Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

soguk-bir-dokunus-louise-penny-marti-yayinlari“Olağanüstü bir cinayet, zeki bir dedektif, ürkütücü bir atmosfer…”
-The Times-

Kanada’nın gözlerden uzak, karın beyaza boyadığı Three Pines köyü, heyecanlı geçen bir buz maçında işlenen korkunç bir cinayetle sarsılır. Köy halkının pek de iyi tanımadığı bir kadının gözler önünde gerçekleşen ancak kimsenin tanık olmadığı ölümü o ana kadar huzurla anılan köyde ürpertici bir havanın yayılmasına neden olur.

Bilinmezliklerle dolu bu cinayeti çözmek için görevlendirilen tecrübeli Başkomiser Armand Gamache, ölü bir kadının geçmişine ve çalkantılarla dolu hayatına saklanmış sırlarına doğru bir yolculuğa çıkar. Başkomiserin detaylarda gizlenmiş bir cinayeti çözmek için çıktığı bu yolculuğu, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı gerçeğini gözler önüne seriyor.

“Gizem dolu, sarsıcı bir roman. Üst üste yığılan karlar kadar derin olan bu romanı okurken soğuk adeta kemiklerinize işleyecek.”
-Morning Star-

“Bir dedektifin karizmatik zekâsıyla suçun gaddarlığını okunabilir kılan güzel bir roman.”
-Sunday Telegrapy-

“Soğuk Bir Dokunuş ile Louise Penny en iyi Kanadalı suç kurgusu yazarları arasındaki yerini sağlamlaştırdı.”
-Calgory Herald-

***

1

Eğer CC de Poitiers öldürüleceğini bilseydi, kocası Richard’a bir yeni yıl hediyesi alabilirdi. Hatta kızının Bayan Echvard’ın Kız Okulu‘nda gerçekleşecek dönem sonu töre­nine ya da CC’nin kızına sataşmaktan hoşlandığı haliyle eyerleme törenine bile gidebilirdi. Eğer CC de Poitiers sonunun yakın olduğunu bilseydi, Montreal’daki Ritz oteli­nin sunduğu en ucuz odada olmak yerine işte bile olabilirdi. Ancak onun yakında olduğunu bildiği tek son Saul adındaki adama aitti.

“Peki, ne düşünüyorsun? Hoşuna gitti mi?” Kitabını sol­gun karnının üzerine yerleştirdi.

Saul oraya baktı, bu ilk değildi. CC son birkaç gün içinde, her beş dakikada bir bunu devasa çantasından çıkarıp duruyordu. İş toplantılarında, yemeklerde, Montreal’in karlı yollarındaki taksi yolculuklarında, CC aniden yere eğilir, -bir başka bakireden doğma olayı gerçekleşmişçesine eserini ellerinde tutarken- zafer kazanmış bir edayla ortaya çıkardı.

“Fotoğrafı beğendim,” dedi Saul, ettiği hakaretin farkında olarak. Fotoğrafı kendisi çekmişti. CC’nin daha fazla­sını istediğini, bunun için yalvardığını biliyordu ve artık daha fazlasını vermek umurunda değildi. CC de Poitiers kendine gelmedikçe daha ne kadar süre onun etrafında olabileceğini merak ediyordu. Kendine gelmesi elbette ki fiziksel olgunluk olarak kastedilemezdi, kırk sekiz yaşındaki CC ondan sadece birkaç yaş küçüktü. Zayıf, yapış yapış ve donuk bir ifadesi vardı. Dişleri imkânsız derecede beyaz ve saçları imkânsız derecede sarıydı. Ona dokunmak, buzdan bir kaplamayı ok­şamak gibiydi. Bunda güzel bir yan vardı, Saul’un çeki­ci bulduğu bir kırılganlık. Ama aynı zamanda tehlike de ba­rındırıyordu. Eğer kırılırsa, eğer parçalara ayrılırsa, Saul’u da paramparça ederdi.

Ancak konu onun dış görünüşü değildi. Kitabını, ken­disini okşarken hiçbir zaman göstermediği kadar büyük bir hassasiyetle okşadığını görünce, Saul onun içindeki buzların, belki de sevişirlerken, kendi içine sızıp, kendisini yavaşça dondurup dondurmadığını merak ediyordu. Daha şimdiden kendi özünü hissedemiyordu.

Elli iki yaşındaki Saul Petrov, artık arkadaşlarının eski­den oldukları kadar zeki, eskisi kadar akıllı, eskisi kadar ince olmadıklarını yeni yeni fark ediyordu. Aslında, onların çoğu canını sıkmaya başlamışlardı. Kendisi de onların her şeyi açıkça belli edecek şekilde esnediklerini bir ya da iki kere görmüştü. Gittikçe daha kalın, kel ve sıkıcı hale geliyorlardı. Tabii ki artık kendisine de aynı şeylerin olduğundan şüphe­leniyordu. Kadınların ona çok nadiren bakmaları ya da alt disiplinli kayaklarını, kros kayakları ile takas etmeyi düşün­meye başlaması ya da doktorunun ilk prostat testi için ken­disine randevu vermiş olması o kadar da kötü değildi. Bunların hepsini kabullenebilirdi. Saul’u gecenin ikisinde uyandıran ve çocukken kendisine yatağının altında aslanların yaşadığını söyleyen ses tonuyla kulağına fısıldayan şey, artık insanların onu sıkıcı bulmalarının kesin olmasıydı. Kendisini beraber akşam yemeği yediği kişinin bastırmaya çalıştığı es­nemesinin, içtikleri şaraptan ya da ördek etinden ya da kalın kış kazaklarına sarınmış şekilde otururlarken Montreal’de gittikleri restorandaki sıcaklıktan kaynaklandığına inandır­maya çalışır ve içine gece havasından derin, karanlık nefesler çekerdi.

Ancak yine de gecenin sesi, homurdanarak bekleyen tehlikeler hakkında onu uyarıyordu. Eli kulağında olan fela­ket hakkında. Fazla uzun hikâyeler anlatmak, çok az olan dinleme hevesi, çok fazla insanın gözlerini devirmesi hak­kında. Saatlere atılan hızlı ve ihtiyatlı kaçamak bakışlar hak­kında. Ne zaman uygun bir şekilde onu bırakıp kalkabilir­lerdi? Ve çaresizce daha eğlenceli bir arkadaş arayarak, odayı tarayan gözler hakkında.

Bu nedenle, CC tarafından baştan çıkarılmak için kendi­sine izin vermişti. Yatağın altındaki aslan, yatağın içindeki aslan olana kadar baştan çıkarılmak ve yok edilmek için. Bu bencil kadının kendi enerjisini, kocasınınkini ve hatta tam bir felaket olan kızınınkini de emmeyi bitirip, artık onun enerjisini emmekle meşgul olduğundan şüphelenmeye başlamıştı.

Daha şimdiden onun yanındayken acımasız davranmaya başlamıştı. Ve bu nedenle kendisinden nefret etmeye de baş­ladı ancak bu öfkenin boyutu CC’den nefret ettiği kadar büyük değildi.

CC onu görmezden gelerek, “Bu göz kamaştırıcı bir kitap,” dedi. “Yani, gerçekten. Bunu kim istemez ki?” Kitabı Saul’un yüzüne doğru salladı. “İnsanlar bunu silip süpüre­cekler. Dışanda çok fazla sıkıntılı insan var.” Döndü ve ken­disine ait kullarını incelermiş gibi, otellerinin penceresinden dışarıya doğru baktı. “Bunu onlar için yapıyorum.” Şimdi tekrar ona doğru döndü, kocaman açılmış gözleri samimi­yetle bakıyordu.

Buna gerçekten inanıyor mu diye merak etti.

Sau) elbette ki kitabı okumuştu. CC birkaç sene önce kurduğu şirketin ardından kitaba Sakin Olun adını vermişti ki ne kadar asabi ve heyecanlı bir kişi olduğu düşünüldü­ğünde bu gerçekten çok komikti. Sürekli düzleştirip duran huzursuz, asabi eller. İğneleyici cevaplar, gittikçe taşarak öf­keye dönüşen sabırsızlık.

Sakin, donuk dış görünüşüne karşın, sakin kelimesi her­hangi bir kişinin CC de Poitiers için uygun bulacağı bir ke­lime değildi.

En uygun fiyat vereni bulabilmek için, Nevv York taki en ünlü yayınevlerinden başlayıp, Montreal ve Toronto ara­sındaki otoban üzerindeki inek yetiştirilen bir köy olan Sı. Polycarpe’deki Rejean et Maison des cartes Yayınevi’nde sonlanmak üzere, kitabını tüm yayınevlerine götürmüştü.

Kapak resminden bile sanki kendisini gençken tüketmiş gibi görünen bir kadın tarafından adeta kusulan bu elyazısı taslağın, yarım yamalak Budist ve Hindu öğretileri ile kuşa­tılmış, saçma kişisel gelişim felsefelerinin zayıf karmaşası olduğunu hemen o anda anlayan yayınevlerinin hepsi hayır demişti.

Montreal’deki ofisteyken bir yığın ret cevap mektubu­nun geldiği gün, bunları paramparça edip, temizlik için işe alınmış kişiler tarafından temizlenmek üzere yere atarken, Saul’a “Hiç kahrolası aydınlanma yok,” demişti. “Sana söy­lüyorum, bu dünya berbat bir durumda. İnsanlar acımasız ve duygusuz, dışarıda birbirlerini düzmeye çalışıyorlar. Aşk ya da tutku yok. Bu,” kitabını eski zamanlardan kalma efsanevi bir çekiç gibi havada şiddetle sallayarak, “insanlara nasıl mutlu olunacağını öğretecek,” demişti.

Sesi alçaktı, kelimeler düşmanca zehrin ağırlığı altında sendeliyordu. Kitabını, Noel zamanından önce çıkmış olaca­ğını garanti altına alacak şekilde kendisi basmaya karar ver­mişti. Ve Saul, kitapta ışıktan oldukça fazla bahsedilmesine rağmen, kış gündönümünde çıkmış olmasını ilginç ve alaycı bulmuştu. Yani yılın en karanlık gününde.

“Hatırlatsana kitabı hangi yayınevi basmıştı?” dedi Saul kendisine hâkim olamıyordu. CC sessizdi. “Ah, şimdi hatır­ladım,” dedi. “Kimse onu basmak istemedi. Bu gerçekten çok korkunç olmalı.” Bir an acaba sokmuş olduğum bıçağı çevirsem mi diye düşünerek durdu. Aman her ne cehen­nemse. Bunu gayet yapabilirdi. “Bu sana kendini nasıl his­settirdi?” CC’nin irkildiğini sadece hayal mi etmişti?

Ancak CC’nin sessizliği anlamlı bir şekilde devam etti. yüzü duygularını açığa vurmuyordu. CC’nin hoşlanmadığı hiçbir şey var olmazdı. Bunlara kocası ve kızı da dahildi. Bunlara herhangi bir tatsızlık, herhangi bir olumsuz eleştiri, kendisinin söylememiş olduğu herhangi ters bir söz ya da herhangi bir duygu dahildi. Saul biliyordu ki CC, mükemmel olduğu, duygularını ve başarısızlıklarını saklayabildiği kendi dünyasında yaşıyordu.

Bu dünyanın ne kadar zaman sonra havaya uçacağını merak ediyordu. Bunu görebilmek için etrafta bir yerlerde olmayı umuyordu. Ancak o kadar da yakında değil!

İnsanlar acımasız ve duygusuz demişti. Acımasız ve duygusuz. CC’nin fotoğrafçısı ve sevgilisi olarak serbest ça­lışmak için sözleşme imzalamasının ve dünyanın gerçekten güzel bir yer olduğunu düşündüğü zamanların üstünden çok da uzun zaman geçmemişti. Her gün erken kalkar ve henüz dünya yeniyken ve henüz her şeyin gerçekleşmesi mümkün­ken güne başlar ve Montreal’in ne kadar güzel olduğunu gö­rürdü. İnsanların kafelerde kapuçinolarını içerken ya da taze çiçeklerini veya sandviçlerini alırken birbirlerine gülümse­diklerini görürdü. Sonbaharda, çocukların maç yapmak için düşmüş olan at kestanelerini topladıklarını görürdü. Yaşlı ka­dınların kol kola deniz kenarında yürüdüklerini görürdü.

Evsiz kadın ve erkeklerin uzun ve yalnız geçmiş bir gece ve daha da uzun ve zor geçecek bir günü anlatan bereli, hırpalanmış yüzlerini görmeyecek kadar aptal ya da kör değildi.

Ancak, kendi özünde dünyanın hoş bir yer olduğuna inanıyordu. Çektiği fotoğraflar da ışığı, parıltıları ve umudu yakalayarak bunu yansıtıyordu. Doğal olarak ışıkla mücadele eden gölgeleri de.

Ne gariptir ki, CC’nin dikkatini çeken ve onu bu söz­leşmeyi Saul’a teklif etmeye yönlendiren de tarh da bu özel­liği olmuştu. Montreal tarzındaki bir dergideki bir makale Saul’u ateşli bir fotoğrafçı olarak tanımlamıştı ve CC her zaman en iyisini isterdi. İşte Ritz’de bir oda tutmalarının ne­deni de buydu. Alt katlarda, manzarası ya da çekiciliği olma­yan, dar, iç karartıcı bir oda ancak yine de Ritz’deki bir oda. CC kendi değerini kanıtlamak için banyodaki küçük şampu­anları ve kalem kâğıtları toplayıp alırdı, aynı Saul’u da aldığı gibi. Bu topladıklarını, umurlarında olmayan insanlar üze­rinde anlamsız bir etki yaratmak için kullanırdı, aynı Saul’u kullandığı gibi. Sonra da er ya da geç her şey bir kenara atı­lırdı. Aynı kocasının kenara atıldığı ve kızının görmezden ge­linip alaya alındığı gibi.

Dünya acımasız ve duygusuz bir yerdi.

Saul de artık buna inanıyordu.

CC de Poitiers’den nefret ediyordu.

CC’yi gerçek sevgilisi olan kitabına bakması için yalnız bırakarak yataktan kalktı. Ona baktı, bir net bir bulanık gö­rünüyor gibiydi.

Başını bir yana eğdi ve yine çok içmiş olup olmadığını düşündü. CC hâlâ bir an donuk bir an net görünmeye devam ediyordu. Sanki Saul bir prizma içerisinden, biri güzel, göz alıcı, hayat dolu diğeri ise zavallı, sahte sarı, bağlanmış, hır­palanmış, düğümler atılmış ve pürüzlü olan iki farklı kadına bakıyor gibiydi. Elbette ki bu ikinci kadın tehlikeliydi.

“Bu da ne?” Çöp kovasına uzandı ve içinden bir evrak dosyası çıkardı. Anında bunun bir sanatçının çalışmalarının evrak dosyası olduğunu anladı. Çok güzel ve titiz bir şekilde bağlanmış ve arşivsel Arche kâğıdına basılmıştı. Dosyayı açtı ve nefesini tuttu.

Işık ve aydınlık hissi veren birtakım çalışmalar birinci sınıf kâğıtta adeta ışıldıyordu. Göğsünde bir kıpırtı hissetti. Bu çalışmalar hem çok güzel hem de incinmiş bir dünyayı gösteriyordu. Ancak en önemlisi, bu umudun ve rahatlığın hâlâ var olduğu bir dünyaydı. Açık bir şekilde bu sanatçının her gün gördüğü, içinde yaşadığı dünyaydı. Tıpkı bir zaman­lar kendisinin de içinde yaşadığı ışık ve umut dolu dünya gibi.

Çalışma çok basit görünüyordu ancak aslında oldukça karmaşıktı. Görüntüler ve renkler birbirlerinin üzerinde kat kat yerleştirilmişti. İstenilen etkiyi elde etmek için bu çalışma üzerinde saatler ve günler harcanmış olmalıydı.

Şu anda önünde duran bir tanesine uzun uzun baktı. Görkemli bir ağaç, adeta güneşe ağıt yakar gibi gökyüzüne doğru yükseliyordu. Sanatçı bunu fotoğraflamış ve bir şe­kilde fotoğrafı kafa karıştırıcı hale getirmeden bir hareket hissi yakalamıştı. Tam tersine, fotoğraf zarif, sakinleştirici ve her şeyin ötesinde güçlü görünüyordu. Dalların uçları, bu kadar güven ve özlem içindeyken bile küçücük bir şüphe barındırıyormuşçasına eriyor ya da donuklaşıyor gibi görünü­yordu. Göz kamaştırıcıydı.

CC ile ilgili düşüncelerin tamamını unutmuştu. Ağaca tırmandı, sanki büyükbabasının kucağında oturuyor ve onun tıraşsız yüzüne sokuluyormuş gibiydi. Bir an ağacın nere­deyse pürüzlü kabuğu tarafından gıdıklandığını hissettiğini sandı. Sanatçı bunu başarmıştı.

İmzayı okuyamamıştı. Diğer sayfalara göz gezdirdi ve donuk yüzüne yavaşça bir gülümsemenin yerleştiğini ve ora­dan da katılaşmış kalbine doğru gittiğini hissetti.

Belki, bir gün, CC’den kurtulmayı başarabilirse, çalış­malarına geri dönebilir ve kendisi de bunlar gibi eserler ya­pabilirdi.

İçinde biriktirdiği tüm karanlığı bir nefesle dışarı verdi.

“Peki, bunu beğendin mi?” CC kitabını kaldırdı ve ona doğru salladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıSoğuk Bir Dokunuş
  • Sayfa Sayısı464
  • YazarLouise Penny
  • ÇevirmenGözde Soykan
  • ISBN9786053482253
  • Boyutlar, Kapak14 x 20 cm , Karton Kapak
  • YayıneviMartı Yayınları / 2014-02

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur