Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Tutku bir kez alev aldı mı onu söndürmek ya da varlığını inkar etmek zordur.

Connor MacKinnon, komutanı Lord William Wentworth’ten öyle nefret etmektedir ki Wentworth’ün yeğenini bir Şavni’nin esaretinden kurtarmakla görevlendirildiğinde kızın da tıpkı dayısı gibi aşağılık biri olduğunu düşünür. Ancak karşısında gördüğü kadın cesur ve güzel fakat çevresi tehlikelerle sarılıdır. Sarah’yı kurtarmanın tek yolu ise onu kaçıran ve üzerinde kötü emelleri olan hain savaşçının ellerinden onu bir şekilde geri almaktır.

Londra’da yasaklarla büyüyen ve kendini bir anda bir trajedinin ortasında bulan Leydi Sarah sınırdaki zorlu koşullara karşı hazırlıksız yakalanmıştır ya da belki de hazırlıksız yakalandığı, Connor için hissettiği duygulardır. Ormanı geride bıraktıklarında asıl korunmaya ihtiyacı olan kişinin Connor olduğu anlaşılır. Dayısı Lord William, Connor’ın onu kurtarmak için yaptıklarını bilse hiç düşünmez onu öldürürdü.

Ne var ki tutku bir kez alev aldı mı onu söndürmek ya da varlığını inkar etmek zordur. Aşkın izlerinin savaştaki en kötü yaradan daha derin olduğunu gören Connor’ın Sarah’yı kendi yanına çekmek için krallığa karşı gelmesi gerekecektir.

***

ÖNSÖZ

28 Temmuz 1755
Albany, Hudson Nehri Kıyısı
Majesteleri’nin New York Kolonisi

“Ben kimseyi öldürmedim.” Connor MacKinnon iki ağabeyi­ne doğru baktı. Buz gibi, ağır prangalar el ve ayak bileklerine batıyordu. “Yemin ederim.”

En büyükleri Iain kaşlarını çattı. “Morgan ve ben o gece Yaşlı Cooper’ın harımdaydık ve pek çok kişi orada olduğu­muzu gördü. Fakat sen aramızdan ayrıldın ve sabaha kadar da dönmedin. Neredeydin?”

Connor, Iain’ın yüzündeki o bakıştan nefret ediyordu. Connor’ın kötü şeyler yaptığına inandığını ima eden o bakış. “Geceyi Leydi Vandall ile geçirdim.”

Yirmi dört yaşında ve Connor’dan yalnızca bir yaş büyük olan Morgan başını iki yana salladı. “Kocası öleli daha iki gün oldu.”

‘Tamam işte, ben de onu teselli etmeye gittim.”

Morgan güldü. “Çok uyanıksın.”

Connor sırıttı. “İnan bana, yanından ayrılırken çok daha iyi görünüyordu.”

Zavallı Kally o kadar yaşlı ve hasta bir adamla evlenmişti ki adamın yatakta kılını kıpırdatacak hali yoktu, bu yüzden de genç karısına ne zevk verebilmişti ne de çocuk. Bir erkeğin dokunuşlarına aç olan kadın, Connor’ın kollarında kendinden geçmişti.

Evet, Connor onunla sevişmişti – ve kadının hoş yüzünde kocaman bir tebessüm bırakmıştı.

“Seni orada gören oldu mu?”

“Hayır, dikkatli davrandım.” Connor kendini tutamayıp sı­rıttı. “Fakat Kally o gece koynundakinin kim olduğunu kolay kolay unutmayacak.”

Iain, Connor’a dik dik baktı ve kapının önünden gardiya­nın geçtiğini anlayıp ses tonunu alçaltarak sinirli bir biçim­de fısıldamaya başladı. “Bir düşün, Connor. Kadının bütün Albany’e seninle yattığını söylemesini ister miydin? Daha sonra da onun herkes tarafından iffetsiz olarak görüldüğünü ve kırbaçlandığını görmek hoşuna gider miydi?”

“Hayır.” Kendisi yüzünden kadının başına kötü bir şey gel­sin istemezdi.

Morgan, Iain’a doğru döndü. “Peki şimdi ne yapacağız?”

Connor, sinirinden küf kokulu saman balyasına bir tekme savurdu, tekmeyle birlikte ayaklarındaki zincirler şıkırdadı. “Şansımız varken özgürlüğümüz için savaşmalıydık!”

Bir düzine İngiliz askeri üzerlerine çullanıp onları tutuk­ladığında lain ve kardeşleri kasabadan çıkmak üzereydiler. Connor ve yanında da Morgan mücadele için bıçaklarını çek­mişlerdi, fakat Iain onlan durdurmuştu.

İngilizler bileklerini zincirlerken genç kardeşlerine “Or­tada böyle bariz bir hata varken pisi pisine ölmeye değmez, çocuklar,” demişti.

Kasaba halkının şüphe dolu bakışları eşliğinde Albany’nin caddeleri boyunca yürüyüp bir tepenin üzerine kurulu cezae­vine varmışlardı. Ayaklarına da prangalar vurulmuş ve kapalı, rutubetli bir hücreye hapsedilmişlerdi. Üstelik hala kimi öl­dürmekle suçlandıklarına dair en ufak fikirleri yoktu.

Connor, Iain’ın keskin bakışlarım Özerinde hissetti.

“Yapmamız gereken aklımızı kullanmak.” Iain zincirleri şı­kırdayan elini yukarı doğru götürdü ve parmağını şakağına koy­du. “Savaşmak, hepimizin ölmesine neden olmaktan başka bir işe yaramaz. Biz kimseyi öldürmedik. Her şey yoluna girecek.”

Connor, İngilizlerin adalet anlayışına bu kadar çabuk güven­mek konusunda lain ile hemfikir değildi. İngiliz adalet sistemi, krallığın gerçek vârisinin hakkını yiyerek tahta bir Alman ’ı çıkar­mıştı. Culloden Savaşandan sonra Yakışıklı Prens Charlie’nin kaçmasını sağlayan dedeleri, MacKinnon klanının şefi lain Og Mackinnon’ı demir parmaklıklar ardına tıkan da İngiliz adalet anlayışıydı. Ve tabii yine aynı adalet anlayışı anne ve babalarını üç oğluyla birlikte atalarından kalan, yıllar yılı yaşadıkları Skye Adası’ndan çıkmaya zorlayıp sürgüne göndermişti.

Ancak Connor, Lain’a karşı çıkamazdı. Iain kardeşleri için her daim doğru olanı yapardı, onların başını daha önce de ben­zer belalardan kurtarmıştı. Iain, babalan üç yılı aşkın bir süre önce öldüğünden beri ailenin en büyüğü, bu nedenle de haklı olarak MacKinnonlar’ın başıydı. Connor, lain’a saygı duyu­yordu – ve başarabildiği zamanlarda da itaat ediyordu.

Aradan bir saat geçti. İki saat. Ve sonra üç.

Uyuklayan Connor, gardiyanın sesiyle uyandı.

“Ayağa kalkın! Sizinle konuşmak isteyen biri var.”

Connor, ağabeylerine baktı ve yüzlerindeki ifadeden onla­rın da en az kendi kadar şaşkın olduklarını fark etti.

“Haydi, çocuklar,” dedi Iain ve ayağa kalktı. “Sıkın dişini­zi. Kısa bir süre sonra bu olup bitenlere bir son vereceğiz ve işimize bakacağız.”

Connor ayağa kalktı ve ağabeylerini takip etti, el ve ayak­larındaki zincirler şıkırdayarak kapıdan dışarı çıktılar. Kapının önünde, genç, peruklu bir Ingiliz subayı – üniformasına bakı­lırsa bir teğmendi – ve arkasında da süngülerini onlara doğ­rultmuş vaziyette bekleyen beş asker vardı. Teğmen, Iain’ı bir güzel süzdükten sonra bakışlarını önce Morgan’a, ardından da Connor’a çevirdi. Adeta her birinin gücünü ve yeteneklerini tartıyordu. Connor’ın bileğine sarılı MacKinnon tartanından yapılma ince şeridi gördüğünde, dudaklarını buruşturdu.

Arkasındaki askerlere dönüp “Tartanı kolundan çıkarın,” dedi.

Connor geriye doğru bir adım attı ve ellerini yukarı kal­dırmış, ona doğru yaklaşan askerleri önlemek istedi. “O kanlı ellerinizi benden uzak”

Iain’ın “Connor!” diye bağırmasıyla durdu. “Sadece bir kumaş parçası.”

Connor, ağabeyine hayretle baktı. MacKinnon klanının renklerim taşıyan tartan yalnızca bir kumaş parçası mıydı? Iain kafayı mı yemişti?

Hayır, bütün mesele Jeannie Grant’ti. Iain kadına sırıl­sıklam aşıktı ve onunla evlenmeye kararlıydı. Albany’e de Iain, annesinin evlilik yüzüğünü Jeannie’nin narin parmak­larına takarak ona evlenme teklifi edebilsin diye gelmişlerdi. Jeannie’nin babası kızının talipleri arasında en çok Iain’ı beğeniyordu, ancak lain’ın başının İngilizlerle belada olduğunu bilseydi, durum muhakkak değişirdi.

Asker, Connor’ın bileğindeki tartan şeridi tutup kopardı­ğında ve avucunun içinde buruşturup cezaevinin tozlu zeminine fırlattığında, o ağabeyinin hatırına dişlerini sıktı ve kendini güçlü durmaya zorladı.

Iain subaya döndü. “Sanının bir yanlış anlaşıl…”

“Mahkumların konuşmaları yasak.” Teğmen, Iain’a sırtını döndü. “Getirin onları.”

Connor ağabeyleriyle göz göze geldi, onların da en az ken­di kadar sinirli olduklarını fark etti. Ardından da kuvvetli bir el sırtından dürttü.

“Yürü hadi!”

Ağabeyleri ile birlikte dışarıya, tepeden aşağı nehre doğru ve oradan da meraklı kalabalığın kendilerini izlediği kasaba meydanına ilerlerken, Connor ayağındaki zincirler nedeniyle öne doğru tökezledi.

“Kahrolası İskoçlar!” diye mırıldandı biri.

Daha sonra Connor, göz ucuyla etrafina baktı ve Kally’i gördü. Bu güzel yüzlü kadının endişeyle kendisine doğru yak­laştığını görünce, gelmemesi için başı ile belli belirsiz bir ha­reket yaptı.

Şimdi olmaz, güzelim.

Kent meydanının köşesinden döndüklerinde, pencereleri uzun, büyük ve ferah bir eve vardılar. Evin geniş ön kapıları­nın önünde göndere çekilmiş İngiliz bayrağı dalgalanıyordu. Burası Connor’a tanıdık geliyordu fakat bir türlü emin ola­mıyordu. Ağabeylerinin peşinden içeri girdi ve merdivenleri çıktı. Attığı her adım içine biraz daha korku salıyordu. Masum oldukları halde, böyle bir belanın içine nasıl düşmüşlerdi?

“Biz yapmadık,” dedi. Sözcükleri sanki havada asılı kalmıştı..

Merdivenler bittiğinde, genç teğmen onları sağındaki kısa koridordan geçirip kapalı bir kapının önüne getirdi. Kapıyı çaldı.

İçeriden bitkin bir ses geldi. “Girin.”

Connor ağabeylerinin peşinden içeriye doğru itiliyor, arka­sındaki süngülü askerler tarafından da sıkıştırılıyordu. Odanın tam ortasında züppe bir İngiliz subayı oturmuş satranç oynu­yordu. Boynunda parlayan bronz bir gerdanlık ve gömleğinin yaka ve bilek kısımlarında göze çarpan ince danteller vardı. Parmak uçlarını birleştirmiş, belli ki bir sonraki hamlesini dü­şünüyordu. Connor ve ağabeylerinin içeri girdiğinin farkına bile varmadı, bütün dikkatini küçük, mermer satranç taşlarına vermişti.

İçi nefretle dolan Connor konuşmaya yeltendiyse de lain’ın bakışlarıyla onu uyardığını fark edip sustu.

Lanet olsun!

Onları odaya getiren subay saygıyla önlerinde eğildi. “Bu­radalar, efendim.”

Demek ki züppe yalnızca subay değil, aynı zamanda efen­diydi. Saygıdeğer Ekselansları sessiz olunması için parmağı­nı havaya kaldırdı ve satranç tahtasını izlemeye devam etti. Böylece Connor’a da onu izleme fırsatı doğdu. Kaşları koyu, yüz hatları erkeksiydi, çenesi temiz bir şekilde tıraş edilmişti. Fakat teni tıpkı bir kadının teni gibi beyazdı, ellerinde hiç na­sır yoktu – belli ki melun hayatı boyunca biraz olsun alın teri dökmemişti.

Connor, adamın duvarlardaki peruklu, asalet abidesi ata­larına, deri ciltli kitaplarla dolu kitaplığa ve üzerinde bir dolu tüy kalem, kristal bir mürekkep şişesi ve gümüş bir şamdan bulunan yazı masasına baktı. Bu puşt kimin nesiyse, bayağı zengindi.

Adam nihayet siyah bir piyonu aldı ve bir kare öne taşıdı.

Ayağa kalktı ve onlara doğru döndü. Boyu uzun sayılırdı, neredeyse Connor’ın boyuyla aynıydı. Ancak Connor, o ve ağabeylerinin adamı iki hamlede yere serebileceklerine emin­di. Adam soğuk bakışlı gri gözlerini ilk önce Connor’a, daha sonra da Morgan’a çevirdi. En sonunda bakışlarını Iain’da sabitledi ve gözlerini ondan ayırmadı.

“Ben Iain MacKinnon. Bunlar da benim kardeş-’’ Askerlerden birinin midesine indirdiği tüfek darbesiyle, ci­ğerlerindeki hava boşaldı ve Iain iki büklüm kaldı.

Connor ona doğru bir adım attı, yumruklarını sıktı, yüzü öfkeden kıpkırmızı’olmuştu.

Daha genç olan subay Iain’ın yüzüne karşı “Seninle konu­şulduğunda konuşacaksın!” diye bağırdı.

“Bu kadar yeter, teğmen.” Lord Hazretleri, bileğini ha­fifçe vurarak subayı oradan uzaklaştırdı ve masasına dönüp kendine biraz konyak koydu. “Hakkında pek çok şey biliyo­rum, Iain MacKinnon. Arkandaki iki adam, erkek kardeşle­rin Morgan ve Connor. New York’a çocukken geldiniz, sı­nırda büyüyüp vaktinizi barbarların arasında geçirdiniz ve bu sırada birkaç Kızılderili dili öğrendiniz. Babanız Lachlan MacKinnon üç kış önce ve anneniz Elasaid Cameron da on­dan birkaç yıl önce öldü. Dedeniz, MacKinnon klanının bar­bar lordu ve amcamın Culloden’daki zaferinden sonra Genç Veliaht’ın kaçmasına yardımcı olan Katolik bir hain, Iain Og MacKinnon’dı.”

Duydukları karşısında Connor’ın kanı dondu. Hayatta olup da Kasap Cumberland’in soyuna sopuna küfretmeyen tek bir İskoç bile yoktu. Züppe İngiliz kralının oğlu olan o pislik he­rif Culloden’daki klanları dağıtmış, daha sonra da îskoçya’nın kuzeyine geçip her yeri yakıp yıkmıştı. Prens Charlie’ye sadık olanları katletmiş, köyleri yakmış ve mahsulleri tahrip ederek hayatta kalanların açlıktan ölmelerine neden olmuştu. Adam­ları da Iain’ı daha küçücük bir çocukken vahşice öldürmeye kalkışmış, dedeleri devreye girip Iain’ın hayatına karşılık tut­sak edilmeyi kabul etmişti.

Ya karşılarındaki Lord Hazretleri, Kasap’ın yeğeniyse… Connor’ın kalbi çarpmaya başladı, göğsü sıkıştı.

Iain’ın uzaklardan gelen sesini duydu, “öyleyse sen-” Neach diolain’ gülümsedi, konyağı hâlâ elindeydi. “Ben Rockingham Markisi Robert Wentworth’ün üçüncü oğlu, Prenses Amelia Sophia’nın kocası Lord William Wentworth. Büyükbabam da – ki onun kim olduğunu pekala tahmin edi­yorsunuzdur.”

Gerçekten de bu çok açıktı.

Büyükbabası kıçıyla tahtı kirleten, beş para etmez bir Al­man beyiydi.

Her nedense – Connor nedenini idrak edememişti – küfretmemeyi başarmıştı. “Bizi neden buraya getirdiniz?”

Wentworth konyağından bir yudum aldı ve sorunun yanıtı­nı uzun bir süre düşündü. “Anladığım kadarıyla yakında cina­yet suçuyla mahkum edilip asılacaksınız.”

Connor, Morgan’a ve Iain’a baktı, yüzlerindeki büyük şaşkınlığı gördü. “Mahkum filan edilmedik, üstelik henüz mahkeme de olmadı.” Züppe onları kendi kafasında çoktan yargılayıp mahkum etmişken, Iain nasıl bu kadar sakin görü­nebiliyordu? “Bu haksız bir suçlama. Ortada bir yanlışlık var” Connor kendini daha fazla tutamadı. “Bize karşı elinizde nasıl bir delil var?”

Wentworth içkisini bir kenara bırakıp Connor’a baktı.

“Üçünüz, gece bir ara Henry Walsh ile karşılaştınız ve onu öldürdünüz – zaten dün Öğleden sonra penceremin dışında onunla boğuşmuştunuz.”

İşte bu yüzden ev tanıdık gelmişti, önceki gün kasabaya inerken önünden geçtikleri evdi bu. Yürüdükleri sırada ada­mın birinin bir kadını – becerdiği ve ücretini ödemek isteme­diği bir fahişeydi – dövdüğünü görüp olaya müdahale etmiş­ler, adamı ücreti ödemeye zorlamışlardı. Ama onlar oradan ayrılırken adam kanlı canlı duruyordu.

“Bu lanet bir yalan! Biz yapma-” Connor’ın cümlesi ka­burgalarına yediği ikinci tüfek darbesiyle yarıda kaldı ve duy­duğu acıyla ciğerlerindeki hava boşaldı, iki büklüm oldu, kar­nının yan kısmını tuttu ve nefes almaya çalıştı.

Iain söze başladı, sesi duyduğu öfke nedeniyle çok sert çı­kıyordu. “Adamların ona tekrar vururlarsa, size damarlarımda nasıl bir barbar kanı dolaştığını gösteririm.”

Wentworth rahattı. “Dövüştüğünü gördüm. Aslında senin deyiminle barbar kanın nedeniyle sana bir… anlaşma önere­ceğim.”

Duyduğu acı nedeniyle hâlâ yan tarafinı tutan Connor, bir lain’a bir Wentworth’e baktı. Aşağılık adamın ağzından güzel bir teklif çıkmayacağını çok iyi biliyordu.

“Ne tür bir anlaşma?” Iain da puşta güvenmiyordu. Connor, ağabeyinin sesindeki kuşkuyu ve tereddütü hissedebiliyordu.

“Sana ve kardeşlerine yöneltilen suçlamalarla bizzat ilgi­leneceğim. Sen de karşılığında emrim altındaki bir Komando birliğinin lideri olacaksın; Fransızlara ve Kızılderili müttefik­lerine karşı kralımız için savaşacaksınız.”

Connor, pezevengin sesini bastırmak için bağırmaya çalıştı.

Fakat Iain kahkaha attı. “Kaçığın tekisin!”

“Ya öyle miyim? Majesteleri’nin bu kıtadaki çıkarlarını…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıAşka Adanmış Bir Gün
  • Sayfa Sayısı528
  • YazarPamela Clare
  • ÇevirmenGizem Tezyürek
  • ISBN9786054629480
  • Boyutlar, Kapak14 x 21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviKoridor Yayıncılık / 2013-11

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

Bere Kafalar'ın Macelarını Kaçırmayın!

Çocuklar için şiddet, argo, küfür ve zararlı içerik barındırmayan eğlenceli videolar yapmaya söz verdik.



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur