Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Yuva
Yuva

Yuva

Jung Yun

Kyung Cho, geçim sıkıntısıyla mücadele eden genç bir babadır. Yıllar içinde evlilikleri bir şekilde ayakta kalmayı başarmıştır. Ancak şimdi, aldıkları kararların sonuçlarıyla yüzleşmek zorundadır: Kyung, ailesi için endişelerine bir çözüm bulabilecek midir?

Kyung’un ebeveynleri, Jin ve Mae lüks içinde bir hayat sürmektedir –Kyung’un da ailesi için istediği şeylerdir bunlar. Oysa kendi çocukluğu bu rahatlıktan çok uzak geçmiştir. Pahalı hobiler, özel dersler gibi tüm imkânlar önüne sunulsa da ebeveynlerinin sevgi ve ilgisinden uzak büyümüştür Kyung. Bu yüzden onlara yakın olmak en son istediği şeydir. Ancak bir gün tüm dengeler değişir: Maruz kaldıkları şiddet dolu bir saldırı sonucu Jin ve Mae, oğulları Kyung ve ailesinin yanına taşınmak zorunda kalırlar. Suçluluk duygusu ve öfke, gün geçtikçe herkesi kuşatır ve yıllar sonra ilk defa bir çatı altında toplanan aile, kaçınılmaz sorularla karşı karşıya kalır: Bir ev ne zaman “yuva”ya dönüşür? “Bir arada yaşamak” aile olmaya yeter mi?

1

Çocuk yine kapı eşiğinde dikiliyordu. Yüzünde bir gülümseme vardı, ki bu pek de iyiye işaret değildi. Gülümseme, aslında hasta olmadığı anlamına gelir; kötü bir rüya görmemiştir ya da yatağını ıslatmamıştır. Odaya izinsiz girdiğinde genelde bunların hiçbirini söylemez. Kyung, homurdanarak yüzünü yastığa gömen karısını dirseğiyle hafifçe dürttü. Ardından iç geçirdi, uykulu gözlerini ovuşturarak yatakta doğruldu. “Sorun nedir?” diye sordu. “Bir şey mi oldu?” Ethan, yüzünde hâlâ gülümsemeyle bir adım öne geldi. Avucundaki televizyon kumandasını uzatarak “Pil,” dedi. Sözcük, ağzından “pul” der gibi çıkmıştı. “Pilleri değiştirmemi mi istiyorsun şimdi?” Çocuk, başını salladı. “Çizgi film izlemek için.” Yatak odasının perdeleri açıktı. Dışarıda soluk, gümüş mavisi gökyüzü görünüyordu. Henüz erkendi; özellikle pillerle ilgilenmek için çok erken. Yine de Kyung, aklından geçenleri sesli söylememek için kendini tuttu. Bu saatte uygun bir dille konuşabileceğini sanmıyordu. Çarşafı üzerinden atmak için iterken bir yandan ayağını Gillian’ın bacağına sürttü, sonra yataktan çıktı. “Beş dakika daha,” dedi Gillian. “Beş dakika sonra ayaktayım.”

Merdivenlerden inerlerken gece lambaları titredi. Döşeme tahtaları, attıkları her adımda ağırlıklarının altında gıcırdıyordu. Kyung, ne zaman aldığını hatırlamadığı, toz içinde kalmış bir paket pil buldu. Eski pilleri yenileriyle değiştirip uzaktan kumandayı Ethan’a uzattı. “Kahvaltılık bir şeyler ister misin?” diye sordu. Ethan koltuğa tırmandı, televizyonu açtı. Kanaldan kanala geçerken, “Olur,” dedi. Her zaman böyle yapardı; yemeyi kabul eder, ama asla yemezdi. Hatta bıraksalar, günlerini sadece üzüm, patlamış mısır ve peynirle bile geçirebilirdi. Mutfak, haftalık alışveriş artıklarıyla doluydu; üzerinde kahverengi benekler çıkan muz, bir kupa mısır gevreği tozu, bozulmak üzere olan yarım fincan süt… Fazla uğraştırmayacak şeyler, ama yeterli. Kyung, kaşığın ucuyla muzu dilimleyerek mısır gevreğinin içine kattı.

Ethan, gülen yüz şeklindeki yiyeceklere daha çok ilgi duyduğundan kâsedeki parçalarla bir yüz şekli yaptı. Muz kabuklarını çöp kutusuna attığı sırada duvara iğnelenmiş bir takvim dikkatini çekti. O günün tarihi, bir halkayla işaretlenmişti. Kyung, kalın, kırmızı halkanın içindeki tek sözcüğü görünce bozuldu: Gertie. Yapacak hiçbir şey, görecek hiç kimse olmadığı zamanlar hafta sonları harikadır. Ama Gertie’nin gelecek olması, tüm bunların tam aksiydi. “Annen bugün için birini beklediğinden hiç bahsetti mi?” diye sordu Kyung mısır gevreği dolu kâseyi Ethan’ın kucağına bırakırken. “Bana odamı temizlemem gerektiğini söyledi.” “Bir dakika gidip annenle konuşmam lazım. Burada tek başına kalabilir misin?”

“Baba, şşş!” dedi Ethan, ekranda hızla geçen parlak mavi treni göstererek. “Thomas’ı kaçırıyorum.” Üst katta Gillian yatağı düzeltiyordu. Tam da Kyung’un, gerçek olmamasını umduğu şeyi doğrularcasına, “Emlakçı saat onda gelecek,” dedi. Kyung, Gillian’ın geçen gece bu konuyu açmasını yeğlerdi, ama karısının bunu neden yapmadığını biliyordu. Ne de olsa evi satma fikri Gillian’a aitti, kendisine değil. Kyung, şal deseniyle süslenmiş yorgana, yumuşak bir tepe gibi üst üste dizili, ustalıkla döşenmiş yastık ve minderlere baktı. Tekrar bunların arasına gömülmek, çarşafı başına dek çekip başka bir güne uyanmak istedi. “Bu kez iptal etmiyorum,” dedi Gillian. “Bunu istemedim zaten.” “Söylemesen de yüzünden okunuyor.” Gillian’ın gördüğü aslında şaşkınlıktı; Gertie’nin onlarla tekrar görüşmeyi kabul etmesine karşı duyduğu şaşkınlık. Kyung’un ısrarı üzerine önceki üç buluşmayı iptal etmişlerdi. Gillian’ın, işi son olarak bu şekilde ayarlaması pek dürüstçe değildi; ama Kyung, ona başka seçenek bırakmamış olduğunu fark etti. “Hadi ama,” dedi Gillian elini tutarak. “O gelmeden önce daha yapmamız gereken çok şey var.” Kâğıt havlu üzerine istiflenmiş birkaç kuru kızarmış ekmekten oluşan ayaküstü bir kahvaltı yaptılar. Kyung, bayat ekmeği hafifçe yumuşatmak için bir şeyler aradı.

Ama üzeri kırıntılarla kaplı, ince bir parça tereyağı ve bir kavanoz dolusu katılaşmış baldan başka bir şey bulamadı. Ethan doğmadan önce Gillian’ın yaptığı krepleri, omletleri, tembellikle öğle vakti uyandıklarında beraber yedikleri yemekleri özlüyordu şimdi. Son zamanlarda kahvaltı, öğünlerinin büyük kısmını oluşturuyordu; aynı anda başka şeylerle uğraşırken aldıkları telaşlı lokmalar… Tezgâha yaslanan Gillian, bir yandan Kyung’a bilgisayarındaki yapılacaklar listesini okumaya başladı. Yerleri sil, çamaşır odasını toparla, halıları süpür, çöpleri boşalt. Bir an için her şey gereksiz bir uğraş gibi göründü Kyung’a; sonuçta gelecek olan altı üstü bir emlakçıydı, verdiği hizmetin ücretini ödedikleri bir kimse. Söylediklerine göre Gertie Trudeau, şehirdeki emlakçıların en iyisiydi. Gillian’ın sıraladığı tüm bu işleri yapmasalar bile ev için pekâlâ iyi bir fiyat biçebilirdi. “Peki, ya çöp öğütücüsü?” diye sordu Kyung. “Ne demek istiyorsun?” “Sence de onu tamir etmemeli miyim?” “Tıkandığını söyleriz, olur biter. Şu an önemli olan, her şeyin temiz görünmesi.” “En azından tamir etmeyi deneyeceğim,” dedi Kyung, çünkü karısına karşı çıkmasının tek yolu denemekti. Gillian ayakkabılarını geçirip garaja giden kapıyı açtı. “Güzel,” dedi tam aksini yansıtan bir sesle. “İşe çöplerden başlayacağım o halde.” Kyung, daha önce hiç çöp öğütücüsü tamir etmemişti.

Nasıl çalıştığı hakkında bile pek fikri yoktu –bıçaklar, motor, su tesisatı, borular. Komşu çevredeki bazı diğer erkekler gibi yetenekli değildi; mobilya büyüklüğünde alet kutularına sahip olan, içindekileri birer kitap gibi durmadan ödünç alıp veren erkekler. Kyung, herhangi birinden yardım isteyecek kadar arkadaş canlısı da değildi üstelik, her ne kadar kimi zaman öyle olmayı istese de. Lavabo, günlerdir yarısına kadar kirli bulaşık suyuyla doluydu. Kyung, elini içine daldırıp lavabo giderini açmaya çalışmak dışında ne yapması gerektiğinden emin değildi. Kolunu dirsek uzunluğundan biraz daha derine daldırdığında eli, lavabonun tabanına ulaştı. Hazne, mum katılığında kalın bir yağ tabakasıyla kaplıydı. “Tıkandığına şaşmamak gerek!” diye bağırdı. Garajdan boğuk bir ses geldi: “Ne?” “Dedim ki tıkandığına şaşmamak gerek!” Gillian karşılık vermedi. Kyung yine yemek yağının, öğütücüdeki bıçak ağızlarına yapıştığını söylemek üzereydi, ama karısı seçici bir dinleyiciydi. Eğer ilk seferde onu dinlemediyse, sonraki söyleyeceklerini de işitmeyecek demekti. Kyung, parmak uçlarıyla bir şeyin ucunu gevşetti ve dipten pürüzlü, donmuş bir yağ parçası çıkardı. İçeri bir anda çürümüş et kokusu yayıldı, binlerce aile yemeğinden kalan artık kokusu. Kyung, kusacak gibi oldu. Önce yumruğuyla, ardından tişörtünün kenarıyla ağzını kapattı. “Ne yapıyorsun burada?” Ethan, üstünde hâlâ pijamalarıyla tam arkasında duruyordu. Belinde, çoğunun içi boş olan rengârenk halkalarla dolu bir alet kemeri vardı.

Takımın kendisinden geriye yalnızca parlak sarı bir çekiçle küçük bir şerit metre kalmıştı. “Çöp öğütücüsünü onarmaya çalışıyorum.” “Nesi var ki?” “Eşyalar bazen bozulabilir. Sen odanı topladın mı bakalım?” “Onarmana yardım edebilirim.” Ethan, parmak ucuna yükselip ufalanmış formikaya vurmaya başladı. Kyung, bir elini burnuna sürttü, gözlerinin etrafındaki hafifçe ağrıyan yerleri ovdu. Ucuz plastik çekiç tezgâha her vurduğunda kendini biraz daha kötü hissetti. “Dur,” dedi sonunda ıslak elini, Ethan’ın elinin üzerine koyarak. “Lütfen dur.”Sesini yükseltmiş sayılmazdı; ama Ethan’ın alt dudakları çoktan titremeye başlamış, kahverengi gözlerine yaşlar dolmuştu. Kyung, oğlunun neden böyle olduğunu, nasıl bu kadar kolay ağlayabildiğini anlamıyordu. Kendisi hiç öyle biri olmamıştı, Gillian da. Sonuçta karısı, çoğunluğu polis olan bir aileden geliyordu ve onu tanıdığından bu yana beş yıl içinde bir kez olsun ağlamamıştı. “Tamam, sorun değil,” dedi usulca. “Ama çöp öğütücüsünü tamir etmek için yalnızca bir kişi yeterli. Belki üst katta onarabileceğin bir şeyler vardır? Ya da dışarıda, annenle?” Kyung, gözyaşı tehlikesinin geçmesini beklerken çocuğu dikkatle izledi.

Ethan, elindeki çekici kemerdeki yerine koyup odasına koştuğunda rahatladı. Ancak hemen yeniden vurma sesleri duyulmaya başladı; yine rahatsız edici ve ısrarlı bir şekilde, ama en azından daha uzak mesafeden. Kyung, tekrar lavaboyla ilgilenmeye döndü. Tümörü andıran, mat, şekilsiz, jöle kalınlığında bir yığın oluşturana dek yağ kitlelerini çöpe attı. Lavabo haznesinin tabanını iyice kazıdıktan sonra bir işe yaramasını umarak musluktan sıcak su akıttı. Ama lavaboda biriken su seviyesinde herhangi bir değişiklik olmadı.

Bunun yerine su yüzeyi, yeni oluşan yağ tabakasıyla parlıyordu. Kyung, suda kendi yansımasını gördü. Hayal kırıklığına uğramış gibi görünüyordu, tıpkı çoğunlukla hafta sonları ortaya çıkan önemsiz bir ev işi, uğraştırıcı bir işe dönüşmeye başladığı zaman hissettiği gibi. Günün geri kalan tüm vaktini bu işle harcadığını hayal etti. Yeni bir alet için hırdavat dükkânına gittiğini, sonra öğütücünün kurcalamaması gereken yerlerini söktüğünü, bunu düzeltmek için de internette yardımcı olabilecek bir şeyler aradığını… Bu evde artık hiçbir şey yolunda gitmiyordu, bu da esas sorunun bir parçasıydı. Emlakçı geldiğinde Kyung, yapılacaklar listesindeki maddelerden kaçını tamamladığına baktı: Sıfır! Üstelik hâlâ bozuk olan çöp öğütücüsüyle skor eksi bir sayılabilirdi. Pencereden, Gertie’nin parlak ve yeni yıkanmış gümüş rengi Mercedes’le gelişini izledi. Kadın, arabayı evle cadde arasındaki yola park etti. Kapıyı çalmadan önce, yabani otların arasında kalmaya başlamış çiçek tarhları karşısında burnunu kırıştırarak evin önündeki çim alanı gözden geçirdi. Şehirdeki hemen her otobüs ve reklam panosunun üstünde yer alan fotoğrafındakinden farklı görünüyordu.

Daha yaşlı, diye aklından geçirdi Kyung, ve daha kilolu. Ön tarafta kadını karşıladığında, kadının dişlerinin beyazlatılmış olduğunu fark etti. Yüzük parmağında, kulağında, boynunda silgi büyüklüğünde tektaş elmaslar vardı. Bunu gördüğü anda Kyung, ona karşı güvensizlik hissetti. Kadın, sanki her şeyiyle satıcı olduğunu haykırıyordu. “Memnun oldum,” dedi kadın Kyung’un sıkmak üzere uzattığı eli, kuyudan su çekercesine sallarken. “Sonunda bir araya gelebilmek ne güzel!” Gillian ve Ethan, girişte onlara katıldı. İkisi de üstlerindeki kıyafetleri değiştirmişti.

Ethan mavi bir kot şortla yakası düğmeli bir gömlek; Gillian da turuncu çiçeklerle benekli sarı bir yaz elbisesi giymişti. Kyung’un üstündeyse hâlâ aynı tişört ve yatarken giydiği şort vardı. Çıplak, nasırlı ayaklarında bir gün önce giydiği sandaletlerden kir izi kalmıştı. “Pekâlâ, bu küçük değerli çocuk kimmiş bakalım?” diye sordu Gertie. Ethan geri çekildi, Gillian’ın bacağının arkasına saklandı. “Bayan Trudeau’ya merhaba desene,” dedi Kyung. Kadın, Ethan’ın ona uzanan küçük elini başparmağıyla işaretparmağı arasına alarak sıktı. “Kaç yaşındasın sen?” diye sordu.

“Dört,” diye fısıldadı çocuk yeniden Gillian’ın arkasına geçerek. Gillian, onu durdurmak için herhangi bir şey yapmadı. Bunu daha önce de konuşmuşlardı, üstüne fazla titrediklerinden çocuğun utangaç bir yapısı vardı. “Ne harika bir çocuk!” dedi Gertie hoş bir ifadeyle. “Çift ırklı çocuklar her zaman böyle güzel olur. İki tarafın da en iyi özellikleri galiba. Siz hangi ırklardansınız? Çinli ve İrlandalı mı?” “Koreli,” diye düzeltti Kyung. Gertie, küçük konuşmalarına hızla son vererek evi dolaşmak istedi. Gillian öncülük için atıldı. Evin en güzel mobilyalarına dikkat çekmeye çalışarak ufak ayrıntıları dahi neşeyle bir bir açıklamaya koyuldu, sanki esas ikna etmesi gereken Gertie değil de kendisiymiş gibi. Kyung olabildiğince geride duruyor, arada bir deri kaplamalı defterine notlar alan Gertie’nin omzunun üzerinden bakarak bir şeyler yakalamaya çalışıyordu. Çıkma pencere, ahşap döşemeler ve misafirler için ayrılmış büyük yemek odasından sonra oturma odasındaki tuğlayla döşeli şömine de artı puan almıştı.

Kiler ve garaja da birer artı puan kondu. Mutfak aletleri, ikinci kattaki üstü eprimiş halılar ve banyodaki su damlası lekeleri… Hepsine eksi puan! Islak bodrum ve eski kazan, onlara da eksi puan. Kadının, gördüğü her şeyi bu kadar hızlı değerlendirip iyi ve kötü olarak sınıflandırma yeteneği karşısında duyduğu hayranlık, hissettiği aşağılanma duygusundan daha fazlaydı. Etrafına baktığı zaman Gertie’nin gördüğü hayal kırıklığı değil, yalnızca dolarlardı, tam da Kyung’un umduğunun aksine. Evi turladıktan sonra mutfağa geçip masaya oturdular. Gertie, evrak çantasından bir karton dosya çıkardı. Dosyanın üzerinde MCFADDEN yazıyordu, Gillian’ın soyadı, Kyung’un değil.

“Çevredeki benzer evlere ilişkin bazı satış bilgileri topladım.” Birkaç kâğıda göz attıktan sonra ofisinde bir şey unutmuş gibi homurdandı. “Tabii, biliyorsunuz ki piyasa şu sıralar durgun.” Gillian, masanın altından gerginlikle Kyung’un bacağına hafifçe vurdu. Hadi konuya gel, diye geçirdi Kyung içinden. Bir an önce konuya gel. “Unutmayın ki şu an için en büyük satış noktanız yakın çevre. Vergiler burada biraz yüksek. Ama harika bir okul bölgesinde bulunuyorsunuz, üstelik Boston’a ulaşım da oldukça kolay. Eve gelince…” Kyung, kadının sözünü kesip kendi planlarından bahsetmek istedi. Pek çok şey düşünmüşlerdi; yeni bir mutfak, duvarları camla kaplı bir oda, hareketli pencereler ve döşemeler… Hangisinin önemi kalmıştı ki? Bunların hiçbirini karşılayamayacakları ortadaydı. Gertie’nin sesindeki tereddüt, Kyung’a bunu söylüyordu. “… evi yeniden biçimlendirmekte fayda var. O kazan da en kısa sürede değiştirilmeli, bu da pek ucuz sayılmaz. Ah, evet burada.” Gertie, dosyadaki tomarın altından bir birkaç kâğıt çıkardı ve gözlüklerini taktı. “Muhtemelen liste fiyatı için size üç yüz altmış beş bin dolar teklif edebilirim.

Taşınmak için aceleniz yoksa belki bunu üç yüz doksana kadar çıkarabilirsiniz. Yine de bu yolu pek tavsiye etmem.” Emlakçının ne önerip önermediğinin bir önemi yoktu. Söylediği en yüksek fiyat bile umduklarının altındaydı, borca girecek kadar altında. Kyung bir anlığına kendini bir kenara bırakıp alnını ellerinin arasına aldı. Gertie’yle görüşmeyi bu kadar uzun süredir ertelemek istemesinin nedeni tam da buydu. “Üzgünüm. Bunlar duymayı beklediğiniz şeyler değil miydi?”

Kyung soruyu yanıtlamak için bir süre kendine gelemedi. Gertie’nin onları kurtaramayacağının farkındaydı, ama hiç değilse uygun bir yol gösterebilirdi. Gillian, Ethan’ı oturma odasına yollayıp televizyonu açmasını söyledi. “Sizinle tamamen açık konuşabilir miyiz?” diye sordu. “Bakın, eğer evinizi satmamı istiyorsanız her koşulu kabul etmeniz gerek.” “Açıkçası,” –parmağıyla masanın üzerinde biriken tozlardan bir çizgi çekerek– “bu durum bizim için utanç verici, ama siz de iyi biliyorsunuz ki… Ben ve kocam burayı piyasaya göre yeniden finanse ettik ve ipoteğe karşı nakit aldık. Yani aslında ev karşılığında bankaya yaklaşık dört yüz seksen bin dolar borcumuz var.” Gillian’ın her zaman ondan okumasını istediği kitaplar ve internet sitelerinde bu tür durumlara “dibe vurmak” ya da “tersyüz” deniyordu Kyung’un hiç sevmediği ifadeler.

Evdeki her şeyin bozulması zaten yeterince kötüydü. Kyung, tüm bunların içinde bir de boğulduğunu düşünmek istemedi. “O halde karşılıksız bir satış olacak,” dedi Gertie. İfadesi, hiçbir şeyi açığa vurmuyordu. “Son zamanlarda bunlar daha yaygın. İşin püf noktası, bankayı borcunuzla evin fiyatı arasındaki farkı kaybetmeye ikna etmek.” Kadının sesindeki gerçekçilik, Kyung’u cesaretlendirmeliydi, ama öyle olmadı. Ödemelerinin gerisinde kalmadıkları sürece bankanın böyle bir kaybı göze almayacağını pekâlâ biliyordu. Belki bir mucize gerçekleşirdi, henüz olmasa da. Gerçi her şeyin gerisinde kalmışlardı çoktan. Gertie, karşılıksız bir satışın, kredi derecelendirmeleri için neredeyse haciz kadar korkunç bir şey olacağından söz etmemişti. Sonuçta kimse onlara yıllarca borç vermeye gönüllü olmazdı. Kyung, bu yaşta kiracı konumuna düşmeyi, duvara yerleştirmek istediği her raf, boyamak istediği her oda için ev sahibinden izin alma düşüncesini bir türlü kabul edemiyordu. Üstelik böyle bir evi kaybetmek… Bu bile can sıkmaya yeterdi. “Piyasa eski düzeye gelene dek satmak yerine belki kiraya vermeyi düşünebilirsiniz. Bu şekilde kolaylıkla her ay yirmi beş bin kazanabilirsiniz, hatta otuzu bile bulabilir.” Gertie, Kyung’a döndü: “Size iyi bir kiracı bulursam kalacak başka bir yeriniz var mı? Aslında bakarsanız bunun için uygun bir çift biliyorum. Çevreye yeni yerleşiyorlar ve bir ev satın almadan önce bir yıl kadar etrafa alışmak istiyorlar.” Gidecekleri bir yer vardı elbette, maddi olarak da değerli bir yer üstelik. Ancak bu seçeneği tercih etmek, neden bu yola gittiğini açıklamak Kyung’u mahvedebilirdi. Ailesi, yaşadığı mahalleyle onlarınkini ayıran özel araziyi hemen bitiminde, bulundukları yerden üç mil uzakta oturuyordu. Gillian’ın da sürekli değindiği gibi, kalmak istedikleri takdirde orası gayet genişti. Ayrıca herhangi bir kira ödemelerine gerek yoktu. Ailesinin uzun süredir istediği de buydu, torunlarıyla daha fazla vakit geçirebilmek.

Ancak Kyung, onlarla şimdikinden daha yakın yaşadıklarını hayal bile edemiyordu. “Kyung’un ailesi, tepenin üzerinde altı odalı bir evde oturuyor,” dedi Gillian. “Marlboro Heights.” Gertie etkilenmişti. “Harika o halde. Müşterilerimi arayıp şehre bir sonraki geliş tarihlerine göre bir görüşme ayarlayayım.” Konuşma, Kyung’u dahil etmeden sürdü. Gertie ve Gillian, kiralama planlarını çoktan yapmaya başlamışlardı. Oysa Kyung, evi kiraya verme fikrini henüz kabul bile etmemişti. “Bu insanların evimizi kiralamak isteyeceklerini nereden biliyorsun? Ya evden hoşlanmazlarsa?”

“Ne demek hoşlanmazlarsa?” Gertie ayağa kalkıp mutfak penceresine doğru yürüdü. “Marlboro Heights’tan sonra burası şehirdeki en iyi ev. Şu manzaraya bir bakın: Ufkun sonuna dek uzanan ağaçlar…” Arka bahçeleri, çam ve ladinlerle kaplı, yaklaşık on üç hektarlık bir arazinin bitişiğindeydi. Ayırdığı bölgenin her iki yanında da yerel halk, araziyi “yeşil duvar” olarak bilirdi. Daha ev bakmaya başladıkları ilk gün Gillian’ı kendine âşık eden, evin bu özelliği olmuştu, çevrilmişlik hissi. Bu üç yatak odalı bitişik bina, fiyat listelerinin en üstünde yer alıyordu. Ama Kyung, Gillian’ın evi ne kadar çok istediğini biliyordu, o da sırf bunun için evi istiyordu. Şimdiyse verdikleri karar, her şeyi mahvedecekti. Kyung başını salladı, pencereye döndüğünden beri tek kelime etmemiş olan Gertie’ye bir bakış attı. Kadının kaşları çatık gibi şekillenmişti; ağzı sanki bir şey söyleyecek gibi açıktı, ama konuşmadı. “Araziyle ilgili bir sorun mu var?” diye sordu Kyung. Kadın, parmağını yavaşça kaldırıp pencere camına vurdu.

“Sanırım dışarıdaki şu kadın, çıplak gibi görünüyor.” Bunu duyan Kyung ve Gillian, emlakçının söz ettiği kadının, bahçelerinde ne yaptığını görmek için pencereye koştu. Salıncak seti ve çamaşır ipi dışında arka bahçede bir şey yoktu. Komşularının bahçesi de öyle, hepsi bomboştu. Kyung, kendi bahçelerinin bitip özel arazinin başladığı çizgi boyunca, üzeri yabani ot ve çiçeklerle kaplanmış tarlaya doğru baktı. Gözleri iyi görmüyordu, ama hafif kısarak bakınca uzun çimenlerin arasında birinin dolaştığını seçebiliyordu.

“Gerçekten çıplak mı?” diye sordu.
Gillian daha yakına geldi. Nefesi, camı buğulandırmıştı.
“Kyung, aman Tanrım! Galiba bu Mae!”

Kyung, gördüğü renk ve çizgi karmaşasını netleştirmek için gözlerini daha da kıstı. Kadının saçları, kendisininki kadar siyahtı. Ancak güneşin önünü kapatan bulutlar yüzünden kadının yüzünü seçemiyordu. O değil, diye düşündü. Topallıyor. Oysa Mae topallamaz. “Siz ikiniz, bu kadını tanıyor musunuz?” diye sordu Gertie. “Bana öyle geliyor ki bu, Kyung’un annesi.” Kyung, yaklaşan kadını izlemeyi sürdürdü. Kadının bir eli göğsündeydi, diğeriyle de bacaklarının arasını tutuyordu. Kyung, iki elin de gizleyemediği şeyi fark etmişti; bu, bir göz yanılması ya da uzaklık ve ışık yüzünden ortaya çıkan bir yanlış anlama değildi. Annesi işte oradaydı, tamamen çıplak. “Üzgünüm,” dedi, “Bu duruma anlam veremiyorum…” Bir yanı, evden çıkıp gitmek istiyor, diğer yanıysa mazeretler sunarak görüşmeyi kurtarmak istiyordu. “Son zamanlarda kendini iyi hissetmiyordu. O… unutkan diyebiliriz.” “Annem de Alzheimer hastasıdır,” dedi Gertie. “Birini yitirmenin üzücü bir hali. Ben ikinizi yalnız bıraksam daha iyi olur.” Masadaki kâğıtlarını toplayıp evrak çantasına yerleştirdi. “Müşterilerimle iletişime geçtikten sonra sizi ararım.” Kyung, sandalyesinin arkasını sıkıca kavrayarak kendine hâkim olmaya çalışırken Gillian, kadına yolu gösterdi. Ancak Gertie, kapıya varmadan hemen önce durdu. “Bu evde kiracıların bulunması fikrinden hoşlanmayabileceğinizi biliyorum.

Sizin durumunuzda olan çoğu kişi böyle hisseder. Ama henüz geç olmadan, şimdi ailenizle biraz daha vakit geçirmek dünyanın en kötü fikri değil. Keşke bunu yapabilseydim.” Mae, elli altı yaşındaydı. Ne Alzheimer’dı ne de herhangi bir hastalığı vardı. Ama Kyung, kadını haklı çıkarmak için uğraşmadı; çünkü bu durumun, bunamadan daha iyi bir açıklaması olamazdı. Gertie ayrılır ayılmaz Kyung arka kapıya fırladı. Tıpkı Ethan arkadaşının doğum gününde hastalandığında olduğu gibi tüm hızıyla tarlaya doğru koştu. O zaman da böyle hızlıydı; Ethan, boğazına takılan bir şeker parçası yüzünden boğuluyordu, başparmak büyüklüğünde, yememesi gereken bir çikolata. Kyung ilkin dehşete kapılmıştı. Ama sonra dehşet, öfkeye dönüştü. Şimdiyse her ikisini birden hissediyordu. Çamaşır ipine asılı olan bir plaj havlusunu çekip aldı. Mandallardan biri ipten fırlayıp Kyung’un yüzüne çarptı, gözünü kıl payı ıskalamıştı. Tarlayı kaplayan otlar, dizlerine kadar geliyordu. Otların arasında saçılmış olan şeyleri daha önce uzaktayken fark etmemişti. Bastığı her yerde kırık cam parçaları, bacaklarını çizen metal ve kalın kangal parçaları vardı. Yerde hiçbir engel olmasa bile başını kaldırıp rahatça yürüyemezdi. Yapamazdı. Annesi, vücudu konusunda hep fazla koruyucu ve hassas olmuştu. Hayatı boyunca mayo bile giymemişti. Bu yüzden Kyung, annesinin nasıl bu hale geldiğine bir türlü anlam veremiyordu. Tarlanın ortasında karşılaştıklarında Kyung başını çevirip görmek istemediği yerleri örterek kadını havluyla sardı.

“Ne?” diye bağırdı. Ancak aklından geçen düşünceler, doğru soruyu bulamayacak kadar karmakarışıktı. “Neden?” Mae’nin yüzü kir içindeydi. Teni, koyu kahverengi izlerle kaplıydı. Kyung, bunların dışkı lekesi olmasından endişe duydu, sonuçta etrafta çırılçıplak koşan bir kadın için tuhaf bir olasılık değildi. “Giysilerin nerede?” Mae’nin yüz ifadesi değişmedi, üstelik Kyung, kulağına yalnızca bir karış mesafeden bağırdığı halde.

“Yardım edin!” dedi kadın, ardından Korece bir şeyler daha sıralayarak. Öyle yavaş söylüyordu ki Kyung kadının ağzından çıkanları zor anlıyordu.

“İngilizce. İngilizce konuş. Seni anlayamıyorum.”
“Yardım edin!” diye tekrarladı kadın.
“Yardım etmeye çalışıyorum.” Kyung, kadını saran havluyu sıkılaştırdı. Annesini, üzerinde parlak pembe denizatları ve neon yeşili çizgiler olan bir havluya sarılı, böylesine küçülmüş görmek onu utandırmıştı. “Babam nerede? Gelip seni alması için onu
arayabilir miyiz? Sana giyecek bir şeyler getirebilir mi?”
“Aboji ga dachi shuh suh.”
“Ne? Ne diyorsun?”
“Aboji ga dachi shuh suh.”

Kyung, uzun süreden beri anne ve babasıyla Korece konuşmuyordu. Bunu Kyung henüz çocukken, yıllar önce bırakmışlardı. Ama tıpkı bir köpek gibi Kyung, anlamını tam olarak çıkaramasa da kimi zaman bazı sözcüklere ait sesleri hatırlıyordu. Aboji ga… Baban? Dachi shuh suh… Bana zarar verdi? Baban bana zarar verdi? Sorular, anlamlı cümlelere dönüştükçe aldığı nefes, Kyung’un ciğerlerine oturdu.

Unuttuğu her şey, bir anda yeniden canlandı. Çenesini nazikçe kaldırarak Mae’nin yüzünü kendininkine çevirirken bereleri fark etti. Boğazının ortasında iki tane vardı. Boynun çevresinde de sekiz tanesi daha gözüküyordu. Parmak izleri. Kyung bir anlığına geri çekildiğinde havlu kadının üzerinden kayarak yere düştü. Ancak Mae, ne havluya uzanmış ne de vücudunu elleriyle örtmeye çalışmıştı. Yalnızca duruyor, titriyordu. Daha önce dikkat etmediği her şey, şimdi Kyung’un zihninde anlam kazanıyordu. Kadının kollarındaki ve göğsündeki tırnak izleri… Kasıklarındaki kan lekeleri… Her yeri yaralıydı! Yine yaralı…

Kyung’un arkasında mutfak kapısının gıcırtısı, ardından da gürültüyle çarpışı duyuldu. “Annen iyi mi Kyung? Neler oluyor?” Gillian yaklaşırken Mae, kendini Kyung’un kollarına gömerek ağlamaya başladı. Ancak bu, Kyung’un daha önce duyduğu ağlamalara benzemiyordu. Annesi adeta inliyordu; uzun ve alçak sesi, vicdanı olan her insanın, daha fazla acı çekmemesi için öldüreceği yaralı bir hayvanı andırıyordu. Sağlık görevlilerinden biri, Kyung’a Mae’nin İngilizce bilip bilmediğini sordu. Kyung, her ne kadar annesinin İngilizce bildiğini, üstelik gayet akıcı konuştuğunu söylese de kadın, Korece bağırmaya devam ediyordu. Sendeleyerek iki kez sedyede doğrulmaya yeltendi, bir yandan oksijen maskesini yüzünden çıkarıp atmaya çalışıyordu. Görevliler onu yatıştırmakla uğraşırken kadın, aklını kaçırmışçasına yumruklarını sallayarak ikisine birden karşı koydu.

Kyung, annesini daha önce hiç böyle görmemişti. Mae, birine karşı koyacak türde bir kadın değildi. Elini annesinin omzuna koyarak onu sakinleştirmeye çalışan Kyung, elinin altındaki tenin sıcaklığı karşısında dondu, adeta yanıyordu.

Kadın görevlilerden biri Mae’yi kalın, folyoyu andıran bir çarşafla örttü. “Ona dokunmayın,” diye Kyung’u uyardı. “Soğuk yanması geçiriyor.” “Ama haziranın ortasındayız! Ve bu sabah hava gayet sıcaktı.” “Ama dün gece yağmurluydu,” diye aniden çıkıştı kadın. “Bileklerini saran kabarcıkları görüyor musunuz? Onlar ayak donmasından. Muhtemelen dün geceyi dışarıda, ormanda geçirmiş.”

Kadın, olanlardan ötürü Kyung’u suçladığını gizlemiyordu. Oysa bir şekilde yaşananlardan sorumlu olma –ya da sorumsuzluk– düşüncesi, Kyung’un tüylerini diken diken ediyordu. “Bunları babam yaptı. Annem öyle söyledi, tam sizi çağırmadan önce. ‘Baban bana zarar verdi,’ dedi.” Kadın, serum için Mae’yi hazırlayan diğer asistana baktı. Asistan, enjeksiyon işlemini tamamladıktan sonra operatörle hasta odasını ayıran camlı kayar kapıyı tıklattı. “1016,” diye seslendi. “İçeri çağırın.” Operatör, onayladı ve telsizini aldı. Mae bir şeyler söylemeye çalışıyor, ancak ağzını örten oksijen maskesi yüzünden sesi boğuk çıkıyordu. Kyung, kadının kulağına doğru eğildi. “Her şey yoluna girecek.”

Eklendi: Yayım tarihi
dcanetwork_AWR-Brand Awr_CPM_Affiliate_Disney+ShogunDCANetwork_Affinity_Multi_Banner_1x1_Disney+ShogunDCANetwork_OSD0001E1X
dcanetwork_AWR-Brand Awr_CPM_Affiliate_Disney+ShogunDCANetwork_Affinity_Multi_Banner_1x1_Disney+ShogunDCANetwork_OSD0001E1X

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

dcanetwork_AWR-Brand Awr_CPM_Affiliate_Disney+ShogunDCANetwork_Affinity_Multi_Banner_1x1_Disney+ShogunDCANetwork_OSD0001E1X

Yazarın Diğer Kitapları

Bebhome Kahve

Aynı Kategoriden

  1. Hayal Kırıkları ~ Bettina BelitzHayal Kırıkları

    Hayal Kırıkları

    Bettina Belitz

    “Seni sevdiğimi sana söyleyebilmeyi çok isterdim ama şu anda bunu yapabileceğimden emin değilim. Evet, seni seviyorum. Sadece şu an böyle hissetmiyorum. Ama biliyorum. Hatta...

  2. Sıkıyönetim Bütün Oyunları 4 ~ Albert Camus Sıkıyönetim Bütün Oyunları 4

    Sıkıyönetim Bütün Oyunları 4

    Albert Camus

    Susmak haksızlık karşısında, kaybetmek demektir zeytin ekmeği ve yaşama hakkını! Ekmeğinize sahip çıkmak için dahi yenmeye mecbursunuz bugün korkunuzu! Uyan ey İspanya, uyan artık! Cádiz şehri kaderini tayin ediyor.

  3. Bir Tutam Gündüz Bir Tutam Gece ~ Kristin HannahBir Tutam Gündüz Bir Tutam Gece

    Bir Tutam Gündüz Bir Tutam Gece

    Kristin Hannah

    Büyülü bir ormanın sonsuz karanlığında saklanan mucizevi bir inci… Yağmurlu bir günde, dehşet içindeki bir kız çocuğu kasabadaki bir ağacın dallarına sığınmış halde bulunur....

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur