Barbarları Beklerken | J.M. Coetzee | Biraz Oku Sonra Al

Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Avustralya’da yaşayan Güney Afrikalı yazar J.M. Coetzee’den, ha­yalî bir imparatorlukta geçen ve 1970’lerin Güney Afrika’sına göndermeler yapan bir roman. Geniş topraklara yayılmış bir imparatorluğun en ucundaki bölgede yaşayan Barbarlar, sözümona, ayaklanmak üzeredir. Onları bastırmak bahanesiyle merkezden gönderilen Albay ve emrindekiler, müthiş bir işkence ve kıyım başlatır.

Barbarları Beklerken, o bölgede görevli, yıllardır başkentin yüzünü görmemiş Sulh Hâkimi’nin ağzından aktarılan ürkütücü bir zorbalığın öyküsü; ancak öncelikle bir aşk, sevecenlik ve bağışlama romanı. Coetzee zorbalara da, onların kurbanlarına da aynı insancıl tavırla yaklaşıyor.

Kendimden geçmenin eşiğindeyken parmaklarımın kalçalarında gezinirken teninin altındaki çapraz yara izlerine rast geldiğini anımsıyorum. “Hiçbir şey hayal edebileceklerimizden kötü olamaz,” diye mırıldanıyorum. Beni duyduğunu belli eden bir işaret yapmıyor. Kanepeye çöküyor, onu esneyerek yanıma çekiyorum. “Anlat bana,” demek istiyorum, “bunu bir sır gibi saklama, acı sadece acıdır, o kadar,” ama sözcükler benden kaçıyor. Kollarım ona dolanıyor, dudaklarım kulak deliğinde, konuşmaya çalışıyorum; sonra karanlık çöküyor.

***

Nicolas ve Gisela’ya

Böyle bir şeyi ilk kez görüyorum:Adamın gözlerinin önünde yuvarlak tellere geçirilmiş iki küçük cam disk asılı duruyor. Kör mü? Kör gözlerini saklamak istemesini anlayabilirdim. Ama kör değil. Diskler kara, dışarıdan saydam değilmiş gibi görünüyorlar, ama o, içlerinden bakarak görebiliyor. Bana yeni bir icat olduklarını söylüyor. “İnsanın gözlerini güneş ışığından koruyor,” diyor. “Bura.da çölde işe yarıyor. Durmadan gözlerini kısmak zorun.da kalmıyorsun. İnsanın daha az başı ağrıyor. Bak.” Göz.lerinin kenarlarına hafifçe dokunuyor. “Kırışık yok.” Gözlüğü tekrar takıyor. Doğru. Cildi gerçekten de daha genç bir adamınki gibi. “Bizim oralarda bunları herkes takar.”

Hanın en iyi odasında aramızda küçük bir şişe ve bir kâse fındıkla oturuyoruz. Onun burada bulunmasının sebebini konuşmuyoruz. O buraya acil duruma müdahale eden güçler tarafından gönderildi, bu kadarı yeterli. Bana binlerce geyiğin, domuzun, ayının öldürüldüğü, öyle çok ki sonunda geride leşlerden bir dağın (ne yazık ki) çürümeye bırakıldığı en son büyük avdan bahsediyor. Ona her sene göç sırasında göle inen büyük kaz ve ördek sürülerinden ve onları tuzakla avlamakta kullanılan yerli yöntemlerden bahsediyorum. Onu bir gece yörelilerden birinin kayığıyla balık avlamaya çıkarmayı öneriyorum.
“Bunu mutlaka yaşamalısınız,” diyorum, “balıkçılar, ba.lıkları suya attıkları ağlara doğru sürmek için suyun üs.tünde fenerler yakıp davullar çalıyorlar.” Başını sallıyor. Bana gitmiş olduğu başka bir sınır bölgesindeki insanla.rın yılan etini leziz bir yiyecek olarak gördüğü bir yerden ve vurduğu dev bir antiloptan bahsediyor.

Tuhaf mobilyaların arasında güçlükle yürümesine karşın gözlüğünü çıkarmıyor. Erkenden yatıyor. Burada, handa kalmasının sebebi kasabadaki yemek yenecek ve kalınacak en iyi yer olması. Personele onun önemli bir ziyaretçi olduğunu söyledim. “Albay Joll, Üçüncü Büro’ dandır,” dedim. “Üçüncü Büro bu günlerde Sivil Savunma’nın en önemli departmanı.” En azından başkentten gelen, işittiğimiz çoktan eskimiş söylentilere göre öyle. Han sahibi başıyla onaylıyor, hizmetçi kadınlar başlarını eğiyor. “Onun üstünde iyi bir etki uyandırmalıyız.”

Yaygımı, gece esintisinin insanı sıcakta biraz olsun fe.rahlattığı surlara götürüyorum.Ay ışığında şehrin düz ça.tılarında uyumakta olan diğer insanları seçebiliyorum. Meydandaki ceviz ağaçlarının altından hâlâ sohbet sesleri geldiğini işitebiliyorum. Karanlıkta bir pipo ateşböceği gibi parlıyor, sönüyor, tekrar parlıyor. Yaz yavaşça bitişine doğru ilerliyor. Meyve veren ağaçlar yüklerinin ağırlığı al.tında inliyor. Başkenti gençliğimden beri görmedim.

Şafaktan önce uyanıp annelerinin ve sevgililerinin düşünü görerek uykularında kıpırdanarak iç geçiren as.kerlerin yanından ayaklarımın ucuna basarak geçip merdivenlerden iniyorum. Gökyüzünde binlerce yıldız tepeden bize bakıyor. Burada gerçekten de dünyanın çatısındayız. Gece vakti açık havada uyanınca insanın gözü kamaşıyor.

Kapıdaki nöbetçi asker bağdaş kurmuş, tüfeğine sarılmış, derin bir uyku çekiyor. Hamalın evinin kapısı kapalı, el arabası dışarıda duruyor. Yanından geçiyorum.

* * *

“Mahkûmlar için özel bir yerimiz yok,” diye açıklı.yorum. “Burada fazla suç işlenmez ve genellikle de para ya da zorunlu çalışma cezası verilir. Bu kulübe, gördüğünüz gibi tahıl ambarına eklenmiş bir depo, o kadar.” İçerisi dar ve kötü kokuyor. Penceresi yok. İki tutsak bağlı halde yerde yatıyor. Koku onlardan geliyor, eski sidik kokusu. Muhafızı çağırıyorum: “Şu iki adamın üstünü başını temizlet ve lütfen çabuk ol.”

Konuğumu tahıl ambarının serin loşluğuna sokuyorum. “Bu sene umumi araziden üç bin kile almayı umu.yoruz. Sadece bir kere ekim yapıyoruz. Havalar çok iyi gitti.” Farelerden ve sayılarını kontrol altına almaktan bahsediyoruz. Kulübeye geri döndüğümüzde ıslak kül kokuyor ve tutsaklar bir köşede diz çökmüş hazır bekli.yor. Biri yaşlı bir adam, diğeri bir oğlan çocuğu. “Birkaç gün önce yakalandılar,” diyorum. “Yirmi mil ötede büyükbaş hayvan çalmak için bir baskın yapıldı. Bu çok tuhaf. Normalde kaleden uzak dururlar. Bu ikisi daha sonra yakalandı. Baskına ilişkin hiçbir şey bilmediklerini söylediler. Bilmiyorum. Belki de doğruyu söylüyorlardır. Onlarla konuşmak isterseniz tercüme ederim tabii.”

Çocuğun yüzü morluk ve şişliklerle kaplı, bir gözü de şişip kapanmış. Önünde çömelip yanağına hafif hafif vuruyorum. “Dinle evlat,” diyorum, sınır bölgesinin yerel lehçesiyle, “seninle konuşmak istiyoruz.”
Yanıt vermiyor.
“Rol yapıyor,” diyor muhafız. “Anlıyor.”
“Kim dövdü onu?” diye soruyorum.
“Ben yapmadım,” diyor. “Geldiğinde bu haldeydi.”
“Seni kim dövdü?” diye soruyorum gence.
Beni dinlemiyor. Omzumun arkasından muhafıza değil, yanında duran Albay Joll’a bakıyor.

Joll’a dönüyorum. “Herhalde ilk kez böyle bir şey görüyor.”İşaret ediyorum.“Gözlüğü kastediyorum.Sizin kör olduğunuzu sanıyor olmalı.” Ama Joll gülümseme.me karşılık vermiyor. Anlaşılan tutsakların önünde belli bir ciddiyeti korumak gerekiyor.
İhtiyarın önünde diz çöküyorum. “Beybaba, dinle beni. Seni buraya bir sürüye yapılan baskından sonra ya.kaladığımız için getirdik. Bu çok ciddi bir mesele. Bu yüzden cezalandırılabilirsin, biliyorsun.”
Dili dudaklarını ıslatmak üzere dışarı çıkıyor. Yüzü kül rengi ve bitkin.

“Beybaba, beyefendiyi görüyor musun? Bu beyefendi başkentten bizi ziyarete geldi. Sınırdaki bütün kaleleri ziyaret ediyor.İşi gerçeği öğrenmek.Yaptığı tek şey bu. Gerçeği öğreniyor. Eğer benimle konuşmazsan onunla konuşman gerekecek. Anlıyor musun?”

“Ekselans,” diyor. Sesi çatlıyor; genzini temizliyor. “Ekselans, soygun hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. As.kerler bizi durdurup bağladı. Durup dururken. Yolda gidiyorduk, buraya doktoru görmeye geliyorduk. Bu, kız kardeşimin oğlu. İyileşmeyen bir yarası var. Biz hırsız değiliz. Ekselansa yaranı göster.”

Çocuk önkoluna bandaj yapılmış olan paçavraları büyük bir hızla, eli ve dişleriyle açmaya girişiyor. Kuru.muş kanlı ve irinli son kısımları etine yapışmış, ama uç.larını kaldırıp bana yaranın kırmızı, kızgın kenarını gösteriyor.
“Görüyorsunuz ya,” diyor yaşlı adam, “yarayı hiçbir şey iyileştirmedi. Askerler bizi durdurduğunda onu dok.tora götürüyordum. Hepsi bu.”

Konuğumla birlikte meydana geri dönüyorum. Yanımızdan üç kadın geçiyor; kafalarında çamaşır sepetleriyle sulama bendinden dönüyorlar. Bize meraklı gözlerle ba.karken boyunlarını dimdik tutuyorlar. Güneş bastırıyor.

“Bunlardan başka uzun süredir içeride tuttuğumuz mahkûm yok,” diyorum. “Bir rastlantı: Normalde elimiz.de size gösterecek barbar olmazdı. Bu sözde haydutluk aşırıya kaçmıyor pek. Birkaç koyun çalıyor ya da trenler.den bir yük hayvanı aşırıyorlar. Bazen biz de onlara karşı baskınlar düzenliyoruz. Çoğu kendi küçük sürüleri olan ve nehir boyunda yaşayan fakir kabile insanları. Bu bir yaşam tarzına dönüşüyor. İhtiyar doktoru görmeye gel.diklerini söylüyor. Belki de bu doğrudur. Kimse baskına çıkarken yanına yaşlı bir adamla hasta bir çocuğu almaz.”

Onları savunmaya geçmiş olduğumu fark ediyorum. “Emin olamayız tabii. Ama yalan söylüyorlarsa bile, böyle basit insanlar nasıl işinize yarayabilir ki?”

Gizemli suskunluğunun, sağlıklı gözlerini gizleyen kara kalkanlarının önemsiz teatral gizeminin uyandırdığı huzursuzluğu bastırmaya çalışıyorum. Yürürken bir kadın gibi ellerini önünde kavuşturuyor.

“Yine de,” diyor, “onları sorgulamam gerek. Bu ak.şam, eğer uygunsa. Asistanımı da getireceğim. Dillerini bilen birine de ihtiyacım olacak. Muhafız olabilir. Dille.rinden anlıyor mu?”

“Hepimiz derdimizi anlatacak kadar konuşuyoruz. Benim orada olmamamı mı tercih ederdiniz?”
“Canınız sıkılırdı. Başlamadan önce uyguladığımız prosedürler var.”

* * *

İnsanların daha sonra tahıl ambarından geldiğini iddia ettikleri çığlıkları duymuyorum. O akşam işimi ya.parken her an muhtemelen neler olup bittiğinin farkın.dayım ve kulağım insan acısının tonuna odaklı.Ama tahıl ambarı kalın kapıları ve küçük pencereleri olan devasa bir bina; güney tarafındaki mezbahayla değirmenin ar.dında kalıyor. Hem bir zamanlar bir ileri karakol, sonra da sınırdaki bir kale olan burası tarım yapılan bir yerle.şim merkezine, üç bin kişilik bir kasabaya dönüşmüş du.rumda ve ılık bir yaz akşamında bütün bu insanların ses.leri birileri bir yerlerde çığlık atıyor diye kesilmiyor. (Be.lirli bir noktada bu kez kendimi savunmaya girişiyorum.)

Albay Joll’u boş bir zamanında tekrar gördüğümde lafı işkenceye getiriyorum. “Ya mahkûmunuz doğruyu söylüyorsa,” diyorum, “ve yine de kendisine inanılmadığını görüyorsa? Bu korkunç bir durum değil mi? Hayal edin: Teslim olmaya hazırsınız, teslim olmaya, artık teslim edecek bir şeyiniz kalmamış, ezilmişsiniz, yine de daha fazlasını vermeye zorlanıyorsunuz! Sorgulayan için de ne büyük bir sorumluluk bu! Birinin size doğruyu söyleyip söylemediğini nereden anlıyorsunuz?”

“Ses tonundan,” diyor Joll. “Doğruyu söyleyen bir adamın sesinin belli bir tonu vardır. Eğitimimiz ve dene.yimlerimiz bize bu tonu tanımayı öğretir.”
“Gerçeğin tonu! Bu tonu gündelik yaşamda da yakalayabiliyor musunuz? Benim gerçeği söyleyip söyle.mediğimi anlayabiliyor musunuz?”

Bu en yakınlaştığımız an ve o, bunu elini hafifçe sallayarak uzaklaştırıyor. “Hayır, beni yanlış anladınız. Ben şimdi yalnızca özel bir durumdan bahsediyorum, gerçeği aradığım ve bunun için baskı yapmak zorunda olduğum bir durumdan. Anlıyorsunuz ya, önce yalanlar işiti.rim –böyle olur–, önce yalanlar, sonra baskı, sonra daha çok yalan, sonra daha çok baskı, sonra kırılma noktası, sonra daha çok baskı, sonra gerçek. Gerçeği böyle elde edersiniz.”

Acı gerçektir; diğer her şeyden şüphelenilebilir. Öy.lesine açıkça geri dönmeye can attığı başkentte perde arasında tiyatro koridorlarında arkadaşlarıyla fısıldaşır.ken hayal ettiğim, sivri tırnaklı, leylak rengi mendilli, yumuşak ayakkabılar içinde narin ayaklı Albay Joll’la yap.tığım konuşmadan öğrendiğim bu.

(Öte yandan, onunla aramdaki mesafeyi nasıl ölçe.bilirim? Onunla yiyip içiyor, ona etrafı gezdiriyor, ona komisyon mektubunun talep ettiği her şekilde yardımcı oluyor ve daha fazlasını yapıyorum. İmparatorluk, hizmetkârlarının birbirlerini sevmesini değil, yalnızca görevlerini yerine getirmelerini bekliyor.)

* * *

Sulh hâkimi sıfatımla bana kısa bir rapor veriyor. “Sorgulama sırasında mahkûmun ifadesinde bariz çeliş.kiler görüldü. Mahkûm bu çelişkilerle yüzleştirilince öfkelendi ve sorgu subayına saldırdı. Boğuşma sırasında mahkûm sertçe duvara çarptı. Onu kendine getirme ça.baları başarısız oldu.”

Yasanın gerektirdiği şekilde işleri eksiksiz yapmak için muhafızı çağırıp ifade vermesini istiyorum. O ez.berden okurken söylediklerini yazıyorum: “Mahkûm kontrolden çıktı ve ziyaretçi subaya saldırdı. Onu yatış.tırmaya yardım etmek için çağrıldım. Geldiğimde boğuşma sona ermişti. Mahkûm bilincini yitirmişti ve burnu kanıyordu.” İmzalaması gereken yeri gösteriyorum.

Kalemi benden saygıyla alıyor.
“Bunları sana subay mı söyletti?” diye soruyorum usulca.
“Evet efendim,” diyor.
“Mahkûmun elleri bağlı mıydı?”
“Evet efendim. Yani, hayır efendim.”
Onu gönderdikten sonra defin belgesini dolduruyorum.

Ama yatağa gitmeden önce bir fener alıp meydanı geçiyor ve arka sokaklardan dolanarak tahıl ambarına varıyorum. Kulübenin kapısında yeni bir muhafız, batta.niyesine sarınmış uyuyan başka bir genç var. Ben yakla.şırken bir cırcırböceği ötmeyi kesiyor. Sürgü sesi muhafızı uyandırmıyor. Kulübeye feneri kaldırarak girerken bu kutsal ya da uğursuz yere, eğer arada bir fark varsa, devlet sırlarının gizlendiği bu yere izinsiz girdiğimi fark ediyorum.

Çocuk bir köşede, saman bir yatakta canlı, sapasağlam bir halde yatıyor. Uyuyor gibi görünse de yatış pozisyonundaki gerginlik onu ele veriyor. Elleri önden bağ.lanmış. Diğer köşede uzun beyaz bir bohça duruyor.
Muhafızı uyandırıyorum. “Cesedi burada bırakmanı kim söyledi? Kim onu kefene sardırdı?”
Sesimdeki öfkeyi işitiyor. “Diğer Ekselans’la gelen adam, efendim. Nöbete geldiğimde buradaydı. Çocuğa, ‘Dedenle uyu, onu sıcak tut,’ dediğini işittim. Çocuğu da cesetle birlikte kefene sokacakmış gibi davrandı, ama bunu yapmadı.”
Çocuk hâlâ gergin, gözlerini sımsıkı kapamış halde uyurken cesedi dışarı taşıyoruz. Avluda, muhafız feneri tutarken bıçağımın ucuyla dikiş yerini bulup kefeni yırtıyor ve ihtiyarın başını açıyorum.

Gri sakalında kurumuş kan var. Dudakları ezilmiş ve büzülmüş, dişleri kırılmış. Gözlerinin biri yukarı dönmüş, diğer göz çukuruysa kanlı bir delik. “Kapat şunu,” diyorum. Muhafız kefeni örtüyor. Tekrar açılıyor. “Kafasını duvara vurduğunu söylüyorlar. Ne düşünüyorsun?” Ba.na bezgin bezgin bakıyor. “Biraz sicim bulup şunu dik.”

Feneri çocuğun üstüne tutuyorum. Kıpırdamamış; ama yanağına dokunmak için eğildiğimde geri çekiliyor ve titremeler bedeninde uzun dalgalar halinde bir aşağı bir yukarı geziniyor. “Dinle beni evlat,” diyorum, “sana zarar vermeyeceğim.” Sırtüstü dönüp bağlı ellerini yüzünün önüne getiriyor. Elleri şişkin ve mor. Bağları çöz.meye çalışıyorum. Bu çocuğa ilişkin tüm eylemlerim sa.karca. “Dinle: Subaya gerçeği söylemelisin. Senden duymak istediği tek şey bu – gerçek. Gerçeği söylediğinden emin olunca sana zarar vermeyecek. Ama ona bildiğin her şeyi anlatmalısın. Sana sorduğu her soruya doğru cevap vermelisin. Acı çekiyorsan cesaretini yitirme,” düğü-mü çekiştirerek en sonunda ipi gevşetmeyi başardım. “Ellerini kan dolaşımı başlayana dek birbirine sürt.” Elleri benimkilerin arasına alıp ovuşturuyorum. Parmaklarını acıyla oynatıyor. Babasının öfke nöbetleri arasında çocuğunu yatıştırmaya çalışan bir anneden fazlası olduğu.mu söyleyemem. Bir sorgucunun iki maske takabildiği, iki sesle konuşabildiği gözümden kaçmadı, biri sert, diğeri baştan çıkarıcı.

“Bu akşam yemek yedi mi?” diye soruyorum muhafıza.
“Bilmiyorum.”
“Yemek yedin mi?” diye soruyorum çocuğa. Başını sallıyor. Kalbime keder çöküyor. Bu işe karışmayı hiç is.temedim. Sonu nereye varacak bilmiyorum. Muhafıza dönüyorum. “Şimdi gidiyorum, ama yapmanı istediğim üç şey var. Birincisi, çocuğun elleri daha iyi duruma geldiğinde onları tekrar bağlamanı istiyorum, ama fazla sık.ma ki şişmesinler. İkincisi cesedi avluda, şimdi durduğu yerde bırakmanı istiyorum. Onu tekrar içeri taşıma. Sabah erkenden bir defin grubu gönderip onu aldıracağım; cesedi onlara teslim edeceksin. Soru soran olursa emri benim verdiğimi söylersin. Üçüncüsü, şimdi kulübenin kapısını kilitleyip benimle gelmeni istiyorum. Sana mut.faktan çocuğa götürmen için yiyecek vereceğim. Gel.”

Bu işe karışmayı istemedim. Ben bir taşra sulh hâkimiyim, İmparatorluk’un emrindeki sorumlu bir memurum, günlerimi bu uyuşuk sınır bölgesinde emekliliğimi bekleyerek geçiriyorum. Kilise paralarını ve vergileri topluyor, komünal toprakları idare ediyor, garnizonun ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlıyor, buradaki tek subay çeşidi olan genç subayları denetliyor, ticareti kontrol edi.yor, haftada iki kez askerî mahkemeye başkanlık ediyorum. Geri kalan zamanımda güneşin doğup batışını izli.yor, yiyip içiyor ve uyuyorum, halimden şikâyetim yok. Öldüğümde İmparatorluk gazetesinde benden küçük harflerle, üç satırda bahsedileceğini umuyorum. Sakin zamanlarda sakince yaşamaktan fazlasını istemedim.

Ama geçen yıl başkentten barbarlar arasında huzursuzluk başladığı haberi geldi. Güvenli yollarda yolculuk eden tacirler saldırıya uğramış ve soyulmuşlardı. Büyük.baş hayvan hırsızlığı hem boyut hem de cüretkârlık açısından artış göstermişti. Bir grup nüfus sayım memuru ortadan kaybolmuş ve cesetleri üstünkörü kazılmış me.zarlarda bulunmuştu. Bir taşra valisine denetleme turu sırasında ateş edilmişti. Sınır devriyeleriyle çatışmalar yaşanmıştı. Söylentilere göre barbar kabileler silahlanı.yordu; İmparatorluk önlemler almalıydı, çünkü savaş çıkacağı kesindi.

Ben şahsen bu huzursuzluklara ilişkin bir belirti görmedim. Kişisel gözlemlerime dayanarak her kuşakta mutlaka barbarlar konusunda isterik bir dönemin yaşandığını söyleyebilirim. Sınır bölgesinde yaşayıp da yağız bir barbar elinin yatağın altından çıkıp ayak bileğini kavradığını düşlemeyen bir kadın, kafasında barbarların gelip evinde içki âlemi yaptığını, tabakları kırıp perdeleri ateşe verdiğini, kızlarının ırzına geçtiğini canlandırıp korkmayan bir erkek yoktur. Bu düşler aşırı rahatlığın sonucu. Bana bir barbar ordusu gösterin, inanayım.

Başkentte kuzeydeki ve batıdaki barbar kabilelerin en sonunda birleşmekte olduğundan endişeleniliyordu: Sınırı turlamak üzere generaller gönderildi. Bazı garnizonlar güçlendirildi. İsteyen tacirlere eşlikçi askerler verildi. Ve Sivil Savunma’nın Üçüncü Bürosu’nun memurları ilk kez sınıra gönderildi, devletin muhafızları, is.yanların daha az bilinen hareketleri konusunda uzmanlaşmış kişiler, gerçeğe gönül vermiş insanlar, sorgulama doktorları. Yani anlaşılan rahat yıllarım sona eriyor, oysa arada sırada sağdan soldan gelen dirsekler sayılmazsa dünyanın yolundan sapmadan ilerlediğini bilerek dingin bir gönülle uyuyabilirdim. Oysa o iki absürd tutsağı Al.bay’a teslim edip, “İşte Albay, uzman sizsiniz, bakalım onlardan neler öğreneceksiniz!” diyerek birkaç günlüğüne bir av gezisine çıksaydım, ki bunu yapmalıydım, belki nehrin yukarısına gitseydim ve geri döndüğümde raporunu okumadan ya da ilgisizce şöyle bir göz attık-tan sonra, soruşturmalar sözcüğünün altında, bir taşın altındaki banshee* gibi, yatmakta olan anlamı kurcala.madan imzalasaydım – akıllıca olanı yapsaydım, belki şimdi avlanmaya ve atmaca yetiştirmeye ve sakin cinsel hayatımı sürdürmeye geri dönebilir ve provokasyonların durmasını, sınır boyundaki kargaşanın dinmesini bekleyebilirdim. Ama ne yazık ki atıma atlayıp gitmedim: Bir süre tahıl ambarının yanındaki, aletlerin koyulduğu kulübeden gelen seslere kulaklarımı tıkadım, sonra da gece elime bir fener alarak olup biteni kendi gözlerimle görmeye gittim.

* * *

Dünya göz alabildiğine karla kaplı. Kar, sanki güneş dağılıp sise, auraya dönüşmüşçesine her tarafa yayılan bir ışık saçan gökyüzünden yağıyor. Rüyamda kışla kapısından, çıplak bayrak direğinin yanından geçiyorum.

* İrlanda’da Kelt geleneğinde, çığlıkları o evden ölü çıkacağına işaret sayılan peri. (Ç.N.)

Yayım tarihi
  • Kitap AdıBarbarları Beklerken
  • Sayfa Sayısı216
  • YazarJ.M. Coetzee
  • ÇevirmenDost Körpe
  • ISBN9789750705991
  • Boyutlar, Kapak, Karton Kapak
  • YayıneviCan Yayınları / 2006

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

Bere Kafalar'ın Macelarını Kaçırmayın!

Çocuklar için şiddet, argo, küfür ve zararlı içerik barındırmayan eğlenceli videolar yapmaya söz verdik.



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur