum? O, bu sözlerin ne anlama geldiğini biliyordu, oysa ben bilmiyordum.

Bir gün, dinsel konularda konuşmalar yaptığını duydum. Şaşırdım, hangi konuda olursa olsun, başkalarına bir şeyler öğretmek için henüz çok gençti. Ne var ki iki hafta önce, bana bir kart attı; kartın üzerine, Madrid’de küçük bir topluluğun önünde konuşacağını, benim de orada bulunmama çok önem verdiğini yazmıştı.

Zaragoza’dan Madrid’e dört saatte vardım; onu görmek istiyordum. Onu dinlemek istiyordum. Onunla bir kahvede oturmak, birlikte oyun oynadığımız zamanlardan söz etmek, ona, birbirimize dünyanın dolaşılamayacak kadar büyük olduğunu söylediğimiz zamanları anımsatmak istiyordum.

*

Konuşma, büyük bir salonda yapılacaktı, içerde de tahmin ettiğimden daha çok insan vardı. Bunu kendime nasıl açıklayacağımı bilemedim. “Ünlü biri mi olmuştu?” Mektuplannda bana bu konuda bir şey yazmamıştı. Çevremdeki insanlarla konuşmak, buraya neden geldiklerini sormak geldi içimden, ama buna cesaret edemedim.

Onu içeri girerken gördüğümde şaşırdım. Vaktiyle tanıdığım çocuğa benzemiyordu – ama, insan on bir yılda tabii ki değişirdi. Daha yakışıklı olmuştu, gözleri parlıyordu.

“Bize ait olanı bize veriyor,” dedi yanımda oturan bir kadın.

Tuhaf bir cümleydi bu.

“Neyi veriyor?” diye sordum.

“Elimizden alınmış olan şeyi: dinimizi.”

“Hayır, bize geri verdiği bir şey yok,” diye karşılık verdi, sağ yanımda oturan daha genç bir kadın. “Zaten bize ait olanı bize kimse geri veremez.”

“Öyleyse, burada ne arıyorsunuz?” dedi önceki kadın, sinirli.

“Onu dinlemek istiyorum. Onların tam olarak ne düşündüğünü anlamak istiyorum. Bizi vaktiyle ateşlerde yaktılar, aynı şeyi yeniden yapmaya kalkışabilirler.”

“O kendi adına konuşuyor. Elinden geleni yapıyor.”

Daha genç olan kadının yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi ve önüne dönerek konuşmayı sona erdirdi.

“Bir papaz okulu öğrencisi için, yürekli bir davranış,” diye sürdürdü konuşmasını öteki kadın bana bakarak; kendine bir destekçi arıyordu.

Ben bunlardan hiçbir şey anlamıyordum; sesimi çıkarmadım, o da benim desteğimi aramaktan vazgeçti. Genç olanı, sanki onun suçortağıymışım gibi, bana göz kırptı. Oysa benim susuşumun nedeni başkaydı. O kadının söylediği şeyi düşünüyordum: “Papaz okulu öğrencisi.” Olamazdı bu. Öyle olsaydı, bana yazardı bunu.

Konuşmaya başladı, ama söylediklerine gerektiği gibi dikkatimi veremiyordum. “Daha düzgün bir kıyafet giymem gerekirdi,” dedim kendime; kıyafetimden neden bu kadar rahatsız olduğumu bilemesem de. Dinleyiciler arasında benim varlığımı fark etmişti; hakkımda ne düşündüğünü sezinlemeye çalışıyordum: Beni nasıl bulmuştu? On sekiz yaşında bir kızla yirmi dokuz yaşındaki bir kadın arasında ne fark vardı?

Onun sesi hep aynıydı. Ne var ki kullandığı sözcükler değişmişti.

Yayım tarihi

“Piedra Irmağı’nın Kıyısında Oturdum Ağladım” için bir yanıt

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıPiedra Irmağı'nın Kıyısında Oturdum Ağladım
  • Sayfa Sayısı208
  • YazarPaulo Coelho
  • ÇevirmenAykut Derman
  • ISBN9755100970
  • Boyutlar, Kapak13x20, Karton Kapak
  • YayıneviCan Yayınları / 2010

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur