Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Gorki’nin yaşamöyküsünü anlatan üçlemenin bu son kitabı, onun yirmili yaşlarına kadar topladığı hayat deneyimleri üzerine kuruludur. Kunduracı çıraklığından aşçı yamaklığına, kuş avcılığından ikona mağazası tezgâhtarlığına kadar bir tür hayata hazırlanma aşamalarından geçen yazar, hak ettiğini düşündüğü yüksek öğrenime yönelir. Kazan’daki üniversiteye girme imkânı bulamayan Gorki, hayat üniversitesinin içinden geçer. Önceki iki özyaşam öyküsü romanındaki doğal, kırsal dünya, burada yerini kentin izbe, içindeki hayatlar gibi yıkık dökük, ama ayakta duran binalarına bırakır. Yazar bizi, ara sıra yorum kattığı bir belgesel sinema tekniğiyle farklı toplumsal katmanları temsil eden renkli tiplerin, karakterlerin dünyasından geçirirken, “hayat üniversitesinden mezun oluşunun” da ipuçlarını verir. Gorki, kötülüğün, hoşgörüsüzlüğün, tembelliğin ve aptallığın dünyevi ve dinsel kurumların baskısından çok daha belirleyici olduklarını hatırlatır bize; Benim Üniversitelerim, onun bu engellere karşı verdiği mücadelenin üçüncü aşamasını oluşturur.

Benim Üniversitelerim: Hayatın üniversitesi.

***

ÖNSÖZ

Sanırım, Gorki’nin eserinin unutulduğu bir zaman gelecektir; ancak bin yıl sonra bile insan Gorki’nin unutulacağı şüphelidir. (Anton Çehov)

Aleksey Maksimoviç Peşkov Rusya’da sosyal adaletsizliğin edebiyatta ve toplumsal alandatartışmaların önemli bir konusu olmaya doğru yol aldığı bir dönemde, yoksul koşullar altında büyüdü. Büyükbabası Volga üzerinde çalışan gemileri karadan çeken işçilerden biriydi; erken yaşta ölen babası ise bir marangoz. Yedi yaşında girdiği sanat ilkokulunda yoksulluğundan ötürü okuyamadı; bir daha da okuma fırsatı bulamadı. Annesi tüberkülozdan öldü; dedesinin işleri de iyice bozulunca Aleksey Peşkov on yaşına basmadan, önce eskici olarak hayatını kazanmak zorunda kaldı. Edebiyattan hayatını kazanana kadar çıraklık, aşçı yamaklığı, ikona ressamlığı, gemi hamallığı, fırıncı çıraklığı, duvarcılık, gece bekçiliği, demiryolu işçiliği ve avukat yardımcılığı yaptı. 19. yüzyılın seksenlerinin sonuna doğru üniversite öğrenimi yapmak üzere geldiği Kazan’da üniversiteye giremedi ama ilk kez, Rusya’da gelişmekte olan devrimci hareketle tanıştı. Yanında çalıştığı fırıncının dükkânı aynı zamanda gizli bir Marksist cemiyetin kitaplığıydı. Peşkov, kendi kendini yetiştiren biri olmaya karar verip bulduğunu okumaya başladı; kısa sürede kapsamlı ama sistematik olmaktan uzak bir bilgi dağarcığı edindi. Öğrenimden yoksun kalan Aleksey Peşkov’a kendisi ile yüksek öğrenime gelen gençler arasındaki aşılmaz uçurum, oldukça ağır gelmiş olmalı. 1887’de kendini öldürmeye kalkışmasının gerisindeki neden büyük olasılıkla bu uçurumdu. Akciğeri delinen Peşkov, ömür boyu akciğerlerinden rahatsızlık çekecek, tüberküloz illetinden yakasını kurtaramayacaktı.

1889’da Çar polisi, devrimci ilişkilerinden dolayı dikkatini ona çevirmekte gecikmedi. 1889 yılında şair Vladimir Korolenko’ya, Yaşlı Meşenin Şarkısı adlı bir şiirini gösterdi; Korolenko, bu gencin yazdıklarını yetersiz buldu. Aleksey Peşkov bu sırada Lapin adlı bir avukatın yanında sekreterlik yapıyordu. Edebiyatla uğraşmaktan vaz geçip yaya olarak Rusya’yı dolaşmaya başladı. Ukrayna’dan Kafkaslar’a oradan da Tiflis’e kadar gitti. Tiflis’te devrimci öğrenciler ile tanıştı; gençler onu, yaşadıklarını yazıya dökmeye ikna ettiler. 12 Eylül 1892’de Kafkas eyaletinin gazetesinde yayınlanan Makar Çudra adlı ilk öyküsünü “Maxim Gorki” diye imzaladı.

Ardından şair Korolenko’nun aracılığıyla Samara’da yerel bir gazetede gazeteci-haberci olarak çalışma imkânı buldu. 1894’te Vladimir Korolenko’nun Petersburg’da çıkardığı aylık dergide yayımlanan ve bir liman hırsızının öyküsünü anlatan Çelkaş ile yazarlığa ilk ciddi adımını attı. Bundan böyle ayaktakımının hayatı Gorki’nin edebiyat dünyasına girecekti. Gorki’nin 1901’de polisin müdahalesiyle bir kitle kıyımına dönüşen bir öğrenci gösterisinin ardından kaleme aldığı Fırtına Kuşunun Şarkısı devrimci çevrelerde büyük bir heyecan yarattı. Öfkenin gücüyle, tutkunun ateşiyle ve zaferden emin hareket eden Fırtına Kuşunun Şarkısı (şiir) devrimci toplantılarda dillerden düşmez oldu. Şiiri yayınlayan dergi kapatıldı. KüçükBurjuva (1901) adlı oyununun başarısının ardından Gorki’nin popülerliği, rejimin onun üstüne gitme girişimlerinin büyük protestolarla karşılanmasına yol açacak kadar artmıştı. Kanlı Pazar diye bilinen 1905 kıyımının ardından rejimi şiddetle protesto edince Peter ve Paulus kalesinde göz altına alınmış, ama özellikle dış basının büyük tepkisi sonucunda serbest bırakılmıştı. 1905 Şubat ayaklanmasının hemen ardından gelen gevşemeyi iyi değerlendiren Gorki devrimci yazılarına ve toplantılarına büyük bir hız verdi. Yeni Hayat dergisinde çalışırken dergide baş redaktör Lenin ile tanıştı. Rusya’nın politik iklimi yeniden ısınmaya başlayınca Fransa’ya geçti; Rus-Japon savaşının ardından zayıf düşen Rusya’ya Batı’nın desteğini aradı. ABD’de partiye bağış toplamaya çalıştığı, ancak refakatindeki Marya Andereyeva ile evli olmadığının anlaşılması üzerine rakiplerinin gösterdiği tepki yüzünden bunu başaramadığı ileri sürülmüştür. Gorki 1906’da, kır evinde ünlü Ana romanını yazdı. Roman, sessiz sinema yıllarında filme alınmakla kalmayıp aynı adla Brecht’in repertuvarına da girdi. Edebiyat tarihçilerinin romana olumsuz yaklaşmalarına rağmen, Lenin ileriki yıllarda romanı, Gorki edebiyatının en olumlu eserleri arasında göstermiş, roman eski SSCB’de bir klasik düzeyine çıkartılmıştır.

Gorki 1906’da Rusya’dan ayrılarak 7 yıl sürgün yaşadı. O yıllarda Capri adası muhalif Rus sürgünlerinin buluştukları yerdi; devrimci hareketle bağını koparmamakla birlikte Lenin ile ilk kez birbirlerine ters düşmeleri de bu yıllara rastlar. Dinin kendisi için oldumolası oynamış olduğu önemli rolü öne çıkartarak, Aleksander Aleksandroviç Bogdanov çevresinde “tanrı yaratma” teorilerine bağlanan Gorki’nin görüşlerini Lenin “Marksizmden sapma” olarak tanımlayıp eleştirir. Özellikle de Bir İtiraf romanında Hıristiyanlık ile Marksizmi bağdaştırma çabası, bardağı taşıran son damla olur. 1913’te, “Dostoyevski’nin ayrıştırıcı aklına” karşı yazdığı bir yazıda, “Tanrıyı aramayı geçici bir süre ertelemeyi” önerince, yatışmış tartışma yeniden alevlenir. Romanov Hanedanlığı’nın 300. yıldönümü münasebetiyle Çar’ın çıkarttığı bir afla Gorki, Rusya’ya geri döner.

1917 Ekim Devrimi’ne karşı gösterdiği kuşkulu yaklaşım, Lenin ile ikinci kez büyük bir gerginlik yaşamasına yol açmıştır. İlkece bir sosyal devrimden yana olan Gorki, Rus kitlelerinin henüz devrim yapacak olgunluğa erişmediklerini, sefaletin içinden çıkabilmeleri için önce gerekli bilinci geliştirmeleri gerektiğini düşünmektedir. İlerki yıllarda, “Proletarya diktatörlüğünün, o zaman sahip olduğumuz biricik hakiki devrimci gücü, yani Bolşevik, politik eğitimden geçmiş işçilerin gücünü çözüp yok edeceği endişesini taşıyordum,” diye yazacaktır.

Gorki 1919’dan itibaren hükümet ile işbirliğine girişip, bilim ile kültürün çöküşünü önlemek amacıyla çeşitli kurumlaşmaların temelini atmaya çalıştı. Örneğin, aydınların ve bilimadamlarının hayat şartlarını iyileştirme amacını taşıyan bir komite, devrimden sonra özellikle açlık ve soğukla mücadele edemeyecek duruma gelmekle kalmayıp siyasal baskılara da maruz kalan Rus entelejansyasına yardım etmeyi amaçlamaktaydı. 1918’de, Lenin’in Pravda gazetesine karşı polemik yürüten, iktidarın zehrinden, toplu linçlerden söz eden Novaya Jizn kapatıldı. Gorki, Lenin ile dostluğunun sınırlarını iyice zorlayınca, Lenin ona, tüberkülozunu tedavi ettirmesi için yurt dışına çıkmasını tavsiyeetti.

1921-1924 yılları arasında Berlin’de kalan Gorki, Lenin’in ölümünden sonra da rejime güvenmeyip Rusya’ya dönmeden İtalya’ya gider; faşist İtalyan rejimi uzun bir tereddütten sonra Sorrento’ya yerleşmesine izin verir. Burada Lenin’e ilişkin hatıralarını kaleme alan Gorki, onu en çok sevdiği insan olarak tanımlar. Yayınevimizin peşpeşe yayınladığı üçlemesini de Gorki burada bitirir.

Otobiyografik ya da Özyaşamöyküsü Üçlemesi
Devrim öncesi Rusyası’nın “insanlık komedisinin” yazarlarındandır Gorki. Rusya’da devrime yol açan bunalımın temelindeki sorunları ele alışı, onu Rus edebiyatının gerçekçi yazarları arasına sokmuştur. Gorki Rus işçi sınıfının ve köylüsünün, Çarlık rejimini ve ardındaki düzeni değiştirme kararlılığını ve bu değiştirmenin kaçınılmazlığını anlatırken, Rus entelejansyasının, burjuvazinin ve orta sınıfların eski tarz yaşamaya devam etmelerinin imkânsızlığını gösterir. Gorki de tıpkı Balzac gibi, içinde yaşadığı dönemin kaydını düşen bir tarihçidir; Balzac, Louis Philippe döneminde Fransa’da henüz embriyo aşamasında bulunan ve imparator III. Napoleon döneminde tam gelişen toplumsal güçleri ve dinamikleri önceden yakalayabilmiştir.

Gorki kendi yakın çevresinden başlayarak ele aldığı tek tek tipleri, kişileri ve olayların “kahramanlarını”, onların toplumsal koşulların belirleyiciliğinde çizilmiş kaderlerini, Rusya’nın tarihsel-toplumsal ilişkilerinin içine yerleştirebilmiş; aynen Balzac gibi, insandan toplumsal olana doğru yol almıştır. Ancak o, Balzac’tan farklı olarak, söz konusu özyaşamöyküsü romanlarının dışında, romanlarında ele aldığı kişileri, sanatsal düzlemde birbirleriyle ilintilemez. Balzac’ın ise, aynı kişileri farklı romanlarında yeniden ortaya çıkartarak bir süreklilik, gerçeklik duygusu yarattığını Goriot Baba’nın önsözünde belirtmiştik.

Gorki’nin insanları eski Rusya’nın taşra yerleşim bölgelerinde, dünyadan yalıtılmış olarak yaşarlar. Bir sonraki kasaba ya da kent, ulaşılmaz uzaklıklardır bu bölgelerde. Kırsalın bu tamamen kendi içine kapalı dünyasının ötesinde, geniş halk yığınlarından tamamen uzakta, önemli siyasal altüst oluşlar yaşanmaktadır. İşçi hareketi güçlendikçe kentlerin uzağındaki geniş yığınların da dağınıklığı ve yalıtılmışlığı ortadan kalkmaya başlayacaktır; Gorki, işçi hareketinin bu yöndeki birleştirici işlevinin aydınların ve elbette burjuvazinin kafasına yavaş yavaş girmeye başladığını gösterir bize.

Gorki anlatısında insan ile sınıf mekanik bir birliktelik, bir etkileşim durumunu temsil etmezler. Örneğin 19. yüzyılın ikinci yarısında, özellikle Fransa’da Zola, Kuzeyde Ibsen gibi yazarların temsilciliğini yaptıkları natüralist edebiyat akımında insan, içinde yaşadığı çağın, dönemin, sosyal-ekonomik şartların ve nihayet, bugün genetik miras dediğimiz kalıtımın tayin edici bileşkeninde belirlenmiş edilgen bir öğedir. Natüralist kavrayış, dönemin hâkim dünya görüşlerinden pozitivizmin etkisiyle, tıpkı bilimsel alanın nesneleri gibi, insanın da bir tür laboratuvar nesnesi gibi bilinebileceğini, onun, belli faktörlerin toplamı olduğunu düşünmüştür. Ailede delilik, alkolizm varsa, çocuk bu kaderi paylaşacak; yoksul koşullarda büyümüşse, eğitim görmemişse, kaderi bundan olumsuz etkilenecektir. İnsanı sınıfının organik bir parçası olarak gören natüralizmi tanımlayan Lucas, isabetli bir teşhisle, “yüzeysel gerçeklik” der bu akımın karakteristik yanıiçin.

Girişte yaptığımız hayat öyküsü özeti, bizzat Gorki’nin hayatının bir bakıma natüralist “teorinin” inkârı anlamına geldiğini gösterir gibi. Hayata başlamanın, “girmenin” asgari koşulları diye bir şey varsa, Gorki bunların hemen tümünden yoksun bir hayat mücadelesine atılmış demektir. Anasız babasız, ninesinin büyük sevgisinden güç alıp gitgide aklını yitiren dedesinin biraz da zalimlik kokan baskısı altında büyüyen Gorki, 20. yüzyıl gerçekçi Rus edebiyatının tayin edici isimlerinden biri olmakla kalmayacak, insanlık tarihinin en büyük siyasal ve kültürel altüst oluşlarından birinin aktif parçası olma özelliğini de temsil edecektir. Natüralizmin, bireyi, sözünü ettiğimiz başlıca üç etmenin edilgen sonucu olarak gören anlayışına Gorki kendi hayatıyla bir itiraz getirmekle kalmaz, bu anlayışın sınırlılığını da doğrudan dile getirir. Ona göre “sınıfa aidiyet damgası” (natüralizmin diliyle söyleyecek olursak, sosyal koşullar) insan psikolojisinin önemli ve tayin edici bir yanını oluşturur; insanın dilini, onun eylemlerinin rengini, tonunu belirlerler; örneğin kapitalistlerin devletinin islah evlerine özgü zorba koşulları, insanları, sürünün itaatkâr bir karıncasına dönüştürür; ailenin, okulun, kilisenin ve amirlerin baskısıyla gerçekleşir bu. Ama gene de karınca sürüsü arasındaki rekabet öylesine güçlü, burjuva toplumunun sosyal kargaşası öylesine âşikar artar ki, kişiyi, kapitalistlerin itaatkâr, uysal hizmetkârı kılan ayakta kalma dürtüsü (hayatı gözden çıkartamama hali), onu kendi sınıfsal aidiyeti ile çatışmaya sürüklemeden edemez. Gorki’nin bu düşüncelerinde, natüralizmin bireye, onu, çevreleyen şartların oluşturduğu çemberin dışına çıkış imkânı bırakmayan karamsarlığına yönelik tepkiyi bulmak kolaydır; bireyin hayat tarafından biçimlendiriliş süreçlerinin karmaşıklığına bir yollamadır bu düşünceler. Gorki için birey-sınıf ilişkisi bir süreç oluşturur. Bireyin, kendi sosyal aidiyetinin bilincine ulaşma süreci, onu buhrandan buhrana sürükleyecektir.

Gorki’nin dünyasında çelişkiler, çatışmalar, çoğunlukla sömürülen-sömüren ilişkisi olarak çıkar karşımıza. Kapitalistler arasında özellikle tüccarlar onun anlatılarında ağırlıklı bir yer tutarlar. Gorki’nin tüccarları, Balzac’ın bankerleri, tefecileri gibi, kapitalizmin insanlıkdışı çehresinin temsilcileri, sömürünün merkezi figürleridirler.

Gorki, Avrupa’nın batısındaki meslektaşlarının karşılarında “sınıflarıyla” çelişkileriyle gelişmiş bir kapitalizm buldukları aşamada, başlangıç aşamasındaki Asya-kapitalizminin süreçlerinin tanığı oldu. Batı’da kapitalizmin süreçleri, birey-toplum ilişkisini tanımlanabilir sonuçlar olarak çoktan ortaya koymuştu. Rusya’da demirbaş köylülük hâlâ sürüyor, büyük toprak aristokrasisine bağımlılık ilişkileri tayin edici önemini koruyordu. İnsanların ekonomik maddi varlıkları onların bilincini biçimlendiriyordu, ama bu bilinç, elbette Gorki’nin Batı’daki meslektaşlarının anlattıkları insanın bilincinden farklı düzlemleri temsil ediyordu. Rusya, değişim, dönüşüm, doğum sancıları içinde kıvranıyordu; fokurdayan bir cadı kazanıydı orası. Çürümeye yüz tutmuş, ömrünü doldurmuş feodal ve yarı-feodal kast, zümre sistemi içinde kapitalizm doğum olgunluğuna erişmenin yollarını arıyordu. Bir ayağı kapitalizmin gelişmiş süreçlerinin yol aldığı kıtada bir ayağı Asya’da olan Rusya, bu özelliğinden ötürü bir başka gerginliğin de alanıydı. Batı yanında kapitalizm emperyalist (tekelci) evresine ulaşmıştı. Gorki’nin eserlerinde bu iki sürecin yansımalarını da bulmak mümkündür.

Özyaşamöyküsü Olarak Üçleme
Gorki, daha önce de belirtiğimiz gibi, 1913 ile 1923 yılları arasında başyapıtı olarak kabul edilen ve kendi yaşamöyküsünün üç evresini anlatan romanları yazmıştır. Gorki bu romanlarda ben-anlatıcı olarak ortaya çıkar. Bu ben-anlatıcının bire bir Gorki’nin gerçek kimliği ile, onun deneyim dünyası ile ne kadar örtüştüğü apayrı bir sorudur. Ancak açıklayageldiğimiz ve edindiğimiz bilgiler ışığında, bu üç romanda (Çocukluğum; Ekmeğimi Kazanırken ve Benim Üniversitelerim) anlatılan olayların, çizilen karakter ve kişiliklerin, onun hayatının çok ötesinde bir dünyanın kurmacaları olmadığını da rahatlıkla söyleyebiliriz. Gorki, “ben” diye anlatır, ama, anlatılanların ağırlık noktası onun kendisi değildir. Bu ben ile karşılaşan insanlar, onun çevresindeki sosyal, ekonomik koşullar, bu koşulların, onun kendi beni de dahil olmak üzere biçimlendirdiği kişilikler; onun ve kişilerin koşullara tepkileri ve yön verme gayretleri; anlatan ben’i bir bütün olarak oluşturan düşünce ve duygular, yaşantı, bilgi ve deneyimler “hareket halindeki bir bütünsellik” oluşturup anlatan ben’i ve elbette anlatılanı oluştururken, anlatıcı da bu zeminde yeniden, yeniden dönüşerek doğar. Gorki kendi karakterini doğrudan anlatma yoluna gitmeyip zaten süreç içinde dönüşen bu kişiyi, “tarihsel olarak anlamlı bir dönüşüm döneminin” hem öznesi hem de nesnesi kılar; o bu özyaşamöykülerinde hem anlatan hem anlatılandır öyleyse.

Gorki’nin özyaşamöyküsüne dayalı üç romanı, yazarının sosyalist dünya görüşünü benimsemesine kadar giden yolu gösterirler. Bu yolun üzerinde her bir ayrıntı, rastlantısal gibi görünen her olay, onun karşısına çıkan her şey, büyük bir önem kazanır; çünkü özellikle bu türden rastlantılar, kapitalist bir toplumda sosyalizme giden yolun ne kadar dikenli olduğunu bize gösterir(Lucas). Gorki bu engelleri aşmakla, olağanüstü bir kişiliği olduğunu göstermiştir bize.

Benim Üniversitelerim
Gorki 1884 yılında bir arkadaşının teşvikiyle üniversiteye girmek üzere Kazan kentine gelir. Resmi üniversiteye girme imkânı bulamaz; büyük bir hayal kırıklığı yaşar; oysa tesadüfler ya da nesnel koşullar onu bir başka üniversiteye, “hayatın okuluna” yollayacaktır. Gorki 1923 yılında bitirdiği üçlemenin bu son kitabında, “hayatın bütün fakültelerinden geçişini” (H. A. Ediz) anlatır; ama günümüzün dikkatli bir okurunun, bu üç hayat hikâyesi için aklına gelebilecek ilk tanımlamalardan birinin “Benim Sinemalarım” olacağını rahatlıkla ileri sürebiliriz. Önceki tanıtımda da işaret ettiğimiz gibi, yazar ara sıra “hayat hakkındaki düşüncelerin hayatın kendisinden daha da zor olabileceği” türünden tespitlerle araya girmiş olsa, şurada burada kendinden söz etse de, bir film kamerası gibi hayatın içinden, kimileyin sessizce geçmeyi becerir, geçerken de arkasında bıraktığı hemen hep kusursuz bir “sekanstır”. Soğuk bir gecede, şapkasını düşürmüş sarhoş adama (Jorj) rastlayışı, onun ağzından aldığı birkaç sözcükle sınırlı bilgi ile evini buluşu, kapıda onları karşılayan kadının gözlüklerini takıp yeni geleni süzüşü, girdikleri evi kaydırma yapan bir kameranın gözüyle, ışığın, kişilerin mekân içindeki dağılımını gözeterek, olanca atmosferiyle sunuşu… Daha önceki iki hayat hikâyesi romanında kırsalın dağınık, açık hava dünyası ile kentin mimarisi içinde gidip gelirken, bu kez, hemen başlarda, Kazan kentinin bütün prototiplerini bir araya toplayan ahı gitmiş vahı kalmış bina, son yıllarda kent-insan-mimari konusunda yazılmış onca teorik, popüler metni önceleyen bir metafor abidesi gibi çıkar karşımıza.

Gorki üçlemesi, temsili yüzlerce hayat hikâyesini damıtıp sunar bize. O şöyle bir geçer bu öykülerin içinden, bazen iyice uzağından, belirttiğimiz gibi, kameranın gözüne çarpanları toplayarak; ama dileyen okur, başı sonu açık bu hayat hikâyelerini büyük anlatılara çevirebilir yaratıcı tahayyülünde. Bir Alman aristokratının karısına ders verirken birbirlerine âşık olup kaçan öğretmen Jori ile sevgilisinin hikâyeleri, Volga üzerindeki mavnalarda sürüklenircesine yaşanan hayatların, küçük insanların hikâyelerinin bir tamamlayıcısı, kentteki bir sürüklenişin örneğidir. Harmanlandıklarında, uc uca eklendiklerinde, devrim öncesi Rusyası’nın panoramasını sunar bize bu hikâyeler ve Gorki’nin hayatı, bunlardan herhangi biridir sadece. Bundan olacak, ilginç ve bilgilendirici olsa da, yazarın yaşananları “değerlendirdiği”, aydın-halk ilişkisinin yorumlandığı, halkın aydınlarca “yüceltilmesini” yorumladığı ya da birine yorumlattığı, “teselli evlerinin kadınları” ve ilişkilerinin bir yerlere oturtulmaya çalışıldığı bölümler; sinemanın, gözlemin bittiği, “tefekkürün” başladığı bölümler olarak ayrı bir metin sunar sanki. İlginç, ama biraz karmaşık, anlaşılması güç, bildik tartışmaların bir örneğini.

Veysel Atayman
Haziran 2004, İstanbul

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıBenim Üniversitelerim
  • Sayfa Sayısı240
  • YazarMaksim Gorki
  • ÇevirmenHande Nurel
  • ISBN9789756323298
  • Boyutlar, Kapak11x21, Karton Kapak
  • YayıneviBORDO SİYAH / 2005

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur