Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Nerede bir, tutmak istediği evin önünde emlakçıyı beklerken kaldırıma oturan bir insan var, kim ne derse desin, orada, çok ama çok güzel bir insan var. Onun saçları hafiften ibibik, bacakları boyuna oranla inceden kısa. Hayatta da çok az şeyden korkarım, bar ortamına dans ederek ve o anda çalan ingilizce şarkıya yüzelli kiloluk ağzıyla gürültülü bir şekilde eşlik ederek giren teyzeden korktuğum kadar. İzmir’de gördüm, değil bardan, Alsancak’tan kaçtım. Atladım denize, Karşıyaka’dan çıktım. Bir ıslığıma bakar diye bir şey var ama gerçekten. Ben çocukken, Galataspor’da futbol oynarken Orhan diye bir golcümüz vardı. Üsküdar’da bir çocuk yurdunda kalıyordu.Yurdun kralı gibi bir şeydi. Bir ıslık çalıyordu, bin tane çocuk koşa koşa Orhan’ın yanına geliyordu. Islığı duysunlar yeter ki. Resmen ordusu vardı. Bu orduya istediği her şeyi yaptırabiliyordu. Üstelik de Orhan yaşça büyük de değildi herkesten. Ama öyle bir karizma varmış demek ki, bir ıslığına baktırıyordu. Üstelik de hayatımda gördüğüm en iyi golcüydü. Gol atmak için doğmuştu. Hayatım boyunca Orhan kadar sıradışı bir karakter daha görmedim.Ve tabii sonra imkansızlıklar, harcanan yetenek, yok olan, sırra kadem basan bir Orhan.

***

*Aslında en güzelini armut yapıyor. Her zaman için elmadan daha çok seviliyor ama asla elma gibi marka olmuyor. Şöhretin sıkıntısını elma çekerken armut seviyor seviliyor. Güzel bir hayat yaşıyor.

*Çocukken en sevdiğim şey; evimizin duvarına yatıp, öyle saatlerce güneşin keyfîni çıkarmaktı. Duvar da sıcacık oluyordu. Alttan üstten sıcaklık. Ne büyük bir keyifti. Gerçekten çok mutluydum, ve bu mutluluğumun hiç bozulmamasını istiyordum. Niye bozulsun değil mi ayrıca. Duvar var, güneş var. E ben de varım. Niye bozulsun ki? İçime doğdu ama işte sanki. Kötü bir şeyler olacaktı. Bunu hissediyordum. Bir sabah bir kalktım ki; mahallemizdeki bütün duvarlar sırası ile yıkılıyor. Bir mühendis var, elinde uyduruk bir kağıt, amcalar öyle söylüyordu çünkü, uyduruk lan bu kaat,sen bizim duvarımızı nasıl yıkarsın diyorlardı, bir de greyder var, önüne gelen duvarı lego gibi yıkıyor. Kavgalar dövüşler arasında bizim evin duvarı da öyle yıkıldı gitti gözümün önünde. Neymiş, yol genişleyecekmiş. Belki 20 küsur yıl oldu, arada uğrarım eski mahalleye, duvarlar hâlâ yıkık, yol halâ dar. Ve ben hâlâ ne zaman o eski mahalleye uğrasam, çocukluğumun en büyük eğlencesini, mutluluğumu elimden alan o mühendis mi neyse onun anasına bacısına küfür ederim.

*Eğer ayı kış uykusuna yatmasaydı, en ufak bir kar yağdığında köye inen ilk hayvan olurdu. Köye inmesini bırak, evlere girerdi.Yatak odamıza, mahremimize kadar girerdi. Arsız bir hayvan ayı. Duyuyoruz, belgesellerde izliyoruz, yazın bile başa çıkılmıyor. Bağ-bostan-kovan ne varsa zayi ediyor. Kendine çok güvenen bir hayvan. Doğa hakikaten de hangi hayvanı uykuya yatıracağım çok iyi biliyor.

* Hasanpaşa’da doksanaltı yaşında, kendi haykırıyordu çünkü, DOKSANALTI YAŞINDAYIM BEN diye,sokak kavgasına girişen dinç sinirli yaşlı gördüm.

* Geçenlerde hızlandırılmış bir düğüne katıldım. Gelinle damat salona yaklaşık iki saat geç gelince dört saadik düğün iki saate sığdırıldı ve her şey gerçekten çok hızlı gelişti. Gelinle damat dans ederken eşzamanlı olarak pasta kesilmeye başlandı. Limonatalar önden dağıtılırken Ayancık Eymeleri çalmaya başladı. Ayancık Eymeleri’yle oyuna kalkan ahali, ne olduğunu anlamadan bir anda kendilerini kolbasn yaparken buldu, sonrasında ise çok sıkışık düzen çok ciddi halaya geçildi. Hiç es vermeden ama. Bu arada ne ara çekildiği belli olmayan fotoğraflar gelmeye başladı. Çekilmişiz ama. Bayağı poz falan vermişiz. Sonra bi anons duyuldu. Takıların on dakika İçinde takılması mecburidir diye.Takılar hakikaten de on dakika içinde takıldı. Seri hareketlerle. Düğün son sürat ilerlerken yine gözüm o masaya çakıldı. O masa hep aynı masa çünkü.

O masa her düğünde var Asık suratlı sekiz ila on kişiden oluşan, hangi tarafın davetlisi oldukları kesinlikle bilinmeyen, çok mutsuz gözüken, aralarında dahi konuşmayan, oyunlara katılmayan o masa. Sonra gözüm düğünde çok iyi oyun oynayan oniki yaşındaki o çocuğa takıldı.Yine çok korktum o çocuktan. O çocuk da hep aynı çocuk çünkü. Her düğünde var.

Seneler senesi Türkiye’de yaşayıp,‘gül yüzüne çal büzüğü ne yi Kopenhag’da duymak. İroni vana buralarda var, başka yerde arama.

* Ümraniye’de komple beyaz tenli ama sadece ellerinin içi siyah ters zenci gördüm.

* Biraz önce kuzenim, odamdan japon yapıştırıcısı aldı gitti, sonra geldi. Dedim ne yapıştırdın? Ayaklarımdan kendimi yapıştırdım duvara, tutmadı dedi. Sonra da gürültülü bir şekilde gülmeye başladı.

* Bence bir insanın toplum içinde elinde taş taşıma özgürlüğü olabilmeli. Ele geleninden. O güzel çünkü, onun elektriği çok başka. İnsana muduluk veriyor öylesi. Çocuklukla ilgili bir şey. Gazoz kapağı,gök incir ütmekle ilgili. Metroya falan da binebilmeli öyle insan elinde taşıyla. Arada da yine toplum içinde taşını sevebilmeli. Strese kasavete birebir. Tehdit olarak da algılanmamalı. Birkaç kendini bilmez stadlarda futbolcu taşladı diye. Hem o başka, o başka. Ben bir şeyi sevmekten bahsediyorum. Bir taşı sevmekten.Taşıın seven bir insan onu başkasına atar mı? Atmaz. Onu hep sever. Seve seve kaymak taş yapar. Dünyadaki bütün kaymak taşlar esasında böyle oluşmuştur. (Bu noktadan sonra, yersen) Çocukken kaymak taş bulduğumuzda ne biçim seviniyorduk, değil mi? İçten içe, onu bir başkasının düşürdüğünü, kaybettiğini bile bile. Çünkü genelde de yol ortasında buluyorduk. Sevgiyle şekillenmiş bir taşı sevmekten başka da bir şansımız olmuyordu.

* Yedi aydır aynı havluyla kurulandığımı, havlu havada dağılmaya başladığında anladım.

* Şimdi de sürünmeye merak saldım. Nasıl olur acaba? Bundan sonra sürünsem nasıl olur? Birazdan sürünerek evden çıksam, merdivenlerden sürüne sürüne insem, asansörün düğmesine yetişemem çünkü öyle, sürüne sürüne karşıya geçip bakkala ekmek almaya gitsem. Nasıl olur acaba? Acaba bakkal şaşkınlığım çabucak üzerinden atıp yine hayatımı yönlendirmeye çalışır mı? Burda bir bakkal var, çok acayip. Çok sevdiğim bi ağabeyim tabii ama yani ne bileyim.

Eve gidince şu kanalı aç, çok acayip bir şey tartışıyorlar falan diyor. İzledin mi dün sana tavsiye ettiğim programı diye soruyor.

Bir de her şeyi biliyor. Soner Günday’la komşusun sen dedi en son bana. Dedim yok artık. Koskoca Soner Günday’la komşu olacağım da bunu bilmeyecek miyim dedim. Bilmiyormuşum meğersem. Soner Günday’la gerçekten komşuymuşum ve bunu bilmiyormuşum. Evin önünde karşılaştık. Bakkalı göstererek komşuymuşum ben seninle dedi. Dedim aldım haberi, görüşürüz ağabey, saygılar. Böyle de bir acayip bakkal var hayatımda, hayatımızda.Yok yok. sürünmekten vazgeçtim. En azından ileri bir tarihe erteledim. Elbet bir gün sürünürüm. Kalmasın içimde öyle.

* Eğer sen de benim gibi maç kadrosu açıklandığında kadroyu beğenmeyip, sonra kadroyu seronomide görüp İyiymiş lan diyenlerdensen sen de benim gibi futboldan esasında artık az anlıyorsun demektir.

* Parmak izlerinize baktınız mı hiç? Bakın bence. Bence buna biraz vakit ayırın. İnsanın içinde dalgalı duygular uyanıyor.Bir kere mutlaka bir parmak izinizi diğerlerinden daha çok seviyorsunuz. Onu ayrı bir yere koyuyorsunuz. Ben mesela sağ işaret parmak izimi çok ayrı bir yere koyuyorum. Eveet, hemen kendime döndürdüm mevzuyu.çok bile dayandım zaten. Hiç abartmıyorum, ölürüm sağ işaret parmak izim için. O kadar seviyorum. Pasaport işlemleri sırasında, parmak izi formu verdiler, sağ işaret parmak izimi büyütüp duvara astım. O kadar seviyorum. Bir insanın parmak izi bu kadar mı güzel olur? Nasıl da bir ışıltısı var. Nasıl da hemen göze çarpıyor. Güzel Allah’ıma bana böylesine muntazam bir parmak izi verdiği için muntazaman şükrediyorum. Parmak izim muntazam çünkü, özellikle de sol baş parmağımın izi ile kıyaslandığında. Ben de bunu anlamıyorum. Bir insanın parmak izleri arasında nasıl böyle büyük bir uçurum olabilir? Sol baş parmağımın izi o kadar çirkin ki. Gerçekten çok çirkin. İnsanın içinde kendisine karşı en ufak bir sevgi uyanmıyor. Öyle acayip bir iz ki insanın içinde derinlerde hiçbir duyguya seslenmiyor. Sağ işaret parmağımın izi ile ne kadar gurur duyuyorsam, sol baş parmağımın izinden de bir o kadar hazzetmiyor, ama isyan etmiyorum. Çünkü sağ işaret parmağımın izi gerçekten çok güzel. Dünyadaki bütün çirkinlikleri örtebilecek kadar güzel. Ölürüm.

* Nerede bir, konstrüksiyon’a, direkt kondüsyon diyen bir insan var, ekseriyetle de mobilyacılar çarşısında olur, kim ne derse desin orada, çok ama çok güzel bir insan var. Onun alnı geniş, gözleri dolma.

*Tırnaklarını kesmeye bir anda karar veriyorsun ya, yani beş dakika önce aklında yoktu ama şimdi var. ne değişti de böyle bir karar alındı, ne oldu, niçin hiç planlanan bir şey olamıyor tırnak kesmek, yarın tırnaklarımı keserim falan demiyorsun mesela, kendini bir anda tırnaklarını keserken buluyorsun, nasıl bir şey bu, ne bileyim, hiç bağlayamayacağım sanki ben bu konuyu bir yere ama bence ne dediğim anlaşıldı.

* Bence sıçan bir insanla başka bir insan arasında en az iki kapı olmalı.Yani eğer bir otel odasında bir arkadaşınla kalıyorsan, o arkadaşın o odadan çıkmalı. Zaten otel odalarında oda arkadaşları arasında inceden adı konulmamış bir takım kurallar silsilesi vardır. Sıçmakla ilgili de böyle. Mesela lobidesiniz de, arkadaşın odaya çıkıyor. En az yarım saat gitmezsin mesela odaya. Onu orada yalnız bırakırsın.Yüzde doksan ihtimalle patır patır sıçacaktır çünkü. Odaya çıkan arkadaşın da, senin en az yarım saat o odaya girmeyeceğini bilir. Güvenle sıçar. Hatta tuvaletin kapısını açık bırakıp sıçar. Adı konulmamış kurallar dünyanın en güven verici kurallarıdır.

* Bazen düşünüyorum da; iyi ki ne kadar kızarsan kız, gördüğünde yüzün yumuşar adamı’yım. Yoksa başım bitten,g.tüm s.kten kurtulmazdı.

* An oluyor, pantulumun içine futbolcu tekmeliği giyip, sokaklarda caddelerde öyle gezmeyi seviyorum.

* Hayatı boyunca, en azından bir kez, biten mutfak tüpünden son bir faydalanma çabası içinde, o koca tüpü öyle sağa sola sallayarak, o içindeki dibe oturmuş son gazı canlandırmaya çalışmış insanlar bir araya toplansalar, hayatı boyunca bunu hiç yapmamış insanları rahatlıkla dövebilicek ezici bir çoğunluğa ulaşırlar. (-Fakat Alpay bey. toplumda kamplaşma yaratıyorsunuz.)

* E Almanya’da da güvercinler hep gri. Buradaki gibi.

* Her şey bir gün Bağış Erten’in beni aramasıyla başladı.Türk yazarlar olarak. Alman yazarlarla, 16 Eylül’de, Hamburg’da bir futbol maçı yapıcagımızı söyledi. Olaya balıklama atladım. Yeter ki bana aksiyon olsun. Bi de St Paull stadı, çim saha görmek istedim. İlk kez, uzaktan öyle o huzur veren yeşilliği izlemek değil de. öyle uzaktan, imrenerek, onun tam içinde sağa sola koşuşmak istedim. Öyle sağa sola koşuşurken takımıma faydalı olabilirsem de ne mutlu bana dedim içimden. Sonra dışımdan dedim. Sonra da bunu Bağış Erten’e imeyil attım.  İki ay boyunca Beşiktaş Fulya tesislerinde, o büyük halı sahada haftada çift idman yaptık Hocalı. Metin Hoca’lı. Metin Uca ne yapıyor acaba şu an? İlk zamanlar kendimi pek veremedim. {-Bakalım bu muhabbet nereye bağlanıcak? Alpay bize bunları niçin anlatıyor? Neden laf kalabalığı yapıyor? -E, her zaman yaptığı şey). Hayatımda çok çalkantılı bir döneme girmiştim ve kafam kesinlikle sahada değildi. Olamıyordu. Biraz toparlanınca kendimi sol bekte gayet iyi oynarken buldum. İyi ama hani ben eski futbolcuydum? Santrofor oynuyordum.

Golcüydüm. Futbolda gerileme böyle bişey demek ki işte.Tenzih ediyorum. Neyse, Hamburg’a uçacağımız gün hiç uyuyamadım. Saat kurmuştum çünkü.

Ben saat kurunca uyuyamıyorum. Kurmayınca da uyanamıyorum. Hadi bakalım çık işin İçinden çıkabiliyorsan. Fazla da uzatmıycam da. Hamburg’a varır varmaz, kafayı bir koydum yastığa, tam onyedi saat sonra, ertesi gün uyandım. Hakkımda bin tane dedikodu dönmüş. Yok ben sanatçılıktan yapıyormuşum böyle. Ya bunun sanatçılıkla ne alakası var, uykum vardı uyudum. Çok uykum vardı. En fenası da, ben aslında odamda intihar edecekmişim. Bir de oda arkadaşım Doğu Yüceltti, kendisi çok şakacı bir insan, Alpay ip soruyordu falan demiş. Ya, ben niye intihar edeyim? Hem ben ip sorsam, ip atlamak için soranm.  İp atlamayı gerçekten çok seviyorum. Günde beş dakika ip atlamıyim, ben o günden hiç hazzetmiyorum. Uykum vardı, uyudum da! Deli misiniz? Uyuduğu için bir insanın bu kadar üzerine gelinmez, Tam dört gün boyunca benim uykum konuşuldu. Neyse, fazla da uzatmıycam da, biz 7-1I yenildik,  O kadar da kötü oynamadık aslında. 8-1 yenilmekten iyidir. Bi de bunun rövanşı var.Türkiye’deki maçta bu kadar farklı yenilmiyceğimize takım olarak yürekten inanıyoruz. Çok üzülüyorum.

* Dişlerini özenle fırçalarken, minicik neşeli bir baloncuğun, bu diş fırçalama işlemi esnasında oluşup uçuştuğunu gördüğün gün aynada, bence diş fırçalamada zirveni yaptığın gündür.

* Dışından baktığında porsumuş havucu, sanki rendelersen kurtarabileceğini düşünüyorsun ya tat olarak, salataya; yani bu tarz ümiderdir insanı yaşatan.

* Sinop’tan snob çıkmaz.
* No şirin komşumuzdun sen Jesslca Alba.

* Armağan ve Hediye. İkisi de aynı manaya geliyor. Peki nasıl oluyor da Armağan, “şehirli erkek çocuğu” ismi iken. Hediye,“köylü kız çocuğu” ismi oluyor? Hadi çık bakalım işin içinden çıkabiliyorsan.

* CINES’in karizma olduğu yıllar vardı. Tenzih ediyorum. (-Neyi tenzih ediyosun yaa.neyi tenzih ediyosun? İyi ki bi tenzih etmeyi öğrenmiş).

* Her nikah töreninde, gelinle damat, o malum soruya, her “evet” dediğinde, sanki ben “evet” demişimcesine heyecanlanıyorum. İçim böyle bir hoşlukla ürperiyor içimde böyle bir boşluk oluşuyor. Alkışı hep ben başlatıyorum.

* Bir de damat olunca, o aslında kravat olmayan ama kravat gibi olan o acayip şeylerden boynuna takma özgürlüğün olabiliyor galiba.

* Hayatta da en sevmediğim şeydir, düğünde takı töreni anons eden adam esprileri, şirinlikleri.

* Yol kenarlarında üzeri toz bağlamış ağaç yapraklarında fena halde hüzün var.

* Biraz Önce kuzenim beni çalışma odamdan yakara yalvara çıkarıp. salondaki koltuğun tam ortasını koklamamı istedi. Kokladım, ee dedim. Osurdum ben oraya dedi. Sonra da gürültülü bir şekilde gülmeye başladı.

* Bence şarj aletimiz de kaybolduğunda, evde-ofiste, onu çaldırabilmeliyiz. Başka bir telefondan kaybolan telefonumuzu çaldırır gibi. Hatta bence bu sadece şarj aleti ile de sınırlı kalmamalı. Makası da çaldırabilmeliyiz. Malayı da. Malam var da artık benim. Kaybolacak diye gerçekten çok korkuyorum. Malamı çok seviyorum.

* Uyurken an olup salyamız aktığında, dudağımızın kenarında o ıslaklıkla uyandığımızda uykumuzun o en tatlı yerinde, kalkıp yıkamaya silmeye üşenip, kurusun öyle diye beklemeye başlamak, fakat onun bir türlü kurumaması, uyutmaması, ne biliyim, kahır bela.

* Fırından ekmek alırken, gayri ihtiyari, sıcak mı diye sordum. Ilık diye cevap aldım. Sormaz olaydım.

* O değil de, bence, buzdolabını boş göstermesin diye, maket plastik yiyicekler, plastik içicekler de satılmalı. Bir kez alacaksın, onlar öyle dolapta kalacak. Her daim dolu gösterecekler dolabı. Özlem’imle benim en sevmediğimiz şey, market alışverişi yapmak. Apartmanımızın altında bir market var. günlük alıyoruz, tüketiyoruz. Marketi bakkal gibi kullanıyoruz. Biraz bozuluyo bize market ama ne yapacaksın? Sabah, eh İşte, biraz içinde bi’şiy var gibi olan dolap, akşama doğru tamtakır oluyor. Yemin ediyorum, açmaya utanıyorum dolabı. Halbusi plastik de olsa, bir sana yağ görmek, ne biliyim, bir kalıp peynir görmek, bunlar insanı mutlu eder. Yalandan da olsa. Bu arada, son derece karamsar bir filozofun, eğer bir köşe İçerisinde,“o değil de” ile başlayan bir madde var ise. ondan önceki bütün maddeler tıraştır teyyaredir diye bir sözü varmış, yeni öğrendim, o kadar üzgünüm ki şu anda. Niye ama yaa, neden ki??

* Bence dünyanın en komik bedduası,‘teneşirlere gelesin’dir. Biri bana böyle bi’şey dese vallahi gülmeye başlarım.

* Evler artık neden terliksiz? Misafire verecek terlik niye yok artık evlerde? Benim evimde de yok mesela. Bir tane var. o da benim, onu da kimseye vermem. Sanırım kent insanının büyük bir sorunu bu.Terliksizlik. Eğer bir evde ne kadar az terlik varsa, o evde o kadar az muhabbet, o kadar az neşe vardır.

Bir de terlikler çok pahalı galiba, öyle bi’şiy de olabilir. Benim çok yakın bir arkadaşım, hiç aklında yokken, çok ucuz diye Zürih’ten bir sürü terlik almış. Zürih’teymiş o ara, Allah’ım bunlar nasıl hikayeler böyle? Kent insanı bence tamami ile kafayı yemiş. Ben bu yüzden seviyorum içte köyleri, köylüleri. Hiçbi’şey olmasa evlerinde bin tane terlik var. İnsanın ayağı, seçenek delisi oluyor. Hiçbi’şey olmasa, evlerinde karanfil kokulu çayları var. Hele bir de kışsa, kar suyuna demlenmiş… Bunlar hep ama terliğin tedklediği güzellikler. Daha fazla hüzünlenmeden bu konuyu burda kapatıyorum ama bence ne dediğim anlaşıldı.

* Ekonomik kriz, çok lambalı ama tek lambası yanan avizedir.

* Bu arada, şunu söyliyim ki; dizilerde, filmlerde, azat misali kuş salıyorlar ya, bence bu salınan kuşlara son derece dikkat etmek lazım. Kuş var, kuş var.

Sen şimdi muhabbet kuşunu, java bülbülünü öyle salarsan, ki saldılar gördüm, o kuşlar doğada yaşayamaz, kafes kuşu bunlar, anavatanları da burası değil, yenilenemez, ya açlıktan ölür ya da başka hayvanlara yem olur. Bence bunlara fazlası ile dikkat etmek lazım.

* Aile içi popülerlikte, ablanın önüne geçen enişte, abinin önüne geçen yenge. Bunlar sinsidir.

* Kestiği ayak tırnaklarını avcunun içine alıp koklayanlar bir araya toplansalar, bunu hiç yapmamış olanlar karşısında cücük kadar kalırlar. Kavga çıksa çok pis dayak yerler yemin ediyorum. Ki, kavga çıkar.

* Neden bilmiyorum her defasında Zafer Algöze, Zafer Alagöz dememek için kendimi çok zor tutuyorum. Zafer Algöze Zafer Alagöz demek istiyorum. Bir kuyu bulup, ZAFER ALAGÖZ, ZAFER ALAGÖZ diye avazım çıkağı kadar bağırmak istiyorum. Hatta Zafer Algöz, evinde alakarga beslesin, Alanya veya Alaçatı’ya yerleşsin, Alara Uzan’ın en yakın arkadaşı olup, Alanzinho’nun futbolunun fanatiği olsun. Ne biliyim, çok şey mi İstiyorum? Bunlar olursa ben rahatlarım. Çok saçma ama ben rahatlarım. Benim rahatlamam bence dünyanın en önemli şeyidir. Biri beni dövse de rahatlarım ama.

* Geçenlerde tırt bir filozof, ortam oldu tanıştık, tanışmaz olaydık, asansör aslında bir kattadır ama her katta karşına çıkar dedi, aklımı çıldıncak gibi oldum korkudan. Allahım o ne korkunç bir adamdı öyle. Neden böyle insanlar hep benim karşıma çıkıyor? Neden hep benim uykularım kaçıyor? Kalbim sıkışıyor. Düşününce gerçekten çok korkunç bir laf ama. Bir de geçen akşam balkondan öyle caddeye bakıyordum, köşe başında sanki onu mu gördüm ne, öyle gizleniyodu sanki. Amanın.

* Arabaların yola yaydığı küçük su birikintilerinde fena halde hüzün var. Ya da yok. Bence yok Hatta sevinç var. Arabanın tekerleği sanki o anda ressamın fırçası da, öyle boyayı sağa sola dağıtıyor. \ay .mına koyiim be.

* İlker Yasin’in hiç riske girmeyip, düz maç anlatma çabasıdır beni üzen. Ne biliyim, dadı yok duzu yok Yine komik oluyor gerçi ama yani şaşaası yok

* Bir insan bence bir mizah dergisinde en çok dergi anahtarı sahibi olabilmek için yazıp çizmek ister. Muhabbetin yeri çok ayrı tabii, o insanı delirtir.

* Nerede bir, tuttuğu takımın sadece renklerini bilen, ondan da tam emin olamayan, yani misal kırmızısının tonunu bilmeyen bir insan var, kim ne derse desin, orada, çok ama çok güzel bir insan var. Onun çenesi hafif çıkık gibi ama sevimli duruyo, dişleri zaten inci. İnci kefeli kıskanır. O ne lan öyle?

* Koca bir plağın bir yüzünde, Elvis olsun o plak misal olarak sadece tek bir çizgi olduğunu öğrendiğim gün tam anlamı ile yıkılmıştım. Halbusi sen böyle bin tane, ikibin tane falan çizgi var zannediyorsun. Fakat başlayıp biten tek bir çizgi var işte.

* Çöp eve çöp de taşıdım ben. Bunu da yaptım. Yazın başında Milas’ta bir gece geçirdim. Gece öyle dışarıda biraz yürüyim dedim. Bir adam çıktı karşımı Şunları, dedi, taşımama yardım eder misin? Torbalar dolusu çöp. Dua ederim sana dedi. Dedim taşırım. Birkaç torba çok ağır çöp taşıyorum. Kollarım acıyor. Kendi de taşıyor. Bu arada yol üzerinde de çöp olursa, onları da topluyor. Yalnız yol git git bitmiyor. Ve gittikçe de ıssızlaşıyor ortam. Daha karanlık oluyor. Açıkçası biraz tırstım. Ya, dedim, ben sana biraz para veriyim. Hemen çöpleri yere bıraktı ve elini açtı. Parayı verdim ve dua etti. Sonra ben otele geri döndüm. Böyle de enteresan bir anım vardır.

* Kendileri için asparagas, öldü, diye haberi çıkan ünlüler oluyor, bilhassa internet kanalı ile, şakacı bir milletiz. Bu haber beni ve yakınlarımı çok üzmüştür diye basın toplantısı yapıyorlar ya, ben de bunu anlamıyorum. Lan ölmemişsin işte, zil takıp oynaşana. Parti yapsanıza. ölümden madem ki bu kadar korkuyon, demek ki yaşamını seviyon. Sevinsene ölmemişsin diye. Bilmiyorum, yanlış mı düşünüyorum?

* Bıyıklarımı kesicem ama kademeli olmalı. Birdenbire jileti vurusam çok affedersiniz ama üst dudağım hamurcuk gibi ortaya çıkar.Trimmer var bende. Önce 5 numara ile başlarım. 4,3.2 1 derken jilet kıvamına rahatlıkla gelir bence üst dudağım. Bu da nerden baksan her kademeye alışma süresi iki gün olsa, on gün sonra bıyıklarımı kesebiliyorum. Resmen heyecan sahibiyim.

* Yemin eden belki ama yemin İçen kesinlikle dediğini yapar.Yemin içmek on yemin etmek kudretinde falan bence. Yemin İçtim diyen adamın gözlerindeki kararlılık, bazan ürkütücü bile olabiliyor.

* Ne evde giyilecek tişörtü severim, ne de dışarıda giyilecek tişörtü. Evde giyilecek ama bakkala da gidilebilecek tişörtü severim. Evde giyilecek ama bakkala da gidilebilecek tişörtün duygusu çok başka.

* Hayatta da çok az şeyden korkarım, gece yolda yürürken ardımdan az çalan taksi kornası’ndan korktuğum kadar. Güvercini ürkütmemek, az çalmak komayı, belli belirsiz, gecenin karanlığında. Allaam çok korkunç.

* Ve şunu da söyliyim ki; özgürlük, devrilen tuzluğun içinden masaya dökülen tuz taneleridir.

* Buluntu diye bir kelime var, midemi bulandırıyor.

* Kaliteli çorabın asla delinmeyeceğini zannediyorsun, fakat bir gün delindiğini görüyorsun ya, ne biliyim…

* Biraz önce demlik poşet çay almaya diye markete indim. Bir kutu aldım geldim. Kutunun üzerinde 30 kontör hediye yazıyor. Kutunun içindeki şifreyi girdi m, gönderdim ilgili merciye. 30 kontör. Taş attım da kolum mu yoruldu? Kontör kontördür. Anında mesaj geldi. Kazandığın 30 kontör hattına yüklendi. I gün, (sayı ile) seni arayanlar ditdit sesi yerine, aman ne güzel çaydır Neptün, ben Neptün yazıyim da siz anlayın, aman pek şahanedir babında şarkı dinleycekler. İptal İçin İPTAL yaz, şu numaraya gönder. Lan n’oluyo? Alt tarafı bi 30 kontör yükledim. Hem de hiç aklımda yokken. Bu nasıl bir mesaj böyle? Bir gün beni arıycak olan insanlar, hangi gün olduğu da belli değil, gerilime bak, telefonumdan çay reklamı dinliycekler. Resmen reklam aldım. Allah’ım çok korkunç. Hem de sadece 28 kontöre. Çünki kontör yüklemek için mesaj attığımda 2 kontörüm de öyle gitti. E hani benim özenle korumaya çalıştığım kurumsal kimliğim? Vah benim duman olan kurumsal kimliğim. İptal İçin İPTAL yaz şu numaraya gönder diyo ya, orda da bi muamma var. Neyi iptal ediyoruz? Şarkıyı mı, yoksa komple 30 kontörü mü? E neyi iptal eniğimi bilmediğim bir şey için, İPTAL mesajı göndersem ordan da 2 kontör girecek, bilmem ne yapılmış sıpa gibi kalıcam.

Off yaa, ben nasıl yaman bir kumpasın içine düştüm. 30 kontör kazanayım derken durduk yere 4 kontör içeriye girme fikri beni o anda o kadar yıprattı ki anlatamam. O anda bir de mesaj atmamın salık verildiği o 4 haneli numara…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıBen
  • Sayfa Sayısı264
  • YazarAlpay Erdem
  • ISBN9786054173648
  • Boyutlar, Kapak13,5 X 19,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviMürekkep Basın Yayın / 2012-11

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur