Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Çocukluğun orada duruyordu, bir kapı aralığında; kapıya yazıyordun harfleri istekle. Birisi, yüzü olmayan bir şekil, fener tutuyordu sana… Öğretiyordu.

“Hadi öğren öğreneceklerini… Kolay değildir hayat denilen bu kitabı okumak. Satır satır, harf harf… Her harf iç kanatır! Hadi yüklen, taşı bakalım harfleri, satırları…

– ● –

Sevinç Çokum. Türk öyküsünün açık penceresi. Bazen nazlı bir tül. Bazen rüzgârda çarpılmış ses. Satır satır, harf harf yüklü. Türkçe, yaratıcı bir taştır onda. Tam anlamıyla taştır… İnsana tam göz hizasından bakarken akan hayattır gördüğü. İnsanın eksik omzu…

Kendisiyle birlikte öykü de yeniden yazıldı.

***

İÇİNDEKİLER

Buluşma 1
Narçiçeği Nasıl Kokar? 16 Akşama Balık Var 29
Sazlık Ürperiyordu 44
Al Çiçeğin Moru 56
Ufak Tefek Bir Adam 69
Firak 83
Dünyanın Gurbet Hali 95 Kamaşma 107
Yağmur Öncesi Soluksuzluğu 118
Sıcak Yürek 129
İnce Teller 144
Sütanne 155
Yaşamak Bir Şiirdi Belki 165

BULUŞMA

(Hayatı Yeniden Kurmak)

Necdet Bey’le Neriman Hanım’ın buluşmaları Ataköy Beşinci Kısım’da gerçekleşti. Aslında birbirlerini tanımıyorlardı ama, öldükleri için aynı cami avlusunun musalla taşlarında yatarlarken tanışmış oldular. Kurşunîde karar kılmış bir mart günüydü. Dünyanın hep böyle kalacağını anlatan, boğum boğum boğan bir gün. Cemaatin kalabalık olmayacağını düşünerek böylesi ayazlı bir günde ölmeyi hiç istemeyen Neriman’ın korktuğu başına gelmişti. Oysa hep bahar, yaz aylarında öleceğini aklından geçirir, hatta öyle olacağına inanırdı. Hava lâtif olmalı, hafiften hafiften gül kokusu taşımalıydı rüzgâr. Düşüncelerini ablasına açtığında Keriman Hanım,

“O aylarda da çoğu İnsan yazlıklara gider. Asıl o zaman gelemeyenler olur. Ama dur bakalım, senden önce ben varım,” demişti.

Ne var ki, Keriman’dan önce Neriman’dı giden.

Haberi telefonla ya da gazete ilânından öğrenen öğrencilerinden gelenler vardı; Ayla Kocamaz, Tomris Pirinççi, Şebnem Gökağaç, Arif Keçecioğlu, Vedat Koşar, soyadını hatırlayamadığı Neslihan… Daha ne olsun? Fakat Ebru? En çalışkan öğrencisi… O yok mu?

Gazetedeki fotoğrafı da gelişigüzel seçivermişler çekmeceden. Ellerinin altına hemen ne gelirse… Renkli resmin, gazete sayfasında siyah beyaza dönüşmüşü, somurtuk, yaşlı, ışığı çoktan sönmüş… Annesinin kılıf içinde son vesikalık fotoğraflarına baktığında nasıl ölümü hatırlıyorsa, kendininkiler de aynı burukluğu duyurmuştu ona.

“Demek ki şimdi ben ölsem, son fotoğrafım bu olacak..” demişti kendi kendine. Keşke bundan üç yıl önce Foto Mansur’a çektirdiklerinden seçseydiler. Ablası yarı görür yarı görmez gözleriyle bunu bulabilmiş, yoksa yeğeni Handan mı seçti?

Neyse ki büyütüp çerçeveleterek duvara astığı Foto Mansur’unkini buraya getirmişler; tabutun önünde duruyor. Avluya giren üzgün, üzerine su dökülmüş suluboya resimleri gibi yarı silik tanıdıkların gözüne hemen çarpıyor. Neriman bu resimle ölüm haberini yeni almışçasına irkildiklerini, bazılarının gözlerinin yaşardığını fark edebiliyor. Yakalara taktıkları da aynısı. Sonunda ne yapılır ki o resimler? Topluiğnesiyle birlikte saklanır mı, çöpe mi atılır, sobaya mı? Kimse böyle bir günün acısını, tortu ve gözyaşı izlerini taşıyan yaka resimlerini saklamak istemez. Bu resim de genç zamanlarına ait değil, ama bir sıcaklık taşıyor, yüzünün derli toplu korunmuşluğundan seçilen.

Aşınmamış, onu çökertmemiş, ona yük olmamış bir evliliği vardı. Burada duralım. Lütfü Bey’in genç yaşta ölümü belki. Evlilik yıpranması ayrı bir haldir. Üstelik aşkı tazeydi daha. Çünkü başlarındaki koşturmalar sürüyordu, hevesler…

Lütfü Bey doçentliğe hazırlanırken Neriman’ın devlet okulunda, yoğun kış karanlıkları içindeki derslerine de sızıyordu o yaşama iştihası. Akşama ne yenecek telâşı mı? Her şey! Hafta sonu çamaşırları, bir iki dostun gelişi, annesinin yahut Keriman Abla’sının işlere el atışları, katıldıkları arkadaş davetleri… Güzeldi o koşturmalar… Bütün o yorgunluklardan sonra denizi gören balkonda Lütfü’yle konuşulacak birikmiş sözler için akşam çayına oturmaları, işte o bir mükâfat gibiydi ikisi için. Giderek sönen renkler, ötede deniz, yol kalabalığının iskeleye doğru akışı, denizin grilerden pembelerden geçip lâciverde kavuşması, ışıkların sularda birbirleriyle oyunları…

Bu, Arif Keçecioğlu… Çok güzel kompozisyon yazardı. “Biraz daha dünyanı geliştirsen Arif? Oduna kömüre amcanız yardım ederdi, biliyorum. Babanız esnaftan biri, kesekâğıtçı. Kâğıtçının oğlu Arif. Gece idare lambasında babanın kesekâğıdı yapacağı gazeteleri okurmuşsun. Renkli ve kalın Amerikan mecmualarını, onları kimler alırdı? Hangi seçkin apartmanlardan, sayfiye köşklerinden gelirdi? Ben de karıştırırdım bir zamanlar. Ne güzel manzaralar, üstü açık otomobiller, kısa saçlı sarışın kadınlar görürdün o sayfalarda değil mi? Izgarada et pişiren adamlar, kot pantolonlar, beyaz ekmekler, çatıları üçgen, tahta kaplı evler, kanadyenli avcılar, şelâleler…

Aranızda mühendis çocukları, subay çocukları vardı. Tarih öğretmeninin kızı Ebru, Beylerbeyi’nde bahçeli bir evde otururdu. O bahçede çay içmiştik birkaç öğretmen arkadaşım daha; Ebru’nun annesi pastalar, kurabiyeler yapmıştı o gün için. İçerden vanilya, kakao kokuları sızıyordu bahçeye. Bir fıskiye vardı bahçede, manolya ağacı. Ebru’nun insan adı olarak ilk duyulduğu seneler… Kelimenin anlamını ne güzel izah etmişti öğrencim… Ebr’den doğduğunu. Bulut demekti ebr. Size öğretmiştim. Ebr-i Nisan… Zaten en çalışkan öğrencilerimdendi, aydın bir aileden geliyordu.

Arlf’in çalışkanlığını öve öve bitirememişti hocalar. Ben yeni gelmiştim, başarılı çocukların adlarını not alıyordum. Tanımak istiyordum onları. Düşüncelerini öğrenmek, konuşma yeteneklerini ölçmek… Ebru, Tomris, Arif… İçeriye girdim. Her zamanki sıkı topuzum, makyajsız yüzümle. Sonbahara yaraşır kahverengi tayyörüm, mokasen ayakkabılarımla… Devlet okulunun üstü yazılı, çizili, kalpli, tahta sıralarından doğruldular.

‘Günaydın! Oturun çocuklar… Ben yeni öğretmeniniz Neriman.’

Bunları, ciddi ve gergin bir yüzle söylemiştim. Öğretmenler odasında çok gülüyordum, fakat sınıflarımda gülmezdim. Bugün öldüğüme inanasım gelmiyor. Yanımdaki kişinin veya insanoğlunun diyelim, adı Necdet’miş, tanıştık. Neden öldüğünü sordum, cevabı çok garipti.

‘Affedersiniz, neden öldünüz Necdet Bey?’

‘Söylesem belki komiğinize veya tuhafınıza gidecek. Şundan efendim.. pişmanlıktan…’

‘Pişmanlık mı?’

‘Evet.’

Resmini koymamışlar, nasıl biriydi bilemiyorum. Neye pişmandı, niçin pişmandı, sormalıyım bunu. Çünkü ben hiç pişman olmadım.

Olmamıştım. Arifin kompozisyonu hiç fena değil. Fakat Ebru’nunkinde daha güçlü fikirler var. Lütfü ara sıra okuttururdu bana.

‘Lütfü! Bak Ebru neler yazmış… Okumak istiyorum sana…’ Ablam çay tepsisini hemen aceleyle yanımıza getiriyor, dinlemek istiyor belli, iki kaşı arasında bir çizgi, koltuğa ilişiyor. Lütfü, soba yanında ellerini oğuştura oğuştura ısıtıyor. Ayakta duruyor.

‘Oku hadi!’

Okuyorum. Lütfü, her ikisinde de biraz özenti kokusu alıyor. Ebru’nunki Ataç gibi olmuştur ona göre. Devrik cümleler, Öztürkçe sözcükler… Ardından Arlf’inkini eleştiriyor, biraz daha uzun ve ağırlıklı cümleler kullanmalı. Ablam ikincisini beğeniyor yani Arif’inkini. Onu daha hissî buluyor; hissîliğin o kadar önemli olmadığını söylüyorum. Necdet Bey siz de edebiyatı sever miydiniz?”

Necdet Bey eczacıydı. Bütün hayatı ilâçlarla çevriliydi, bütün hayatı bir dükkânın içersine sığmıştı. Annesi istemişti bu mesleği seçmesini. Zaten hep annesinin istek ve buyruklarıyla çizmişti yolunu. Evleneceği kızı da annesi seçmişti. Üniversitede okuyordu, evlenince bırakmıştı. Herkes ne yapıyorsa onlar da onları yaparak yılları devirdiler. Eşe dosta gidip geldiler, ara sıra lokanta ve gazinolara… El çırptılar bol bol. Eş dost, doğum, düğün, bayram ziyaretleri, alınacak hediyeler, verilecek sözler, girilecek sınavlar, annelerin kurabiyelerini, aşurelerini, mantılarını anarak eskiyi yad etmeler, kabir ziyaretleri, “Hepiniz iyi misiniz? Sağlığınıza duacıyız, ilk fırsatta geleceğiz, bizleri merak etmeyin. Yanaklarınızdan öper, o da ellerinizden öper. Çok çok tebrik ediyorum…”

Sonra pikniklere gidiyorlardı; arabada mutlaka un, oklava ve yuvarlak kona oluyordu; nerde bir yeşillik veya dere kenarı bulsalar, çöküyorlardı oraya. Haydi bakalım gözleme aç, tüpü yak, sacı yağla, çayı demle… Böyle böyle göbeklendiler. Un, kona ve oklava her zaman yanlarında oldu. Çay teşkilatı da…

Hiç yanlış yapmadığını sanarak geride bırakılan doğrular kümbeti bir yaşanmışlık çıkını. Deşse neler çıkacaktı içinden, tıkanmış bir boru gibi… Çünkü doğruları öğretmişlerdi Necdet’e ve o, onların doğru dediklerini tek tek kabullenmişti. Annesinin “Zengin oluruz, itibarımız artar!” diye adeta ite kaka seçtirdiği eczacılık mesleği de külfeti, sıkıntısı çekilmez bir iş haline gelmişti.

“İnanır mısınız Neriman Hanım, bir gün yaşça benden büyük biri hata yapılmadan hayatın öğrenilemeyeceğini söylemişti. Ne kadar doğruymuş, ben bunca hatadan sonra öğrendim ama biraz geç oldu tabii. Olmam gereken yerde değildim, evleneceğim kadın bu değildi. Aslında hayatımı değiştirme fırsatım da yoktu artık. Nerede huzur duyuyorsam oraya koşabilirdim, çılgınlıklara karışabilirdim, araba yarışçısı, dağcı, ip cambazı, gezgin, fotoğraf ustası olabilirdim. Kendisi için şiir yazabileceğim bir kıza âşık olabilirdim. Acaba anlatabiliyor muyum? Yoksa sizin kurallarınız beni anlamanıza engel mi oluyor?”

Lütfü’nün omuzlarından paltosunu alırdı; tahinî deve tüyü, belden kuşaklı, üzerinde hafif yağmur kokusu hâlâ duruyor, yağmurun kokusu olur mu? Oluyordu işte. Belki ağaçlardan doğru süzülüp gelen yağmurların taşıdığı, havaya yaydığı defne, çam, zeytin, kekik, kozalak, meşe palamudu, adaçayı kokusu. Belki duman, is, tütün, kebap… Sonbaharın başlarıydı. Çınarlar yarı yarıya yaprak dökmüş. Beyazıt’tan gelirdi Lütfü; ıslak güvercinler arasından, üniversite ve ev arasında kilometrelerce düşünce. Ekle dur birbirine. Neriman, hep onu sevdi ve hep onunla yaşlandı, o genç ölse de. Belki genç öldüğü için taze kaldı bu bağ. Saklı tohumlar gibi, içinde can taşıyanlarından. Evlenmedi bir daha ve sevmedi ikinci kez. Küçük eğilimler, ilgiler olsa da onları tutuşmuş bir iki çalı benzeri ayağıyla söndürdü. Anlatmadıkları neydi, bilen var mıydı? Hayır. Annesi, Keriman Abla ve sırdaşı olanlar da bilmezdi.

Küçük balkon güzeldi. Uzunlak çiçekliklere sakız sardunyası dikmişlerdi. Küçük bir yaz bahçesi gibi. Lütfü’nün  profesörlüğü gerçekleştiğinde, çevreleri genişleyecekti tabii. Daha geniş bir eve taşınabilirlerdi o zaman. Belki üniversiteye biraz daha yakın… Sonra bir yazlık… Devremülkler ortaya atılmamıştı henüz.

“Necdet Bey… Resminizi göremedim yakalarda. Nasıl biri olduğunuzu bilmiyorum görünüş olarak. Bilsem de Önemi yok, nasıl olsa değişeceksiniz, değişeceğiz. Bedenimizden geriye birkaç kemik parçası.. söylemeye bile dilim varmıyor. Biliyor musunuz? Hastalığımı öğrendiğimde, önce içimde bir kargaşa, bir isyan vardı. Sonra bu gerçeği de öteki kurallarım gibi benimsedim, hatta bağrıma bastım. Evet, bu olacaktı dedim. Sonunda olacaktı. Nasılını bilmiyordum tabii, budur hepimizin içindeki asıl korku. Nasıl olacak?

Ben zaten nahif bir insandım.. kilo alamadım hayatım boyunca. Demek öteden beri beni eriten bir şey varmış içimde. Yan gelip ben de o sizin dediğiniz gözlemelerden açıp, keyfim keyif deseydim, belki böyle kuru bir çiçeğe dönmezdim. Hastalığım ileri dereceye geldiğinde artık çarşafa yapışmaya başladım. Ablam öyle söylüyor; çarşaftan ayırt edilemiyormuşum ve dudaklarımı ıslatıyordu bir ıslak pamukla. Çünkü doğrulup su içecek mecalim yoktu. Zaten serumlar takılıydı, suya ne hacet? Fakat ablam o eski usulleri bırakmadı ve küçük bir civcivi yeniden yaşama döndürmek için nasıl gagasına bir iki yudumluk su damlatmaya çalışırsak, onun gibi benimle eğleşti; hatta iyileşiyor diye bir avuntu buldu kendisine. Telefonuyla konuşurken duyuyordum. Ama kendim büyük bir kilise gibi yani katedral gibi sessizdim. Nereden çıktı şimdi bu benzetme bilemiyorum. Berlin’deki o tarihî kiliseyi hatırlıyorum, bir adam orgla ilâhîler çalıyordu hani. Nasıl büyüleyiciydi.

Ebru neden gelmedi acaba? Ben mi seçemedim kalabalığın arasında? Gelirdi. Siz Büyükçekmece’ye gidecekmişsiniz, öyle mi Necdet Bey? O mezarlığı bilirim, havadar bir alanda. Sizinle burada tanıştık ancak tez ayrılacağız. Ben de Zincirlikuyu’ya…” Eşim Lütfü orada çünkü. Asri Mezarlık derlerdi hani. Şimdi denmiyor galiba. Ablamın fikrine göre, demokrasiyle bagdaşmıyormuş asrîlik filan. Demokrasi de kendi üst insanlarını yetiştiriyor adları asrî olmasa da…

Çok yıl oldu ve ne çok bekledi Lütfü. Haberini aldığımda kendimi kaybetmiştim, ondan sonra sık sık bayılıyordum. Kırk mevlidinde de camide bayıldım. Evde yatıyordum sürekli. Kan portakalı sıkıyorlardı, hadi kızım iç şunu. Arif’in babası da gelmişti cenazeye, başsağlığı dilemek için yanıma uğradı. Kesekâğıtçı, dükkânı kapatıp gelmiş. Tanırmış Lütfü’yü; ne de olsa adamcağız semtin esnafı, Lütfü de çok saygı görürdü esnaftan. Selamlaşmalar, hatır sormalar…

Arif, saygılı bir çocukmuş, önce anlayamamıştım. Başarılı talebelerin adlarını almıştım ya, derse girdiğimde tek tek müzâkereye kaldırdım, hem de tanımış olacaktım. Biz öğretmenler odasında onları o kadar çok anlatır ve konuşurduk ki, kendi sorunlarımıza sıra gelmezdi. Arif için çalışkan demişlerdi. Coğrafya öğretmeni ‘Hangi Arif?’ diye soruverince, matematikçi ‘Kesekâğıtçının oğlu..’ dedi. Baktım methettikleri Arif benim adını okumam üzerine, laubali bir tavır içinde, sıradan yarı kalkmış, yarı kalkmamış çevresine gülerek bakıyor. Öğretmenin karşısında dik duracaksın. Bu hali üzerine biraz gerildim.

‘Önce öğretmenin karşısında nasıl durulacağını öğrenin, çalışkanlık sonra gelir… Size söylüyorum, başka yerlere bakınmayın, evet siz Arif Keçecioğlu!’ dedim.

Sonradan bir düğünde karşılaştık, aradan on beş yıl geçmişti… Geldi, elimi sıktı, çünkü ben el öpülmesinden hoşlanmazdım, bilirlerdi.

‘Hocam,’ dedi. ‘Bana böyle böyle söylemiştiniz… Hiç unutmadım. Aslında duruşum öyleydi, dik duramazdım; çekingenliğimden olsa gerek. Güvensizdim biraz, eziktim.. anlatabiliyor muyum?’

Yayım tarihi

“Al Çiçeğin Moru” için bir cevap

  1. VVVVVVVVVVVVVVVVVVAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAYYYYYYYYYYYYYYYYYYYYYYYY ÇÇÇÇÇÇÇÇÇÇÇÇÇÇÇÇÇÇÇOOOOOOOOOOOOOOOOOOOKKKKKKKKKKKK SSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜPPPŞEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEERTRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRR SSSSSSSSSSSSSSSSAAAAAAAAAAAAAAAAAAĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞ OOOOOOOOOOLLLLUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUNNNNNNNN……………,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,*********************——-

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıAl Çiçeğin Moru
  • Sayfa Sayısı175
  • YazarSevinç Çokum
  • ISBN9786054322398
  • Boyutlar, Kapak13,5x19,5, Karton Kapak
  • YayıneviKapı Yayınları / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur