Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Ölü Kızlar
Ölü Kızlar

Ölü Kızlar

Selva Almada

Belki de senin görevin budur: Kızların kemiklerini toplamak, bir araya getirmek, onlara ses vermek ve sonra da nereye gitmeleri gerekiyorsa oraya doğru özgürce koşmalarına…

Belki de senin görevin budur: Kızların kemiklerini toplamak, bir araya getirmek, onlara ses vermek ve sonra da nereye gitmeleri gerekiyorsa oraya doğru özgürce koşmalarına izin vermek.

Uluslararası üne sahip Bir Nehir Değil kitabıyla öne çıkan Selva Almada hem önemli bir feminist aktivist hem de çağdaş Latin Amerika edebiyatının en önemli yazarlarından biri. Carson McCullers, William Faulkner, Flannery O’Connor gibi isimlerle karşılaştırılan Almada, Truman Capote’nin Soğukkanlılıkla ya da John Hersey’nin Hiroshima isimli kitaplarının geleneğini sürdüren, onlar gibi farklı türleri, farklı teknikleri birlikte kullandığı bu çarpıcı eserde günümüzün en önemli sorununu, cinsel şiddeti ele alıyor.

Sıcağı ve tozu dumanı, sırları ve çıkar çatışmalarıyla Arjantin’in taşra bölgelerini yakından tanıyan Almada, Ölü Kızlar’da 1980’lerin başında, ülkece demokrasiye dönüşün kutlandığı günlerde öldürülen üç genç kadının hikâyelerinin peşine takılıyor. Andrea Danne, María Luisa Quevedo, Sarita Mundín… Feci şekilde katledilen bu üç kadının ardından ne cinayet failleri cezalandırılmış ne de adaletin sağlanması için adımlar atılmış.

Hem araştırmacı yazar hem de usta bir romancı olarak yaşananların izini süren Almada, kadınların günlük hayatta yaşadığı korkuları, dehşet hissini; her an erkek şiddeti tehlikesi altında olmanın, gözetlenmenin, kontrol edilmenin yarattığı ruh durumlarını da çarpıcı bir açıklıkla gözler önüne seriyor.

“Flannery O’Connor ve Juan Rulfo gibi Almada’nın kısa, öz ve tekinsiz yazını da kırsal hayata yönelik kavrayış, yalnızlık, ayartı ve inançla dolu.”
BBC Culture

**

o kadın neden bağırıyor?
kolaysa bil
bak ne güzel çiçekler
neden bağırıyor?
sümbüller papatyalar
neden?
neden ne?
o kadın neden bağırıyor?

Susana Thénon

**

1

Merkezde ve Entre Ríos eyaletinin doğusunda yer alan, doğup büyüdüğüm köy Villa Elisa’da 16 Kasım 1986 sabahı gökyüzü tertemizdi, tek bir bulut bile yoktu. Günlerden pazardı ve babam evin arkasında mangal yapıyordu. Henüz barbekümüz yoktu, ama yere bir metal plaka, üstüne sıcak kömür ve en yukarıya da ızgarayı koyunca idare ediliyordu. Babam yağmur yağsa bile mangalı iptal etmezdi: etin ve kömürlerin üstünü kapatan bir metal plaka daha kullanmak yeterliydi. Izgaranın yakınında, dut ağacının dallarının arasına yerleştirilmiş pilli portatif radyo her zaman LT26 Radio Nuevo Mundo’ya ayarlı. Folklorik şarkılar çalınıyor ve saat başı kısa bir haber bülteni geçiyordu. Yaklaşık 50 kilometre uzaklıktaki, her yaz yanan ve bölgedeki bütün itfaiye istasyonlarının sirenlerini öttüren milli park El Palmar’da yangın dönemi henüz başlamamıştı. Danstan dönen gençlerin yolda yaptığı kazalar dışında, hafta sonları hemen hemen hiçbir olay olmuyordu. Sıcak yüzünden akşamüstleri futbol olmadığından, gece şampiyonası başlamıştı. O sabah erken saatte evin tavanını titreten şiddetli rüzgârla uyanmıştım. Yatakta gerinmiş ve bir anlığına yüreğimi ağzıma getiren bir şeye dokunmuştum. Şilte nemliydi ve sümüğümsü ve ılık bir şeyler bacaklarıma dokundu. Hâlâ sersemlemiş haldeydim, sahneyi aklımda birleştirmem birkaç saniye sürdü: kedim bir kez daha yatağın ayakucunda doğurmuştu. Pencereden giren şimşeklerin ışığında, onu kıvrılmış, sarı gözleriyle bana bakarken gördüm. Yine onlara dokunmamak için dizlerimi karnıma çekerek bir top haline geldim. Yandaki yatakta kız kardeşim uyuyordu. Mavi şimşekler yüzünü, yarı açık gözlerini aydınlatıyordu, hep öyle uyurdu, yaban tavşanları gibi, inip kalkan göğsü artık tamamen durmuş olan fırtına ve yağmurun uzağında. Ona bakarken ben de uyuyakaldım. Uyandığımda sadece babam kalkmıştı. Annem ve kardeşlerim hâlâ uyuyordu. Kedi ve yavruları yatakta değildi. Doğumdan geriye sadece, çarşafın bir ucundaki, kenarları koyu renkte, sarımsı bir leke kalmıştı. Avluya çıktım ve babama kedinin yine doğurduğunu ama onu ya da yavrularını bulamadığımı anlattım. Dut ağacının gölgesinde, ızgaradan uzakta ama mangalı gözleyecek kadar yakında oturuyordu. Yerde, her zaman kullandığı paslanmaz çelikten bardak duruyordu, içinde de şarap ve buz. Bardak terlemişti. Yavrularını kulübeye saklamıştır, dedi. O yöne doğru baktım ama araştırmaya kalkışmadım. Eskiden beslediğimiz deli bir köpek bir seferinde yavrularını kulübeye gömmüştü. Birinin başını kopartmıştı. Dut ağacının tepesi, yaprakların arasından süzülen altın rengi güneş ışınlarının parladığı yeşil bir gökyüzü oluşturuyordu. Birkaç hafta içinde meyveyle dolacak, sinekler vızıldayarak kümelenecek, her yere olgun dutların o ekşi ve tatlı kokusu yayılacak, kimse bir süreliğine ağacın gölgesinde oturmak istemeyecekti. Ama o sabah çok güzeldi. Sadece noel süslemeleri gibi yeşil ve parlak olan tüylü tırtıllara dikkat etmek gerekiyordu, bazen kendi ağırlıklarıyla yapraklardan düşüyor ve deriye dokundukları yerde asitli kıvılcımlarıyla yakıyorlardı. O zaman radyoda haberi verdiler. Dikkatimi vermiyordum, ama net bir şekilde duydum. O sabah erken saatte, 20 kilometre uzaklıktaki bir köy olan San José’de bir genç kızı yatağında, uyurken öldürmüşlerdi. Babam ve ben sessiz kaldık. Durduğum yerde, sandalyesinden kalktığını, kömürleri demir bir çubukla yerleştirdiğini, düzelttiğini, daha büyük olanları vurarak kırdığını gördüm, yüzü ateşin sıcağından damlacıklarla kaplanmıştı, yeni yerleştirilen et yumuşak bir şekilde cızırdıyordu. Bir komşu geçerken ona seslendi. Babam başını çevirdi, hâlâ ızgaraya doğru eğilmiş haldeydi ve boştaki elini kaldırdı. Geliyorum, diye bağırdı. Ve kendisi geri dönene kadar ızgarayı sıcak tutacaklarını hesaplayıp sadece birkaç tane bırakarak, aynı demir çubukla kömür yatağını dağıtmaya başladı, plakanın bir ucuna, ñandubay ağacından kütüklerin yandığı yere doğru itti. Geliyorum, birkaç kadeh içmek için köşedeki bara kadar gitmek demekti. Çimenlerin üzerinde bir kenara atılmış duran sandaletleri giydi ve bu sırada dut ağacının bir dalında asılı olan gömleğini alıp üstüne geçirdi. Sönmeye başladığını görürsen birkaç kömür daha yaklaştır, ben geliyorum, dedi ve dondurmacının geçtiğini gören çocuklar gibi hızla sandaletlerini şıpırdatarak sokağa çıktı. Sandalyesine oturdum, bıraktığı bardağı elime aldım. Metal buz gibiydi. Bir buz parçası şarabın posasında yüzüyordu. İki elimle yakaladım ve emmeye başladım. Başta hafif bir alkol tadı vardı ama hemen sonra sadece su kaldı. İyice küçülünce azıdişlerimin arasında çıtırdattım. Avuç içimi şortumun paçasından açıkta kalan bacağıma dayadım. Buz gibi soğuğu hissedince irkildim. Bir ölünün eli gibi, diye düşündüm. Aslında daha önce hiç ölü eline dokunmamıştım. On üç yaşımdaydım ve o sabah, ölü kızla ilgili haber gözlerimi açtı. Herhangi bir ergenin evine benzeyen evim dünyanın en güvenli yeri değildi. Evinin içinde seni öldürebilirlerdi. Dehşet seninle aynı çatının altında var olabilirdi. Bunu izleyen günlerde daha fazla detay öğrendim. Kızın adı Andrea Danne’ydi, on dokuz yaşındaydı, sarışın, açık renk gözlü, güzeldi, erkek arkadaşı vardı ve psikoloji öğretmenliği okuyordu. Onu kalbine bir bıçak saplayarak öldürmüşlerdi. Yirmi yıldan uzun bir süre Andrea yakınımda oldu. Her seferinde, bir başka ölü kadın haberiyle geri dönüyordu. Ulusal gazetelerde baş sayfaya çıkan isimler gittikçe çoğalıyordu: María Soledad Morales, Gladys Mc Donald, Elena Arreche, Adriana ve Cecilia Barreda, Liliana Tallarico, Ana Fuschini, Sandra Reitier, Carolina Aló, Natalia Melman, Fabiana Gandiaga, María Marta García Belsunce, Marela Martínez, Paulina Lebbos, Nora Dalmasso, Rosana Galliano. Her biri bana Andrea’yı ve cezasız kalan katilini düşündürüyordu. Bir yaz mevsiminde, ülkenin kuzeydoğusundaki Chaco’da birkaç gün geçirirken, yerel gazetede bir habere rastladım. Başlık şöyleydi: María Luisa Quevedo cinayetinin üzerinden yirmi beş yıl geçti. 8 Aralık 1983’te Presidencia Roque Sáenz Peña şehrinde öldürülen on beş yaşında bir kız. María Luisa birkaç gün boyunca kayıptı ve cesedi tecavüz edilmiş ve boğularak öldürülmüş olarak şehrin dışındaki boş bir arazide bulunmuştu. Hiç kimse bu cinayetten suçlu bulunmamıştı. Kısa süre sonra, 12 Mart 1988’de kaybolan ve cesedi aynı senenin 29 Aralık’ında Córdoba eyaletindeki Villa Nueva şehrinde, Tcalamochita nehrinin kıyısında bulunan yirmi yaşındaki Sarita Mundín de haber oldu. Çözülmeyen bir diğer dava. Seksenli yıllarda öldürülen üç taşralı genç kız; ülkemizde henüz kadın cinayeti teriminin bilinmediği dönemde gerçekleşen ve cezasız kalan üç ölüm. O sabah ben de, iki yıl önce öldürülmüş olan María Luisa’nın ve henüz hayatta olan ve iki yıl sonra başına geleceklerden habersiz Sarita Mundín’in adlarını bilmiyordum. Bir kadını sadece kadın olduğu için öldürebileceklerini bilmiyordum, ama zaman içinde birbiriyle ilişkilendireceğim hikâyeler dinlemiştim. Kadının ölümüne neden olmayan ama onu kadın düşmanlığı, taciz, değersizleştirme hedefine dönüştüren hikâyeler. Onları annemin ağzından duymuştum. Özellikle biri aklımda yer etmişti. Olay annem çok gençken gerçekleşmişti. Kızı tanımadığından adını da hatırlamıyordu. Ama Villa Elisa’nın yakınındaki bir köy olan La Clarita’da yaşayan bir genç kızdı. Evlenmek üzereydi ve gelinliğini köyümden bir terzi dikiyordu. Ölçüler ve iki kez de prova için annesiyle birlikte, ailenin arabasıyla gelmişti. Son provaya yalnız gelecekti, kimse onu getiremiyordu bu yüzden bir otobüse bindi. Yalnız yürümeye alışık değildi, yolunu şaşırdı ve hatırlamaya çalışırken mezarlığa giden yola girdi. Burası belirli saatlerde ıssızlaşan bir yoldu. Bir arabanın geldiğini gördüğünde, dönüp dolaşarak iyice kaybolmak yerine sormanın daha iyi olacağını düşündü. Aracın içinde dört erkek vardı ve onu kaçırdılar. Birkaç gün boyunca terk edilmişe benzeyen bir yerde çıplak, bağlanmış ve ağzı kapatılmış bir şekilde tutuldu. Onu canlı tutmaya yetecek kadar yemek ve içecek veriyorlardı. Canları her istediğinde ona tecavüz ediyorlardı. Genç kız sadece ölmeyi bekliyordu. Küçük bir pencereden tek görebildiği şey gökyüzü ve kırlık alandı. Bir gece adamların bir arabayla uzaklaştığını duydu. Cesaretini topladı, bağlarını çözmeyi ve pencereden kaçmayı başardı. İçinde yaşanılan bir eve rastlayana kadar kırlık alanda koştu. Orada ona yardım ettiler. Ne alıkoyulduğu yeri ne de onu kaçıranları bulabildi. Birkaç ay sonra erkek arkadaşıyla evlendi. Hikâyelerin bir diğeri iki ya da üç yıl önce gerçekleşmişti. Üç delikanlı bir cumartesi dansa gittiler. İçlerinden biri, Villa Elisa’nın geleneksel ailelerinden birinin kızına âşıktı. Kız onunla hem ilgileniyordu hem de ilgilenmiyordu. Delikanlı onu arıyordu, kız kendisini bulmasına izin veriyordu, ardından ortadan kayboluyordu. Bu kedi ve fare oyunu birkaç ay sürdü. Dans gecesi de diğer günlerden farklı değildi. Dans ettiler, bir kadeh içki içtiler, çene çaldılar ve kız yine onu ortada bırakıp kayboldu. Delikanlı teselli bulmak için iki arkadaşının bir süredir içki içmekte olduğu kantine gitti. Fikir onlardan çıktı. Neden kızı dansın çıkışında bekleyip dünyanın kaç bucak olduğunu göstermiyorlardı? Âşık genç arkadaşlarını duyar duymaz ayıldı. Delirmişlerdi, ne saçmalıyorlardı, en iyisi gidip uyumaktı. Süt çocuğu lafları. Ama arkadaşları ciddiydi. O gösterip de vermeyenlere hadlerini bildirmek gerekti. Onlar da erken ayrıldılar. Ve evinin yanındaki boş bir arazide kızı beklediler. Genç kız her halükârda oradan geçmek zorundaydı. Dansa bir kız arkadaşıyla gitmişti. Evleri birbirine çok yakındı. Arkadaşı evine girdi, kız hiçbir zaman hiçbir olayın gerçekleşmediği bir köyde, bütün dans gecelerinde geçtiği yoldan sakince yürümeye devam etti. Onu karanlıkta yakaladılar, dövdüler, ikisi birden, sırayla, birkaç kere içine girdiler. Ve penislerini kullanmaktan sıkıldıklarında ona bir şişeyle tecavüz etmeye devam ettiler.

2

Sabah erken saatten itibaren güneş, Quevedo ailesinin Chaco’daki Presidencia Roque Sáenz Peña şehrinin Monseñor de Carlo mahallesinde bulunan evinin çatısındaki metal plakaları ısıtıyordu. Aralık ayının ilk günleri, ülkenin o bölgesinde alışıldık olan 40 derece sıcaklıklarla geçecek Chaco yazını müjdeliyordu. Odasının uykulu havasında María Luisa gözlerini açtı ve yatakta doğruldu, kalkmaya ve Casucho ailesinin evindeki işine gitmek için dışarı çıkmaya hazırdı. Orada temizlikçi olarak çalışmaya kısa süre önce başlamıştı. Giymek için ince ama güzel kıyafetler seçti. Çalışırken güneş ve çamaşır suyu damlalarından rengi solmuş eski bir tişört ve etek giyse de sokakta bakımlı dolaşmayı seviyordu. Kısıtlı genç kız dolabından dar bir tişört ve bele dolanarak bağlanan deri bir kemerle süslenmiş ince kumaştan bir etek seçti. Yüzünü yıkadı, ne uzun ne de kısa olan düz, koyu renk saçlarını taradı. Deodorant şişesini salladı ve koltukaltlarından sonra vücudunun geri kalanına da sıktı. O parfümlü ve şekerli bulutun içinde süzülerek mutfağa gitti. Annesinin koyduğu üç ya da dört bardak mateyi içti ve ardından evden çıktı. Kısa süre önce, o sene anneler gününe denk gelen 19 Ekim’de on beş yaşını doldurmuştu. Henüz vücudu gelişmemiş, ufak tefek bir kızdı. On beş yaşındaydı, ama on iki gösteriyordu. Casucho’ların evi Sáenz Peña şehrinin merkezindeydi ve María Luisa yaklaşık yirmi binalık yolu yürüyerek alıyordu. O 8 Aralık sabahı Bakire Meryem günüydü, yarı tatildi çünkü bazı dükkânlar açıktı. Ama şehirde hayat yarı yarıya durmuştu, yani yolda çok fazla insan yoktu. Mutluydu, çünkü bu ilk işiydi. Sabah erken saatte, yedide başlıyordu ve yemekten sonra tabakları yıkayıp, akşamüstü üçte çıkıyordu. Bayram olduğu için bir süre dışarıda vakit geçirmeyi düşündüyse de annesi Ángela Cabral’a söylemedi, o da hava karardığında María Luisa’nın, ya da aile içindeki adıyla Chiqui’nin, işten dönmediğini görünce endişelenmeye başladı. Kocası ve altı çocuğunun babasından ayrıldığından beri Ángela iki kadınla ve yirmi yedi yaşındaki bekar bir erkek olan Yogui’yle birlikte yaşıyordu. Yogui evin erkeğiydi ve annesinin yardım istediği ilk kişi de o oldu. Akşamüstü çalışmadığı için Yogui birkaç arkadaşıyla birlikte bir halk havuzuna gitmişti. Bir kuzeni onu orada bulup Ángela’nın ağladığını çünkü Chiqui’nin işten sonra eve dönmediğini söyledi. Yogui’nin genç kızı aramak için gittiği ilk yer, çocukların pek anlaşamadığı Bolivyalı yeni karısıyla birlikte yaşayan baba Oscar Quevedo’nun evi oldu. Ama María Luisa oraya gitmemişti. O andan itibaren arama yoğunlaştı ve saatler geçtikçe ümitler de tükenmeye başladı. Ne tanıklar ne de polisin araştırmaları, 8 Aralık 1983 Perşembe akşamüstü saat üçte işten çıkması ile ayın 11’i Pazar sabahı cesedinin bulunması arasında kıza ne olduğunu ya da nerede olduğunu bulabildi. Sadece María Luisa’nın yeni arkadaşları Norma Romero ve Elena Taborda, ifadelerinde onu işten çıkarken gördüklerini, birkaç bina boyunca birlikte yürüdüklerini ama ardından ayrıldıklarını söyledi. 11 Aralık sabahı Primera karakolunun telefonu çaldığında, polis arama çalışmalarına daha yeni başlamıştı. Telefonun diğer ucundaki kişi, şehrin dış mahallesinde 51 ve 28 numaralı sokaklar arasındaki boş bir arazide bir ceset olduğunu haber veriyordu. Şimdi boş olan o bölgeden bir zamanlar tuğla yapmak için toprak çıkartılmış ve geriye, yağmur yağdığında suyla dolarak çevredekilerin baraj adını verdiği bir göl oluşturan, fazla derin olmayan büyük bir çukur kalmıştı. Kızın cesedini bu sığ sulu küçük baraja bırakmışlardı. İşe gitmek için evden çıktığı sabah üzerinde olan deri kemerle boğulmuştu. O pazar günü, 1107 kilometre uzaklıktaki Buenos Aires’te, aynı saatte, yedi yıl süren diktatörlükten sonra Arjantin’in ilk devlet başkanı olan Raúl Alfonsín’in göreve gelmesini kutlamak için düzenlenen halk şenlikleri yavaş yavaş sona eriyordu. Şenlikleri en son terk edenler, tıka basa dolu olduğundan hiç durmadan geçip giden otobüslerin duraklarında uyukluyordu.

….

Eklendi: Yayım tarihi
Ehliyet_sinav
Ehliyet_sinav

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ehliyet_sinav

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Bir Nehir Değil ~ Selva AlmadaBir Nehir Değil

    Bir Nehir Değil

    Selva Almada

    Ormanlık alanda bir nehirde, sıcak ve boğucu bir hafta sonu, ikisi orta yaşlarında biri genç üç arkadaş balığa çıkmaya karar verir. Geçmişte bu bölgede...

Ehliyet_sinav

Aynı Kategoriden

  1. Bir Nadir Kitapçının Talihsiz Serüvenleri ~ Oliver DarkshireBir Nadir Kitapçının Talihsiz Serüvenleri

    Bir Nadir Kitapçının Talihsiz Serüvenleri

    Oliver Darkshire

    Tuhaf mı tuhaf müdavimleri, şüpheli dolapları, hiçbir kilide uymayan anahtarları, zehirli kitapları, kitap bile olmayan birtakım nesneleri ve tüm bu keşmekeşin ortasındaki fazlasıyla eksantrik...

  2. Dudak Payım ~ Mehmet ErcanDudak Payım

    Dudak Payım

    Mehmet Ercan

    Ve sonra sen çıktın karşıma. ‘Allah’ın bana ‘bak sana ne yazdım’ deme şekliydin.” “Kavuşmanın bir son, kavuşamamanın ise devamlılık anlamına geldiğini bildiğimden beri aşka...

  3. Tango ~ Jorge Luis BorgesTango

    Tango

    Jorge Luis Borges

    Tango daha önce de gördüğümüz gibi milongayla başlamış, milongadan doğmuş, başlarda cesur ve mutlu bir dansmış. Sonradan tangonun takati kesilmiş ve hüzünlenmiş, hatta Ernesto Sabato’nun yakın zamanda çıkardığı bir kitapta

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur